skip to main |
skip to sidebar
Ermeni konusunu her yazdığımda, bunca parçalı tarihi olabildiğince nüanslarıyla vermeye çalıştığım halde –destek mesajlarının yanında- neredeyse birbirinin kopyası iletiler alıyorum.
Kimisi sert, kimisi ise daha yumuşak bir üslupla beni şöyle uyarıyor bu iletiler:
“Hep Ermenilerin kayıplarını yazıyorsun. O dönemde Müslümanlar da çok kayıp verdi. Üstelik Ermenilerin de katlettiği birçok Müslüman var.”
Hatırlarsanız Cumhurbaşkanı Gül, Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşmada 1915 konusunda “[soykırım olduğuna dair] fikirlerim ortada, değiştirmiş değilim” sözüne atfen, yine aynı ruh hali ile konuşmuş, pek de övgü almıştı.
“O dönemde milyonlarca da Müslüman öldü.”
Ölülerin ölüleri hiçleştirdiği bir vicdan sıkışması bu.
Yüzleşmenin, hatırlamaya başlamanın sıkıntısı bu.
İnkârcılığın gücünün zayıflamasından, gerçeklerin içeriye sızmasının verdiği rahatsızlıktan gayrı bir şey değil bu. Yani Ermenilere yapılan fenalıklar, ancak yanına “bize” yapılmış o türden bir haksızlık konduğunda çekilebilir oluyor.
Çünkü hiç kolay bir iş değil bu. Çok iyi anlıyorum. Böyle hissetmek, Ermeniyi bu kadar düşman, yabancı, dışarılıklı gördükten sonra hele...
Halbuki, Ermeni de buranın insanıydı. Bizden bir parçaydı. 1915’te olan, bize de olandı. Buradan baktığımızda, kaybı sahiplenip empati kurabiliriz Ermeni’yle.
Geçen gün yazdığım gibi, her Ermeni’nin yüzde 25’i Türktür, Kürttür, Müslümandır. Her Türkün, Kürdün ve Müslümanın da dörtte biri Ermenidir. Tek bir Ermeni kalmasa dahi bu ülkede, tüm mirasını kazısan da, hiçbir muktedirin işi değildir, yüreğe, hafızaya, hücrelerine işlemiş o gerçeği kazımak.
Yüzyıl da geçse çıkar o, çocukların, torunların hafızalarında...
***
Anneannem adlı kitabı hatırlarsınız. Değerli dostum Fethiye Çetin Ermeni olduğunu öğrendiği anneannesinin (Heranuş) hikâyesini ve bu bilgiden yola çıkarak Ermeni akrabalarını buluşunu anlatıyor, bu kitapla Türkiye’de belki tahmin etmeyeceği bir kırılmanın tohumunu atıyordu.
Çünkü bu ülkede sayısını bilmek mümkün olmasa da, Ermeni anneanneler, babaanneler o kadar çoktu ki!
İşte anneannem kitabının çatlattığı yarıktan sızan hafıza parçacıkları bir ikinci kitapta Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay tarafından Torunlar adıyla Metis Yayınevi’nden çıktı, daha yeni...
Evet, bir kısım Ermeni kadın kurtulmuştu. Dersim’in bir bölgesi dışında, çoğu Müslüman, Kürt, Türk edilmişti. Onların varlığı pek çok ailede gizlenmiş, utanılan, korkulan bir şey olmuştu. İşte bu kitapta, o talihsiz kadınların bu korkudan daha az nasiplenmiş torunları, hatta torunlarının çocukları kendi Ermeni anneannelerini ve babaannelerini anlatıyorlar.
Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar eden Dicle, bıraktığı notta “Çok fazla acı var” demişti. Bu kitabı okurken aklımdan hep bu söz geçti.
Ne kadar çok acı var gerçekten de! Tasnif ederek, bölerek, tek başımıza nasıl baş edebiliriz bu kadar acıyla? Kitapta konuşan torunlar da aslında hep aynı isyanı dillendiriyorlardı.
“Neden gizlendi bu bilgi bizden? Neden konuşamadık? Niçin onları kendi acıları ile yalnız bıraktık?”
Babaannesinin Ermeni olduğunu öğrenen 45 yaşındaki Deniz anlatıyor: “Babaannemin ismi değiştirilmiş. Hep isimler değiştirilmiş. Geçmişe dair hiçbir bilgi ortalık yerde bırakılmamış. (...) Yani çok masum olduğunu [sevkıyat memuru olan dedesinden bahsediyor] düşünmüyorum. Bir sürü insanı yerinden yurdundan edeceksin, bunu yapmak için onay vereceksin. Bunların içinden bir tanesini de alacaksın. Bunu alışının arkasında ne olabilir? Olsa olsa çok güzel bir kadın olabilir. Belki sorsan özgür iradesini, babaannem yollarda telef olmayı seçecekti.”
Anneannesi Ermeni olan Diyarbakırlı Arif de benzer şeyler söylüyor. Dedesi Diyarbakır’ın önemli dinadamlarından. “Ninem bir dinadamı tarafından korunmak için mi alındı, yoksa güzelliğinden mi? Bazıları diyor ki korumak için aldı. Ama bakıyorum güzel kızlar alınmış hep...”
Herkes için de duyması çok zor hikayeler bunlar. Ama bunlar bizim hikâyemiz.
Yine babaannesi Ermeni olan Gülçin şöyle anlatıyor babaannesinin hikâyesini:
“Dedemin de bir karısı ve bir çocuğu var. Babaanneme, malvarlığından dolayı veya işte güzel bir Ermeni kadınla birlikte olmak için –hangisi daha ağır basıyor hiç bilemedim- evlenme teklif ediyor. Birkaç defa elçi gönderiyor. Kadın kabul etmiyor. ‘Benim bir oğlum var, bunu büyütmek için sağ bırakıldım. Bir Müslümanla beraber olmam mümkün değil’ diyor. Bunun üzerine babaannem dedemin adamları tarafından kaçırılıyor. Zorla evlendiriyorlar.”
Bu talihsiz kadınların sayılarını bilmiyoruz. Torunlar kitabı bu kadınların yaşadıkları zulmün, geride bıraktıkları ailelerinin, inançlarının, dillerinin üzerine dikenli bir perde çekip, yeni hayatlarına onurla sahip çıkışlarının hikâyesi. Onların can ve kan verdiği torunların ağzından Sevgili Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay’ın çabalarıyla gün ışığına çıkıyor.
Yazıyı o torunlardan olan Deniz’in sözleriyle bitirelim.
“Yapabileceğim tek şey... hakikaten Ermenilerin de bizim de hepimizin şu anda yapabileceği tek şey bunların yaşanmışlığını bilmek, o acıyı paylaşmak. Ötesi beni çok da ilgilendirmiyor...”
Ötesi beni de çok da fazla ilgilendirmiyor.Taraf, 02.11.2009
Olacak olan oldu. Öngörülen kaza gerçekleşti. TSK’nın politikasına hâkim olan aklın “Kol kırılır, yen içinde kalır” geleneği duvara tosladı. Türkiye, gerçeklerin önünde yoğun bir sis görevi gören kırmızı çizgilerini “şeffaflık” marka silgiyle silmeye başladıkça, buna koşut kırılmalar da yaşanmaya başladı. TSK’ya dün hâkim olan, bugünlerde de hâkimiyetini sürdürmeye çalışan İttihat ve Terakki, daha doğrusu Enver ve Talat “aklıyla” iş bu keyifsiz noktaya kadar geldi.
Belgeyi ilk kez 12 haziranda yayımlayan Taraf’a o zaman ateş püsküren Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi’nin son gelişmeler üzerine yazdıklarını hatırlayalım: “Artık Enver Paşa’nın 70-80 bin askeri Sarıkamış dağlarına gömmesine rağmen hesap vermediği dönemde değiliz...”
Yazarın notu: Evet, Enver, Talat gibilere o günlerde hesap sorulabilseydi, kim bilir ölen milyonlarca başka masumun yanında, Ermenileri kırıp geçiren 1915 katliamları da yaşanmayacaktı.
Ama bugün, yarınlar için bir şansımız var.
Açıkçası demokratikleşmeyi sürekli savunan bir yazar olarak, ordunun bugün içinde düştüğü bunalımı keyifle karşılıyor değilim. İçimde bir zafer duygusu da yok. Bu hiç iyi değil çünkü. Ama tarih de gösteriyor ki halkıyla ve değişimle intibak sorunu yaşayan her yapı, önünde sonunda aynı kadere mahkûm oluyor. Kendi değişmediği için, zamanın müdahalesine uğruyor. Bu müdahale şüphesiz “demokrat” güçlerle “totaliter” zihniyetin türlü yerlerdeki tezahürleri arasında bir bilek güreşi, bir iktidar mücadelesi halinde vuku buluyor.
Her şerden bir hayır doğar demekten başka ne diyebiliriz ki!
Oysa vaziyetin bu noktaya varacağı ne kadar da belliydi! Geçmişte yaşanan darbe ve siyasete müdahalelerin yanlışlığına dair toplumda oluşan güçlü uzlaşının verdiği mesaj okunabilseydi keşke. Halbuki 2003-2004 yıllarındaki Ayışığı ve Sarıkız darbe girişimlerini kadük kılan dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün duruşu kişisel kalmayıp kurum içinde bir özeleştiri ve yeniden yapılanmaya dönüşebilseydi, ordu bugün bu vahim noktada olmayabilirdi.
TSK’daki cuntayı kabak gibi ortaya seren “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı”nın ıslak imzalı aslının Adlî Tıp raporuyla da belgelenmesi üzerine belge üzerine daha fazla yorumu lüzumsuz buluyorum. Kamuoyunda son yıllarda yaşadığı güven kaybına yönelik TSK’nın son imaj çalışması “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganının “Hem Suçlu, Hem de Güçlü Ordu”ya dönüşmemesi için, TSK’nın bu şerden acilen bir hayır çıkarması lazım. Yoksa yukarıda söylediğim gibi bunu “Güçlü Türkiye” onun yerine yapacak.
Lakin yazıyı yazarken öğrendiğime göre, cunta belgesi hakkında –hedefinin hâlâ ne olduğunu tam bilmediğimiz- bir soruşturma açan Genelkurmay, şimdi ise bu belgeyi kimin sızdırdığına dair ikinci bir soruşturma başlatmış.
Eh, iki günde bir mucize, ani bir aydınlanma beklemiyorduk ama, bu kadarına da pes doğrusu!
Peki, bu ne demek?
Bu bir paradoks; izah edeyim: Şayet siz sivil savcılığın ve hadi diyelim paralel yönde hareket eden askerî savcılığın soruşturma sonucunu beklemeden, cuntayı ele veren subaya yönelik bir soruşturma başlatıyorsanız, daha en baştan güvenilirliğinize darbe vuruyorsunuz demektir. Çünkü ancak ilk soruşturma TSK’daki cuntayı ele veren bu ihbar mektubu ve ekli belgelerin düzmece ve gerçekdışı olduğunu kanıtlarsa o subay –kanımca bir grup bu- yönünden bir suç unsuru oluşur ve ikinci soruşturmayı açmanın mantığı ortaya çıkar.
Ama bu yapılan, “İhbarcı subay-lar-ı önce kim bulacak” telaşıdır, örtbas etme gayretidir. Yani bu zihniyet için hâlâ cuntanın varlığından ziyade, onu faş eden yapı önemlidir.
Bir Türkiye’de Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök, Necati Doğru, Hikmet Çetinkaya, Fikret Bila bile TSK’ya eleştiri getiriyor, ondan cunta hesabı bekliyorsa, bence TSK bu durumun vahametini daha iyi anlamalıdır.
Bakınız, bu işin şaka kaldırır bir yanı yok. Ergenekon savcılarına gönderilen “Bilgi Destek Planı”nda 22 Temmuz seçimlerinden sonra Meclis’e giren DTP ile ilgili 9. maddede “Bölge halkının terörle mücadele bağlamında rahatsız edilmesi” gibi önlemler var. Bu “önlem” şüphesiz Kürtlerin kapı zillerini çalıp kaçmayı ima etmiyor. Mesela yeni bulgular üzerine özel yetkili savcılıkça soruşturulan 29 Eylül 2007’deki Beşağaç katliamı, 7 ekimdeki Şırnak’ta 15 askerin şehit olduğu gezici birlik katliamı ve 21 ekimde 16 askerin şehit olduğu, Taraf’ın yayınları sayesinde PKK tarafından kaçırılıp sonra salınan sekiz askerin üzerine kalması önlenen Dağlıca baskını ve şüphesiz yineTaraf’tan haberdar olduğunuz Aktütün baskınının arka planı...
Kürtlerde yönelik uygulanacak önlemler acaba bunlar mı? Ve eğer böyleyse, TSK’nın her şeyden önce bunları araştırması gerekmez mi?
Kanımca TSK’nın ciddi bir “U” dönüşü yapması gerekiyor. O “U” dönüşü şüphesiz onurlu istifaları da talep ediyor.
Gerçekten büyük ve güçlü olmanın gereği olarak...Taraf, 29.10.2009
Kürt ve Türk sorunu ile ilgili açılım sürecinin çok zor olduğundan geçen yazımda bahsetmiştim. Bunu söylemenin yeni bir tarafı yok, biliyorum. Nitekim Avrupa’dan gelecek PKK’lı grubun eve dönüşü Başbakan Erdoğan’ın açıklamasıyla tehir edildi, vize işlemleri ise yapılmadı. Umarım, –ki gelen bilgiler maalesef bu yönde değil- bu karar tıpkı ilk grubun ülkeye hangi şartlarda kabul edileceği ile ilgili müzakere sürecinde olduğu gibi, AKP ve DTP arasında oluşan ortak bir akılla alınmıştır. Kamuoyu önünde AKP ve DTP, birer “siyasi parti” olarak birbirlerine ne kadar çatarlarsa çatsınlar, sonuçta bu tarihî görevde en büyük yük onların sırtında. Aralarındaki koordinasyon ve işbirliği bozulduğu anda bir çuval incir berbat olur.
Ama daha vahim olanı, bu “açılım” bir fiyaskoyla sonuçlanırsa, kendimizi başlangıçtaki noktadan çok daha zorlu bir statükonun labirentinde sıkışmış bulma olasılığıdır. Bunu söylerken, açılım karşıtlarının bir korku ve tehdit bombası gibi ortalığa fırlattıkları “Türk-Kürt çatışması” ihtimalini ima etmiyorum. Bence böyle bir olasılığı kesinlemek –geçmişte yaşadığımız bunca provokasyondan edindiğimiz tecrübeyle de- her şeyden evvel halkımızın sağduyusuna bir hakarettir. Benim asıl kaygım, yıllardır bu barışı arzulayan geniş kesimin sukutu hayale uğraması ve barışın gerçekleşebileceğine olan inanca indirilecek psikolojik darbedir.
Yukarıda bunun çok zor bir süreç olduğu tesbitinin yeni bir şey olmadığını söyledim. Ama tam da, bildiğimizi zannettiğimiz gerçekler, bu alenilikleri nedeniyle hak ettiği ihtimamdan mahrum kalıyor. Oluşan iyimser havayla, aslında ne çetrefilli bir meseleyle cebelleştiğimizi, sorunun kangren oluşuna, ülkenin tüm siyasetine nüfuz etmesine koşut olarak, ne kadar karmaşıklaştığını hafife aldığımızı düşünüyorum. Nitekim, Habur’dan evlerine dönen PKK’lıların karşılanma manzaralarının fiili eve dönüş organizasyonunu –şimdilik- sekteye uğrattığı ortada.
Dile kolay, ortada sonuncusu 25 yıl sürmüş, Kürtlerin 29. kez devletle kapıştığı bir savaş var. Aslında adı telaffuz edilmese de, bu, düşük yoğunluklu bir iç savaş. Toplamda, faili meçhulleri ve kayıt dışı kayıpları da eklediğinizde yüz bin “insanın” öldüğü koca bir yıkım bu. Devlet, bu savaşın bir türlü sona ermemesini ve bunun gerekçelerini, sürekli şehit veren ve türlü bedel ödeyen halkına “İsyan eden bölücü Kürt” teması üzerinden “kesin bir haklılıkla” anlatmış. Sivil-askerî bürokrasi, savaşa yandaş medya ve –Şemdinli gibi utanç verici kararlarla- yargı bu dezenformasyona destek vermiş.
Diğer yanda ise mağdur ve madun bir Kürt halkı var. Aynı evden hem orduya, hem PKK’ya, hem de faili meçhullere birer evladını vermiş bir coğrafyadan bahsediyoruz. Devlet, JİTEM, itirafçı PKK’lılar ve koruculuk sistemiyle bölgeye bir iç sömürge bakışıyla ve böl-yönet taktiğiyle girmiş. Aynı aileler hem PKK’lı, hem korucu çıkartmaya mahkûm edilerek kendi içinde kimyasal bir zehirlenmeye uğramış. Aileler arasına araya kan girmiş. Açılım paketinin içi boş eleştirilerine iştirak etmedim. Ancak, bu kadar karmaşık ve kanla mühürlenmiş bir düğümü açarken, bunun Türkler ve Kürtlerde yarattığı tahribatı rehabilite edecek çalışmalar nerede diye hep soruyorum açıkçası. Daha düne kadar vatanın bölünmemesi için evladını şehit verdiği ile avutulan bunca insana “devlet sana yalan söyledi, aslında kardeş kardeşi boşuna kırdı” derken, bu duruma hemen intibak edilmesini beklemiyorduk herhalde.
Üstelik ortada akan kandan beslenen siyasi bir anlayışın sesi bunca cazgır biçimde çıkarken...
Şimdi, şehit ailelerine 34 PKK’lının karşılanması görüntülerinin “naifliğini” nasıl anlatacaksınız? Bu dönüşü yıllardır bekleyen, artık barışı arzulayan bölge halkı için bu olayın bir barışı kutlama özlemi olduğunu, bu sevinci durdurmaya değil DTP’nin, PKK’nın dahi engel olamayacağını Çankırı’daki, Trabzon’daki şehit ailesine nasıl anlatacaksınız?
“Hiç de kolay bir süreç değil bu” demem bundan. Başbakan’ın eve dönüşlere ara verirken “Güven bunalımı doğdu” demesi, DTP’yi siyasi rant devşirmekle itham etmesi, sürecin omuzlarından aşağı nasıl bastırdığını gösteriyor. Çünkü geçen yazımda “neden zor”u açıklarken, sadece Kürtlerin değil, tüm vatandaşların devlete güvenmediğini, yılların iç sömürge politikasının tahrip edici sonuçlarının bu güvensizliğin ana nedeni olduğunu söylemiştim.
Hâsılı, güven bunalımı doğmadı, zaten vardı, iyice açığa çıktı. Eğer açılım, dış konjonktürün elverişliliğine bu kadar abartılı bir şekilde dayandırılır ve toplumdaki travmanın rehabilitasyonu ayağı topal kalırsa ummadığımız noktalarda sıkıntı çekeriz.
Barışa hazırlıksız yakalandık, bu kesin. Bu yaşadıklarımız barışı hazmedebilmenin de o kadar kolay olmadığını gösteriyor.
Lakin her şeye rağmen barış kazanacak.Taraf, 26.10.2009
Çok zor bir süreç bu.
Kürt açılımından bahsediyorum. Habur’dan memleketlerine giriş yapan 34 PKK’lının serbest kalmasıyla yaşanan milâdı kastediyorum. Diğer yandan Dışişleri Bakanı Davutoğlu Meclis’te Ermeni açılımını izah ediyor, ondan evvel ise MGK’dan Ermeni açılımını destekleyen açıklamalar geliyor.
Yüzyıldır el değmemiş kırmızı çizgilerin baş döndürücü bir hızla delik deşik edildiği tarihî günler yaşıyoruz.
Habur’dan girişin 1999’daki gibi olmaması için AKP hükümeti azami gayret içerisinde, büyük bir siyasi risk alıyor. Öte yandan Ahmet Türk ve kurmayları, bu sürecin diğer ayağını dengeli götürmeye çalışıyorlar. Arada kalma pahasına, bunun bir teslim alma değil, onurlu bir eve dönüş olması için büyük risk alıp mücadele ediyorlar.
Evvelki gece 34 PKK’lının nasıl karşılanacağı pazarlıkları yapılırken Ahmet Türk pille desteklenen yorgun kalbine rağmen sonuna dek müzakereleri sürdürüyor. DTP hem barış şansını iyi değerlendirmek, hem de Kürtlerin kandırılma olasılığını sıfırlamak istiyor.
Çünkü bu ülkede kimse kimseye güvenemiyor. Ama her şeyden evvel kimse devlete güvenmiyor.
Çok ama çok zor bir süreç bu.
Travmalar zamanı dondurur. Nefret ve mağduriyet duygusu değişimin kıvrak ritimlerini kendi loş ve yoğun balçığında sıfırlar.
Oysa bugün Türkiye’de yeni bir şeyler oluyor. Barışın kapımızı çaldığının farkında olmayan kesimler, yılların alışkanlığı ve öfkesiyle bugüne adapte olamıyorlar.
Bir de bu kesimlere yönelik sözde siyaset yapan zavallı bir muhalefet var. Akan kardeş kanını durduracak böyle bir açılıma heyecan ve kararlılıkla destek vereceklerine, gittikçe daha da saldırganlaşıyorlar.
Peki, soruyorum size:
Barış tamamıyla sağlandığında, “akan kan durduğunda” bugün vatan hainliği ile suçladığınız Gül, Erdoğan, Türk ve Atalay’ın yüzüne nasıl bakacaksınız Sayın Bahçeli, Sayın Baykal?
Bu en kritik günlerde yaptığınız provokasyonları, kameralı şaklabanlıkları halka nasıl izah edeceksiniz?
1999’daki fırsat kaçmasaydı, o güne kadar ölen 25 bin evladımız için yas tutup geleceğe bakacaktık. Olmadı, 15 bin evladımız daha öldü. Etti 40 bin şehit. Dile kolay...
Geçen gün Kürt açılımındaki son gelişmeleri değerlendirmek için evinde ziyaret ettiğim değerli yazar ve barış insanı Vedat Türkali şöyle diyordu:
“CHP eğer gerçekten sosyal demokrat bir parti olsaydı, gelen kafileleri karşılamak için Habur sınır kapısına giderdi.” Ve daha önemi bir acı gerçeğin altını çiziyordu:
“Üzülerek, ama çok üzülerek söylüyorum. Kürt sorununun çözülmesi için kan akması gerekti. Şart değildi kan dökülmesi. Ama bugün çözümü konuşuyorsak maalesef kan aktığı içindir.”
Sorunu çözmek isteyen kesimlerin ağzında sürekli olarak “Akan kan durdurulsun” cümlesi olması bu yüzden değil mi? Ne olurdu kan akmadan bu sorun çözülseydi?
Habur’dan gelen grubun getirdiği mektubu okudunuz mu? Oradaki 10 maddeye göz attınız mı?
Apo’nun yol haritasının açıklanması, operasyonların durdurulması, Kürtçe eğitim hakkı, çocuklarına Kürtçe isim takabilmek, Kürt kültürüne göre yetiştirebilmek, tarihî, kültürel ve edebî değerleri yaşatabilmek, Kürt kimliği ile siyaset yapabilmek, bölgenin koruculardan ve özel harekât timlerinden arındırılması, sivil ve demokratik bir Anayasa ve özgürce tartışabilmek ve birlikte çalışabilmenin şartlarının sağlanması.
Diyeceksiniz ki, bu talepler de o akan kanın sayesinde böyle makul hale geldi. Bundan on yıl önce PKK, bağımsız Kürdistan hedefiyle mücadele ediyordu.
Ben de diyeceğim ki, bu sorun yeni değil ki! Bu ülkede PKK’dan önce 28 Kürt isyanı oldu. Nedeni Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kurma inatları mıydı? Yoksa sadece güvenli ve onurlu bir şekilde yaşamak istiyorlar da, en basit insan haklarının talepleri dahi bölücülükle yaftalanıp, en sert şekilde bastırılıyor muydu?
Aynı yanlış politikayı II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki Ermenilere tatbik etmişti. Onları dinlemek ve asgari isteklerini devlet olmanın en temel mantığına münasip olarak yerine getirmek yerine, bu talepleri baştan isyan olarak yargıladı. Almanya’nın desteği, 20. yüzyılın sosyal Darwinci zihniyeti ile 1915 felaketi ile “Ermeni sorunu halledildi”, güya...
Peki, siz Kürt ve Ermeni açılımlarının art arda gelmesinin bir tesadüf olduğunu mu zannediyorsunuz?
Yok canım! O kadar saf olamazsınız.
Ermeni ve Kürt sorunlarının yaratıcı mantığı İttihat ve Terakki zihniyetinin zenofobik, pragmatist ve ırkçı ideolojisidir.
Ne demiş Albert Einstein “Karşılaştığınız problemleri, onu yaratan düşünce tarzıyla çözemezsiniz.”
AKP’nin, -özellikle CHP’den farkı- İttihat ve Terakki zihniyetiyle organik ilişkilerini kesmiş olmasıdır. AKP’yi besleyen, onu gerçek kılan taban da, devletten geçinmeli –özellikle sermayenin Türkleştirilmesi ile tek parti döneminde zenginleşen- laik elit değil haliyle. Sermayesi, Öteki’ni yağma etmeye değil, alın terine dayalı bir Anadolu burjuvazisine yaslanıyor AKP. Gücü ve farklı düşünebilme yeteneği buradan geliyor.
Bu yüzden CHP gibi suç ortaklığında diretmiyor. Sırtında tarihin tüm resmî ahlaksızlıklarını taşımak zorunda olduğu bir yumurta küfesi yok.
Çok zor bir süreç bu. Çok zor olduğu için çözülünce de çok rahatlayacağız.
İşe önce birbirimize güvenmeye ve barışa alışmakla başlayacağız.Taraf, 22.10.2009
Son yazım “Türkiye’ye acilen Hrant Dink Anonim Cinayeti açılımı gerekli” başlığını taşıyordu. Ne hoş tesadüftür ki, hemen ertesi günü (15 ekim) Irak gezisi öncesinde çeşitli konularda görüş bildiren Başbakan Erdoğan’ın Türkiye Ermenileri üzerine yaptığı değerlendirmeler geldi. Hemen bir gün sonra ise, Dink cinayetinde ihmali bulunduğu iddiasıyla hakkında Erdoğan’ın izniyle bir ön soruşturma başlatılmış olan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek görevinden alındı.
Sayın Erdoğan açılımlar üzerine değerlendirme yaptığı o konuşmada şöyle diyordu: “(...) Kaldı ki bugün bizim ülkemizde Ermeni vatandaşlarımız var ve bunlarla iç içe herhangi bir sıkıntı yaşamadan hayatı devam ettiriyoruz, ettireceğiz. Onların her şeyiyle, güvenliği, inancı bizim güvencemiz altında. Bunun sorumluluğu, mesuliyeti içerisindeyiz. Bu konuda da en ufak bir farklı düşünce söz konusu değildir. Zaman zaman bazı istenmeyen olumsuz şeylerin olması Ermeni vatandaşlarımıza karşı bir tavır olarak değerlendirilemez. Yani böyle bir değerlendirmenin içine girmek de Türk Milleti’ne ve Türkiye’ye karşı haksızlık olur. Bunlar kişisel, bireysel yanlışların birer tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Zaman zaman bunların kurumsal bağlantılarının olduğunu da görüyoruz, teşhis ediyoruz. Onların üzerine de ona göre gidiliyor, gidilmektedir, gidilecektir de. Türkiye bir hukuk devletidir, bunu unutmayalım. Bir hukuk devleti olmanın da teminatı olarak bizler bu işi en sağlıklı, ciddi olarak [nasıl] tutabiliriz diye yasamayla, yürütme olarak, bakın bunun altını çiziyorum, biz elimizden geleni yapıyoruz. Yargı sürecine bizim bir müdahale yetkimiz yoktur. Böyle bir hakkımız yoktur.”
Allah için, böyle insani bir yaklaşımı seksen küsur yıldır özlemle bekliyoruz.
Ama...
Çıtayı yükseltmek de benim gibi çıkıntıların vazifesi. Bizler bunun için varız.
Evvela, Sayın Erdoğan’ın –sanırım farkında olmadan- kullandığı hiyerarşik, gizli ötekileştirici dile itirazım var.
“Bizim ülkemizde”, “onların”, “bunların” diye konuşurken, bilinçdışımızdaki hiyerarşi, ötekileştirme gayrı ihtiyari dışarı vuruyor, farkında mıyız acaba?
Kendi adıma konuşayım, kendi standardımı anlatayım ki anlamak kolay olsun:
Bu ülke benim ülkem, cebimdeki T.C. hüviyeti, bu ülkenin tapusunun bende olduğunu gösteriyor. Tıpkı diğer her bir 70 milyon yurttaş gibi...
Ermeni ve Hıristiyan –veya başka bir şey- olmam bu gerçeği değiştirmez, bu ülkenin her şeyiyle eşit vatandaşı olma ısrarımdan hiç vazgeçmedim, haklarımdan bir gram aşağısına da razı olmam. Bu güne değin itilip kakılmış Ermenilerin, Alevilerin, Kürtlerin, eşcinsellerin ve Müslümanların bu ülkenin asli bir unsuru olarak itibarları iade edilene kadar bu ısrarımdan dönmem. Ne komşumdan ayrıcalıklı olmayı, ne de başkasının benden üstün olmasını kendime yedirebilirim.
Ayrıcalık sahibi olmak, ahlaksız olmak demektir çünkü.
Kimseye emanet değilim. Cumhurbaşkanı’ndan, Başbakan’a, ondan Genelkurmay Başkanı’na kadar tüm kamu görevlileri sade ve sıradan vatandaş Markar Esayan’ın hizmetindedir. Benim oyum, canım ve vergimle görev yapıyorsunuz. Kimsenin nesnesi de değilim. Doğruyu yapıyorsanız, bu zaten göreviniz olduğu içindir. Vatandaş olarak bana verdiğiniz hizmet, göreve gelirken bana peşinen borçlandığınız şeydir.
O yüzden, Meclis’te en kalbî toplumsal birlik ve beraberlik mesajları verir “Türkü, Kürdü, Çerkesi, Lazı...” diye sayarken, artık Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudiye de kalbinizde eşit yer verirseniz iyi edersiniz. Böyle yapınız ki, kendi ülkemizdeki gurbetimiz, yersiz ve yurtsuzluğumuz artık sona ersin. Kendimiz nihayet saygın ve eşit birer vatandaş gibi hissedebilelim. Yaralarımızı sarabilelim.
Ama daha önemlisi, devlet aklındaki değişimin mesajı şer odaklarına ulaşsın, İttihat ve Terakki döneminin kapandığını iyice idrak etsinler.
“Zaman zaman bazı istenmeyen olumsuz şeylerin olması Ermeni vatandaşlarımıza karşı bir tavır olarak değerlendirilemez” cümlesinden kastınız Dink cinayeti ise, bunu hiçbir zaman “bizim de dahil olduğumuz” Türkiye toplumunun tamamına mal etmedik. Bu çok saçma ve haksızca olurdu.
Lakin bu, Dink cinayetinin anonim görüntüsünü de ortadan kaldırmıyor.
“Zaman zaman bunların kurumsal bağlantılarının olduğunu da görüyoruz, teşhis ediyoruz. Onların üzerine de ona göre gidiliyor, gidilmektedir, gidilecektir de” demeniz büyük incelik. Sizden beklentimiz, yargıya müdahale etmeniz değil tabii ki. Ama yargı bu kadar tavsıyor, adalet bu kadar gecikiyorsa, kimden medet umacağız ki! Kime çatacağız?
Sizlere tabii.
En nihayetinde Dink 2007 yılında öldürüldü. Yani sizin iktidarınız döneminde. Büyük bir olasılıkla AKP’yi devirmek ve ülkeyi AB sürecinden koparmak isteyen Ergenekon güçlerinin planının bir parçasıydı Dink, Santoro ve Malatya misyoner cinayetleri...
Tam da bu yüzden, bu cinayetleri çözmek AKP’nin namus borcudur.
Bunu böyle yazıyorsam, bu ülkede dünden daha farklı ve heyecan verici gelişmeler olduğu içindir.
Gazze katliamına “One Minute” dediğinizde sizi destekleyen yazılar yazdım. Samimiyetinize inanıyorum çünkü. Bu duruş çok şeyi değiştirebilir. Reelpolitik’in zelil ahlakından bizi kurtarabilir.
“Onları”, “bunları”, “şunları” yeniden BİZ yapabilir.
En kalbî duygularımla, arz ederim.Taraf, 19.10.2009
Bazı şeyleri klişeleştirmek üzere sürekli tekrarlıyorum.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırların açılması ve diplomatik ilişki kurulmasını da aşan anlamlara sahip olan “normalleşme” sürecinin en büyük kahramanı Hrant Dink’tir. Yani, bugünleri görmeyi hak eden belki de ilk kişidir Hrant Dink.
Hrant Dink o buz kırıcı nitelikte söylemini sadece Anadolu duyarlılığı ve vicdanından değil, o pırıl pırıl, başka türlü işleyen benzersiz zekasından alıyordu.
Benzersiz, Allah’ın lûtfu denecek türden bir kimyası vardı.
Cesurdu, dürüsttü, nevi şahsına münhasırdı.
Bu yüzden, onu, Türkiye kamuoyundan önce keşfetti şer odakları.
Çünkü onların da zekâları, ait oldukları kötücül düşünce sisteminde benzersizdir.
Anonim bir ittirmeyle, Hrant Dink’in sahnede yalnız bırakıldığı, arkasında ise “Misyoner çocuğu, vatan haini, Ermeni dölü” şeklinde düzenlenen dekorda, birçoğu ise, sadece Hrant düşmanlığı üzerinden kariyer yapıp televizyon televizyon zehir saçan figüranlar eşliğinde, üç vakte kadar gelecek cinayetin normalleşmesini sağlayan süreçte ölüme mahkûm edildi o.
“Hepimiz Ermeni, hepimiz Hrant” olamadan, hepimiz duyarsız ve hepimiz kör olmuştuk çoktan.
Anonim cinayetten sonra, kendi kış uykusundan uyananlar da bu yüzden pek mütehassis olmuştu. “Göz göre göre gelen cinayeti nasıl görmedik” diye...
Sanırsınız ki İsviçre’de yaşıyorsunuz. Cumhuriyet’in her yılına bir gazeteci cinayetinin denk düştüğü, faili meçhuller diyarı ülke burası değil!
Hrant Dink Vakfı, Hrant Dink’e adanmış kitaplar serisinin ikincisini yayımladı hemen bu yakınlarda. Kitabın ismi, Hrant Dink: Bu Köşedeki Adam.
Kitap Dink’in Agos’taki köşesinde tabuları olağanüstü diliyle ceviz gibi bir bir kırdığı köşe yazılarından oluşuyor.
Yayıma Agos macerasında bir nefer gibi Dink’in yanında duran değerli dostum Karin Karakaşlı hazırlamış. Kapak tasarımı ise, 23 Ocak’taki miladi cenaze yürüyüşünde göğsüne bastırdığı babasının fotoğrafını gururla taşıyan kardeşim Sera’ya ait.
Alın bu kitabı... Satın aldıktan sonra gönlünüze de alın. Neden biliyor musunuz? Hedefe alındıktan sonra, didik didik edilip, suç duyurusunda bulunulan, “al gerisini de sen hallet” diye “yargı”ya ikram edilen o ünlü “zehirli kan” yazısı, bugün Türk-Ermeni yakınlaşmasındaki itici mantığının manifestosu.
Yani, eğer bir yakınlaşmadan bahsedebiliyorsak bugün, Hrant’ın uğruna haksız yere mahkûm edilip cezasının onaylandığı o yazılardaki zihin açıcı önerileri, bugün Türkler ve Ermeniler aklın ve vicdanın yolu olarak kabul ettikleri içindir.
Ama Hrant, ne 6 eylüldeki ilk, ne de dünkü ikinci dostluk şöleninde yer alamadı. Hoplayıp, zıplayamadı, o türlü türlü zihin açıcı sözleriyle bu günleri taçlandıramadı.
Olmadı. Oldurmadılar.
2007’nin yazında başlayan cinayet davası ise, 11. duruşmasının görüldüğü noktada Ergenekon davasına tezat, suya sabuna dokunmadan yerinde sayıyor. AKP yönetimi, Karabulut hadisesine kadar Cerrah’a verdiği desteği davaya nedense vermiyor. Bizzat ailenin Başbakan’a yazdığı dilekçeyle çalışmaya başlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu, cinayette –en hafif deyimiyle- ihmali olan devlet ricalinin sorgulanmasını ve davaya dahil edilmesini şiddetle önerirken, sadece Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz’e –o da birtakım askerlerin Öz’ün aleyhinde ifade vermesiyle- bir dava açılabildi.
O davalar da ana davayla birleştirilmiyor. Avukatların mahkemeden talepleri sürekli reddediliyor.
Bu cinayet öyle pespaye bir derin organizasyon ki, 2005 yılının sonlarından itibaren ihbarlar sürekli gelmeye başlamış, hem Jandarma, hem de Emniyet istihbaratlara.
Bir değil, iki değil, üç değil, dört değil, tam beş kez ihbar istihbaratı gelmiş “ÖLDÜRÜLECEK” diye.
Yok sayılmış!
NEDEN!
Bu sorunun cevabı çok önemli. Biz canı yananlardan ziyade, Ergenekon diye tabir edilen devletin kanserli dokusundan kurtulmak için, Dink cinayetindeki organizasyonun açığa çıkması Türkiye demokrasisi için çok önemli.
Ergenekon yapbozunda eksik parçalar, emin olunuz Dink, Rahip Santoro ve Malatya Misyoner cinayetlerinin tüm karanlık yönleriyle açığa çıkartılmasıyla mümkün.
İttihat ve Terakki heyulasından yavaş yavaş kurtulmaya başladığımız, açılımların peş peşe geldiği şu günler, Ermeni açılımıyla birlikte, AKP’nin acilen bir Hrant Dink Anonim Cinayeti Açılımı yapması şart.
Hrant Dink riskini bile bile “sahte cennetlere” göç etmemiş, yurdunda kalmıştı. Bari cinayet davası sahte cennetlerin yolunu tutmasın, kendi yurdunda teraziye gelsin.
Taş gibi, adalet de yerinde ağırdır çünkü.Taraf, 15.10.2009
Türkiye ve Ermenistan’ın yüzyıllık yalnızlığını bitirecek yolun en önemli resmî adımıydı protokollerin imzalanması. Açıkçası, içimde her zaman bir ihtiyat payı bırakmış olmakla birlikte, temeli 2005’te atılmış ve büyük bir başarıyla gizli tutularak “dış etkilerden” korunmuş olan müzakere sürecinin herhangi bir kazaya uğramayacağını ümit ediyordum. İmza töreniyle aynı anda canlı yayınlanan CNN TÜRK’teki Şirin Payzın’ın sunduğu özel haber programında imza saatine kadar yaptığımız değerlendirmelerde de, son dakika krizini ne ben, ne Kadri Gürsel, ne de tecrübeli diplomat Yalım Eralp tahmin etmiştik.
Ancak iki ülkenin konuşma metinlerine yaptıkları itiraz, ciddi bir krize yol açtı. Türkiye tarafının metninde yer alan “Bu yol çok zorlu bir yol, Ancak bu yol çıkılmaya değer bir yoldur. Bu yolculuk ancak burada bulunan ortaklarımızla ve Kafkasların bütün halklarıyla el ele yapılabilir” ve “Tarihin iyi anlaşılması” ifadeleri, Ermenistan’ın vetosuyla karşılaştı. Ermenistan tarafı ise “Bu sürecin başka süreçlerle bağlantısı yoktur” ifadesini kendi konuşma metnine sokmuştu. Bu da Türkiye’nin itirazına yol açtı.
Yüreğimizi ağzımıza getiren bu kriz çok şükür ki aşıldı. Hayırlısı olsun. Son dakikalara dek yapılan diplomatik cinlikler her iki ülkenin hükümetleri üzerindeki kamuoyu baskısının ne kadar etkili olduğunu ortaya koyuyor. Protokollerde yer almadığı halde, Türkiye’nin Yukarı Karabağ sorununu ilişkilerin normalleşmesinde “fiilen” önkoşul olarak sürekli dayatması, Erdoğan’ın sürekli sarf ettiği “Karabağ sorunu çözülmeden sınırları açmayız” söylemi, belki iç kamuoyunu ve Azerbaycan’ı belli ölçülerde tatmin edebilir; ancak yeni dünya düzeninde ve uluslararası diplomasi kurallarında bunun bir karşılığı yok. Belki de her iki ülke, kendi kamuoylarını sürece entegre etmek, baskıyı emmek için böyle bir uzlaşıya gitmiş olabilir. Protokole sokamadıkları ve kendi ülkelerinde onları zor durumda bırakacağından korkulan soykırım ve Karabağ konusunda sert açıklamaların danışıklı dövüş olması bile mümkün.
Ama eğer öyle değilse, Ermenistan açılımında Türkiye’nin paradoks ima eden Karabağ tavrı normalleşmenin tıkanmasına ve sürecin Türkiye aleyhine işlemesine yol açabilir. Avrupa’nın son kapalı sınırına sahip olmakla Türkiye’nin AB’ye üye olması mümkün olmadığı gibi, 2010 yılıyla birlikte soykırımın 100. yılı atmosferinin hâkim olmaya başlaması, sıfır ilişkiden yana olan şahinlerin güçlenmesine, uygun momentumun kaybedilmesine yol açabilir. Türkiye’nin 1993 yılında sınırları kapatarak kendi kendini soktuğu bu cendereden mutlaka çıkması lazım. Demirel yönetiminin doksanlı yıllarda Türkiye ile önkoşulsuz ilişki kurmaktan yana olan Petrosyan’ı yalnız bırakması nerdeyse yirmi yıllık bir zamanın heba olmasına, en önemlisi de, bağımsızlığını yeni kazanmış genç Ermenistan’ın Türkiye’siz yaşamayı öğrenmesine yol açtı. Bölgedeki bu boşluğu Rusya ve İran Türkiye aleyhine doldurdu. Ancak Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla birlikte dünyada yönetsel paradigma değişti. Artık –Erdoğan’ın Princeton Üniversitesi’nde de söylediği gibi- savaşa değil, istikrar ve kazan-kazan yöntemine dayalı bir dünya algısı geçerli. Geçen yüzyıldan miras kalmış yıllanmış sorunların artık tedavülden kaldırılacağı, bunu iyi yöneten ülkelerin de yeni dünya düzeninde daha ön sıralarda yer alacağını öngörebiliriz.
Gelelim diaspora heyulasına... Özellikle 1960’larda Uruguay’la başlayan parlamentolarda alınan soykırım kararları, 17 büyük ülkeyi içine alarak, Amerika’ya dayandı ve normalleşmesinin tavsamasına bağlı olarak Obama’nın telaffuzuna kaldı. Osmanlı vatandaşı yüzbinlerce insanın 1915’te İttihat ve Terakki Hükümeti’nin zelil siyaseti sonucu yaşadığı katliamlar ne Türklere, ne Kürtlere, ne de bir ülkenin tamamına mal edilebilir. Soykırım kararlarına Türkiye’nin gösterdiği tepki, onurlu bir duruştur. Ancak 1915 felaketine yönelik sürdürülen muhatabı aşağılayıcı, acıyı yok sayan, hatta mağduru suçlu gösteren inkârcı tutumun diasporanın bu yönde acılaşmasındaki katkısı unutulmamalıdır. Buna paralel olarak içeride ise Cumhuriyet tarihi boyunca azınlıklara karşı uygulanan utanç verici ayırımcı politikalar da hatırlandığında, Türkiye’nin Ermeni politikası artık yeni bir ahlakı talep etmektedir. Hep söylediğim gibi, diaspora çok parçalı bir yapıdır. İçlerinde benim ailemin yarısının da olduğu bir topluluktan bahsediyorum. Onların Türkler ve Ermeniler arasındaki bu kan davasının bitmesini ne kadar arzu ettiklerini, artık ölülerini gömerek yaslarını tutmak ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek istediklerini çok iyi biliyorum.
Hrant Dink büyük çaba harcadığı Türk-Ermeni barışında bugün gelinen noktayı görmeyi en çok hak eden kişiydi. Bugün “anonim” bir cinayet olan Hrant Dink suikastının 11. duruşması yapılıyor. Çok önemli bir tanık, gizli tanık odası yapılmadığı için dinlenemeyecek. 11 duruşmadır bir arpa boyu yol da kat edilmiş değil.
Adaletsizlik en büyük ahlaksızlık değil mi zaten!
Taraf çıktığı ilk günden bugüne kadar sergilediği tarafsız taraflılık ilkesiyle bu ülkede doğruluğa hasret kalmış ciddi bir kesimin medyadaki sesi oldu. Bu ülkede her zaman ilkeli, cesur, adaleti savunan insanlar vardı. Sayıları da bize –yalan- söyledikleri gibi hiç de az değildi üstelik. Yani biz Türkiyeliler, Batılılardan hiç de daha ilkesiz ve daha tembel değiliz. Ne ki, devlet aygıtının gücünü halkına karşı acımasızca kullananlar cezasız kaldığından, çeşitli kesimlerin kendi kompartımanlarında başlattıkları mücadele ateşi için için parlasa da, oksijen çabuk tükendiği için çabuk söndü.
Gönüller, eller, dertler, muhabbetler birbirine değmedi bir türlü.
Amma velakin, altı yüz yıl süren imparatorluğun yıkılışının etkilerinden kurtulmak için harcadığımız bir koca yüzyıl da orada öylece duruyor. Bu uzun sürede az bedeller ödemedik. Birarada yaşama kültürümüz, kültürümüzün zenginlikleri epey zarar gördü. Yeni bir ülke kurarken, sanki şartmış gibi kendi kendimizi de yıktık. Her şeye rağmen yine de biraradayız. Müslümanın gayrımüslime, Türkün Kürde, solcunun mütedeyyine değdiği, muhabbetleştiği bir ülke, kompartımanları parçalayan, toplumsal barışını kuran, gönüllerin yüzölçümünü arttıran bir rehabilitasyon evresine girecektir. Birbirinin sorununu dinleyebilenler, o sorunların aynı çarpık zihniyetten kaynaklandığını keşfedecektir. Kadının ezilmişliğinin sosyo-politik kökenleri ile, trafik terörünün, ya da Kürt sorununun, ya da kolluk kuvvetlerinin uyguladığı terörün nedenselliklerindeki ortaklaşmayı kavrayacaktır.
Taraf bu anlamda ölçülerini aşan bir katkı sağladı ülkemize. Cihan gözlü Liceli Ceylan Önkol’un paramparça edilişinin, Şırnak’ta panzerle ezilen Yahya Menekşe’den, kurşunlanarak öldürülen Uğur Kaymaz’dan, Kızıltepe’de vücudundan 11 mermi çıkarılan yedi yaşındaki Rozerin’den, Diyarbakır’da dövülerek öldürülen 16 yaşındaki Şemsettin Yavuzkaplan’dan, velhasıl sadece 1992-1994 yılları arasında öldürülen 273 Kürt çocuktan, evet 273 ÇOCUKtan daha çok vicdanları burktuysa, bu biraz da Tarafsayesinde oldu.
Kayıplar bu kadar çok ve vaziyet bu kadar kritik olunca, yıllardır katlanan, katmerlenen diğer sorunlar da uzun bir adalet kuyruğunun sonunda bekliyor. Yazıyı sitayişkâr biçimde Taraf’tan açmamın nedeni, evvelki gün Hertaraf sayfasında yayımlanan engelli bir dostumuzun, Enver Şahin’in o muhteşem etkileyicilikteki yazısıydı. 2005 yılında geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle omurgası kırılan ve belden aşağısı felç olan Şahin, hayatının nasıl değiştiğini, o en dar kompartımana nasıl hapsolduğunu, bu esarete karşı nasıl bir mücadele verdiğini anlatıyordu makalesinde.
Bu ülkenin muteber vatandaş tanımının sadece siyasî olmadığını da anlıyorduk böylelikle. Muteber olmak için beyazlamış Türk, devşirilmiş laik Müslüman, zenginleşmiş erkek, kentli kodaman olmak yetmiyordu ki! Bedenen de engelli olmamanız gerekirdi. “Çok geçmeden edindiğim tecrübelerden anladım ki hayatımın akışını değiştiren, hiçbir şekilde bedensel engelli bir bireyin yaşamına uygun olmayan çevreydi” diyordu Şahin. Bağnazlık yüzünden evinden çıkamayan kadınla, gayrımüslim olduğu için kamu görevlisi olamayan kişinin yaşadığı darlıkla ne kadar da benzeşiyordu onu hali? Ama Şahin asıl düş kırıklığını kaza geçirmeden kazandığı Fırat Üniversitesi Otomotiv Öğretmenliği Bölümü’ne devam etmek istediğinde yaşamıştı. Yaşamıştı çünkü okuyacağı derslikler 3. kattaydı. Asansör yoktu. Engellilerin o kata çıkması için hiçbir düzenleme yapılmamıştı.
Hiç düşünülmemişti, hiç umursanmamıştı!
“O daracık yaşam alanına geri mi dönecektim” diye soruyordu Şahin. Kararlıydı, dönmeyecekti.
Engelleri aşmak, darlıkları kırmak üzere gurur duyulacak bir mücadele başlatmıştı Şahin. Engelli bir üniversite öğrencisinin, eğitimini sürdürebilmesi için okul binasının uygun hale getirilmesi gerektiğine dair yasalar bulunduğunu öğrenince harekete geçmişti. Üniversitesi, kaynak yetersizliği gibi özrü kabahatinden büyük nedenlerle kendisini defalarca geri çevirince dava açmış, kaybetmişti. Yasalarla güvenceye alınmış haklarla çelişen yargı sistemimiz, bu sefer de engelli vatandaşın canını yakmıştı. Sonuç alamayınca hâlâ süren tazminat davasına başvurmuş, ama devamsızlıktan dolayı okuldan atılmaktan da kurtulamamıştı.
Bütün Öteki’lerini yok sayan zihniyet, koca kıllı parmaklarıyla ona da evinin yolunu göstermişti.
Oysa en demokratik devlet, sokaklarında, okullarında, konser salonlarında, otobüs ve metrolarında en çok engelli vatandaşı görünen devlet olmalıydı.
Acaba kıymetli devletlu büyüklerimiz arasından sevgili Şahin’in feryadının ne kadar çok insanı temsil ettiğini anlayan çıkar mı? Ceylan’ın ailesini evinde ziyaret etmeye tenezzül etmeyen büyüklerimiz, acaba Şahin’in 3. kattaki dersliğine ulaşabilmesini ve bunutüm engelli öğrenciler için de standart bir uygulama haline gelmesini sağlayabilir mi?
Soru ortada duruyor; bakalım bir sahiplenen çıkacak mı?Taraf, 08.10.2009
Başbakan delikanlı siyaset yaptığı için lafından dönmedi.
“Azerbaycan’a ihanet etmeyiz” açıklamasını, protokollerde altı haftalık iç istişare süresinin dolmasına yakın günlerde kaçıncı kez yine sarf ediverdi.
“İhanet” gibi bizim coğrafyada pek kolay sarf ediliveren, lakin ağır bedelleri olan bir kelimeyle neyi kastediyordu Başbakan?
Tabii ki Karabağ konusunda bir ilerleme olmadan Ermenistan’la sınırların açılması ve diplomatik ilişki kurulmasının geleceği anlamı...
Yani 29 ekimde İsviçre’de Türkiye ve Ermenistan arasında paraflanan iki protokolde yer almayan bir koşulu ‘fiilen’ pakete sokmuş oluyordu.
Bir yandan BM Güvenlik Konseyi’nde “Riske dayalı dünya düzeninden güven ve dayanışmaya dayalı bir dünya algısına geçilmesi gerekli” derken, diğer yandan da Avrupa’nın tek kapalı hududunu açmak ve iki milyonluk bir komşu ülke ile ilişkilerin normalleşmesi için o ülkenin bir başka komşusu ile birkaç asırdır çözülememiş Karabağ sorununun hallini şart koşmak...
Kafalar karışıyor değil mi? Ama aslında hiç de anlaşılmaz değil bu durum.
AKP komşularla sıfır problem ilkesini benimsemiş bir parti. Bu işlerin böyle geldiği gibi gitmeyeceğini gören, geçmiş muadillerine göre daha ileri bir vizyona sahip. MHP ve CHP’nin hayal bile edemeyeceği politikaları gündeme sokarak risk alıyor. Arkasındaki halk desteği konjonktürel olarak düşme eğilimine girse bile, partinin orta vadede misyonunu tamamladığına yönelik bir işaret de henüz yok.
Çünkü ülke siyasetinde, AKP’den rol çalacak, hatta daha ileri roller üstlenecek bir parti yok.
MHP’nin oy tabanı yarıya yakın bir oranla Bahçeli’nin Kürt politikasını desteklemiyor. CHP’li seçmen ise neredeyse topyekûn Baykal’dan kurtulmak ve artık “yeni bir şeyler” söyleyecek, Erdoğan gibi güçlü bir lider için dua ediyorlar.
Peki, AKP neden açılımlarda zikzak çiziyor?
Her şeyden önce AKP oyla iktidara gelen bir siyasi parti. Herhangi bir ülkede değil, Türkiye’de siyaset yapıyor. Kırmızı çizgilerin, resmî ideolojiye yaslanmış zümrece bir cumhuriyet tarihi boyunca ötekileştirme, bölme, şeytanlaştırma ve yanlış bilgilendirme ile çok güçlü örüldüğü bir ülkede yani...
Enerjisinin büyük bölümünü darbe planlayan askerî-sivil bürokrasi ile harcamakla paradoksal olarak kısmen demokratlaşmış, meşruiyetini halktan ve Türkiye’den, artık değişmesini bekleyen dış dünyadan almak durumunda kalmış bir koalisyon.
Ama dünden kopmak o kadar da kolay bir iş değil. Kolay olmadığı doğru, ama Erdoğan’ın açılımlar üzerinde konuşurken işaretini verdiği “Hazmede hazmede, hazmettire hazmettire ilerleyeceğiz” stratejisi hiç doğru değil.
Bu açılımlar yüzyıllardır gasp edilmiş haklarının iadesi. Neyi hazmettireceksiniz daha? Lice’de tek atışla paramparça edilen Ceylan için devletin parmağını kıpırdatmadığı bir ülkede yaşıyoruz biz hâlâ!
Ermeni açılımında ise tek amaç 2010’un 24 Nisanına kadar Obama’yı oyalayıp “Soykırım” sözcüğünü telaffuz ettirmemek midir? Ermeni açılımı her kritik eşiği geçtiğinde Azeri kardeşlerimizin Rus kartına davranmasını engellemek için zayii edilecek kadar önemsiz midir Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi?
Siyasette momentum çok önemlidir. Yani demiri tavında dövmezseniz, iyi niyetle yola çıkmış olmanızın hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaz. Devlet, başta Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Müslümanlar olmak üzere vatandaşlarına hem özür, hem de onlara uzun yıllar borçludur. 17.500 faili meçhule neden olmuş, en basit insan hakkı talebini bölücülük olarak değerlendirip ülkenin başına bir iç savaş musallat etmiş bir devletin yapacağı en isabetli iş acilen demokrasiyi hazmetmektir.
Kürt ve Ermeni açılımı da artık Türkiye’yi yönetenlerden yeni bir ahlakı talep etmektedir. Hemen sınırımızda küçük bir ülke var. Orada yaşayanların pek çoğunun dedeleri Osmanlı vatandaşıydı. Bin yıl birlikte yaşadıktan sonra iki ülke tek millet olma payesini Ermeniler de hak etmiyor mu? Tek suçları Ermeni olmaları mı?
Ermenistan ilişki kurmak için ön koşul dayatmıyor. Ne 1915’i soykırım olarak kabul edin diyor, ne de iddia edildiği gibi Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir itirazları var. Kars Antlaşması’nın tanınmadığına yönelik atıf yapılan 1991 Bağımsızlık Bildirgesi’nde, Ermenistan’ın SSCB döneminde yapılan anlaşmalara taraf olduğu maddesi de var. Üstelik aynı yıl Ermenistan Birleşmiş Milletler’e üye olurken, diğer üye devletlerin toprak bütünlüğünü tanıdığına dair belgeyi de imzalamış oldu.
Birbirine sırtını dönmek, kavga etmek, konuşarak, ilişki kurarak sorunları çözmekten daha mı iyi? On yıllardır yaptığımız zaten bu değil mi?
O zaman bu hazımsızlık niye?Taraf, 01.10.2009
Birkaç eksik birikmişti...
Böylelikle, karımla pek de hazzetmediğim şu alışveriş merkezlerinden birinin çekim gücüne bıraktık kendimizi. Saniyede binlerce kilovat elektrik harcayan, dev gırtlağından yüzlerce kişiyi yutup, aynı anda beriden kusan bu alışveriş mabedine gitmek için bindiğimiz taksi şoförü, ki önde, yanında oturduğum koltuğun yarısını işgal edecek denli kiloluydu, yolun yarısını kat etmemiştik ki dev cüssesini de gölgede bırakacak bir tonla “Rahatsız olmazsanız, bir sigara yakabilir miyim” diye bana doğru gürledi.
Önce dağılan saçımı düzelttim, sonra da bu ülkede her şeyin büyüğüne itaatin hakkımızda hayırlı olacağına dair engin deneyime dayanarak bu sorunun cevabının asla hayır olmaması gerektiğine karar verdim. “Buyurun” dedim, “için”. Ellerinde daha önce yaptığımız bir kaç küçük alışverişin paketleri olduğu için arkada oturmayı seçen karım, benden altı yaş küçük olmakla daha özgür büyümüş olmanın verdiği özgüvenle “İçin, ama” dedi, “bu hem bizim, hem de sizin sağlığınız için zararlı. Üstelik yasalara da aykırı...”
Hayda...
O anda aklımdan en yakın hastanenin yerini hesap ederken, içimden de karıma kızıyordum. Hem bir erkek olarak lafımın üzerine laf getirip erkeklik onurumu bilmem kaçıncı kez üç paralık etmiş, hem de kendi değil, benim hayatımı riske atmıştı. “Adamın yanında oturan sen değilsin tabii” diye söylenir, ellerimi de gelebilecek bir atağa karşı yüzüme siper edecek şekilde hazır tutarken, dev cüsseli taksici mahzun sesle “Ben zaten ölmüşüm be ablacım” deyiverdi. “Şu sigara olsa olsa ancak vefalı bir dost olur bana.” Kıpırdayamadığım için başımı olduğunca sola çevirip adamı bir süzdüm. Aslında gösterdiğinden çok daha genç olduğu kırışıksız ve parlak cildinden hemen anlaşılıyordu. “Hayırdır, neler geçti başınızdan” dedim.
Ve anlattı...
Özel hayatında çok kısa sürede çok ağır darbeler almıştı. Son olarak da annesini kaybetmişti. Kısa sürede 63 kilodan 140 kiloya çıkmış, bir sürü de ciddi sağlık sorunu yaşamıştı. Mesafe kısa olmasa, beni de bir sigara tellendirecek kadar üzdü anlattıkları...
Ama mesafe kısaydı. Onun için bir şeyler yapmak istedim. Önce beylik konuştum. “Daha çok gençsin, yaşadığın kötü tecrübelerin altına bir çizgi çek ve yeniden başla. Hayat, tüm zorluğuna rağmen yaşamaya değer...”
Söylediklerim çok tepeden, çok geneldi, kendimden hazzetmedim. İnerken durdum, “Dostum, yokuş aşağı gidiyorsun. Gecikmeden psikiyatrik destek al, bir diyetisyene git. Sürekli şikâyet edenlerden, kendine acıyanlardan, düşkünlüğünden zevk alanlardan olma. Harekete geç, yeniden başla...”
Erdoğan’ın sosyal demokrat versiyonu aranıyor
Alışveriş merkezini tüm enerjimiz emilmiş halde terk ettik. El edip, yine bir taksiye bindik. Yaşlı ve zayıfça bir şoföre “ajansı” dinlerken eşlik ettik. Baykal, Kalecik Karası Festivali’nin açılışında konuşuyordu: “Sayın Başbakan açılım konusunda kimseye bir şey söylemiyor. Bir gözü ABD, bir gözü de İmralı’da. Sanki kafasının için de bir şey var da söyleyemiyor. Başbakan olarak senin görevin millete tuzak kurmak mı? Kafalarının arkasında başka niyetler var. AKP iktidarı Hollywood artistlerinden medet umar hale gelmiştir.”
Aklımdan Baykal’ın çevresinde benim az önceki taksi şoförüne verdiğim “sert” nasihatleri verecek türden birileri olup olmadığını düşündüm. “Sayın Baykal, yokuş aşağı gidiyorsunuz. Sürekli şikâyet edenlerden olmayın, harekete geçin, yeniden başlayın” diyen bir dostu var mıydı acaba?
İçimden sorduğum bu soruya cevap taksi şoföründen geldi. Gerçekten geldi. Baykal’ın konuşmasına tahammülü benden evvel tükenmiş ve söyleniyordu.
“Beyefendi, ben bir sosyal demokratım. Ömrüm boyunca Karaoğlan’a oy verdim. Ama şimdi artık bir partim bile yok! Oy vereceğim bir partim kalmadı kendi ülkemde. İsyan ediyorum Baykal’a.”
“Peki” dedim, “eleştirileri hakkında ne düşünüyorsun? Açılımlara nasıl bakıyorsun? Erdoğan’ı nasıl buluyorsun?”
“Adam –Erdoğan’ı kastediyor- üç saat konuşuyor, her şeyi anlatıyor, dikkat ettiniz mi, önündeki kâğıda bir kez bile bakmıyor. Kendine güvenli ve sorunlara hâkim. Baykal’a ‘varsa açılıma bir itirazın, gel, söyle değiştirelim’ diyor; bizimkinden tık yok. Ortaya bir fikir de koymuyor. Varsa yoksa itiraz ediyor. Keşke Erdoğan’ın İslâmcı-muhafazakâr olmayan bir sosyal demokrat versiyonu olsaydı, özeniyorum vallahi.”
“Ama 22 Temmuz’da Kürtler, azınlıklar, liberaller dahil büyük bir çoğunluk AKP’ye oy verdi. Partiyi merkeze çekmeye çalışıyorlar. Onlar da değişiyor, hâlâ korkuyor musunuz AKP’den” dedim, “Doğrudur belki” diye cevapladı. Ama ben Baykal’a oy vermeyen bir CHP’li ve sosyal demokratım. Bizim de halka yakın, güçlü bir partimiz olmalı” dedi.
Başta söyledim ya, birkaç eksik birikmişti. Biz bütçemize göre eksiklerimizi iyi kötü giderdik. Geriye, hayata ve siyasete dair önemli eksikleri işaret eden çok değerli iki anı kaldı.Taraf, 28.09.2009