Monday, February 21, 2011

Erdoğan’a çağrı: Siyasi iradeyi sağlayın

Daha dün gibi hatırlıyorum. 2003 yıllarıydı, yani Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven ve Balyoz günleri... Televizyonlarda aniden misyonerlikle ilgili en saf insanın bile hemen fark edebileceği türden provokatif programlar yapılmaya başlandı. Şu an Ergenekon Davası’ndan tutuklu bulunan bir şahıs kitap üzerine kitap yazıyor, ülkede misyonerlerin cirit attığını, ülkeyi gâvur etmek, ama bundan da öte ülkeyi bölmek için ABD destekli olarak haince eylemler gerçekleştirdiğini söylüyorlardı.

Bu programlar öyle kışkırtıcıydı ki, artık neredeyse bir Hıristiyan’ı, hele hele bir din adamını öldürmek bir vatan hizmeti olarak algılanmaya başlamıştı. Soner Yalçın için dövünenler, sabah beşte yapılan gözaltıları insanlık suçu olarak değerlendiren malum kamuoyunun çıtı çıkmıyordu. Haklarını yemeyelim, bu kişilere pis işlerini görmek için lojistik sağlamak, Genelkurmay’da Levent Ersöz Paşalarına neden Tuncay Özkan’ı Show TV’ye geri almakla ilgili söz vermekle meşguldüler.

Bir programlara katılanlar misyonerlere seyirci kalmakla suçladıkları devleti göreve çağırıyor, bu binlerce misyonere karşı “Devlet önlem almazsa benim halkım onlara nasıl davranılacağını bilir” diye savaş açıyor, halkı iklimlendiriyorlardı.


28 Şubat 2005’te Flash TV’de yayınlanan Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu’nda tüm Türkiye, Tarsus Protestan Kilisesi papazı İlker Çınar’ın, yardımcısı Sinan Yorulmaz ile birlikte tekrar Müslüman olma şovunu seyretti. Çınar Şifre Çözüldü kitabında herşeyi anlattığını iddia ediyordu: Türkiye’de 40 bin kilise vardı, Türkiye’yi bölmek isteyen misyoner teşkilatlar bu iş için 73 milyar dolar bütçe ayırmışlardı ve son on yılda Türkiye’de 15 milyon 600 bin İncil dağıtılmıştı. Özellikle Alevi ve Kürtler üzerinde yoğun çalışmalar yaptıklarını anlatan Çınar, AK Parti hükümetinin çıkardığı AB uyum yasalarıyla bu bölünmeye destek verdiğini söylüyordu.

Herşey o kadar düzenli ve organize ilerliyordu ki, çıplak gözle bakıldığında yaklaşan felaketi görmemek için kör olmak gerekirdi. İşte tam o yılların hemen ertesinde art arda misyoner ve laik odaklara ölümcül saldırılar gerçeklemeye başladı.

İlk olarak 5 Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro 16 yaşındaki O.A. tarafından öldürüldü. O.A, cinayeti televizyonda izlediği misyonerlik tartışmalarından etkilenerek işlediğini söyledi. Hemen ardından 17 Mayıs 2006’da Danıştay Baskını gerçekleşti, Mustafa Yücel Özbilgin öldürüldü. Alparslan Arslan ise baskını başörtüsü yasağı için yaptığını söylüyordu. Özbilgin’in cenazesi başta Abdullah Gül olmak üzere AK Partililerin linç edilmeye kalkıldığı bir hükümet karşıtı gösteriye döndü. Danıştay cinayeti şimdi Ergenekon davasıyla birleştirildi.

Ve 2007’nin başında, 19 ocakta Hrant Dink’i öldürdüler.


Yine bugün Ergenekon’dan yargılanan Kemal Kerinçsiz ve Sevgi Erenerol takımının her mahkeme önünde “Misyoner çocuğu Hrant” diye linç ettikleri Dink, Genelkurmay’ın kendisini hedef alan bildirisi ve iddiaya göre Genelkurmay’ın ricası üzerine valilikte tehdit edilmesinden birkaç yıl sonra “Ermeniyi öldürdüm” diyen bir çocuğun kurşunlarına hedef oluyordu.

En vahim eylem ise 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya’da meydana geldi. Zirve Yayınevi basılarak Necati Aydın, Uğur Yüksel ve Alman uyruklu Tilman Geske vahşice işkence yapılarak öldürüldü. Görünen katiller yine genç ve misyoner karşıtı çocuklardı.

Kendisine gönderilen mermilerle ölümle tehdit edilen gazeteci arkadaşım Adem Yavuz Aslan’ın Bir Ermeni var adlı kitabı her satırı altın değerinde bilgiler içeriyor. Ama ben sadece İlker Çınar ve misyonerlikle ilgili birkaç kısmını buraya alabileceğim. Oynanan oyunun ne olduğunu açıkça görmeniz için. Ama siz alın mutlaka okuyun.


İlker Çınar papaz olduğunu iddia ettiği dönemde Kara Kuvvetleri Komutanlığı kadrosunda “uzman çavuş” olarak sigortası yattığı belgeleriyle ortaya çıktı ilkin. Bu şahıs, Malatya katliamında adı geçen ilahiyat fakültesi öğretim üyesi ile sürekli toplantı yapmaktaydı. Aslan kitabında soruyor: Bir ilin Jandarma yöneticileri ile başka bir kilisenin papazı birlikte ne yapar? Neyin toplantısını yapar, neyin planlamasını yapar?

Dönelim misyonerlik işinin gerçek rakamlarına. Yine Aslan’ın kitabına başvuralım: “17 Kasım 2003 tarihli Şükrü Sarıışık imzalı MGK belgesinde 2000 yılına ait misyoner sayısını veriyor. Aynen şöyle: ‘2000 yılı itibariyle Türkiye’de 45’i yabancı, 9’u da Türk olmak üzere 54 misyonerin faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir.’ Tüm Türkiye’de faaliyet gösteren misyoner sayısı 54, bu 54 kişinin oluşturduğu tehdidi anlatmak için MGK’nın hazırladığı sayfa sayısı ise 40. Yani neredeyse her bir kişi MGK açısından 1,3 sayfa rapor üretecek değerde tehdit üretmiş.


Tabii bu tablo “bu kampanyanın arkasında aslında başka bir amaç mı var” sorusunu akla getirmemesi mümkün değil.”


Sayın Erdoğan bu kadar karanlık ve bu kadar alenileşmiş cinayetlerin asıl hedefi sizdiniz, sivil siyasetti. Ortaya dökülen bunca bilgi ile Santoro’nun, Danıştay’ın, Dink’in, Malatya’nın ve diğer sayısız faili meçhulün aydınlatılması ancak sizin, kolluk kuvvetleri, savcı ve hâkimlerin arkasında sağlam bir irade ile durmanızla mümkün. Bu örgütün tamamıyla deşifre edilip cezalarını bulmasıyla ancak Türkiye düze çıkabilir. Ana muhalefet partisinin liderinin Ergenekon’a üye yazıldığı bir siyasi ortamda, bu yazının başka bir muhatabı da yok maalesef.

Son konuşmanızdan aldığım ümit ile sıradan bir vatandaş olarak bilginize sunuyorum.

Taraf, 21.02.2011

Erdoğan’a çağrı: Siyasi iradeyi sağlayın

Daha dün gibi hatırlıyorum. 2003 yıllarıydı, yani Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven ve Balyoz günleri... Televizyonlarda aniden misyonerlikle ilgili en saf insanın bile hemen fark edebileceği türden provokatif programlar yapılmaya başlandı. Şu an Ergenekon Davası’ndan tutuklu bulunan bir şahıs kitap üzerine kitap yazıyor, ülkede misyonerlerin cirit attığını, ülkeyi gâvur etmek, ama bundan da öte ülkeyi bölmek için ABD destekli olarak haince eylemler gerçekleştirdiğini söylüyorlardı.

Bu programlar öyle kışkırtıcıydı ki, artık neredeyse bir Hıristiyan’ı, hele hele bir din adamını öldürmek bir vatan hizmeti olarak algılanmaya başlamıştı. Soner Yalçın için dövünenler, sabah beşte yapılan gözaltıları insanlık suçu olarak değerlendiren malum kamuoyunun çıtı çıkmıyordu. Haklarını yemeyelim, bu kişilere pis işlerini görmek için lojistik sağlamak, Genelkurmay’da Levent Ersöz Paşalarına neden Tuncay Özkan’ı Show TV’ye geri almakla ilgili söz vermekle meşguldüler.

Bir programlara katılanlar misyonerlere seyirci kalmakla suçladıkları devleti göreve çağırıyor, bu binlerce misyonere karşı “Devlet önlem almazsa benim halkım onlara nasıl davranılacağını bilir” diye savaş açıyor, halkı iklimlendiriyorlardı.


28 Şubat 2005’te Flash TV’de yayınlanan Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu’nda tüm Türkiye, Tarsus Protestan Kilisesi papazı İlker Çınar’ın, yardımcısı Sinan Yorulmaz ile birlikte tekrar Müslüman olma şovunu seyretti. Çınar Şifre Çözüldü kitabında herşeyi anlattığını iddia ediyordu: Türkiye’de 40 bin kilise vardı, Türkiye’yi bölmek isteyen misyoner teşkilatlar bu iş için 73 milyar dolar bütçe ayırmışlardı ve son on yılda Türkiye’de 15 milyon 600 bin İncil dağıtılmıştı. Özellikle Alevi ve Kürtler üzerinde yoğun çalışmalar yaptıklarını anlatan Çınar, AK Parti hükümetinin çıkardığı AB uyum yasalarıyla bu bölünmeye destek verdiğini söylüyordu.

Herşey o kadar düzenli ve organize ilerliyordu ki, çıplak gözle bakıldığında yaklaşan felaketi görmemek için kör olmak gerekirdi. İşte tam o yılların hemen ertesinde art arda misyoner ve laik odaklara ölümcül saldırılar gerçeklemeye başladı.

İlk olarak 5 Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro 16 yaşındaki O.A. tarafından öldürüldü. O.A, cinayeti televizyonda izlediği misyonerlik tartışmalarından etkilenerek işlediğini söyledi. Hemen ardından 17 Mayıs 2006’da Danıştay Baskını gerçekleşti, Mustafa Yücel Özbilgin öldürüldü. Alparslan Arslan ise baskını başörtüsü yasağı için yaptığını söylüyordu. Özbilgin’in cenazesi başta Abdullah Gül olmak üzere AK Partililerin linç edilmeye kalkıldığı bir hükümet karşıtı gösteriye döndü. Danıştay cinayeti şimdi Ergenekon davasıyla birleştirildi.

Ve 2007’nin başında, 19 ocakta Hrant Dink’i öldürdüler.


Yine bugün Ergenekon’dan yargılanan Kemal Kerinçsiz ve Sevgi Erenerol takımının her mahkeme önünde “Misyoner çocuğu Hrant” diye linç ettikleri Dink, Genelkurmay’ın kendisini hedef alan bildirisi ve iddiaya göre Genelkurmay’ın ricası üzerine valilikte tehdit edilmesinden birkaç yıl sonra “Ermeniyi öldürdüm” diyen bir çocuğun kurşunlarına hedef oluyordu.

En vahim eylem ise 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya’da meydana geldi. Zirve Yayınevi basılarak Necati Aydın, Uğur Yüksel ve Alman uyruklu Tilman Geske vahşice işkence yapılarak öldürüldü. Görünen katiller yine genç ve misyoner karşıtı çocuklardı.

Kendisine gönderilen mermilerle ölümle tehdit edilen gazeteci arkadaşım Adem Yavuz Aslan’ın Bir Ermeni var adlı kitabı her satırı altın değerinde bilgiler içeriyor. Ama ben sadece İlker Çınar ve misyonerlikle ilgili birkaç kısmını buraya alabileceğim. Oynanan oyunun ne olduğunu açıkça görmeniz için. Ama siz alın mutlaka okuyun.


İlker Çınar papaz olduğunu iddia ettiği dönemde Kara Kuvvetleri Komutanlığı kadrosunda “uzman çavuş” olarak sigortası yattığı belgeleriyle ortaya çıktı ilkin. Bu şahıs, Malatya katliamında adı geçen ilahiyat fakültesi öğretim üyesi ile sürekli toplantı yapmaktaydı. Aslan kitabında soruyor: Bir ilin Jandarma yöneticileri ile başka bir kilisenin papazı birlikte ne yapar? Neyin toplantısını yapar, neyin planlamasını yapar?

Dönelim misyonerlik işinin gerçek rakamlarına. Yine Aslan’ın kitabına başvuralım: “17 Kasım 2003 tarihli Şükrü Sarıışık imzalı MGK belgesinde 2000 yılına ait misyoner sayısını veriyor. Aynen şöyle: ‘2000 yılı itibariyle Türkiye’de 45’i yabancı, 9’u da Türk olmak üzere 54 misyonerin faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir.’ Tüm Türkiye’de faaliyet gösteren misyoner sayısı 54, bu 54 kişinin oluşturduğu tehdidi anlatmak için MGK’nın hazırladığı sayfa sayısı ise 40. Yani neredeyse her bir kişi MGK açısından 1,3 sayfa rapor üretecek değerde tehdit üretmiş.


Tabii bu tablo “bu kampanyanın arkasında aslında başka bir amaç mı var” sorusunu akla getirmemesi mümkün değil.”


Sayın Erdoğan bu kadar karanlık ve bu kadar alenileşmiş cinayetlerin asıl hedefi sizdiniz, sivil siyasetti. Ortaya dökülen bunca bilgi ile Santoro’nun, Danıştay’ın, Dink’in, Malatya’nın ve diğer sayısız faili meçhulün aydınlatılması ancak sizin, kolluk kuvvetleri, savcı ve hâkimlerin arkasında sağlam bir irade ile durmanızla mümkün. Bu örgütün tamamıyla deşifre edilip cezalarını bulmasıyla ancak Türkiye düze çıkabilir. Ana muhalefet partisinin liderinin Ergenekon’a üye yazıldığı bir siyasi ortamda, bu yazının başka bir muhatabı da yok maalesef.

Son konuşmanızdan aldığım ümit ile sıradan bir vatandaş olarak bilginize sunuyorum.

Taraf, 21.02.2011

Friday, February 18, 2011

Devlet Dink cinayetinin tam ortasında


Hrant Dink cinayeti, Türkiye’nin AKP’ye yönelik darbe planlarının yapıldığı tarihlerde, ülkeyi kaosa sürüklemek amacıyla Danıştay baskını, Rahip Santoro cinayeti ile Malatya Zirve katliamının tam ortasında yer alan çok önemli bir kırılma noktası, adeta bir milat. Bu cinayet, Dink’in etkin ve ezber bozan Ermeni aydını kimliği ile de Türkiye’nin İttihatçılardan aynen devraldığı derin devleti en tepeden ve tüm ayrıntılarıyla görüyor. Tam da bu nedenle cinayetin hem öncesi, hem de sonrası, devletin içinde yuvalanmış suç odaklarınca karanlıkta tutulmaya gayret ediliyor. Burada hem “Ermeni”ye karşı aşkın nefreti paylaşan görevlilerin gönüllü ihmalleri, hem de doğrudan cinayeti işleyen örgütün içinde yer alan görevliler söz konusu. Siyasi irade ise kendi döneminde işlenmiş ve aslında faili hem meçhul, hem de meşhur olan bu cinayetin üzerine gerektiği gibi gitmiyor. Halbuki, Türkiye’nin tel tel dökülen, adaleti sağlamak yerine ideoloji bekçiliği yapan yargının içindeki cesur ve namuslu yargı mensuplarının tek ihtiyacı, siyasilerin önlerini açması. Ama bunun yerine, Dink cinayetinde mesuliyeti bulunan 28 görevliye soruşturma açılması üzerine İçişleri Bakanı Beşir Atalay vakit kaybetmeden “Soruşturma yok, inceleme var” diyerek devletin mesajını savcılara iletiyor. O İçişleri Bakanı ki, kurumu İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nce Dink’in öldürülmesine imkanı ve bilgisi olduğu halde engel olmadığı ve onu korumadığı için mahkum etmiş.

İşte, bu yüzyılın davasında gelinen son noktayı, AİHM mahkumiyetini, açılan yeni soruşturmayı ve davanın son durumunu Dink Ailesi avukatı Avukat Fethiye Çetin’le konuştuk.



-Başbakan Erdoğan geçenlerde bizzat Dink cinayetinin ardındaki komuta merkezinin ortaya çıkartılamadığını ifade etti. Ancak bunun olabilmesi için mahkemenin Pelitli şeytan üçgeninden dışarı çıkması lazım. Nedir buna engel olan? Mahkeme neden ihmal ve kastı olan yetkilileri davaya dahil edemiyor?

Aslında elimizdeki bilgi ve kanıtların çok azı dahi bunun olabilmesi için yeterli. Bilindiği gibi cinayet soruşturmasını yürüten İstanbul Savcılığı iddianameyi hazırlayıp Mahkeme’ye sundu ancak soruşturma dosyasını açık tuttuğunu ve soruşturmanın devam ettiğini bildirdi. Bu şu demek; yargılanan örgüt bu sanıklardan ibaret değil, elde edilen yeni kanıtlarla iddianameye yeni suç ve suçlular eklenebilir. Ancak gerek davada, gerekse idari inceleme ve soruşturmalarda çok sayıda yeni bilgi ve bulgu elde edildiği halde bırakın yeni davaları, iddianamenin sınırlarını aşmak dahi mümkün olmadı. İdari soruşturmalar konusuna gelince bakın size İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin tavrını anlatayım. Bu incelemeler sırasında İstanbul Emniyet görevlilerinin sorumluluklarına ilişkin 3 ön inceleme raporu hazırlandı, 2 bilirkişi raporu ve bunlara ilaveten yüzlerce belge, tanıklık ve ifadeler ortaya çıktı. Müfettişler bunlara dayanarak önce sekiz görevli hakkında soruşturma açılmasını istediler. İstanbul Valisi Muammer Güler Celalettin Cerrah ve Ahmet İlhan Güler’i dosyadan ayırdı ve geri kalanlara izin verdi. Ancak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi gerekçesiz bir kararla bunca delili göz ardı etti ve hiçbir emniyet görevlisi için soruşturma izni vermedi.
-Bildiğim kadarıyla iç hukuk yolları böylelikle tıkanmış oldu. Siz ne yaptınız bunun üzerine?

AİHM’e gittik. Ana dava bir yandan devam ederken davanın önemli bir parçasında AİHM safahatı başladı ki, bu hem önemli hem de benzersiz bur durumdur. Tam bu esnada yaptığımız çalışmalar neticesinde çok önemli bir yeni delil ortaya çıktı. Bildiğiniz üzere Trabzon’dan İstanbul’a gelen istihbarat yazısında Yasin Hayal’in İstanbul’da ses getirecek bir eylem yapacağı, hedefinin Hrant Dink olacağı, bu amaçla İstanbul’a gelip gittiği ve Ümraniye’deki abisinin fırınında kaldığı bilgisi vardı. İstanbul Emniyeti, mahkemeye bu istihbaratın değerlendirdiklerini, iki polis memurunun bu adrese gittiğin ancak bu adreste böyle bir fırın olmadığını rapor ettiklerini bildirmişti. Oysa, elimizdeki belgeye göre bu iki polis memuru aynı gün sabah saat 09’dan gece 24.00’e adar Fatih’te başka bir takipte oldukları anlaşıldı.

-Yani Emniyet mahkemeyi yanıltmış ve sahte evrak düzenlemişti. Sonra ne oldu?

Tam o esnada AİHM Türkiye’yi beş başvuruyu birleştirdiği davada dört kez mahkum etti. Dink’in korunmadığını, cinayetin önlenmediğini ve cinayetten sonraki dava sürecinde özellikle devlet yetkililerinin etkin soruşturulmadığını kayda geçerek yaşam hakkı, ifade özgürlüğü ve etkin başvuru konusunda ihlal tespit etti. Bu arada, müfettişler ise biraz önce değindiğim bu yeni delile dayanarak ayrıntılı bir inceleme yaptı ve bu kez dokuz görevli hakkında soruşturma talep ettiler. Vali Güler yine Cerrah’ı ve İlhan Güler’i ayırdı ve geri kalanına izin verdi. Biz bu karara Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler yönünden itiraz ettik. Hatta Fatih Cumhuriyet Savcısı da Ahmet İlhan Güler için de soruşturma izni verilsin diye itiraz etti. Ancak, önceki kararı, AİHM tarafından İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine aykırı bulunan İstanbul Bölge Mahkemesinin hakimleri, sanki AİHM kararı yokmuş ve yeni bir delil de elde edilmemiş gibi hiçbir görevli hakkında soruşturmaya izin vermedi.

-Peki AİHM kararlarının Türkiye içinde bir yaptırımı yok mu? Sembolik mi alınıyor o kararlar?

Olur mu öyle şey! Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yetkisini kabul ettiğinden sözleşme uyarınca mahkemenin kararlarını uygulamak zorundadır. Bunu ayrıca Anayasa’nın 90. Maddesi’ne göre yapmak zorundadır, hem de CMK’311 ve devamındaki açık hükümler de bunu mecbur kılmaktadır.

-Neden işler böyle yürümüyor o zaman?

Bu tip durumlarda yargıya ve hükümete düşen ayrı ayrı görevler var. Yargı demin izah ettiğim şekilde üzerine düşeni yapmamakta direnemez, AİHM kararlarını uygulamakla yükümlüdür. Hükümet ise yargının önünü açacak, adaletin yerine gelmesini sağlayacak düzenlemeleri yapmalı uygulamadaki aksaklıkları gidermelidir. Mesela memurların yargılanması ile ilgili 4483 Sayılı kanun ideolojik ve sorunludur. Bunu derhal değiştirmelidir. Bu tür davaların ortak özelliği olan ‘dokunulmazlık’ ve ‘cezasızlık’ konusunda etkin tedbirler almalıdır. Öte yandan ifade ve düşünce özgürlüğünü emniyete alacak düzenlemeleri işte TCK’daki 301. madde başta olmak üzere düşüncele tehdit olan 60 ayrı maddeyi ıslah etmelidir. İdari soruşturmalarda ciddi sorun vardır. Bakın açık söylüyorum, Dink cinayeti ile ilgili her şeyi kamu görevlileri biliyor. Jandarma biliyor, Emniyet ve MİT biliyor, Yasa gereği bu birimlerin mutlaka bilgi paylaşımında bulunması gerek. Koordinasyon, yani birbirleriyle koordineli çalışmak yasal bir zorunluluk. Ama MİT ne diyor? “Dink cinayeti ile ilgili bana ulaşmış bilgi yok”. Eğer böyleyse bu bile tek başına ciddi bir suç zaten. Ama ben böyle olmadığını çok iyi biliyorum. Bu kurumlar cinayeti bildikleri halde hiçbir önlem almadılar. Hatta kimi davranışlarıyla kimi zanlılara yardımcı oldular.


-Araya girmek istiyorum. Dink cinayetinde kamu görevlilerinin rolü ihmal boyutunda mıdır, yoksa bizzat bu örgütlü suçun işlenmesinde rol mu aldılar?

Şöyle söyleyeyim: Kuşkusuz bazı görevliler için ihmal söz konusu olabilir. Ancak bu basit bir görevi ihmal eylemi olarak görülemez çünkü siz insanların can güvenliğinden sorumlu iseniz ve bu sorumluluğunuz yasa ile öngörülmüşse o zaman TCK 83. maddeye göre ihmali davranışla öldürme suçunun failisiniz demektir. Siz bir kere bundan sorumlusunuz. Bunun dışında ise bazı görevlilerin kasıtlı olarak bu cinayetin içinde yer aldığına inanıyorum. Bu görevliler cinayet öncesinde kasıtlı bir davranışla önlem alınmasını engelleyenlerdir. Örneğin iki Jandarma astsubayı biz Ali Öz’e istihbaratı götürdük sonra özel olarak görüşürüz diyerek üzerini kapattı, yine götürdük, yine kapattı dediler. Tüm bunlara ek olarak cinayetten sonra delillerin ortadan kaldırılması, değiştirilmesi var. Bunu hem Trabzon Emniyeti, hem Trabzon jandarması hem de İstanbul Emniyeti yapıyor.

-Şunu netleştirelim. Ermeni konusunda Türkiye’de ciddi bir ırkçılık ve önyargı söz konusu ve bu Dışişleri’nin AİHM’e verdiği savunmayla skandala dönüştü. Bu ırkçı zihniyet insiyaki olarak mı Dink’e nefretle yaklaşıp görevini ihmal etti, yoksa cinayeti planlayan örgütün elemanları mı?

Bir kısmı için, mesela Ogün Samast’a Samsun’da kahraman muamelesi yapanlar için bunu söyleyebiliriz. Ama bunlar dışında bazı kamu görevlilerinin bu yapılanma içinde yer aldıklarını ve sanıkların işlerini kolaylaştırıp delilleri de kararttıklarını düşünüyorum. Bu kişilerin örgüt hiyerarşisinde yer almasalar dahi örgüte yardım ve yataklık ettikleri anlaşılıyor. Bu nedenle de buradaki savcılığa tekrar başvuruda bulunduk. Çünkü ideolojik birlik de söz konusu.

-Yani kamu görevlilerinin katkısı olmasa bu cinayet olmazdı diyorsunuz. Bu korkunç bir şey!

Evet öyle. Bu cinayet işlenemezdi ve üstü örtülemezdi. Cinayetten sonraki gelişmeler de bu kanaatimizi pekiştiriyor. Delillerin karatılmasından bahsediyorum. Bu çok önemli bir şey. Cinayet mahallinde o kadar çok delil ortadan kaldırılmış ki!

-Akbank’ın kamera görüntülerinin tahrip edilmesi mesela.

Kamera görüntüleri, Samast’ın cinayetten evvel saatlerce takıldığı Şafak sokaktaki İnternet kafedeki MSN kayıtları, alınan ifade, o sokakta dolaşan iki kişinin kimliklerinin hala ortaya çıkarılmaması, mesela bu iki kişinin sokakta telefon görüşmeleri yaptıkları kameralara takılıyor. Saatleri belli. Biz bütün bunların araştırılmasını, HTS raporlarının gönderilmesini istedik. 10 dakikalık bir zaman birimi içinde noktası belli görüşmelerin sonucunu alamadık. Cinayet öncesinde, cinayetin işlenişinde ve cinayet sonrasında görev alan çok sayıda kişi, kurum ve kuruluş arasındaki uyum çok önemli. Hrant’ın Valiliğe çağrılması, aleyhinde yapılan yayınlar ve yazılar, açılan davalar, kimi yargılama makamlarının katkısı, mahkumiyeti, cinayetten sonra da delillerin karatılması bir uyum arz ediyor. Tüm bunlar çok güçlü bir örgütün varlığı olmadan yapılacak işler değil. Şimdi ise davanın sıkıştırıldığı yerden bir türlü dışarı çıkılamıyor, çıkılabilmesi için de güçlü bir irade gerekiyor.

-Savcılığın 28 kişiye soruşturma açmaya karar vermesine gelelim. Bu ani değişiklik AİHM kararının etkisiyle mi oldu? Soruşturma ne durumda ve sizin beklentiniz nedir?

AİHM kararını aldıktan sonra buna dayanarak soruşturmaya devam eden savcılığa başvurduk. Bugüne kadar tüm girişimlerimiz 4483 sayılı yasaya takılıyordu. AİHM kamu görevlilerinin yargılanması konusunda 4483 Sayılı yasanın öngördüğü yargılama engelini kaldırdı ve bu yolun etkili bir yol olmadığına karar verdi. Bu nedenle biz, Hrant Dink cinayeti soruşturmasını yürüten savcılığa başvurduk ve bu kişilerle ilgili soruşturmanın doğrudan kendileri tarafından yürütülmesini talep ettik. Bir kere, bu kişilerin eylemle ve yargılanan yapılanma ile şu ya da bu şekilde ilişkileri var. Cinayette sorumluluğu olan ve süreçte rol alan kişiler ve sanıklar arasında bir ideolojik birlik var. Siyasal anlamda birlik var, Eylemler konusunda yardım var. Bunların yanında, suç delillerinin gizlenmesi, değiştirilmesi, suç ve suçluyu kayırma eylemleri de ana dava ile birlikte yürütülmesi gereken bağlantılı suçlardır. Bu nedenlerle özel yetkili savcılığa başvurduk. Başsavcılık kamu görevlileri hakkında inceleme yapması için savcı Mustafa Çavuşoğlu’nu görevlendirdi. Bildiğim kadarıyla savcı bey konu ile ilgili dosyalar üzerinde çalışma, inceleme yapıyor. Burada örgütlü bir suç, suça yardım ya da bağlantılı suç bulursa iddianame düzenleyerek ana davanın görüldüğü mahkemeye, kendi görevine girmeyen suçlar açısından ise görevsizlik kararı vererek dosyayı diğer savcılıklara gönderecek. Ama bizim kanaatimiz odur ki, örgüte yardım ve bağlantılı suçlar konusunda çok önemli deliller vardır ve bu kişilerin ana davaya eklenmesi gerekir. Ancak 4483’e bağlı bir soruşturma açılırsa bu AİHM kararına aykırı olur. Çünkü AİHM bu yolu ortadan kaldırdı. Bu yoruma açık değil. Bu olursa hemen yine AİHM’e gideceğiz.


-Demin siyasi iradenin önemli olduğunu söylediniz. Ama bunu hükümetten talep ettiğinizde Sayın Erdoğan bizim yargıyı etkileme görev ve salahiyetimiz yok diyor. Nedir buradaki siyasi iradenin üzerine düşen?

Bu cinayetin hazırlığı, işlenişi ve sonrasında delillerin ortadan kaldırılarak yargılamanın sınırlarının çizilmesi ve bu sınırların dışına çıkılmama konusundaki kararlı duruş çok güçlü ve organize bir yapının varlığına ve dolayısıyla devlete işaret etmektedir. Yargı süreçlerinde de bu gücün etkisi büyük. O zaman bunlara karşı yürütülecek mücadelede yargının da kolluğun da desteklenmesi lazım. Örneğin bu olmadığında yazdığımız hiçbir yazıya, soruya cevap alamıyoruz. Çok basit talepler bürokratlarca engelleniyor. Biz yargıya müdahale edin demiyoruz ki! Bürokratınıza söz geçirin, kolluğu ve yargının talep ettiği hususlardaki desteğinizi sunun diyoruz. Bu olursa, ancak güçlü yapı ve zihniyet dönüşebilir.

-Bunu taraf olarak mı yapıyorlar, yoksa korkuyorlar mı?

Bir kısmı ideolojik olarak taraf. Bir kısmı ise biliyorsunuz savcılar hakkında hal kağıdı düzenlenir.

-Bir çeşit karne yani?

Evet. Bu hal kağıtlarında çok ilginç sorular vardır. Bu sorularla bu tip davalarda, devlete değen davalarda tavırlarının ne olması gerektiği onlara iletilir adeta. Zaten şu ana kadar Şemdinli savcısının başına gelenler gibi, bu işleyişin nasıl olduğunu biliyoruz. Bu da savcıların üzerinde çok etkili. Nasıl ki Ergenekon davasında belli bir destek sağlandıysa, Dink davasında da hükümetin desteği şart. İçişleri Bakanı Atalay’ın soruşturma açılmasının üzerine ertesi gün yaptığı açıklama son derece yanlış. Mesela bir gazetenin yazdığına göre Muammer Güler hemen başsavcıyı aramış. Başsavcı soruşturmayı yürüten savcıyı yanına çağırıyor. Bunların hepsi baskı demek. Nitekim bir gün önce soruşturma olduğunu ve hatta numarasını veren Savcı Mustafa Çavuşoğlu hemen ertesi gün, “Buna soruşturma demeyelim, inceleme diyelim” diye açıklama yapmak zorunda kaldı. Biz destek beklerken siyasetten engel geldi.

-İstanbul 10. İdare Mahkemesi İçişleri Bakanlığını Dink’i yeterli delil olmasına rağmen korumadığı ve cinayeti engellemediği için mahkum etti. Bu ne anlama geliyor?

Bu çok önemli. Düşünün bir yanda ana dava bu kısma bir türlü giremezken, İstanbul İdare Mahkemesi soruşturması izin vermezken, bir başka Mahkeme, idarenin kusurunu, ağır hizmet kusuru olarak niteliyor ve gerekçesini de çok önemli tespitlere dayandırıyor, tıpkı AİHM gibi. Bu da tüm durumu açığa çıkarıyor. Böyle kararlar, yargı pratiğinde az ama çok önemli. Bu kararı da savcılığa verdik ve açılan son soruşturmaya delil olarak girdi. Şimdi, İçişleri Bakanlığı’nın bu kararı temyiz edip etmeyeceği de önem taşıyor.


-Cumhurbaşkanı Gül Dink cinayetinde devletin ihmali olduğunu ve bundan üzüntü duyduğunu söyledi. Ardından da verdiği sözü tuttu ve Devlet Denetleme Kurulu’nu hareket geçirdi. Bu kurulun çalışmaları ne aşamada ve davaya etkisinin ne olmasını bekliyorsunuz?

Bizden idari tasarruflarla ilgili dosyalar istendi. Onları hazırlayıp vereceğiz. Sonra şifahi yani yüz yüze görüşmeler yapılacak. Rapor çıkacak. Bu sırada yeni bulgular elde edilirse dava dosyasına eklenecek. Tabii bunun bir de moral etkisi olabilir diye düşünüyorum. Siyasi desteğin eksikliğinin giderilmesi, devlet içi direncin kırılması anlamında çok önemli.

Taraf, 19.02.2011

Mahkemeden İçişleri Bakanlığı’na: Dink’i korumadın, cinayeti önlemedin


İstanbul 10. İdare Mahkemesi ailenin açtığı davada Hrant Dink’in öldürülmesinde hem cinayeti önlemediği hem de Dink’i korumadığı için İçişleri Bakanlığı’nı tazminata mahkum etti

Markar Esayan
19 Ocak 2007 tarihinde kurucusu olduğu Agos gazetesinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu karanlık bir suikasta kurban giden Hrant Dink cinayetinde çok önemli bir gelişme oldu. Dink ailesi avukatlarının İstanbul 10 İdare Mahkemesi’nde Dink’in kardeşleri adına İçişleri Bakanlığı’na açtıkları davada, mahkeme örnek bir kararla bakanlığı ağır hizmet kusuru suçlamasıyla mahkum etti.

İyi devlet kötü devlete karşı
Dink’in kardeşleri Hosrof ve Yervant Dink adına açılan davada İçişleri Bakanlığı’nın Dink’in öldürülmesinde ağır hizmet kusuru ve objektif sorumluluğu bulunduğu iddiasıyla bakanlığın tazminat ödemesi talep edilmişti. Mahkeme, gerekçeli kararında, cinayet öncesi ve sonrasında devletin ihmal boyutunun tamamını dikkate alarak, adeta bir hukuk dersi verdi. Avukat Fethiye Çetin’in Taraf’a yaptığı değerlendirmede “AİHM”de Türkiye’nin mahkum olmasından sonra iç hukukta alınan bu karar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28 devlet görevlisi hakkında aldığı soruşturma kararı ile birlikte hayati bir önem taşıyor” dedi. Davada bugüne kadar hala ne ihmal ne de kasıt boyutunda –ana dava ile birleştirilmeyen Trabzon’daki Albay Ali Öz dışında- hiçbir devlet görevlisine dokunulmuş değil. Bu durum ise Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın da ifade ettikleri üzere tetikçilerin gerisindeki büyük karanlığın aydınlatılmasına engel teşkil ediyor.

Yeterli istihbarat vardı
Mahkemenin örnek kararında çok çarpıcı değerlendirmeler mevcut. Dink öldürüldüğünde Abdülkadir Aksu’nun başında olduğu İçişleri Bakanlığı, yaptığı savunmasında “Güvenlik tedbirlerinin alınmasında bakanlığın herhangi bir zafiyeti bulunmadığı ve gerçekleşen riskin toplumsal nitelik taşımadığı, Dink’in koruma talep etmediği” gibi argümanları mahkemenin gerekçeli kararında tamamen çürüttüğü görülüyor.

Kararda cinayet öncesi ve sonrası tüm ihmaller bir bir sıralanarak Bakanlığın mahkum edilmesinin gerekçesi açıklandı. Burada ana davanın bundan sonraki safahatını etkileyecek ve mahkemece dikkate alınan çok çarpıcı noktalar var. Örneğin, Yardımcı İstihbarat Elemanı (YİE) Erhan Tuncel’in verdiği bilgilerden Yasin Hayal’in Trabzon’da 2004 yılında Mc. Donalds’ı bombaladığı, bu eylemden önce de tıpkı Dink cinayetinden önce olduğu üzere bu eylemi yapacağını etrafıyla paylaştığı belirtildi. Buna göre mahkeme, istihbarat birimlerinin Tuncel aracılığıyla Hayal’in İstanbul’da Dink’i nasıl ve ne zaman öldüreceğini bildiğini, zaten Hayal’in de daha önceki eyleminden “Söylediğini yapan bir kişi olduğunun bilinmesini “Bakanlığı mahkum ederken” delil olarak kullandı.

İstanbul Emniyeti tıkaç oldu
Mahkeme gerekçeli kararında bu durumdaki bir kişinin korunmamasının ağır bir hizmet kusuru olduğunu belirtirken, bundan bir adım daha öteye gidip, İstanbul Emniyeti’nin açık ihmalini de mahkum etti. Mülkiye müfettişlerinin soruşturmasında Dink’e yönelik cinayet planı istihbaratının Trabzon’dan 17.02.2006 tarihinde İstanbul’a ulaştığı, İstanbul Emniyeti’nin gerekli çalışmayı yapıp Trabzon’a geri dönmesi ve istihbaratın tamamlanmasıyla birlikte faillere operasyon yapılması gerekirken, İstanbul’un bu çalışmayı yapmadığı ve istihbaratın ciddi ve önleyici bir operasyona dönüşmediği belirtildi. 10. İdare Mahkemesi, örnek kararında “Elde yeteri kadar bilgi varken, bunların değerlendirilmediği, Dink’e yönelik koruma önlemlerinin alınması konusunda Hedef Şahıslar Programı ile ilgili tamime göre koruma tedbirinin alınmadığı neticesine varıldığı görülmektedir” dendi.

İçişleri ağır hizmet kusurlu
Gerekçeli kararda bakanlığı mahkum eden paragraf ise şöyle yer aldı. “İstanbul Emniyeti’ne Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürme planları hazırladığı, bu kişinin bu eylemi yapacak özelliklerde olduğu 17.02.2006 tarihli yazıyla resmi olarak bildirildiği, Hrant Dink’in hayatının açık ve yakın bir tehlike içinde olduğu, kendisinin talebinin beklenmeden koruma tedbirinin alınması gerektiği halde gereğinin yapılmadığı, dolayısıyla idarenin ağır hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılmıştır.”

Türkiye’de kötü örneklerine daha alışık olduğumuz yargı uygulamalarında İstanbul 10. Ağır Mahkemesi hem Dink davasının bundan sonraki seyrinde, hem de Türkiye’nin evrensel hukuk standartlarına kavuşmasında önemli bir kilometre taşı olacak.

Evrensel hukuk dersi

10. İdare Mahkemesi, gerekçeli kararının başında sıraladığı genel hükümlerle adeta bir evrensel hukuk dersi verdi. Mahkeme, Anayasa’nın 125. maddesinde devletin ve bakanlığın kamu hizmetinin geç veya kötü şekilde yapılmasının suç teşkil ettiği, yine Anayasa’nın 17. maddesinde herkesin yaşama hakkına sahip olduğu, Türkiye’nin onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre ise yaşama hakkının devlet koruması altında olduğu ve kimsenin kasten öldürülemeyeceği, buna ilaveten ise Koruma Hizmetleri Yönetmeliği’nin 11. maddesine göre “Hayatının ciddi bir biçimde tehdit altında bulunduğu MİT ve diğer istihbarat birimleri tarafından tesbit edilenler talep aranmaksızın korumaya alınırlar” hükümlerini gerekçeli kararının giriş bölümünde İçişleri Bakanlığı’nı mahkum ederken kullandı.
18.02.2011, Taraf

Monday, February 14, 2011

Adıyaman


Şanar Yurdatapan ve arkadaşlarının kurdukları Türkiye küçük Millet Meclisi oluşumunun aylık toplantısına başkanlık etmek üzere cumartesi günü Adıyaman’daydım. Genelde “Toplum ve Siyasette Üslup” ve kent özelinde ise “Adıyaman’da Kadınların Siyasette Yeri” başlıkları tartışıldı. Türkan Şoray’ın, filmlerinde öpüşmeme kuralına benzer, inanmadığım hiçbir toplantıya katılmama gibi bir kararım var. TkMM, fonksiyonuna çok inandığım bir oluşum, o yüzden tekliflerini memnuniyetle kabul ettim, gittim.

Türkiye’de bir kuruluş stratejisi olarak uygulanan toplum mühendisliği ve buna hizalanan yönetim aygıtlarının halkı hiçe sayan kibirli siyasetinde son yıllarda ciddi bir kırılma var. AK Parti’nin iki dönemlik hükümetinde yaşananlar, –mesela muazzam sayıdaki son Balyoz tutuklamaları- halkın ciddi oy desteği ile yapılabilen ve Türkiye’deki militarizmin kırılmasına yol açan bir süreci ima ediyordu. Bu ima, halkın aynı zamanda sadece önüne sandık konduğunda değil, siyasi partilerin sürekli olarak desteğine ihtiyaç hissettikleri bir sabit belirleyen haline gelmesi demek. Bu da, tabanın tepe üzerindeki tahakkümünü arttıran bir şey.

Sözlüğe baktım, buna demokrasi diyorlar.

kMM toplantıları da yerelde sivil toplumun ve bireylerin talep, fikir ve şikâyetlerini TBMM’ye taşıyan bir lobi işlevi görüyor. Aylık toplantıların tutanakları Meclis’te vekillere rapor halinde sunuluyor. Vekiller toplantılara da mutlaka davet ediliyorlar. Ama bu konuda karneleri çok zayıf. Mesela Adıyaman toplantısına beş Adıyamanlı vekilden hiçbiri katılmadı. İkisi mazeret mesajı gönderdi.

Adıyaman’da üç yüze yakın sivil toplum örgütü var, gerçekten çok iyi bir performans. Toplantıda konuşan bütün katılımcılar siyasilerin kullandığı “dil”den çok şikâyetçilerdi. Hangi kesimden gelirlerse gelsinler ne Başbakan’ın, ne Kılıçdaroğlu’nun, ne de Bahçeli’nin üslubunu onaylayan vardı. Herkesin ortaklaştığı bir cümle toplantının özetiydi: Siyasiler, bu dilin halk üzerinde bir etkisi olduğu varsayımından yola çıkıyorlar. Hâlbuki halk bu dili deşifre etmiş, önüne geçmiş vaziyette ve bunu amiyane tabirle “yutmuyor”.

Bilakis çok rahatsız oluyor, kendi partilerine dahi çok kızıyorlar.

Adıyaman çoğunluğu Kürt, yüzde otuzuna yakını da Alevi vatandaşlardan oluşuyor. AK Parti’nin ciddi bir hâkimiyeti var kentte. Çıkardığı beş vekilin dördü AK Parti, biri ise CHP’den. BDP kentte oldukça etkisiz. Gelecek seçimlerde bu tablonun aynen korunacağına kesin gözüyle bakılıyor. Tek sürpriz CHP’nin halkın içine sinmeyen bir aday seçiminde bulunması halinde oylarının BDP’ye kayabileceği yönünde. Adaylar nisan ayında kesinleşecek ve ben Adıyaman’da edindiğim kıymetli dostlarım sayesinde size bu konuda yüzde doksana yakın bir tahminde bulunabileceğimi düşünüyorum.


Adıyamanlı kadınlar atakta
Ancak kMM toplantısının “Adıyaman’da Kadının Siyasetteki Yeri” yerel başlığını tartışırken AK Parti’nin kadın adaylar konusunda farklı bir sıkıntı yaşayacağını açıkça gördüm. Kentte Aleviler kadar, kadınlar da AK Parti’nin kendilerini vekillik konusunda yok saydığını düşünüyorlar ve haklılar da. 22 Temmuz seçimlerinde beşinci sıradan aday gösterilen kadın aday küçük bir oy farkıyla vekilliği kaçırmış. Kadınlar bu seçimlerde daha yüksek sayıda AK Partiliyi adaylık konusunda zorlayacaklar. Bunların başında AK Parti Kadınlar Kolu Başkanlığı’ndan adaylık için istifa eden Ayla Tektaş geliyor. Kentte çok seviliyor ve çok ciddi katkıları olmuş Adıyaman’a. Sayısız projenin başında veya içinde yer alarak kente bir sürü değer katmış. Şimdi ise tüm bölgeye hizmet verecek büyük bir engelliler okulu için çalışıyor ve yolun sonuna gelmiş vaziyette.

Türkiye’de hep şikâyet ettiğimiz bir konu yüzde 10’luk seçim barajı. Ben de sonuna kadar buna karşıyım. Ama kadınlar açısından hiç gündeme gelmeyen bundan çok daha kabul edilemez başka bir baraj daha var. 550 koltuklu TBMM’de 41 kadın vekil var. Yani kadınlara uygulanan seçim barajı yüzde 90’dan fazla.

Toplantıda Adıyamanlı kadınlara hak verilmez alınır düsturundan yola çıkarak bir teklifte bulundum. Adıyaman ve çevresi ailede kadının oldukça hâkim olduğu bir özellik arz edermiş. Ne güzel. Buna göre Adıyaman’daki STK ve örgütler parti ayrımı yapmadan ‘“Adıyamanlı kadınlar, kadın adaylara oy verecek” diye bir kampanya yapın, bakın partiler nasıl birinci sıralara kadın aday bulma telaşına kapılır’” dedim. Yapabilirler mi bilemem ama, becerirlerse önümüzdeki seçimlerde kadınlar Adıyaman’dan Meclis’e en az iki vekil sokmayı garantilerler.


Bu kampanyaya destek verin!
Bu arada toplantıya katılan Anadolu Engelliler Derneği Genel Başkanı Abidin Harputluoğlu’nun yaptıkları çalışmalardan da bilgim oldu. Son kampanyaları 100 engelliye akülü tekerlekli araba sağlamakmış. Ancak maalesef ilgi ve destek beklentinin altında kalmış. Çok üzüldüm buna. Hatta yerel bir televizyonda özel program düzenlemişler ve bağış yapanların çoğu adını reklam ettikten sonra ya karşılıksız çek vermiş, ya sözünden dönmüş, ya da telefonlara çıkmamışlar.

Ben bu kadar duyarsız ve insafsız bir toplum olduğumuza inanmıyorum. Sizi bu 100 akülü araba için yardıma çağırıyorum. Turkcell’liler 5911’e boş bir kısa mesaj atarak 5 TL katkıda bulunabilirler. Bir de tanesi 1 TL olan pullar bastırmış dernek. Koçanında 500 tane var. İstediğiniz kadar alabiliyorsunuz. Bu pullardan almak isteyenler de 0416 216 7315 nolu telefondan dernek merkezini arayabilirler.

Adıyaman hakkında daha çok yazacak şey var. Ama hem yerim bitti, hem de yol yorgunuyum. Gidip yatacağım, müsaadenizle.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 14.02.2011

Yeni bir çağın eşiğinde


Belki de kolonyalizmin aldığı en ağır darbe bu.

Batılıların ve Doğu’ya diktatör olarak sokuşturdukları hegemonlarının sürekli olarak onlara –ve bize- söylediği şey “Sizden adam olmaz” fikrini yerle bir ediyor Mısırlılar.

Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, solcusu, sağcısı, kadını ve erkeğiyle...

Kendini Doğu’ya vasi tayin etmiş bir kibir, bugün şaşkınlıkla olanları izliyor.

Amerika hâlâ kendine gelebilmiş değil.

Olaylar onların kontrolünde değil, tahmin bile edemediler, yoksa önlerlerdi.

Dökme kurşundan imal ettiği “barışı” Mısır’daki diktatörlükle tahkim eden Ortadoğu’nun “biricik demokrasisi” İsrail kara kara düşünüyor ve korkuyor.

Bugüne kadar kaybettiği zamana yanacak seviyeye geldiğinde belki gerçek barışın da önü açılacak Filistin’de.

Yahudi ve Filistin halkı yan yana artık barış içinde yaşayabilecekler inşallah.

Daha evvel yazmıştım. Her yüzyılda hegemon güç ve onunla kapışan ikincil hegemon arasındaki mücadelede bir kırılma ânı gelir.

Modelski’ye göre kural budur. O kırılma ânında hegemon güç devrilir ve yerine onunla mücadele eden ikincil hegemon değil, aradan sıyrılan üçüncü bir güç dünyanın yeni lideri olur. Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa, İngiltere ve Amerika geçen altı yüz yılı böyle paylaştılar.

Post-postmodern çağımızda bence bu modelde bir değişiklik olacak. Hegemon güç (hâlâ ABD) ve ikincil hegemonun (bu SSCB’ydi) arasından Çin veya başka bir ülke değil, küreselleşme ve enformasyon devrimi sayesinde bir grup ülke sıyrılacak.

Bu ülkeler çoğunluk G20’nin ve E7’nin içinden gelecek. Buna Endonezya, Hindistan, Rusya, Çin, Brezilya ve Türkiye de dâhil. Bunlar ABD, AB, Japonya ile birlikte dengeli bir dünya düzeni kuracaklar, hatta bu kuruluş başladı bile.

14. yüzyılda dünyanın ekseni nasıl Osmanlı coğrafyasından doğu Atlantik kıyısına, Kıta Avrupası’na kaymışsa, bugünlerde de o eksen tekrar Doğu’ya doğru hareket ediyor.

Bu yazıyı kısa süre evvel yazmıştım. Lakin aklımdaki en büyük soru Ortadoğu’nun bu halinin ne olacağı idi. Ancak Mısır’da patlak veren isyan, beni de hazırlıksız yakaladı. Araplardan adam olmaz diye düşünenlerden değildim ama, ABD’nin bu konudaki siyasetinin daha uzun süre o coğrafyayı özgürleştirme konusunda yavaş davranacağını öngörüyordum.

Çünkü ABD bu bölgede diktatörlüklerin değişmesi gerektiğine zaten karar vermişti. Ama bu değişim halka bırakılamazdı. Rehabilite edilmeli, ehlileştirilmeli ve tüm dikenlerinden temizlenmeliydi. Bu da benim hesabıma en az 30 yılık bir süreydi. Çünkü ABD bu süre içinde orta boy bir ülke haline gelecek, ama asla öyle yıkılıp 52 parçaya da ayrılmayacaktı.

Ama bugün Mısır’da olanlar, determinist bakışın ne kadar yanılabileceğini gösteriyor. Mısırlılar diyor ki “Bize Mübarek’in, Süleyman’ın gitmesi yetmez. Biz gerçek bir demokrasi istiyoruz. Ordu bu süreçte yardımcı rol oynayabilir. Ama esas oğlan olmaya, ülkeyi Pakistanlaştırmaya kalkarsa onun da önünde dikiliriz.”

Araplardan adam olmaz ha! Araplar demokrasiden anlamaz ha!

Tabii ki Mısırlıların önünde çok yol var. Daha bir sürü numara dönecek orada. Ama WikiLeaks, facebook ve twitter dünyasında bunların ortaya çıkması öyle çok uzun zaman almayacak. Ortadoğu’nun Batı tahkimli rezil diktatörlükleri bir bir yıkılacak. Halk oralara kendi demokrasisini getirecek. İslam’ın üzerindeki yük kalkacak, hak ettiği gibi eşit ve etkili bir oyuncu haline gelecek.

Bu, Doğu’nun rövanşıdır. Bundan kimse gocunmasın. Batı Doğu’ya çok şey borçlu. Bugünkü zenginliğini soykırımlar doğuran kolonyalizmin vahşi politikası ile edindi. O zenginlik de artık tükenmeye yüz tuttu. Dünyanın ekseni Batı’dan yana en az üç yüz yıldır kayıktı. Şimdi Doğu’nun toparlanması sayesinde o eksen yeniden Doğu’ya kaymayacak, ağırlık merkezine oturacak.

Barış için de bu gerekli. Afganistan, Pakistan, Sudan gibi ülkelerin içinde debelendiği kan gölünde dünya asla radikalliklerden, Bin Ladinlerden kurtulamaz. Çünkü ortada bir haksızlık var. Günde bir doların altında yaşayan milyonlar var.

Demokrasiye Doğulu yorumun geleceği yeni bir dünya var önümüzde. Türkiye bunun en güzel örneği. Kemalistlerin kes-yapıştır modelini bu halk kabul etmedi. İçinden kendine uyanı, işine yarayanı aldı, dönüştürdü, yeniden üretti ve yorumladı. İşe yarar hale getirdi.

Çok da güzel oldu. Daha da güzel olacak, göreceksiniz. Daha yolun başındayız.

Mısır da kendi şahsına münhasır bir demokrasi yorumu yapacak. Muhtemelen dindar bir yorum olacak bu. Ona hem özgürlük, hem İslam, hem de Doğu Hıristiyanlığı damgasını vuracak. Demokrasinin tek yorumu olmadığı, temel değerler sabit kaldıkça, bunun her ülkenin kendi kültürü ve inancına göre yorumlanabileceğini dünya da kabul edecek.

Sağlıklı, onurlu ve kalıcı olan bu çünkü.

Bir ülke, halkın seçtiği kişilerce, özgür ve refah yaşıyorsa, bunu Ümmü Gülsüm mü, yoksa Mozart dinleyerek mi yaptığının bir önemi yok. Kültür bir dünya malıdır. Aşağı, yüksek kültür denen bir şey yoktur.

Batı da rahat bir nefes alacak. Çünkü tükendiğini o da biliyor.

Bence Batı ve Doğu’dan mürekkep, bütünlüklü ama çok renkli bir dünyayı keşfe başladık.

Belki de tarih Mısır Devrimi’ni çağ kapatıp yenisi açan bir olay olarak yazacak.

İzleyelim bakalım.

markaresayan@hotmail.com


Taraf, 13.02.2011

Thursday, February 10, 2011

Kılıçdaroğlu’na misyon önerisi: CHP’nin Gorbaçov’u ol!


Deniz Baykal’ın bir kaset tuzağına düşürülmesiyle yaşanan lider değişikliğinde Kılıçdaroğlu’na Gandi misyonu yüklenmişti.

Çoğu bu benzetmeyle dalga geçti. “Çakma Gandi” sözü de buradan doğdu.

CHP ile ilgili son analizimde, AK Parti’nin son sekiz küsur yıllık performansı ile Kemalist elitlerin Cumhuriyeti kurarken inandıkları temel argümanın aksine “Hem Müslüman, hem demokrat” olunabileceğini kanıtladığını söylemiştim.

Bu saptama ile kastettiğim, aslında içinde demokrasi değerlerini barındırmayan bir dinin DNA’sı ile oynayarak, ona modern demokrasi değerlerini aşılamak ve “kötü İslam”dan, iyi bir melez din çıkarmak değildi tabii.

AK Parti ve tabanının geçirdiği değişimin izahatı bu değildi zaten. Bilakis, İslam’a ırkçı bir anlam yüklemeye çalışan İttihatçıların ve Kemalistlerin, içe kapanmacı, milliyetçi Türk-İslam sentezini AK Parti hareketinin yapısöküme uğrattığı, İslam’ın öz değerlerinin, evrensel insani değerlerle çakışmasını genel bir çıkış noktası olarak gördükleri idi.

Milliyetçilikle yüzleşmeye başlayan Müslümanlar hem dindar, hem de demokrat olunabileceğini bu bağlamda gösterdiler ve ülkeyi temelinden sarstılar. Ama buna, laik-Kemalist seçkinler ve onun partisi CHP’den hâlâ cevap gelmiş değildi.

Türkiye’nin en büyük sorunu, ülkenin sırtında gittikçe daha ağır bir yük olan ve hepimizin hayat kalitesini düşüren CHP’dir.

Acaba “Gandi”li CHP, tarihî tercihini yapıp hem Kemalist hem demokrat olunabileceğini kanıtlayabilir miydi?

Kemalizm otoriter özü itibarıyla demokrat olamaz. Burada Kemalizm’i bir ideolojiden çok, bir din olarak öneriyorum. Çünkü bir ideoloji olarak Kemalizm çoktan yıkılmış bir kâğıttan kaplandır. Şu an CHP’nin Kemalizmi ve altı oku, miadını doldurmuş bir hurdadır, işlevsizdir.

Kemalizm dediğimizde artık biz seküler bir dinden bahsediyoruz. Bir peygamberi, bir hac yeri, çeşitli tapınma ritüelleri, yargıda, bürokraside, askerde kendi ruhban sınıfı olan bir spiritüellikten...

***

Gelelim benim Kılıçdaroğlu’na teklifime.

Gün geçtikçe anlaşılıyor ki, siz bu CHP’yi bizim anladığımız anlamda asla özgürlükçü yeni bir partiye dönüştüremeyeceksiniz.

Bu partinin bu durumlara düşmesi büyük bir yıkılışın ifadesidir.

Bir yanda orduyu darbeye çağıran Batum, bir yanda partinin sırtına binen siyaset yükünü hafifletmek için kozmetik olarak CHP’ye monte edilmeye çalışılan, faili meçhuller için komisyon kurulması için didinen Tanrıkulu...

Ve siz... CHP’de “TSK’yı ancak ben eleştiririm” diyebilen bir “demokrat” lider...

Acınacak durumdasınız. Partiniz tel tel dökülüyor. Bu partiyi yeniden kurmaya ne gücünüz, ne de zamanınız var.

O zaman gelin, çakma bir Gandi olup böyle eriyip gideceğinize, ayakları kırılmış, acı çeken bir ata bahşedilen o soylu sona aracılık edin.

CHP’nin bu acısına bir son verin.

CHP’yi tarihe gömün.

Tarihe böyle geçin.

İnanın Nobel’e aday gösterilirsiniz.

Tıpkı 1985’te SSCB’nin başına geçen, ülkeyi Stalinizm’den kurtarmaya, aslında gerçekte çoktan çökmüş, kâğıttan bir kaplana dönmüş koca imparatorluğu birarada tutmaya çalışan Gorbaçov gibi...

Peki, bunu nasıl yapacaksınız? Anlatayım, not alınız lütfen.

CHP’yi tıpkı Gorbaçov’un SSCB’ye yaptığı gibi toparlamaya çalışacaksınız. Ama bunu dürüstçe ve kararlılıkla yapacaksınız. CHP bir tapınak örgütü değil de, siyasi bir partiymiş gibi reformları uygulamaya geçireceksiniz. Aynı Gorbaçov gibi Glasnost (açıklık) ve perestroyka (parti ideolojisi, parti örgütü ve organlarının yeniden yapılandırılması) politikalarını uygulamaya koyacaksınız. Ama bunu birden değil, Gorbaçov gibi bir süreç dâhilinde yapacaksınız.

Siz böyle yapınca CHP’nin çöküşü kaçınılmaz olacak. Batum ve İncegiller ve daha önemlisi radikal tabanınız huzursuzlanmaya başlayacak. Size önce kapalı, sonra açıktan bayrak açacaklar. Ancak sizin gibi düşünen partili reformculardan, ülkenin demokrat (liberal diyorsunuz ya siz) aydınlarından, AB’den büyük destek alacaksınız. Bu, yıkılışın geri alınamayacağı eşiği aşılana kadar sizi misyonda tutacak.

Bu arada tabanınız çok öfkeli olduğundan partiniz haziran seçiminden ciddi oy kaybıyla çıkacak. Kırılma yaşanacak. Reformları yeterli görmeyen demokratlar CHP’den ayrılıp yeni bir parti kuracaklar. Yeni Türkiye’nin yeni ve gerçekten demokrat partisinin temelini atacaklar.

Mesela bir gün, TSK diyelim ki bir muhtıra yayınlayacak. Bir de ne görelim, Arınç’a, Çelik’e fırsat kalmadan Kılıçdaroğlu çıkmış sert bir karşı bildiri yayımlamış demokrasiye sahip çıkan.

O son damla olacak. Size karşı darbe yapacaklar. Aynı radikal komünistlerin Gorbaçov’a ağustos 1991’de yaptığı gibi. Havuzlu kooperatif villanıza çekileceksiniz. Size en büyük destek, rakibi Yeltsin’in Gorbaçov’a verdiği gibi, yeni kurulan partiden gelecek.

Ama değişimin pimi artık çekilmiş, yıkılış tamamlanmış olacak.

Şu anda Türkiye’nin siyasal sistemi reel değil. Tıpkı 1980’lerde zaten yıkılmış SSCB gibi, asılında var olmayan bir CHP ana muhalefet partisi rolünü oynuyor.

Aslında CHP yok.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 10.02.2011

Monday, February 07, 2011

Hrant Dink, Pınar Selek ve Cumartesi Anneleri

Failini meçhul eden, böylelikle de aslında meşhur eden bir ülke, Türkiye...

Agos’un önünde her toplandığımızda, ya da bugünkü gibi duruşmalar öncesinde, gün be gün beni en çok ifade eden, durumu en iyi özetlediğini düşündüğüm slogan, “En Meşhur Failleri Koruma ve Kollama Örgütü”nü ifşa edeni oluyor:

Katil Devlet Hesap Verecek!

Faillerin bir gün mutlaka ortaya çıkarılacağına, kemikler ve naaşlardan geriye kalanlarla birlikte gerçeğin önümüze konacağına dair inanç.

Başbakan Erdoğan geçen gün Dolmabahçe ofisinde bir ilki gerçekleştirdi. 1994’ten beri, tam 306 haftadır, tam 17 yıldır feryatlarına bir ses almak için Galatasaray Meydanı’nda dayak ve gaz yiyen, aşağılanan ve “öteki” olmalarının damgasıyla cüzamlı ve yok farz edilen 12 aile bu ülkenin başbakanının önüne çıktılar.

Cemil Kırbayır, 13 Eylül 1980 tarihinde Kars’ın Göçle İlçesi’nde gözaltına alındı, 8 ekimde Kars Sıkıyönetim Gözetimevi’ne götürüldü. Son gören ağabeyi Mikail oldu. Ona giysi ve para vermişti. Ertesi gün gittiğinde ise Jandarma ona “Burada öyle biri yok” dedi. Cemil hâlâ yok!

Katil devlet hesap verecek!

Erdoğan bu görüşmede neler hissetti? 103 yaşındaki Cemil’in anası Berfo Nine “Onu bulmadan ölmeyeceğim” derken, kendisi notlar tutarken, mesul olmadığı, ama hâlâ katil devlet yaftasını üzerinden sıyıramamış bir ülkenin başbakanı olarak ne yapmaya karar verdi, çok merak ediyorum gerçekten.

Başbakan Müslüman bir adam. Allah korkusu var. Başında bulunduğu aygıtın bunca faili meçhule neden olduğunu bizzat telaffuz eden, bunların üzerine kararlılıkla gideceğini beyan eden bir adam.

Beni çok etkileyen Cold Case dizisini seyretmenizi tavsiye ediyorum Sayın Erdoğan. Emniyet departmanında bulunan özel bir birim, faili meçhul kalmış dosyaları açar ve zamanında çoğunluk devlet görevlilerinin ve güçlü şahısların üzerini örttüğü cinayetleri aydınlığa kavuşturur, failleri yaşı kaç olursa olsun hapse gönderir. Her dizinin sonunda kurbanların, acılı ailelerin faillerle bir karşılaması vardır; acılı ama artık huzurlu...

İşte ben, adalete tüm susamışlığımla, o sahnede mutlaka ağlarım.

Bugün yine Hrant’ın duruşması var.

AİHM’den gelen “Davayı Pelitli’ye sıkıştırıp, devlet görevlilerini koruyorsun, Hrant’ı yargını kullanarak yaşarken Ermeni olduğu için hedef yaptın, öldürülmesine yol açtın, korumadın” diye özetlenebilecek kararı...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Vatandaşımızı koruyamadık, büyük mahcubiyet içindeyim. Bu durumu hazmedemem” diyerek Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçirmesi...

Başbakan Erdoğan’ın ise “Biz tetikçiyi yakaladık ama arkası aydınlatılamadı. Ana kumanda kimde o bulunamadı. Ana kumanda kimde? Esas mesele bu” demesi...

Ama onlar böyle derken, İstanbul İdare Mahkemesi’nin bunca gelişmeye ve yeni deliller sunulduğu halde verdiği “İstanbul Emniyet’indeki dokuz polisi soruşturamazsın” kararı gölgesinde bir duruşma daha görülecek.

Düşünsenize, aynı dosya AİHM’de mahkûmiyetle sonuçlanırken, Türkiye yargısı dört yıldır davayı bir milim öteye taşımamak için akla karayı seçiyor.

Trabzon’dan 2006 yılının şubat ayında İstanbul Emniyeti’ne giden ve Yasin Hayal’in Dink’i vuracağına dair ayrıntılı ihbar, görmezden geliniyor. İstanbul Emniyeti, 24 şubatta adrese gidildiği yönünde tutanak tutuyor. İdare Mahkemesi’ne sunulan yeni delil ise şu: Emniyet yalan söylüyor. Fırına gittikleri belirtilen polis Bahadır Tekin ve Özcan Özkan’ın o gün saat 09:00’dan gece 01:00’e kadar Fatih’te bir kişiyi takiple görevli olduğu saptanıyor.

Sadece bu delil bile mahkemeyi, ülkeyi temelinden sarsmaya yeter. Ama İdare Mahkemesi 4483 sayılı Dokunulmazlık Kanunu’na sığınarak, yeni delillerden hiç bahsetmeyerek bu kararı verip adaletin önüne baraj gibi dikiliyor.

Katil Devlet Hesap Verecek!

Ve Pınar Selek...

Hrant Dink konusunda bu kadar karanlık ve pespaye bir görüntü sergilenirken, devlet Pınar Selek konusunda nedense özel bir gayret içinde oldu hep. Belli ki, bu devletin kendine göre bir adalet anlayışı vardı.

Ortada yedi ölü vardı ama, bombanın izine rastlanmamıştı. Üstelik polisin olay yeri inceleme raporunda “Bomba yok” tesbiti vardı. Sonra patlamanın tüp kaçağından meydana geldiğine dair bir bilirkişi raporu vardı. Ama polis, 2001 yılında kendini ile çelişen bir rapor daha gönderdi; “Bomba var” dedi. Ardından bir bilirkişi raporu daha “Bomba yok, tüpgaz kaçağı” tesbiti yaptı.

Pınar 2006’da beraat etti. Yargıtay 9. Daire’si bozdu. Mahkeme Pınar’ı yine beraat ettirdi. Yargıtay Ceza Kurulu yine beraatı bozdu, müebbet istedi.

Bugün Hrant’ın davası var. 9 şubatta ise Pınar Selek 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yine yargılanacak. Beraat ve müebbet arasında bir kadının hayatı bir sarkaç gibi gidip gelecek.


Taraf’tan Tuğba Tekerek’e konuşan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, yani Dink’i yazısından ötürü mahkûm eden, AİHM’de Türkiye’nin ceza almasını sağlayan ve Pınar Selek’in beraatını iki kez bozan aynı kurulun bir üyesi “İçimiz paramparça, ama o kararın öyle alınması gerekiyordu” demişti.

O yargı üyesinin kararını öyle vermesine yol açan "şey" nedir?

Vicdanı olan bütün devletlûlar, 103 yaşındaki Berfo Nine’nin de, hepimizin de sorusu bu, lütfen not alınız.


markaresayan@hotmail.com

Taraf, 07.02.2011

Sunday, February 06, 2011

Sevgi

Tam da geçen hafta “öteki hayatlardan”, birbirimizin hayatlarına ne kadar uzak ve yabancı düştüğümüzden bahsetmişken...

Birbirine değmeden, iç içe, yanından berisinden teğet geçen, katman katman bir sürü hayattan...

Bazen, uzaktan, bir köşeyi döner dönmez göz hizaları denk geldiğinden, sadece...

Birbirine takılan, asılı kalan, sonra, sıfırın bilmem kaç derece altındaki o insanlık dışı ilgisizlikten ötürü...

Havada aniden donup parçalanan ve yere düştüğünde tuzla buz olan bakışlarda sıkışık insanlığımız...

Cesaret istiyor ilişki kurmak.

Sevgiyi bellemek gerekiyor.

O sizin sevgi zannettiğiniz şeylerin çoğu, replika, taklit!

Kendinize dair şeyleri siz sevgi zannediyorsunuz, çoğunluk.

Ama sevgi, iki kişilik bir sihir...

En az iki büyücüsü olan bir mucize.

Olabildiğince yalın ve evet, çok kolay aslında.

Ama karşısındaki engeller çok büyük.

Zelil teslis!

Korku, kaygı ve bencillik...

Diyor ki Söz, insan ruhunun üç tane yapıtaşı vardır:

Sevgi, iman ve ümit...

Ama bunların ikisi geçici yardımcılardır.

Kalıbı terk ettiğimizde, menzile vardığımızda,

İman ve ümidin de artık işlevi kalmaz.

Eski ve yorgun dostlarımız olarak ayrılırlar bizden.

Ama sevgi, varoluşun yapı taşı, o hep var olacaktır.

Nedir sevgi?

Sevgi, kendini başkalarına, öteki hayatlara açmaktır.

Sevgi, emin olduğumuz kendi varlığımız kadar, başka varlıklara emniyet duymaktır.

Kerem gibi, Aslı gibi...

Birisini tanımak, evine almak, ve bunları tüm topluma, tüm tehlikelere karşı risk üstlenerek yapmaktır.

Kaybetme, incinme, zarar görmenin konforlu uyuşukluğuna sığınmadan...

Musa’nın Nil’i yardığı gibi, hayatın tam ortasından delip geçmeye cesaret etmektir.

O bazen felaketler getirir.

Sevgiyle açtığın sıcak evin, mezar olur.

Sevgi, koşturmak, kendinden geçmek, kucaklamak, toprağa indirmektir bazen.

İlk kez gördüğün bir kişiyi tüm riskleriyle üstlenmektir.

Ve sevgi, her diz çöküşünde, her yıkılışta, yeniden doğrulup, hayatın içinden geçmeye devam etmektir.

Kaldığın yerden...

İşte, öteki hayatlar o denli yakındır bize.

Tüm armağanları ve riskleri ile...

Oyuna girmezsen, güvende hissedebilirsin kendini belki.

Ama aslında en büyük riski almışsındır da, bilmezsin.

Hadi canım!

Bal gibi bilirsin içten içe ne yaptığını da,

Canın istemiyordur yaşamayı, emek vermeyi, değişmeyi.

Bir duyguyu, tıpkı bir çiftçi gibi, küçücük bir tohum olarak toprağa fırlatmak...

Ve onun için çaba göstermek, suyunu, gübresini düşünmek.

Kışı, seli, kuraklığı hep yanı başında hissederek.

Yine de inançla yapmak bunu.

Ama sen,

Sen uyurken o tohum usul usul büyür toprağın böğründe...

Gün geceye, gece ise güne halvet olur, uzun süre.

Ve bir gün, tohum uç verir, filizlenir, koca ağaç olur.

Rızkın çıkar, yüreğin doyar.

Sen de yaşlılığının güzel günlerinde.

O ağacın gölgesinde helal semere alırsın.

Huzurlusundur.

Yaşamışsındır.

Varoluşun biricik kuralına uyup, var olmuşsundur.

Öteki hayatlar birleşmiştir sende, tek bir hayat olmuştur.

Tüm parçalanmışlığımızda bu evrende.

Kendini toparlayıp öteki, beriki hayatlardan, hücre hücre, kan kan.

Birliğine kavuşmuş bir ruh olarak,

Yeni yolculuğuna başlarsın heyecan ve yengiyle.

Sevgi denen sonsuz bilet cebinde...

markaresayan@hotmail.com

06.02.2011

Thursday, February 03, 2011

CHP Türkiye’deki devrimin farkında mı


Tahrir Meydanı’nda toplanan yüz binlerce protestocudan biri olan ve herkesin nefesini tutarak Mübarek’in açıklamasını beklediği o gece El Cezire’ye konuşan genç kız çok öfkeliydi: “Bizim sorunumuz sadece Mübarek’in gitmesi değil” diyordu. “Onun yerine başka bir diktatörün de gelmesini istemiyoruz. Biz özgür Mısır’ın kurulmasını istiyoruz. Bunun için sonuna kadar direneceğiz. Gerekirse mahallelerimizi korumak için savaşırız, ama pes etmeyiz.”

Bir devrimi televizyonda canlı izlemek tüm zorluklarına rağmen çağımızın bize en büyük hediyesi olmalı.

Başbakan Erdoğan’ın Meclis grubunda yaptığı ve Mübarek’e “Git artık” dediği konuşma da hem Mısır’da, hem de dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Muhalif Tunuslu lider Gannuşi’nin ülkesine dönüşünde, Recep Tayyip Erdoğan’ı lider olarak örnek aldığını söylemesi de bir tesadüf değildi.

Mısır’daki türden bir kargaşaya kedinin ciğere baktığı gibi özenen Türkiye’nin ulusalcıları, aslında Mısır’da bugünlerde gerçekleşen halk devriminin 2002, 2007 ve 2010’da ağır çekim gerçekleştiğinin farkında değiller.

Yine yanlış pozisyondalar, yine tarihe baş aşağı bakıyorlar.

Son darbeye, yani 28 Şubat’a çiçeği burnundaki AK Parti’yi tek başına iktidar yaparak...

Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz darbe planlarına, kapatma davasına, TSK’nın 27 Nisan muhtırasına 2007 temmuz seçimlerinde yüzde 47 oy vererek...

Yargının kolluk kuvvetlerinin gerilla savaşına, Balyoz’a, Kafes’e 12 Eylül referandumunda yüzde 58 destekle cevap veren bu halk, kendi devrimini çoktan başlatmış durumda...

Geçmişten günümüze bu halk demokrasi adına adım atan herkese “yürü ya kulum” diyor.

Tarihe baş aşağı bakanlar bunu anlamıyor ama, küçümsedikleri o Araplar işte bizzat tatbik ediyor bunu. Tunus bile kemalizmden vazgeçti ama, bizim ipek çoraplı seçkin köşecilerimiz bunu Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü’nün hanesine yazacak denli gerçeklere kör.

Aslında yatıp kalkıp AK Parti’ye dua etmeleri gereken kesimlerin başında geliyorlar.

Ya 2000’lerde o sosyolojik kırılma yaşanmasa, Milli Görüş dönüşüp Müslüman demokratları iktidar yapmasa bugün ne olurdu halleri hiç düşündüler mi?

Eğer öyle olmasa, biz geçen sekiz yılı mesela CHP-MHP koalisyonunda geçirmiş olsaydık, muhtemelen bugün IMF’nin elinde oyuncağa dönmüş çökmüş bir ekonomiye, kangren hâle gelmiş bir Kürt sorununa, prestiji yerin dibine geçmiş bir dış siyasete, artarak devam eden faili meçhullere, sünmüş bir AB üyelik sürecine saplanmış bir halde bilmem kaçıncı krizimizde olacaktık.

19. yüzyılda, Osmanlı’ya bağlı Mısır’ın, caddeleri asfaltlı, elektrik ışığıyla ışıl ışıl olan Kahire’nin İstanbul’dan fersah fersah ileri olması gibi, bugün Mısır’da yaşanan devrime ibretle bakıyor olacaktık ama, zannederim ipek çoraplı seçkin ex-yayın yönetmenlerimiz bugünkü kadar huzurla karşılayamayacaklardı gelişmeleri.

Tarihî pek çok fırsatı kaçırmış çilekeş bir milletin ahfadı olarak, birikmiş bunca sorun, iyice yarılmış toplumsal sınıflar, pimi çekilmiş öbek öbek milyonlarca öfkeli genç ile kanlı bir eşiğin hemen yanı dibine çoktan vardığımızı fark etmeyecektik bile.

“Neden şimdi”, “bu işin altında Amerika var” şeklinde “derinlikli” analizlere fırsat olmayacaktı. Öfkeli, sabırsız, tehlikeli kalabalıklar, çoktan o kalabalığa karışmış özel güvenliksiz rezidansların önüne dayanmış olacaklardı, maazallah.

O yüzden, tüm darbeciler ve darbeci-seviciler, birleşin, küfretmek yerine AK Parti ve özgürlükçü demokratlara şükredin. Türkiye bu sessiz devrim sayesinde demokrasiye yumuşak geçiş yaptı.

Bunun değerinin farkında mısınız?

Peki ya CHP?

Yazının girişinde alıntıladığım Mısırlı genç kızın “gerekirse mahallelerimizde direneceğiz” sözü ile CHP’lilerin “sokak sokak, mahalle mahalle direniş” çağrısının benzerliğinin trajikomikliğinde, gerçeklerle ne kadar uzak bir noktaya düştüklerini...

Can Dündar’ın sorusuyla çanak tuttuğu, Kılıçdaroğlu’nun tereddütsüz kabullendiği Menderes-Erdoğan benzetmesinin, “Bugün durum o günlerden daha da vahim” kışkırtmasıyla gelebileceği noktanın Yeni CHP’nin neresine denk geldiğini düşünmüş müdür Sayın Gandi?

Gürbüz Özaltınlı çok güzel betimledi: CHP hangi yolu izlerse izlesin, belirli bir tabana tekabül ediyor ve her halükârda çok önemli. CHP değişime cevap verse de, vermeyip içe kapanmacı stratejisine devam etse de, ülkenin siyasetini fevkalade etkileyecektir.

Bunu hepimizin önemsemesi gerekiyor.

CHP, Mısır’daki devrimden Türkiye’ye ithal bir kaos ummak yerine, halkların sosyolojisinden ders çıkarmalı ve seçim öncesi şu dar zamanı doğru kullanarak ülkenin ciddi sorunlarına karşı gerçekçi bir program sunmalı. Sunmakla da kalmayıp, arkasında da durmalı.

Kılıçdaroğlu böyle bir seçimin arifesinde. İşi kolay değil. Ama tercihini yapıp “bir yola” koyulması ertelenecek gibi de değil.

Hem Müslüman hem demokrat olunabileceğini AK Parti kanıtladı ve ülke çok şey kazandı. Şimdi sıra CHP’nin hem Kemalist hem demokrat olunabileceğini kanıtlamasında.

Mümkün mü bilmem, ama uygun kanıtlar halk tarafından asla görmezden gelinmeyecektir.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 03.02.2011

Followers