Sunday, December 31, 2006

Bir kutlama, bir gaf ve bir trajedi

Bu hep böyle olur değerli dostlar. Şayet haftalık bir gazetede yazıyorsanız, günlük bir gazetede her gün kalem oynatmak gibi sıkı bir tempoya girmemekle birlikte, kocaman bir haftanın yığılı tüm mühim mevzularından tekinde karar kılmak ve onu yazmak mecburiyetindesinizdir. O sebeple bu hafta sizlere üç ayrı konuda fikir beyan edeceğim. İlki geçen Cumartesi, Agos ailesi olarak hep bir araya geldiğimiz o anlamlı gece şüphesiz. Geçen Cumartesi gecesi Kerinçsiz efendinin açtığı davalardan henüz başkaldırabilen Agos’un 10. seneidevriyesi ve Hrant Dink’in peş peşe aldığı birbirinden kıymetli ödüllerin kutlaması –geç de olsa- yapıldı. Hani organizasyon da eksiksiz, yemekler de pek lezizdi ama, duygudan, dostluktan, samimiyetten, dayanışmadan, vefadan, alçakgönüllülükten, umuttan ve inançtan yana çok ama çok manalı ve görkemli bir gece oldu. Agos Gazetesi çalışanları ve onları dışarıdan destekleyen değerli dostlarımız aynı temennilere ve ebediyete intikal etmiş çok kıymetli sevgililere hep birlikte kadeh kaldırdık. Ne güzel bir tesadüftü ki, sevgili eşimle evliliğimizin 5. yıl dönümü ile bu anlamlı kutlama aynı güne denk düşmüş, böylelikle bizim için çok daha tesirli olmuştu o gece. Zaten mutluyduk ama, bu mutluluğu dostlarla paylaşmanın tadına da doyum olmuyordu. Ne diyelim, nice on yıllara ve nice ödüllere...

O gece kıymetli ağabeyim Kürşat Bümin’e söz verdiğim gibi, birkaç lakırdı da Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Atilla Koç’un Ani-Anı gafı üzerine etmek istiyorum. Geçen hafta sevgili dostum Rober Koptaş kendi köşesinde bu konuyu öyle ustalıkla ele almıştı ki, benim söyleyeceklerim onun yazdıklarını teyit niteliğinde olacak. Bir demokratik ülke düşünün ki, o ülkenin bir bakanı, hem de Turizm ve Kültür Bakanı, dil sürçmesiyle değil, bizzat bilinçli bir şekilde yüzlerce yıllık geçmişe, bu toprakların öz evlatları olan Ermenilerin tarihinde apayrı bir yere sahip Ani Kenti harabelerinin ismini Anı olarak takdis ediyor. Gerekçe basit ve bildik: Türk halkının yabancı unsurları Türkleştirme eğilimi... Bakan Koç bunun asla bir kompleksten kaynaklanmadığını, bilakis, Türklerin Sangaryos’u Sakarya, İkonyum’u Konya, Smyrna’yı İzmir, Sagalassos’u da Ağlasun yapacak kadar hassas olduğunu, bu ülkenin Kültür ve Turizm Bakanı olarak Ani’yi Anı yapma ayrıcalığının da kendisine çok görülmemesi gerektiğini söylüyor.

Hadise zaten kendisini izah ediyor. Ermenilerin ve pek tabii ki tüm gayrimüslim, gayri Türk ve gayri sünni kesimin yabancı-zararlı unsur olarak algılandığı bir ülkede, bu öyle çok da garipsenecek bir hadise değil. Lakin Bakan Koç’un ardına sığındığı gibi, bu vaziyet halkın her şeyi Türkleştirme hassasiyetinden kaynaklanmıyor; bu bal gibi ırkçı bir ideoloji ve bizzat kurgulanan ve kurulan bir şey. Temelini Jön Türk ve İttihat ve Terakki Partisi’nden alan, Cumhuriyet rejimine sirayet eden, bugün hâlâ Atatürkçülük ve laikçilik kisvesiyle iktidarı ellerinden kaptırmak istemeyen, kendilerini ulusalcı cephe olarak da lanse eden kesimin yıllardan beri özenle kurdukları bir politika. Şüphesiz halkımızın önemli bir bölümü bu ırkçı söylemden etkilenmiştir. Lakin bu düşünceyi halkın özgün bir ürünü olarak göstermek, “Ne yapalım bu halkımızın hassasiyeti” demek o kadar da çabuk yutulan bir şey değil artık. İnsanın “Ne olur inin artık bu gariban halkın sırtından” diyesi geliyor ve hatta diyeyim: Yetti yahu! İnin şu gariban milletin sırtından!

Nitekim 92. seneyi devriyesi sebebiyle -CNN Türk ve ATV Siyaset Meydanı’nda- Çarlık Rusyası’ndan KGB’ye geçen orijinal belge ve görüntülerle desteklenen belgesel ve programla anılan Sarıkamış trajedisi, bu ırkçı ideolojiyle pek yakından alakalı. Ermeni trajedisinden sadece birkaç ay evvel yaşanan bu elim hadiseyi bir kez daha anarken, insan “Keşke bir zaman makinesi olsa da o günlere gidip tarihi değiştirsem” diye yanmadan edemiyor. Gerçek bir hayalperestin, yani Enver Paşa’nın koskoca ülkeyi beş milyon Alman altınına nasıl bir maceraya sürüklediği, Sarıkamış’ta şehit olan doksan bin civarında asker ve uğranılan hezimetin ne hastalıklı bir hırsın sonucu vuku bulduğu, Enver Paşa’nın bu hezimetin ortaya çıkmasını nasıl sansürlediği ve 1912 Balkan hezimetinden ve Sarıkamış trajedisinden sonra kabağın nasıl garibim Ermeni halkının başına patladığı öyle açık görülüyor ki, insanın içi acıyor; hem Ermeniler, hem Türkler, hem de bu hastalıklı politikaya alet edilen tüm bir memleket için.

Sarıkamış tam doksan iki yıl sonra daha yeni tartışılıyor. Trajedi o kadar bariz, hata o kadar açık ki, Enver Paşa bizzat askerler tarafından –Siyaset Meydanı’nda- kıyasıya eleştiriliyor. Lakin ayan beyan telaffuz edilmese de, Enver Paşa’yı eleştirmek, hani olur da Ermeni soykırımı iddialarına dayanak olur diye konuşmacıların bir kısmı onu aklamaya, hadi bu mümkün olmadı, onun başarısızlıklarını Atilla Koç mantığıyla mazur göstermeye çalışıyorlar. Utangaç bir çekimserlik hakim bazılarında; bir yandan yok yere helak olan doksan bin nefer, bir yandan tarihi acemice estetize, kamufle etme çabaları... Kurnazca, ama hiç onurluca değil.

Agos Gazetesi, 29.12.2006

Monday, December 25, 2006

Bir garip demokrasi

Türkiye’de son dönemde THY’deki Deve, Konya Numune Hastahanesi’ndeki Testis ve benzer vakalarla içine düştüğü tüm garipliklerin iki önemli seçimi, yani cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri ihtiva eden 2007 yılında daha da artarak günlük yaşantımızda arzı endam edeceğini rahatlıkla öngörebiliriz. İnsanın kanını donduran bu hadiselerin tam da bu anda peşi peşine kamuoyunun gündemine düşmesi bir rastlantı mı, bir medya stratejisi mi, yoksa ilahi bir müdahale mi bilinmez, ama şaşırtıcı. Çevremde gözlemlediğim kadarıyla, en soğukkanlı ve en liberal görüşlü kişiler dahi AKP hakkında acaba fazla mı iyimser ve saf düşünüyoruz diye kendilerine sormaya başladılar. Bu şüphesiz sandığa bir biçimde yansıyacak. Zaten istenen de bu. Ama gerçekte neler oluyor, AKP ve onun temsil ettiği düşünce biçimi gerçekte nedir, tüm bunlar hepimizin de cevabını bilmeye can attığımız konular. Tüm bu sorunların esas olarak bir güven sendromu etrafında kristalleştiği kesin bir tespit. Hükümete, Başbakana ve meclisin AKP çoğunluğuna bu ülkenin önemli bir kısmı güvenmiyor. Bu önemli bir kısım içerisinde Genelkurmay, Cumhurbaşkanı ve Mecliste CHP ile temsil edilen ulusalcı blok bulunmakta. Sayın Cumhurbaşkanımız tarafsızlığını elden bırakarak bir erken seçim istemeyi dahi göze aldı. Genelkurmay’ın pozisyonu ise zaten bilinen noktada sabit. CHP ise Sine-i Millete dönmenin hesabını yapıyor. Baykal’ın beyanına göre meclisteki diğer partilerin katılımı ve halkın açık desteği olursa buna kalkışmaları mümkün. Ulusalcı cephe AKP’nin Nisan ayında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday çıkarmasına mani olmak üzere dört maddelik bir acil eylem planı uygulamayı planlıyor. İlki Sine-i Millet. İkincisi iş dünyasının desteğini sağlamak. Üçüncüsü medyanın açık desteğini almak. Sonuncusu ise sivil toplum örgütlerinin alanlara çıkmasını sağlamak. Bunun startını ise 23 Aralık’ta Menemen’deki şehit öğretmen Kubilay’ı anma töreni ve 27 Aralık’ta Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin yıldönümü törenlerinde verileceği söyleniyor.

Tüm bu tabloya baktığınızda ülke sanki bir işgal yaşıyor da, top yekun bir direniş örgütleniyor izlenimine kapılabilirsiniz. Aslında ulusalcı cephe bunu tam da böyle algılıyor. Son seçimle hükümet cephesinin düştüğünü, Nisan’da da Cumhurbaşkanlığı cephesinin düşeceğini, elde sadece Genelkurmayın kalacağını düşünüyorlar. Tam bir ölüm kalım savaşı! Oysa mecliste bu halkın –beğenseniz de beğenmeseniz de- oylarıyla seçilmiş bir irade var ve son dört yıldır hiç de fena hükümet etmediler. Yok şayet çok daha büyük ve sinsi bir tehlike ile yüz yüzeysek, ulusalcı cephe buyursun kanıtlarını yargıya ve kamuoyuna sunsun diyesi geliyor insanın. Densiz bir görevlinin THY’de yaptığı rezilliği, ya da kafası değil, beyninin içi paketlenmiş bir zavallının erkek bir hastayı tedavi etmekten kaçınmasını ülkenin demokrasiyi askıya almasına gerekçe mi yapacağız yoksa?

Tüm bunların aslında bir iktidar savaşı olduğunu görmek çok da zor değil. AKP’nin de bu iktidar savaşında rakiplerinden daha temiz ve erdemli olmasını bekleyebilir miydiniz? Onlar da kadrolaşıyor, onlar da kendi tabanına devletin kıt kaynaklarından pay dağıtıyorlar, doğru. Sormazlar mı adama, peki siz ne yaptınız diye? Bu gelenek onların zamanında mı kuruldu? O zaman şikayet etmek niye? Tek sorun bunu kimin yapacağında ise, nasıl bir gelecek umuyoruz ki?

Ben Türkiye’de bu denli ciddi bir irtica sorunu olduğuna inanmıyorum. AKP’ye herhangi bir sempatim yok. Evet, 2007 seçimlerinde bırakın bir sol parti, oy vereceğim liberal bir partiye dahi sahip olmadığımız gerçeği de tüm acıklılığıyla ortada duruyor. Tüm samimiyetimle diyebilirim ki, kafama bir silah dayayıp da beni seçim sandığına götürseler, elim CHP’ye oy atmaya varmaz. Peki sakin olup da, kendimizi bu tıkanmışlığın sebebini araştırmaya versek çok daha yapıcı olmaz mı?

Tüm damarları tıkanmış bir kalp hastası gibi, tık nefes olmuş bir ülkede yaşıyoruz. Bu sıkışmışlıktan birbirimizi yok etmekle değil, birbirimize güvenerek ve ne olursa olsun demokrasiye inanarak çıkmak zorundayız. Geldiğimiz şu noktada ülkeye, iddia edildiği gibi AKP’nin değil, düzeni kaosa sürüklemekten medet uman ulusalcı cephenin çok daha zarar verdiği ortada. Darbe ve kaos çağıranların bu tehlikeli kartı oynamakla ülkeyi bölünmeye götürecek bir noktaya sürüklediğini görmek zaruri. En azında akıllı ve iyi niyetli kişilerin bu tuzağa düşmemesi, sakin bir biçimde demokratik rejime güvenlerini sürdürmeleri gerekiyor. Geçenlerde bir makalemde başka bir konuda bahsettiğim gibi, ya hep ya hiçin, ölüm ya da kalımın ortasında geniş bir alan var ve aslında hepimiz o alanda kardeşçe ve huzurlu bir biçimde yaşamak istiyoruz.

Agos Gazetesi, 22.12.2006

Tuesday, December 19, 2006

Türkiyenin AB algılaması

Osmanlı Devleti ve onun ardılı diyebileceğimiz Türkiye’nin kolonyal, yani sömürge olarak yaşadığı bir mazisi, böyle bir tecrübesi yok. Lakin Batı ile olan ilişkisinin bu denli anlam yüklü ve travmatik oluşu ile Türkiye, gerçekten de eski bir sömürgeye benzer duygulanım ve tepkiler içerisinde. Batı ile yaşanan bu aşk-nefret ilişkisi, her ne kadar kolonyal bir tecrübeye dayanıyor olmasa da, özellikle Aydınlanma ile birlikte ekonomik ve askeri gücün kuzeye, yani Avrupa’ya doğru göç etmesiyle şekillenmeye başlamıştı bile. Osmanlı ve Türkiye’nin Batı hikâyesi tam anlamıyla bir Hindistan veya güney Asya sömürge ülkesine benzemese de, Rus veya Japon örnekleriyle epeyce örtüştüğünü söylemek gerekir. Her üç ülke de birer büyük imparatorluk kurmuşlar, fethedilen değil, daha çok fetheden olmuşlardır. Lakin bu üç ülkenin de Batı karşısında Batı sömürgesi olmuş ülkelerin duyduğu türden bir kompleks ve öfke duymasının sebebi, kültürel, moral ve içsel olarak hikâyenin bunun tam tersi olmasında, yani aslında bu üç ülkenin Batı tarafından fethedilmiş olmasında yatar. Rusya bu gerilimden koskoca bir St. Petersburg edebiyatı (Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Mandelştam, Biely, Tolstoy) ve Ekim Devrimi’ni çıkarırken, Osmanlı İttihat ve Terakki’yle gelen bir Ermeni kıyımı, ardından çöküşü ve modern Türkiye’nin kuruluşunu, Japonya da faşizme iyice savrulduktan sonra uğradığı yıkımın hemen ertesinde devasa bir finansal güç çıkarmışlardır.

Türkiye Osmanlı’dan devraldığı pek çok şeyin yanı sıra, II. Mahmut’tan beri süregelen Batılılaşma ve onun ikiz kardeşi Batı karşısında yaşanan bu gerilimi de miras aldı. Belki Mustafa Kemal’i İttihat ve Terakki gladyosuna nazaran farklı ve başarılı kılan -çünkü reçete aynıydı: Batılılaşma- hayali değil gerçekçi, duygusal değil akılcı, tepkisel değil insani yaklaşım biçimiydi. Kemalizm Sina dağına tabletlerle inmiş bir dekalog değil, şüphesiz hataları var; lakin ondaki potansiyeli ve potansiyeli aşmış başarıyı da teslim etmemiz gerekir. İnşallah bir gün 1. Dünya Savaşı’nı, bağımsızlık mücadelesini, tek parti dönemini, kısaca yakın tarihimizi daha sakin ve daha objektif tartışabildiğimizde, Mustafa Kemal’in dehasını da gerçek anlamda teslim edebileceğiz.

O vakit, Batılılaşma ve Batı neden bu denli gerilimli konulardır?

Her şeyden evvel Osmanlı dağılma sürecine girdiği son iki yüzyılı hariç Avrupa’nın güçlü bir rakibi, dağılma sürecinde de onun iştahla baktığı hedefi olmuştur. 1. Dünya Savaşı İtilaf ve İttifak devletlerinin kendi aralarında bir hesaplaşması olduğu kadar, Osmanlı’nın nasıl pay edileceğinin de mücadelesidir. Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki hiçbir hedefini tutturamaz ve üst üste bozguna uğrarken, belki de dünya tarihinin en büyük kazığını, başında Enver Paşa gibi bir hayalperestin bulunduğu Osmanlı Devletini savaşa sokarak atmışlardır. Daha sonra da muzaffer İtilaf Devletleri, İstanbul, Londra, Sykes-Picot ve St.Jean de Maurienne gizli anlaşmalarla Osmanlı’yı paylaşma çabalarına girişmişler, büyük bir oranda da bunda muvaffak olmuşlardır. Bugün pek çokları için dahil olmaya çalıştığımız AB, işte böyle şeytani ülkelerden mürekkep bir birliktir.

Ama bence bundan da önemlisi, düzlüğe çıkmak ve güçlü bir ülke olmak için seçilen modelin geçmişten beri rekabet ve düşmanlık ilişkisi içinde olduğumuz Batı icadı oluşudur. Bu aslında rakibin üstünlüğünü kesin ve net olarak kabullenmek manasında toplumsal hafızada yer almıştır. Batılılaşma seçilen değil, mecbur kalınan, Batılının kaf dağının ardından bulup getirdiği ve başka bir alternatifi olmayan sihirli bir ilaçtır ve bu acı ilacı yudumladıkça Batıya biraz daha kendimizi teslim ettiğimizi düşündüğümüz nevrotik bir süreç de işlemeye başlamıştır. Algılama budur. II. Mahmut kavuğu atıp fesi getirir, sakalını tıraş eder, Tanzimat Fermanını hazırlar, Yeniçeri Ocağını kaldırır, ilk gazeteyi çıkarır, karısına ilk nikahı yaparken hangi hisler içindeydiyse, 1959’da AET’ye ilk, 1987’de de tam üyelik başvurusu yaparken, Aralık 2004’de müzakerelere başlarken de Türkiye önemli bir kısmıyla benzer hisler içersindeydi. Bundan ötürüdür ki, müzakereler bugünlerde olduğu gibi son derece çetin ve duygusal geçmektedir.

Görüldüğü gibi, bireylerde olduğu gibi toplumlarda da psikoloji hiç yabana atılacak bir parametre değil. Zannederim hem Türkiye’nin, hem de AB’nin bu önemli unsuru stratejilerine eklemelerinde fayda var.

Agos Gazetesi, 15.12.2006

Monday, December 11, 2006

Bir Papa ile üç kuş

Papa XVI. Benedikt’in Türkiye ziyareti pek çok yönden değerlendirilebilir. Lakin ne türlü değerlendirilirse değerlendirilsin, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bu ziyaret her iki taraf için de fevkalade faydalı olmuştur. Özetle, tarafların iyi niyetinden etkilendiğimi, Türkiye’nin bu zor işin altından alnının akıyla kalktığını, Papa’nın ise vermek istediği mesajları hem Ortodoks, hem İslam ve hem de Ermeni alemine vermekte muvaffak olduğunu söylemeliyim. Tüm beklentilerin aksine, Başbakan Erdoğan’ın yerinde bir sağduyu sergileyerek Papa’yı karşılaması, Cumhurbaşkanı Sezer’in katı ve düz politika anlayışının soğuk tezahürünü en baştan sıfırladı. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun Papa’nın Almanya gafına verdiği cevap oldukça anlaşılır bir dozdaydı ve görüşmelere hakim olan barışçı atmosfere –mani olmak bir yana- neredeyse katkıda bile bulundu. Papa’nın Türklerin ve Müslümanların hassasiyetlerine iyi çalışmış olması ve Aya Sofya’da buna münasip davranması herkesi rahatlattı. Sultanahmet duası ise ziyaretin zirve yaptığı en görkemli andı. Böyle gergin bir ortamda dünyaya verilen bu barış mesajı şüphesiz her şeyi bir anda düzeltmeyecek, lakin, küresel barış ve hoşgörü adına bir milat olma potansiyeli taşıdığı da bir gerçek.

Hıristiyanlık adına ise, Ortodoks dünyası ile Papa II. Jean Paul zamanında atılan yakınlaşma temelinin onanması tarihi anlardı. Katolik Kilisenin tarihsel tahakkümünden nasibini almış kiliselerden olan Ermeni Ortodoks Kilisesi (yaygın ve yanlış tabiriyle Gregoryenler) adına da bu ziyaretin şüphesiz anlamı büyüktü. Daha şundan kısa bir süre evvelline kadar Papalığın, Kalkedon (diofizit) olmadığı, yani İsa Mesih’in insani ve tanrısal tabiatı üzerindeki MS. 451 yılı Kadıköy konsili kararını kabul etmediği için Ermeni Kilisesi’ni sapkınlar listesinde tuttuğu hatırlanırsa, bu ziyaretin anlamı daha da pekişir zihinlerimizde. Lakin Papa’nın Ermeni Patriği II. Mesrob’a hitaben yaptığı konuşmada verdiği birlik mesajı, karşılıklı hediye edilen kutsal kâseler, –ki bu Hıristiyan terminolojisinde birliği ve kardeşliği temsil eder- ve okuduğu İncil pasajı “Yalnız onlar için değil, onların sözüyle bana iman edenler için de istekte bulunuyorum, hepsi bir olsunlar…” kalıcı bir dönüşün veya dönüşümün gerçekleştiği yolunda ciddi kanıtlar niteliğindeydi.

Demek ki, İslamın veya başka mezheplerin Akıl ile ilişkilerini sorgulamak yerine, tam da İsa Mesih’in önerdiği gibi, kendi gözümüze kaçan merteği dert edinmek daha yapıcı oluyormuş. Bu anlamda, Papa’nın gafının vazifesinin henüz ilk episodunda meydana gelmesi şerden hayır doğmasına yol açtı diyebiliriz. Papa böylelikle kamplaşma yerine –Sultanahmet Camiinde olduğu üzere- yan yana saf tutmanın daha yapıcı olabileceğini, insanların inançlarının her daim saygıyı hak ettiğini, dinlerin içlerindeki hurafe ve yanlışlardan kurtulmasının da ancak kendi iç dinamikleri ile, yani kendi azaları tarafından yapılabileceğini dünyaya göstermiş oldu. Ya da Papa tüm bunları önceden öngörmüştü de, Almanya vaazını tüm bu hayırlara vesile olsun diye mahsuscuktan yaptı; yani kendini feda etti. Artık orasını Allah bilir.

Papa çok önemli bir şahıs. Vatikan da, kim ne derse desin kendi fiziksel boyutunun çok üstünde bir egemenlik alanına sahip. Türk Hükümeti bunu çok güzel süzdü ve bu öneme yakışır bir misafirperverlik sergiledi. Aşağılık kompleksine kapılmadı. Kendine güvenli bir duruş ortaya koydu. Böylelikle, aslında Papalık ve Batılı dünyanın aradığı modern ve uygar bir İslam muhataplığına kendisinin talip olduğunu ortaya koydu. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesinde Türkiye’ye böyle bir rol biçmesi ile, Türkiye’nin kendi inisiyatifiyle kurduğu güçlü bir politika üzerinde bu rolü yüklenmesi çok ayrı şeyler. Türkiye’nin en değerli özelliklerinden birisi, tüm eksikliklerine rağmen laikliğidir. Üzülerek söylüyorum ki, İslam aleminin, özellikle de İslam aleminin Arap bölümünün içine saplandıkları bataklıktan çıkıp da Batıya karşı güçlü bir duruş sergilemeleri kısa vadede zor görünüyor. O zaman Türkiye’nin küresel, laik ve modern bir İslam gücü olarak boy göstermemesi için hiçbir sebep yok. Radikal laikçiler için Türkiye ve İslam terimlerinin yan yana kullanılmasının bile kabul edilemez olduğunu biliyorum ama, bu ülkenin gerçeği de bu… Aslında Türkiye’nin Laiklik –İslam ekseninde yaşadığı tüm sıkıntılar da, bu sert bakış açısından kaynaklanıyor. Türkiye şu veya bu laiklik modelini bırakıp, kendi özgün modelini işletmeye muvaffak olduğunda, göreceksiniz, ne türban sorunu kalacak, ne şeriat korkusu yaşanacak, ne de Türkiye’de dinsel bir eşitsizliğe rastlanacak.

Küçük de bir not: Şu birkaç günlük gezide Türkiye’nin kazandıklarını düşündüğünüzde, aslında Papalıktan hiç de daha az bir prestiji ve tesir alanına sahip olmayan Fener Ortodoks Patrikliği’nin ekümenikliğini tanımanın, Heybeliada Ruhban Okulu gibi anlamsız sorunların giderilmesinin Türkiye’yi ne denli güçlü bir konuma taşıyacağını da görmeniz gerekir. Türkiye birkaç komplocunun hastalıklı düşünceleri peşinden sürüklenmeyecek kadar büyük bir ülkedir. Tek sorun, bunun farkında olmayışıdır.

Agos Gazetesi, 09.12.2006

Tuesday, December 05, 2006

Birlikte yas tutmak

Son dönemde Ermeni meselesi üzerinde -özellikle yurt içinde- oluşan yeni literatürü dikkatle takip eder ve bunlar üzerinde düşünürken, baştan beri savunduğum “Ermeni meselesinde insani boyut” açılımı üzerinde yavaş yavaş bir dil oluşmaya başladığını gözlemlemek benim için çok heyecan verici bir deneyim oldu. Bu sürecin her iki toplumun psikoloji ve algıları üzerinde nasıl çalıştığını izlerken birkaç önemli tespit yaptım ki, bunları sizlerle de paylaşmak isterim. Zira müspet bir yerlere varacaksak, zannederim bu süreçten yüreklerimize sızan o cılız ışığın güçlenmesiyle ve şüphesiz hepimizi aydınlatmasıyla olacak bu.

Bozulan psikoloji

Açık konuşmak gerekirse bahsettiğim heyecan, bu empatik dilin benim fikirlerimle ne kadar çok örtüştüğü veya örtüşmediğinden ziyade, tespiti yapan öznelerin alt kimliğinden kaynaklanıyordu. Tehcir konusunda ortak ve daha insancıl bir dil bulmaya çalışan kişilerin kimliği, yani o kişilerin TÜRK oluşunun, konuya yaklaşım biçimindeki estetik veya tarafsızlık kadar önemli olduğunu, hatta bazen içerikten de önemli olduğunu bir Ermeni olarak nasıl reddedebilirdim? Doksan yıl evvel yaşadığımız büyük felaket hakkında bu güne değin kirletilen hafızada -sahte teknik bilgiler, belge malumatfuruşçuluğu, akademik soslu hakaretler, politik gözdağı vermeler, alenen aşağılamalar, emekli büyükelçi dogmaları- TÜRK sıfatı o kadar olumsuzlanmıştı ki, doksan sene evvel yaşananların ERMENİ gözünden görünüşünün tam bir tasdikleyicisiydi tüm bu yaşananlar. Hatta her yeni olumsuzlukta önyargılarımızın biraz daha olgunlaşması bizlere itiraf etmek istemediğimiz bir haz bile veriyordu. Acımıza ve alt kimliğimize yapılan hakaretlerin neden olduğu travmayla ancak bu şekilde baş edebiliyorduk çünkü. Belki de yine aynı duyguyla Fransa Parlamentosundan çıkan inkâr yasasının mimarı Patrick Deveciyan “Türkler ancak baskıyla değişir” diyordu. Diasporanın mühim bir kısmının görüşünü ifade eden bu tespit, doksan yıldır içinde hapsolunan kalıbın ne kadar mukavim ve ne kadar derinlere kök saldığını gösteriyordu. Sadece diasporanın mı? Hayır... Aslında bunu mesele edinmiş her coğrafyadaki Ermeninin zorunlu olarak uğramak mecburiyetinde olduğu ilk önyargı durağıydı bu. Şartlar bunu gerektiriyordu çünkü. Ermenilerin bu derin acısı inkâr ediliyor, yıllar geçiyor, öfke büyüyor, bu öfkeden ASALA terörü gibi bir felaket dahi hayat bulabiliyordu. İşin teknik ve adli kısmı hallolup bir türlü yas tutmaya geçilemiyordu. Yas tutamadıkça da acılar bir türlü şifa bulamıyor, geçmiş tüm ağırlığıyla oturduğu şimdinin üzerinden bir türlü kalkmıyordu. Her sabah aynaya baktığında kendisini ancak SOYKIRIM sayesinde görebilen eski ASALA üyesi Ara Toranyan gibi, pek çoklarının hayatında öyle veya böyle, varlığı, ya da yokluğunun varlığıyla Ermeni kimliğinin bir parçası olarak yer etti doksan yıl evvelinin bu büyük felaketi.

Değişim ve yüzleşme

Lakin, son yıllarda Türkiye’de herkesin ezberini bozan, kafalardaki şablonları zorlayan bazı şeyler olmaya başladı. Kimileri Türkiye’de bildik resmi söylem ve tavrın açıkça dışına çıkarak Ermeni hadisesi hakkında daha empatik, daha cesur, daha dürüst ve daha gerçek şeyler konuşmaya başladılar. Üstelik onlar -her ne kadar Ermeni dönmesi, kripto Müslüman, eski komünist, Türklüğünden utanan vatan hainleri olarak adlandırılsalar da- özbeöz Türktüler işte! Aslında böyleleri doksan yıl evvel de vardı. Lakin arada büyük bir sessizlik olmuştu ve uzun yıllar sonra ilk defa bu kadar yüksek sesle tekrar konuşmaya başlamışlardı. Hürriyetlerini yitirmek, linç edilmek, işlerini kaybetmek pahasına Tehcir hakkında resmi tezin dışında ve Ermeni tarafının görüşlerine daha yakın mütalaalarda bulunuyorlardı. Türkiye’deki hafıza kaybının bir rastlantı olmadığını, Ermeni Tehciri’nin ise bu hafıza kaybındaki en önemli kırılma noktalarından birisi olduğunu, Türklerin de aslında benzeri bir travma içersinde debelendiklerini de söyleyen onlar olmuştu. Aşırı milliyetçiler onları soyları bozuk vatan hainleri olarak hemen deşifre etmişlerdi ama, Ermeniler onları nereye koyacakları konusunda epey zorlanmaktaydılar. Onların varlığı Ermenileri mesut etmişti ilkin. Nihayet Türklerin bir kısmı hidayete ermiş, kutsal hakikat karşısında diz çökmüşlerdi. Ancak çok geçmeden bu yeni vaziyetin Türkler kadar Ermeniler için de başka anlamlara gelebileceği fark edildi. Sadece Türkler için değil, Ermeniler için de tehlikeli olabilecek bir durum vardı ortada. Çünkü onların bu yeni yaklaşımı Türklerle karşılaşmayı, onlarla konuşmayı, ilişki kurmayı mümkün kılıyordu. Dile kolay, bir asra yakındır içinde yuvalanılan kozadan çıkmayı talep ediyordu. Psikanalist yazar Helene Piralyan’ın dediği gibi “Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlardı en çok.

Çözüm: Konuşabilmek

Ece Temelkuran’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Ve diaspora konuşuyor” yazı dizisinde yer alan eski Türkiyeli, yeni diaspora kanaat önderlerinden Alexis Govsiyan, “Şayet konuşabilseydim Türkiye’den ayrılmazdım” diyordu. Ne kadar güzel ve ne kadar doğru bir tespit! Konuşamamak, yani aslında kayıplarımız için doksan yıldır yas tutamamış olmak ne kadar büyük bir yüktü! Bu durumu biraz olsun konuşmaya başlayınca anladık. ‘Baba ve Piç’i, ‘Anneannem’i okurken niye göz yaşlarımızı tutamıyorduk? Niye göğsümüzde bir kuş çırpınır gibi oluyor, niye içimizde bir yerlerde sanki bir zemberek aniden boşanacakmış gibi geliyordu? Geçmiş hakkında konuşmak, acımız hakkında bir çift insanca söz duymak insanı böylesi derinden etkileme gücünü nereden alıyordu ki! Sanki bu, belki henüz başlamamış, lakin artık özlemi iyice belirginleşen yas tutma arzusunun bir tezahürüydü. Peki Ermenilerin yas tutmaya başlamak için ne gibi şartları vardı acaba? Yani ne tür bir sonuç Ermenileri bu işin artık bittiğine, yas döneminin başladığına ikna edecekti? Şüphesiz Türklerin de...

Zannederim bunun yekpare bir cevabı yok. Lakin entelektüel bir kehanetle şu rahatlıkla söylenebilir ki, Ermeni meselesinin ne Türklerin, ne de Ermenilerin aşırılarını tatmin edecek bir sonucu olmayacak. Çünkü algılarımız ve belleğimiz gerçeği öyle eğip büküyor, öyle estetize ediyor ki, gerçek, o tahayyülün yanında hep gösterişsiz, yetersiz ve sönük kalıyor. Aslına bakılırsa, Türkiye dışında neredeyse tüm dünya kamuoyunda Ermenilerin kendi tezlerini yüzde yüze yakın bir oranda kabul ettirdikleri bir gerçek. Öyleyse Irak’ta altı yüz elli bin sivilin ölmesine yol açan bir ülkenin, yani ABD’nin senatosundan soykırım kararını geçirebilmek mi olacak Ermeniler için nihai çözüm? Bence hayır... Kan davası olarak algılanan hiçbir ihtilafın nihai bir çözümü olamaz. Sadece kazanılan episodlar ve bir dönem için doyurulan gözü aç bir öç duygusu vardır. Ermeniler ve Türkler, bunun her iki halkın ortak acısı olduğunu anlayana ve birlikte yas tutana kadar, ne Türkiye’nin cezalandırılması, ne de tüm dünyada soykırımın resmi olarak kabul görmesi Ermenileri tam manasıyla tatmin edecek. Şüphesiz tersi için de aynı şeyleri söylemek mümkün. En azından benim baktığım ve algıladığım yerden bu böyle.


Yeni bir dil

Bu sebeple Ermeniler ve Türklerin ciddi bir psikanalizden geçmesi gerektiğini, bunun tek yolunun temeli atılan bu yeni dille konuşmak, acıları paylaşmak ve yas tutmaya başlayabilmek olduğunu görmek zorundayız. Barışmak vekalet kabul etmeyen önemli bir ritüeldir. Oysa Ermenilerin ölülerini gömmek için bu ritüele ihtiyaçları var. Mamafih yıllardır ekilmiş düşmanlıklar ve terminolojinin yüklü oluşu, bunu kısa vadede müşkül hale getiriyor. Unutmayalım ki ezberi bozanlar dışında Türkiye bildik tutumuna devam ediyor. Geriye ise tek alan kalıyor, duygular... Biz Anadolulular belki aklımızı kullanmakta o kadar hızlı değiliz, lakin iş dert dinlemeye, misafir ağırlamaya, aşımızı, acımızı paylaşmaya gelince dünyada üzerimize başka millet yoktur. Kanımca bir süredir Türkiye’de başlayan şey de bu insani kaynaktan türemiştir ve hem çok değerli, hem de dikkate epeyce değerdir.

Hülasa, bir yandan iki tarafın silahşorları vuruşmaya devam ededursunlar, biz aklı hâlâ başında, vicdanı hâlâ aydınlık olanlar bu şansı zorlamak ve bu yolda ilerlemek zorundayız. Ya hep ya hiçin, ölmenin ya da kalmanın, soykırımcı ya da kurban olmanın tam ortasında keşfetmemiz gereken geniş bir alan var ve büyük çoğunluğumuz da aslında orada olmayı arzuluyoruz. Çünkü gerçek ve sağlıklı bir hayat ancak o alanda var olabiliyor. Ekstremlerin dar alanında, kasılmadan, sertleşmeden ve küçülmeden yaşamak mümkün değil. Bu anlamda yerimizi genişletmek, yüreğimizi ve hayatlarımızı ferahlatmak için konuşa konuşa, paylaşa paylaşa, güle ağlaya, ama hep birlikte bunu yapmaktan başka yol yok. Zira Fransa’da inkâr yasasının çıkmasında büyük pay sahibi olan Patrick Deveciyan’ın dediği gibi, hepimiz çok ama çok yorulduk.

Agos Gazetesi
Özel makale, 02.12.2006

Şiddet sarmalında seks

Biliyorsunuz, Türkiye bir süre “1001 gece” dizisinde Şehrazat’a yapılan 150 bin $’lık tek gecelik (one night stand) yatma teklifini konuştu. Büyük gazeteci, senaryo mağduru Savaş Ay önderliğindeki medya hokkabazlarının pek çoğu bu bereketli mevzuya, kör ister tek göz, Allah verdi iki göz misali balıklama daldılar. Aslında medyada geniş yer kaplayan ve “Sabah kuşağı programları” olarak bu günlerde RTÜK’ün içtimaya çektiği bu yapımların, Türkiye şartları düşünüldüğünde yararlarının da olabileceğini düşünenlerdenim. Yani insanların bireyleşme sürecinin bu kadar güdük kaldığı bir ülkede, daha sakin, daha huzurlu ve şiddetten medet ummayan insanların ortaya çıkması yönünde belki bir açık kapatabilir diye düşünüyorum. Kendini kırık dökük de olsa, yanlış da olsa ifade edebilen bu kişiler, aralarından her ne kadar -Semra Hanım gibi- beni çok zorlayan fenomenler çıksa da, ilk hallerinden daha iyi bir yerde olabilirler. Çünkü biliyorsunuz, Dr. Arif Verimli’nin bildirdiğine göre Türkiye’de 15 milyon psikiyatri hastası var ve bunların yarısı ciddi bir suç işlemeye elverişli. Nitekim işlenen suçlara bakıldığında çoğunun altında psikiyatrik veya madde kullanımına bağlı bir nedene rastlanıldığı da gerçek. Kadınlarımız ise, özellikle ev kadınları klasmanında depresyona yakalanma oranında ilk sıradalar. Tedavi edilmeyen depresyonlar ise %15 gibi yüksek bir oranda intiharla son buluyor.

150 bin $’lık yatma teklifinin ülkede uyandırdığı infialden anlaşıldığı üzere, cinsel yaşamımız İsrail saldırısına uğramış Beyrut sokakları gibi tarumar vaziyette. Toplumsal bellekte cinsellik bir tür şiddet şekli olarak bozunduğu için de bu konuda en çok kadın ve çocuklar mustarip. Tecavüzün, ülkede en sık rastlanan şiddet biçimi olduğu bilinmekle birlikte, gerçek oranların toplumsal baskı ve normlar sebebiyle resmi rakamlardan çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Aile içi cinsel şiddet, yani ensest yine oldukça yaygın ve yine aynı sebeplerden ötürü gerçek boyutu ancak tahminlere dayanıyor. Kadınların %70’inin orgazm olamadıklarını, hayatında bu hissi hiç yaşamamış olan kadınların ise % 5-8 arasında olduğunu, babaların % 90’ının oğullarıyla hiç cinsellik konuşamadıklarını, aynı suskun babaların %10’unun ereksiyon sorunu, %35-40’ının da cinsel ilişkide performans kaygısı duyduklarını da eklediğimizde, cinsel hayatımızı neden Beyrut sokaklarına benzettiğimi anlayabilirsiniz.

İşte bu ülkede “1001 gece” dizisi senaristleri bir ilke daha imza atarak son bölümde Şehrazat’a 300 bin $’lık ikinci bir yatma teklif daha yaptırdılar. Buyurun buradan yakınız! Çoğunuz Michael Douglas ve Sharon Stone’nun başrolünü paylaştıkları “Ahlaksız teklif” filmini hatırlarsınız. Konu “1001 Gece” ile aslında aynı. Sadece vaziyet Türk gelenek ve göreneklerine göre ayarlanmaya çalışılmış. Mesela orijinalinde teklif çok daha sert, açık ve erotik bir dille yapılırken, bizimkinde Şehrazat’ın (yani Türk kadınının) ahlaksız teklife evet demesinin kutsal bir sebebi var. Yani çocuğun kanser hastası olması ve tedavisi için annesinin çaresiz kalması numarası eklenmiş senaryoya. Üstelik patronu (yani Türk erkeğini) korumak için de bu bilgi erkekten saklanmış. Çünkü ne Şehrazat aslında böyle bir teklifi kabul edecek aşağılık bir kadın, ne de (gerçeği bilse) patron bunu ona teklif edecek kadar haysiyetsiz. Bizim insanımız asla böyle şeylere tevessül etmez çünkü.

Oysa gerçekte biz Türkiye’de büyük bir şiddet sarmalının içinde yaşıyoruz ve cinsellik de bundan en çok etkilenen, en manipülatif, en hassas alanlardan biri. On beş milyon psikiyatri hastasının yaşadığı bir ülkede neyi saklamaya çalışıyoruz ki! Değil 150-300 bin $’lar, bir öğün yemek parasına vücudunu satanlar var bu ülkede. Pek çok kadın zorla evlendirildikleri, nefret ettikleri kocalarla yatmak, paraları, eğitimleri olmadığı için aşağılanmanın her türlüsüne bir ömür boyu katlanmak zorunda. Google’da çocuk pornosuna en çok tıklayan ülkenin Türkiye oluşunu bir hakaret olarak değil, bir veri olarak değerlendirildiğinde, aynı şiddet sarmalının kişilerde ne denli şiddetli travmalara yol açtığını görüyoruz. Doğrudur; bu ülkede çocuklar belki kadınlarımızdan çok daha fazla cinsel şiddete ve istismara maruz kalmaktadırlar. Üstelik bu tehlike öyle sokaklarda ellerinde şekerle dolaşan karanlık tiplerden çok, bizzat aile içinden, ebeveyn ve yakın akrabalardan gelmektedir.

Yine Dr. Arif Verimli’nin bildirdiğine göre Türkiye’de 15 milyon psikiyatri hastası olmasına rağmen Türkiye’de 1200 civarında uzman psikiyatrist, 9 bin yatak bulunmakta. Aşağı yukarı 70 bin kişiye bir psikiyatrist düşerken, 10 bin kişiye 1,2 yatak düşmekte. AB ülkelerinde ise ortalama 100 hastaya 10 doktor düşüyor. Bu tabloya baktığımızda neden bu diziler bu kadar merak çekiyor, niye sabah kuşağı programları bu kadar ilgi görüyoru anlamak daha kolay.

Durum madem böyle, hepimiz kendimize, özellikle de cinselliğimize karşı daha duyarlı olmalıyız. Çünkü biliyorsunuz, uzun süre kurban olarak yaşayanlar, bir süre sonra kurban edenlere dönüşebiliyorlar.

Agos Gazetesi, 2.12.2006

Monday, November 27, 2006

Ortak travmamız

*
1915 Tehciri’nin sadece Ermenileri değil, Türkleri, Kürtleri ve şüphesiz tüm Türkiyelileri birden hasta ettiği ortada. Yani sorun sadece diaspora, Ermenistan ve Türkiye Ermenileri tarafından 1915’in nasıl algılandığı, onlarda nasıl bir etki yarattığı ile sınırlı değil. 1915, Türkiye için kendisini uluslararası alanda sıkıştıran, epeyce baş ağrıtan politik bir sorundan ibaret de değil. Eğer böyle görülüyorsa, sorun küçümseniyor, büyük bir hata yapılıyor demektir. Türkiye’de şu anda yaşamakta olan nüfusun belki de tamamına yakınının hayatlarında canlı bir Ermeni tanımamış olması, Türkiye’nin ülke sınırları içersinde Kürt sorununa benzer bir Ermeni sorununun mevcut olmaması, Ermenistan’ın ise, Türkiye’nin doğusunda yeni yeni toparlanan küçük bir ülke olarak tehdit potansiyeli taşımaması, 1915’in hali hazırda yaşayan her bir Türkiyelinin psikolojisine, hayat kalitesine menfi tesirde bulunmadığı anlamına gelmez. Bu niye böyle, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

Her şeyden evvel, soykırım iddiaları ile her gün daha ciddi anlamda yüz yüze gelen halkımız, düne kadar var olmayan bir konuda böylesine yoğun bir baskı altına girmekten dolayı hiç mutlu değiller. Özellikle yurt dışına çıkan, hele hele orada yaşamak durumunda olan Türklerin soykırım kavramı ile tanışmaları son derece travmatik olmaktadır. Hiç bilmedikleri, hiç hazırlıklı olmadıkları bir konuda birden bire taraf olmak, soykırımcı olarak addedilmek, zaten batıda bir doğulu olarak tutunmak bu kadar zorken, işleri çok daha karmaşık hale getirmektedir. Ermenilerin kendi iddialarını tüm dünyada neredeyse yüzde yüzlük bir oranda kabul ettirdikleri bir düzlemde, Türklerin kendilerini anlatabilme, uğradıkları haksızlığı ifade edebilme şansları neredeyse sıfırdır. Hele hele medeniyetler ve doğu-batı çatışmasının arasında, tam olarak da oturmamış bir kimlikle (Müslüman-laik ayrışmasını kastediyorum) ayakta kalabilmek çok zordur. Bu psikoloji öfke doğurur. Nitekim bu öfkenin yarattığı Lyon inkâr gösterileri ve anıt hırsızlığı Fransa’da inkâr yasasının çıkmasına sebep oldu. En azından süreci hızlandırdı.

Lakin sorunun daha büyüğü bence Türkiye’nin içindedir. Ermeni sorunuyla dışarıda her geçen gün biraz daha mevzi kaybeden Türkiye, daha doğrusu Türkiye’nin antik politika yapıcıları, içerideki, yani kendi vatandaşına yönelik propagandanın dozunu aynı şiddette arttırmaktadır. Savaşta her şey mubah görüldüğünden kendi vatandaşını ikna etmek için militan bilim, tahrif edilmiş belge, ajite milliyetçilik ve göndermeli tehdit yöntemleriyle, halkın olur da düşmana empati hissetmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu durum halkın psikolojisini (ülkenin diğer büyük sorunlarıyla çarpan oluşturarak) daha da yıpratmaktadır. Çizilen resim Türklere karşı tüm dünyanın işbirliği içersinde oldukları büyük bir haksızlığı içermektedir. Her şey ya siyah, ya da beyazdır böyle durumlarda. Sorunları çözme kabiliyet ve yeteneğini kendinde göremeyen halkın dezenformasyona tabii kesimi, çaresizliğe ve öfkeye kapılmaktadır. Bir an evvel bir şeyler yapılmalı, ülkenin bekası ve onuru kurtarmak için hızlı ve etkili önlemler –Mavi Kitap fiyaskosu gibi- yürürlüğe konmalıdır. Bu mantık diyalog ve uzlaşma kültürünü ortadan kaldıran, tesiri şüphesiz sadece bir sorunda değil, toplum hayatının her aşamasında benzer seyreden bir kaosu doğurmaktadır. Şiddet, her toplumsal alanda geçerli dil olmaya başlamış, üst üste yığılan sorunlar, çözülmemişliklerinin manevi baskısı bir yana, ekonomik yüküyle de insanların hayat kalitesini düşürmektedir. Ermeni meselesinin, Türkiye’de bir avuç Ermeni kalması, Tehcirin üzerinden de doksan yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri olmasının altında yatan sebeplerden bazıları bunlardır.

Türkiye kamuoyunun Ermeni sorununu gerçek boyutlarıyla daha yeni yeni idrak ediyor olması, bu fena olayın toplumsal hafızdaki yıkıcı etkisini yok saymıyor. Henüz el kadar bebeyken maruz kaldığımız, gördüğümüz veya işittiğimiz menfi şeyler, biz onları hiç hatırlamadığımız halde psikolojimizde nasıl tesirini ömür boyu sürdürüyorsa, bu tesir kararlarımızı, seçimlerimizi ve ne yazık ki hatalarımızı nasıl belirliyorsa, halkların belleğinde de çözülemeden kalmış böylesi felaketler yıkıcı etkilerini göstermeye öylece devam ederler. Mesela bir türlü halledilemeyen Kürt sorununda da, 1915 felaketinin ciddi bir bilinçdışı tesiri vardır. Kürtlerin 1915’teki menfi rolleri, Türklerle olan ilişkilerini etkilemeye hâlâ devam etmektedir. Güven ciddi bir erozyona uğramış, kötü tecrübeler diyalog yolunu tıkamıştır.

Görüldüğü gibi, mazinin hayaletleri yaşayanlar üzerinden mevcudiyetlerini sürdürmeye devam etmektedirler. Kötülüğün, bir milletin tekelinde veya genlerinde değil, insanlığın ortak sorunu olduğunu görene kadar da epeyce yolumuz var.

Agos Gazetesi, 24.11.2006

*Gomidas Vartabed: Ünlü Ermeni bestekâr, din adamı ve aydın. 24 Nisan 1915 günü İttihat ve Terakki Hükümetinin Ermeni aydınlarına yönelik yaptığı geniş çaplı tutuklamalarda o da tutuklanarak Çankırı'ya gönderildi. Halide Edip Adıvar, Amerikan büyükelçisi Henry Morgenthau ve diğer pek çok nüfuzlu dostunun gayretleri sayesinde katledilmekten son anda kurtuldu. Lakin İstanbul'a geri döndüğünde akli dengesini yitirmişti. 1937 yılında Paris'te Ville de Juif akıl hastahanesinde yaşamını yitirdi.

Saturday, November 25, 2006

Ayvaz, Saleri, Papazyan...


Geçen haftaki köşesinde değerli dostum Bercuhi’nin peş peşe vefat eden dostların ardından yazdığı mükemmel duyarlılıktaki ağıtını okurken, gayri ihtiyari benim de gözlerimin önünden ölümün bizden sıyırıp aldığı sevgililer geçti. Sevgili babam Aram Esayan vefat edeli on bir yıl olmuş...dile kolay. Ondan birkaç yıl evvel Oskihan amcam, geçen yıl da halam Hayguhi vefat etmişti. Büyükbabam Markar Ağa’yı, babaannem Sima Sultan’ı, Ziya Dedemi ve Şengül Teyzemi zaten hiç tanıyamadım. Sevgili Tuncay Dayım yirmi yedi yaşında öldü. Kendisini hayal meyal hatırlarım. İki kuzenimden Alis kanserden, Arpi de böbrek yetmezliğinden genç yaşta vefat ettiler. Çok tabiidir ki, her ölümde kendi ölümümüzü deneyimlediğimiz gibi, aramızdan ayrılmış olan yakınlarımız için de üzülüyor, kederleniyoruz. Akıttığımız her göz yaşında toptan bir öykünme var kayıplarımıza. Kıymetli Agop Ayvaz, Kristin Saleri ve son olarak Arsen Papazyan’ı ebediyete uğurlarken, sanki ölüler diyarının kapısı aralanmış da, kısacık bir lahza da olsa “Rab’de uyuyan” yakınlarımızı görmüşüz gibi, hasretimiz tekrar depreşiyor... ha, bir de ölüm korkumuz şüphesiz. Her cenazede, her ağıtta, ufukta görünen kendi ölümümüze de ağlıyor olabilir miyiz mesela? Daha başka?.. Doğru ya, bir de ayrılık var. Sadece 1915’te demir bir tokatla dünyaya saçılan Ermeniler değil, Anadolulular olarak hepimiz nasıl da iyi biliriz ayrılığın acısını. Frenkler gibi keşfetmek, gezmek için değil, hayatta kalmak, ya da doyabilmek içindir gurbetin yabani topraklarına saçılışımız. Anadan, babadan, kardaştan ayrı, yarım ölüm gibidir ayrılık.

Ölüm’le insanoğlunun hiçbir zaman barışık olamayacağı bir gerçek. En imanı bütün kişiler, bu hayattan sonrasını kafasında mesele olmaktan çıkartmış en sağlam materyalistler dahi, ölümün kendisi ile meselelerini görebilmiş değiller. Nasıl görsünler ki! Onca emek, onca sıkıntı, onca mücadeleden insanın eline geçen nedir? Tam ektiklerimizin semeresini devşirecekken, ölüm o soğuk yüzünü gösteriyor ve her şey paramparça oluyor aniden. Zamansız ve erken ölümlerin sıradanlaştığı bizim gibi topraklarda, ölümün açtığı yaralar çok daha zor kapanıyor. Gözler hep arkada kalır ama, ölenlerin gözleri daha bir arkada oluyor bizde... kalanların durumunun gidenlerden çok daha vahim olduğu müddetçe, bu böyle.

Bir insan hayattan ne bekler? Bu sualin cevapları belli: İyi yaşamak, güvende olmak, mutlu olmak, sevmek, sevilmek, başarı duygusunu tatmin etmek, çoluk çocuğa karışmak, iyi evlatlarla onurlandırılmak, dünyanın güzelliklerinden faydalanmak... Ölümün bizdeki manası biraz da nasıl yaşıyor olduğumuzla alakalı. Gün yüzü görmeden yaşamak ölümün cazibesini arttırdığı gibi, bolca bereketlenmiş bir yaşam, ölümle olan randevuyu çok daha sevimsiz bir hale getirebilir. Bu sebeple, Darfur, Filistin veya Irak’ta ölümün manası ile, Capri Adasında veya kanala nazır Princengracht’ta yıllık ortalama 40000 € GSMH ile yaşayanlar için ölümün manası çok daha farklı olacaktır. Mamafih ölüm eşitleyicidir. Sokrat’a sormuşlar “Yargıçlar seni ölüme mahkum ettiler, ne diyorsun?” diye... o da cevap vermiş: “Doğa da onları...” Lakin eşitlik için ölümü beklemeye mahkum olanların, çok da içlerine sinen bir şey değildir adaleti öteki dünyaya havale etmek. Ne de olsa bunun hepimizi birden tatmin edecek bir garantisi yoktur. Aydınlanma ve sonrasında Hıristiyanlığa yöneltilen en büyük eleştiri bu cenahtan gelmiştir. Pozitivizm ise Hıristiyanlığın sözüm ona bu eksiğini, kapitalizm ve komünizm ile yamamaya çalışmıştır. Ondan sonrasını da zaten hep beraber yaşadık. Bol kanlı bir ganimet şöleni; soykırımlar, soykırımlar ve soykırımlar...

Ölümün insanı filozof edici bir tesiri vardır bir de. Uyuşmuş halde yaşayan bizlerin, karnımız tok olduğu ve de dürtülerimiz az çok tatmin edildiği müddetçe böyle boş şeyler düşünmeye pek tahammülümüz yoktur. Ama tüm cenazeler, tüm hastahaneler ve tüm hapishaneler çok kıymetli filozoflar, çok derin filozofik sohbetlerle doludur. Buradan tüm filozofların, tüm düşünce adamlarının ölümden en çok ve en istikrarlı korkan zümreler olduğu sonucu çıkar mı, bilmiyorum. Kendi payıma, ölümün canımı çok acıttığını söyleyebilirim. Hem yakınlarımın, hem de gelecekteki kendi ölümümün... Ne kendime, ne de aramızdan çoktan ayrılmış olanlara yakıştırabiliyorum ölümü. Bence insan, sonsuzluk için tasarlanmış bir varlık. Bunu, ölümü ya kafamıza çok takıyor, ya da tamamen onu unutmak istiyor oluşumuzdan anlıyorum. Dünyayı bizden sonra gelenler için daha iyi bir yer yapmaya uğraş vermekten başka -tabii bunu dert edinenler için söylüyorum- bu hayatta ölümün manasızlaştırmadığı ne var ki!

İnancıma göre Ayvaz’lar, Saleri’ler ve Papazyan’lar boşuna yaşamadıkları gibi, muğlak bir hiçliğin nebulasında buharlaşmadılar da. Yaşam, dönüşen formlarda sonsuza akan bir sarmalda varlığını devam ettiriyor. Bu izahata itirazı olan varsa, ölüme çare bulup öyle çıksın karşıma.

Agos Gazetesi, 17.11.2006


Sunday, November 12, 2006

Sahte zamanda nafile figürler


Bunu daha evvel size anlattım mı hatırlamıyorum: Ecevit, Kıbrıs Harekatı sonrası Amerikan ambargosu ile boğuşurken, biz, yani ailem ve ben, Osmanbey Nakiye Elgün’de (sinagogun alt sokağı olur) fiyakalı bir apartmanda oturuyorduk. Ben henüz sekiz yaşında bile değildim. Evimizin hemen üstündeki Abide-i Hürriyet Caddesi -ve şüphesiz Halakârgazi Caddesi de- her Allahın günü büyük öğrenci mitinglerine sahne olurdu. Binlerce genç sloganlar atarak gösteri yaparlar, çok geçmeden polisin müdahalesi gelir, ortalık birden karışır, biz çocuklar da pencerelerden bizim sokağa doğru kaçışan anarşitlere bakar, bundan da büyük bir heyecan duyardık. Solcular bizdendi. Onlar faşit değildi. Onlar iyi çocuklardı. Hem solcular genellikle kızlı erkekli, daha insancıl ve güler yüzlü oluyorlardı. Onlar faşitler gibi sadece erkeklerden ve o karanlık yüzlerdeki nadan suretlerden mürekkep değillerdi. Bunu nereden biliyorsun diye sorarsanız, sokağımızı caddeye bağlayan Halaskârgazi Pasajı’nın üst girişinde, dönemin çok popüler mekanı olan “Mantı Kafe” bulunurdu. Solcu lise, üniversite gençliği bu kafeyi mekan bellemişlerdi. Onları vitrinin camından gözlemek, daha o sabah veya bir gün evvelki mitingde, canhıraş sloganlar atan, polise taşlar fırlatan, faşitlerle boğuşan gerçek üstü varlıkları yakından izlemek en büyük heyecanımızdı. Gençlerin bizim ilgimizden pek şikayeti yoktu ama, mekan sahibi sakallı, deri yelekli koca dev bizi görende hemen kovalamayı adet haline getirmişti. Böylelikle hayal dünyamızda o gençlerin tesiri gittikçe arttı. Sevgili ablam bu çatışmalar yüzünden okulu bırakmak mecburiyetinde kaldığında dahi, bende büyüsünden pek de bir şey yitirmemişti o zevat.

O günlerde eve her gün Hürriyet ve Günaydın gazetesi alınırdı. Cumhuriyet alınmazdı çünkü babamın Cumhuriyet alanların gizli polis tarafından izlenip fişlendiği yönünde (CHP’nin ve Cumhuriyet’in bugünkü halini görse ne düşünürdü acaba?) kuşkuları vardı. Daha renkli olduğundan benim favorim Günaydın idi. Tüm resimleri teker yeker inceler, hayallere dalardım. Hülasa, ailem CHP’liydi. Babam ilkin küçük, sonra da ortalama bir sermayedar olduğu halde, nedense reyini de, sevgisini de sağcı Demirel’e değil, solcu Karaoğlan’a verirdi. Biz ailece Galatasaray’ı tutar, CHP’ye oy verir, daha içeriden bir kahramanın gölgesinde dinlenmek lüzum ettiğinde, Patrik Kalustyan’dan başka allahı gelse tanımazdık.

Neyse, işte o gazetelerdeki karikatürlerde görmüştüm ilk kez Ecevit’i. Amerikan bayrağından mürekkep melon şapkası ve frakıyla Amerikan başkanının, kasketli, mavi gömlekli Karaoğlan ile girdiği maceraları konu ederdi bu karikatürler. Ecevit, kâh bu hain fraklının yuvarladığı ve üzerinde ambargo yazan büyük bir kayanın önü sıra koşar, kâh Kıbrıs haritasına benzetilen bir kayanın Girne ucundan tutunuk, aşağı düşmemek için debelenir, kâh tek çıkışı, üzerinde ambargo yazan kocaman bir fare tarafından kapanmış bir labirentin içinde bir çıkış yolu arardı. Ben bu resimlerden o kadar çok etkilenirdim ki, geceleri yatmadan evvel Allah Babaya, Ecevit’i bu güç durumdan (durumun gerçek mahiyeti hakkında hiçbir fikrim yoktu) kurtarması için yalvarırdım. O ustaca dramatize edilmiş resimlerden, Ecevit’in de, memleketin de çok kötü bir vaziyette olduğunu anlamıştım. Geceleri kâbuslarıma kadar sirayet etmişti bu durum. Düşünün ki, çocukluğum ile alakalı hatırlayabildiğim nadir anılarımdan biridir bu.

Ecevit öldü. Allah rahmet eylesin. Lakin nostalji yüklü televizyon programlarını izler, gazete köşelerini takip ederseniz, benim çocuk tahayyüllerimden çok da farklı olmayan yorumlarla karşılaşırsınız. Hoş hatıralar, Ecevit-Rahşan romantizmi, şair Ecevit, dürüst Ecevit, zarif Ecevit, haksızlığa uğramış Ecevit... Sanki herkes tüm iyi niyetiyle daha görkemli şeyler yazmak, merhum bir siyasetçinin ardından daha müspet konuşmak istermiş de, yazacak çok da fazla bir şey bulamazmış gibi... Oysa bir liderin kasketi, mavi gömleği ve yazdığı ortalama şiirlerinden ziyade, daha çok siyasi başarılarından bahsedilmesi gerekmez miydi? Siyasi hayatını gereksiz bir uzatışla ve son derece kötü bir finalle sona erdiren bir lider olarak, yarımlığın sıkıntısını ne kadar da bariz yaşatıyor bize merhum. Onun vefatıyla bir dönemin kapandığını, ülkeye kazandırdıklarına orantılı olarak ardında fark edilebilir bir boşluk bıraktığını söyleyebilseydik keşke.

Olmadı. Olamazdı da. Ecevit’e haksızlık da etmeyelim fazla. Allah rahmet eylesin. Pek çokları gibi, yalan bir ülkede, yalan bir bellekte, yalan bir hayat yaşadı. Yazık oldu; ona da memlekete de.

Üzgünüm.

Agos Gazetesi, 10.11.2006

Saturday, November 04, 2006

Sivil bir bayram

Zannederim bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamaları 83 yıllık Cumhuriyet tarihimiz boyunca yapılan en sivil kutlama oldu. Özellikle 28 Ekim’i 29’a bağlayan gece Boğaz’da yapılan kutlamalar muhteşemdi. Böyle anlamlı bir kutlamanın daha da anlam ve estetik kazanacağı en güzel yerdi Boğaz... Muhteşem bir ambiyans, muhteşem bir ışık gösterisi ve muhteşem bir coşku... Camilerin minareleri arasına mahyalarla yazılan “Cumhuriyet Bayramı Kulu Olsun” yazıları, Boğaz Köprüsü’nden iki kıtaya yayılan ışık hüzmeleri, gökyüzünde birbiri ardına patlayan havai fişekler, Atatürk’ün, çeşitli yapıların ve bir kürenin üzerine yansıtılan sivil görüntüleri bir bayram işte böyle kutlanır dedirtiyordu adeta insana. Kompleksli, saldırgan, dışlayan ve tedirgin değil, görkemli, kendine güvenen, davetkâr ve barış doluydu atmosfer. Türkiye’de sancılı ya da tedricen de olsa gerçekleşen değişiminin estetik ve anlamlı bir tezahürüydü kutlamalar. Bu organizasyonu düzenleyen, katkısı ve emeği geçen tüm kurumlara, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere teşekkür etmek boynumuzun borcu.

29 Ekim sabahı ise CNN Türk kanalında Şirin Payzın’ın sunduğu “Gençler Demokrasiyi ve Cumhuriyeti Konuşuyor” adlı bir program vardı. Mehmet Altan, Oya Baydar, Füsun Üstel ve Erbil Tuşalp ile, Arı Gurubu adlı bir gençlik gurubu arasında hoş bir münazara yapıldı. Kendilerine cumhuriyeti korumak ve yaşatmak adı altında yüklenmeye çalışılan çatışma kültürüne karşı gençlerin ne kadar uyanık ve donanımlı olduklarını görmek beni çok mutlu etti. Söz konusu gençlerin, seçilme yaşının 25’e indirilmesinde rol alan sivil gençlik örgütlerinde aktif olmaları belli bir demokrasi alt yapısı ve duyarlılığında olduklarını zaten gösteriyordu ama, kırık dökük bir Türkçe ile, karmakarışık düşüncelerini anlatmaya çalışan o yitik gençlik profilinden çok daha iç ferahlatıcıydı. Gençler, özellikle sivilleşme, tahammül, çok kültürlülük, demokrasinin evrenselliği ve gerekliliği üzerinde, hani kıymetli konuklar alınmasın ama, onlardan çok daha parlak ve canlı bir tavır sergilediler.

Sayın Mehmet Altan’ın da vurguladığı ve gençlerin de tasdik ettiği bir tespit var ki, burada ben de tekrar etme ihtiyacı hissediyorum. Bugün çoğu gazeteye, pek çok televizyon kanalına baktığınızda, gerçekten karamsar bir Türkiye imajı çizilmekte. Bu yayınların ne denli sistematik yapıldığını veya sadece bir rastlantı olup olmadığını bilemiyorum. Ama şayet Türkiye’yi bu bakış açısından izliyor ve biraz da vatanınızı seviyorsanız, bir kamplaşmanın tarafı haline gelmemeniz mümkün değil. Ülkenin vaziyeti o kadar vahim ki, bir şeyler yapmak, taraf ve hatta aktif olmak duygusu içersinde oluyorsunuz. Bu atmosfer, istikrar ve demokrasinin en büyük düşmanı. Toplumsal ayrışma, kamplaşma ve çatışma ortamının da hazırlayıcısı. Sayın Oya Baydar çok güzel bir tespit yaptı ve Cumhuriyet’in ilanının bir devrim olduğunu, her devrimin tabiatı gereği bir çatışma, bir mücadele gerektirdiğini, kurucu ve takip eden ilk neslin de, eskiyi yıkan ve zorlu bir mücadele ile yıktıkları şeyin yerine yeni bir şey koyanlar olarak bu çatışma kültürüne sahip olduklarını, lakin artık bu çatışma kültürünün yerini uzlaşma, tahammül ve barış kültürüne bırakmak mecburiyetinde olduğunu, ancak hep olağanüstü tutulan ortam sebebiyle bunun tam anlamıyla mümkün olamadığını söyledi.

Dün konuşmacı olarak katıldığım bir panelde buna yakın bir görüşüme hemen şu eleştiri geldi. “Sizin hezeyan dediğiniz bu şeyler hezeyan değil bir gerçekliktir. Türkiye çeşitli dış ve iç tehditler altındadır. Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir.” Türkiye için daha fazla demokrasi isteyenlerin karşısına hep aynı argüman konuyor. Özgürlüklerin istiklale kurban edildiği indirgemeci, ertelemeci bir anlayış bu ve hiç de gerçekçi değil. Bugün CHP ve onun temsil ettiği bu düşüncenin, İtilaf Devletlerinin İstanbul’u işgal ettikleri o günde donduğu bir gerçek. Bu travma ya çok derindi ve tesiri hâlâ geçmedi, ya da kullanılmasında hâlâ fayda görülen bir siyasi argüman. Ben ikincisinin daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

Bilmem farkında mısınız? Bu düşünce ve onun temsilcileri artık tarih dışı, gündem dışı kalmaya başladılar. Tanklı toplu, devasa bayraklı bir milliyetçiliğin hemen yanında, daha özgür, daha şenlikli, daha kendine güvenen, Orhan Pamuklarıyla övünebilen, Kerinçsizlerine ise omuz silken modern bir Türkiye var. Türkiye, dayakçı babasından reşitliğini talep eden, kendi sorunlarını kendisi çözmeye kararlı onurlu bir delikanlı gibi gözükmeye başladı gözüme. Bilmiyorum artık, belki de bayram coşkusu yüzündendir.

Agos Gazetesi, 03.11.2006

Saturday, October 28, 2006

Ekşi tepki

Fransız Parlamentosunda Ermeni Soykırımını inkârı cezalandıran yasanın kabulünden sonra Türkiye’nin verdiği reaksiyonlar doğal olarak pek çeşitli oldu. O çeşitli tepkilerin ortak vurgusu, bu yasanın antidemokratik, yani demokrasi değerlerine, düşünce özgürlüğüne, bilime ve vicdana aykırı olduğu yönündeydi. Lakin Avrupa ve dünyada yankı bulanlar daha çok işte Hrant Dink gibi, Murat Belge gibi, Elif Şafak gibi, Halil Berktay ve diğer pek çokları gibi, düşüncenin baskılandığı, esaret altında olduğu bir ülkede fikirlerini inançla, her şeye rağmen dillendirebilmiş olanların onurlu tepkisiydi. Çünkü onlar düşünmenin ve ifade etmenin bedelini ödemiş ve ödemeye de devam eden inançlı aydınlardı. Lakin, belki de Fransa’da bu yasanın bu denli rahatça geçmesinin saiklerinden biri olan Türkiye’de düşüncenin hâlâ bir suç olmasının mesulü kesimlerin seslerinin düşünce mağdurlarında daha gür çıkması, domatese ekilen karabiber gibi yüzümüzü ekşitti. Türkiye’de Ermenilere yapılan şey bir soykırımdır demek, 301’ler ve onların yeni ve eski muadilleri tarafından yıllardır cezalandırılırken, Fransa’nın benzer bir kanun çıkarmasının Voltaire’e, Sartre’a, Camus’ye, Balzac’a yapılan göndermelerle eleştirilmesi, şüpheniz olmasın ki ne Fransa’da, ne de dünyanın diğer ileri demokrasilerinde umulan etkiyi yaptı. Pek tabii, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, bu kişilerin amacı dünyaya ciddi ve dürüst bir mesaj vermek değil, seçimlerin yaklaştığı, şuursuz milliyetçilik ve aşırı sağa kaymanın Türkiye’nin balansını bozduğu bir ortamda iç kamuoyunu etkileme çabasıydı.

Her şeye rağmen bu deneyimin Türkiye demokrasisi için olumlu bir yanı var. Türkiye’ye yapılan bu haksızlık, düşünceyi cezalandırmanın nasıl bir his olduğunu hepimize hatırlatarak, yıllardır fikirleri yüzünden hapislerde, mahkeme kapılarında süründürülen tüm düşünce mağdurlarının durumunu bize daha iyi anlattı. 301’lere neden ihtiyacımız olmadığını, neden herkesin özgürce düşünebilmesi ve düşüncesini serbestçe ifade edebilmesi gerektiğini daha içten deneyimledik bu şekilde. Ve yine umuyorum ki, bu deneyimin sayesinde Türkiye 301’lerinden kurtularak dünyaya asıl mesajını iletebilir. Fransa’ya demokrasi dersi vermeden evvel, çuvaldızı kendimize batırıp, kendi ayıplarımızdan bir an evvel kurtulmamız gerektiğini bize hatırlatabilir.

Fransa’ya verilen tepkilerin çoğu duygusal, kompleksli ve nadandı. RTÜK’ün Fransız filmlerini yayınlamayın çağrısı mı, İbrahim Tatlıses’in Fransa konserlerini iptal etmesi mi, Cezayir’in 1958’deki bağımsızlık kararını tanımayan tek ülke olarak, Cezayir soykırımını tanıma kararı alma önerileri mi, Fransa’da çalışan Türklere yapılan “Vatana dön!” çağrıları mı, YÖK başkanı Teziç’in kendisine verilen Commandeur nişanını Chirac’a iade etmesi mi? Hangisini sayalım?

Lakin bir tanesi var ki, hakkında Ekşi Sözlük’te girilen bir yorum beni bu ülke ve gençliği adına biraz olsun ümitlendirdi. Yorum, Yeditepe Üniversitesi öğrencilerinin Fransa eylemi hakkındaydı. Düzletmeden aktarıyorum.

“Demek Yeditepeli gençlik tarihine sahip çıkıyor?.. Mesai saatinin son saatlerini bitse de gitsek modunda geçirmeye çalışırken okuduğum bu entry, yüreğimin bir yerlerinde ince ince yaralar açtı...ahh benim duyarlı, ahh benim peugeot 206 sahibi Yeditepe Üniversiteli gençliğim... gözlerimi yaşarttınız... Peki Fransa meclisinin aldığı kararlarla aklınıza gelen ‘anti-demokratik yasayı protesto etme’, yani kısaca demokrasi kültürünüz daha önce neredeydi?.. Sormazlar mı adam olana, daha önce ülkenin yaşadığı hangi anti demokratik sorunda ses verdin, hangi soruna sahip çıktın diye?.. Hangi meselede Yeditepe gençliği olarak tepki koydun? Tabii buna ses verirsin... bu güzel olay di mi? Nasılsa herkes bu olaya karşı, sürüden ayrılmış olmayacaksın... Polis molis gelip de ‘Hööytt lan, mına koduğumun koministleriii’ demiyecek... Gözaltına alınmayacaksın... Sadece rektörlük binasının önüne gideceksin... Hani diğer üniversitelerde okuyan arkadaşlarının sorunları olduğunda tepki koymak için gitmediğin rektörlüğün önüne... Hani 2 Temmuzlarda Sivas katliamını unutmadığını, katillerinin gereken cezaları alması için olayın takipçisi olacağını açıklamak için inmediğin rektörlüğün önüne... Hani 16 Martlarda, bundan yıllar önce senin gibi üniversite öğrencisi olan kızlı erkekli grubun üstüne okullarından çıkarken bomba atılmasını ve katledilmelerini unutmadığını, onların sıradan üniversite öğrencisi olduklarını ve yukarıdaki kör politik savaşta cephe kazanmak için nedensiz şekilde öldürüldüklerini unutmadığını ve bu oyunu bildiğini haykırmak için inmediğin rektörlüğün önüne… Akşam eve giderken de sevgilinin o çok sevdiği danonenin çikolatalı pudinginden almazsın olur biter be Yeditepeli kardeşim, üzüldüğün şeye bak...”

Fransa’ya verilen tepkilerin çoğu bu cevabı hak ediyor. Ne diyelim? Kulağı olan işitsin.

Agos Gazetesi, 27.10.2006

Sunday, October 22, 2006

Çavdar tarlasındaki çocuklar*

Dünyanın belki de en hüner isteyen, en zor mesleği anne baba olmak diye düşünüyorum. Meslek tanımlamasını seçmem hadiseyi duygusuz bir profesyonelliğe indirgemeyi amaçlamaktan ziyade, anne ve babalığın en zor, en riskli uğraşı olmasına rağmen, herhangi bir mesleğin talep ettiği uzmanlığın anne ve baba adaylarında aranmamasına yaptığım bir vurgudur. Bu bir eleştiri değil, bir tespit sadece. Şüphesiz, böyle resmi bir düzenleme ancak bireysel özgürlüklerin kollektif topluma feda edildiği faşizan bir ideolojide ve cebren mümkün olabilirdi, ve inanın çok daha feci sonuçlar verirdi.

Çocuk yapma eylemi, iki kişinin, hatta bazen sadece bir kişinin karar vermesi ile olup biten, doğal bir eylem gibi gözüküyor. Tabii böyle gözükmesi -veya ebeveynlerin hadiseyi böyle kabullenmesi- olayın gerçekte böyle olduğu manasına gelmiyor. Öncesi, biyolojik süreci ve sonrası ile, bir çocuk sahibi olmanın ne kadar önemli bir karar olduğunu kaç ebeveyn biliyor? Çocuk edinme kararımız ne kadar sağlıklı nedenlere dayanıyor? Genç çiftlerin üzerinde yoğunlaşan “Çocuk yap!” baskısının, kadın üzerinde “Bereketli veya çorak tarla”, erkek üzerinde de “Erkekliğin topluma muştulanması veya tersi” manasına geldiğini, böyle bir baskının bu kararı müstakbel ebeveynlerinden alıp baskının kaynağına havale ettiğinin kaçımız farkında?

Cevabını bilmek asla mümkün gözükmese de, dünya nüfusunun yüzde kaçı acaba aşk çocuğudur diye hep merak ederim. Dünyada bunca mutsuzluk ve savaş varsa, çok olmamalı diye de düşünürüm. Kürtajın köşesinden dönen bir bebeyle, anne ve babanın tam bir yürek birliği ve iradesiyle sahip oldukları bir bebek, hayata eşit şartlarda mı başlamaktadır? Anneliğin o en zor anlarında ağızdan kaçan bir itiraf çocukları nasıl etkilemektedir? Kendi arzusu ile değil de çevre baskısı ile edinilen bir çocuk, hiç itiraf edilmese dahi kendisini hiç açık etmez mi? Eşini eve bağlamak için kazaya getirilen çocuklar neyin kurbanı olurlar mesela? Erkek çocuk edinmek isterken, acaba bu dünyaya kaç kız çocuğu merhaba demiş, daha da mühimi, akıbetleri ne olmuştur? Bunlar herkes için çok zor sualler ve cevapları da çok can acıtıcı, biliyorum.

Tüm kötülüklerin anası sevgisizlik. Var olmakla çoktan hak ettiği sevgiyi ailesinden alamayan çocuklar, hayatları boyunca o sevgi yokluğunun peşinden sürükleniyorlar. Devamlı bir tasdik edilme, kabullenilme, yüceltilme arzusu ile aslında hiç büyümüyorlar. Bu sebeple erkekler annelerine, kadınlar da babalarına benzer eşlerin peşinden gidiyorlar. Böylelikle zamanında anne ve babalarından göremedikleri sevginin yerini doldurmaya çalışıyorlar. Geçmiş sahneyi hiç terk etmediği için, gerçek ve sağlıklı ilişkilere başlamak da hiç mümkün olmuyor. Hem kendilerine, hem karşısındakilere de büyük bir haksızlık etmiş oluyorlar. Çoğu da bu umarsızlıkla harcanıp gidiyor, ne yazık!

Tabii sevgi derken bu kavramı da biraz açmak gerekiyor. Farzımuhal, şımarmasın diye çocuklarını gece uyurken öpüp koklayanlar, çocuğunun fizyolojik ihtiyaçlarını sağlamanın iyi ebeveynlik için gerek ve yeter şart olduğunu düşünenler, şüphesiz doğru yaptıklarını zannediyorlar. Lakin çocukları bundan bihaber... Onlar, kendilerine barınacak bir ev, kıyafet ve yiyecek sağlanmasının sevgiyle bağlantısını kuracak boyutta değiller çünkü. Sorun şu ki, sevgisiz büyüyen çocuklar kendileri ebeveyn olduklarında da benzer davranışlar içersinde oluyorlar. Bu çok doğal, çünkü böyle bir pratikleri yok. Nasıl sever, nasıl sevilir, sevgi nasıl gösterilir bilmiyorlar.

Diğer yandan, çocuğa sarf edilen sevgi sözcükleri de tek başına kafi değil. Bu sözcüklerin hareketlerle desteklenmiş -yani içi dolu- olması gerekiyor. Mesela, çocuğa ne kadar ve ne kalitede zaman ayrılıyor? Günün yirmi dört saati baş başa olup da, aslında çocukla hiç vakit geçirilmemiş olunabileceği gibi, belki dolu dolu yaşanan bir yarım saat bundan çok daha anlamlı olabilir. Çocuğu sevmek kadar, onunla iletişim kurmak, onun bireyselliğini tanımak, onunla zaman geçirmek ve bir yolunu bulup sevgiyi ona mutlaka iletmek gerekiyor. Bunu yapmamanın bencillik dışında hiçbir özrü yok. Onların bizlere ihtiyacı var. Dile getiremeseler de, bizim için en değerli, en eşsiz, en sevilesi olduklarını bilmeye ihtiyaçları var. Ve inanın bu sanıldığından çok daha kolay. Yeter ki mazeretleri bir kenara koyabilelim.

Biyolojik değil, gerçek anne babalar olmak o kadar önemli ki! Umarım herkese böylesi nasip olur.

Agos Gazetesi, 20.10.2006
*J.D. Salinger’in kült romanı.

Monday, October 16, 2006

Zoraki gündem

Bu hafta Fransız Parlamentosunun Ermeni Soykırımını inkârı suç sayan yasa tasarısı dışında yazmak lüks düşeceğinden, çok önemli bir konuda hazırlamış olduğum makaleyi gelecek haftaya sarkıtmak zorunda kaldım. Bu makalenin ismi ‘Çavdar tarlasındaki çocuklar’dı ve çocuklarımızla kurduğumuz ilişkiler ile ilgiliydi. Gördüğünüz gibi, tarihten günümüze sarkmaya, bizi felç etmeye devam eden hadiseler yüzünden bir türlü günümüzün sorunlarına odaklanamıyoruz. Bunları ne yok saymak mümkün, ne de tesirlerinden kaçınmak olası. Bu sebeple “Ben bildiğimi okurum” demek de pek anlamlı olmuyor. Gelelim konumuza.

Hafta boyunca Türkiye’nin ana gündemi “Ermeni Soykırımının inkârı” ile doluydu ve böyle zamanlarda alışmış olduğum gibi, beni bir televizyon kanalına canlı yayına davet ettiler. Ben de yine aynı cevabı verdim: “Bu konu ile ilgili konuşmak üzere televizyona çıkmıyorum...” Bunun iki ana sebebi var. İlki, Ermeni Tehciri konusunda Türkiye’de tam bir düşünce ve ifade özgürlüğü yok. İkincisi ise bu yaklaşım biçimi hadisenin konuşulmasına değil, aslında konuşulmamasına hizmet ettiğinden bunda pay sahibi olmak istemiyorum. Herkesin karşılıklı kılıçlarını çektiği bir ortamda sizden beklenen de bir tarafta olmanız ve beklenen şeyleri söylemeniz. Sağduyunun yitirildiği, empati ve iletişimin alıp başını uzaklara gittiği dönemlerde, her halde en iyisi bu kakofoniye ortak olmamak. Belki yanlış düşünüyorum. Lakin böyle düşünüyorum.

Tıpkı Yahudi Soykırımı hakkında farklı konuşmanın suç olmaması gerektiğine inandığım gibi, “Ermenilere yapılan şey soykırım değildir” ve şüphesiz Türkiye’de de “Ermenilere soykırım yapılmıştır” demenin suç olmaması gerektiğine inanıyorum. İçinde bir fikir barındıran, lakin şiddeti, hakareti, ırkçılığı dışlayan her türlü düşünce serbestçe ifade edilebilmelidir. Yahudi Soykırımı dünya kamuoyunu o kadar şiddetli bir biçimde etkilemiştir ki, böyle hadiselerin bir daha yaşanmaması için bazı önlemler alınmıştır. Bunlardan birisi de, 1994’te soykırımın inkârına getirilen yasaklama olmuştur. Nitekim, bildiğiniz gibi 2006 yılı başında sağcı İngiliz tarihçi David Irving bu kanun işletilerek Viyana’da üç yıl hapis cezası aldı. Neyin düşünce özgürlüğü içersinde yer alacağı, neyin ise cezalandırılacağı hâlâ ciddi bir sorun.
Demokrasilerde ifade özgürlüğünün işlevi, açık tartışmalar zemininde hakikate ulaşmaktır. İfade özgürlüğü, hiç kimsenin hakikat üzerinde bir tekeli bulunmadığından dolayı mevcuttur. Bu nedenle, Soykırım kanunlarında olduğu üzere (ülkemizde de 301. vb maddeler) devletin hakikat ve yalanı belirleme hakkı olmamalı. Zira devlet bu durumda değişen şartlarda keyfine göre hareket edebilir. O soykırımın olduğunu veya olmadığını açıklar ve bunun aksini iddia edeni hapis cezasıyla tehdit edebilir. Hakikatin bulunması, devletlerin görevi değil, insanlığın hiç bitmeyen bir sürecidir. Aracı da, ifade özgürlüğüdür. Lakin soykırım gibi pek çok insanı ilgilendiren acılı bir konuda, ya da güvenliğe eklemlenmiş hassasiyetlerde düşüncenin tehdit olarak algılanmasında hâlâ bir beis görülmemesi, aslında bu konunun pek de sağlam temellerde oturmadığını gösteriyor.

Son olarak inkâr yasasına Türkiye’nin tepkisine bir yorum getirmek istiyorum. Zannederim biz kolay kolay sağduyulu olamayacağız. Yine ticari boykot tehditlerinden, sert beyanatlardan ortalık geçilmiyor. Hatta AKP ve CHP’den misilleme olarak -Varlık Vergilerini, 1964 Mübadelelerini hatırlatır biçimde- Türkiye’de çalışan 70 bin Ermenistanlıyı sınır dışı etme önerisi bile geldi. Bunlar faydasız olduğu gibi, uygar ve insani olmayan tutumlar. Bilmem haberiniz var mı? 2001’deki karardan sonra yapılan ticari boykotun hemen ertesinde, Türkiye’nin Fransa ile ticaret hacminde patlama yaşandı. Bugünün dünyasında böyle şeylere yer yok. Biz tüm bunların yerine liberal ve özgürlükçü yeni bir anayasaya sahip olsaydık, ya da son TCK’daki düşünceyi cezalandıran maddeleri çıkarabilmiş, hatta onları daha en baştan oralara koymasaydık, bugün Fransa’ya tepkimiz daha anlamlı olmayacak mıydı? Avrupa’nın pek çok ülkesinden daha ileri bir noktada olmayacak mıydık? Fransa Ermeni Soykırımı yoktur demeyi yasaklamaya kalkıyor, Türkiye’de tersini söylemek ise fiilen zaten yasak. O zaman başbakan ve muhalefet liderinin düşünce özgürlüğünü savunan heyecanlı konuşmaları trajikomik kaçmıyor mu?

Halbûki tüm bu krizler Türkiye demokrasisi için öyle fırsatlar ihtiva ediyor ki, insan üzülmeden edemiyor. Tüm ümidimiz Ermeni Tehcirinin Türkiye’ye yeni açılımlar yaratmak üzere bir kaldıraç vazifesi görmesi. 1915’te Tehcir yollarında buharlaşan Ermenilerin Türkiye’den intikam almaktan ziyade bunu arzulayacaklarını düşünüyorum.

Agos Gazetesi, 13.10.2006

Çelişkiler

Bana ödünç verilmiş bu kıymetli köşede, mümkün olduğunca ahkam kesmeden, dengecilik oynamadan doğru olduğuna kanaat getirdiğim düşüncelerimi sizlerle açık yüreklilikle paylaşmaya çalışıyorum. Şöyle bir hesaplıyorum, neredeyse altı yılı aşkın senedir aralıksız bunu sürdürüyorum da. Büyük bir iş yaptığım kanısında olmadığım gibi, gereksiz bir alçak gönüllüğün esiri olmuş da değilim. Sağ olsunlar, bana elektronik posta gönderen, veyahut değişik ortamlarda, çeşitli vesilelerle karşılaştığım okurlarım beni hararetle teşvik ederek bu işe inancımı sürdürmeme katkıda bulunuyorlar. Onlara teşekkür ederim. Açıkçası şu geçen yıllar boyunca menfi eleştiri almış da değilim pek. Bu beni rahatlatan bir unsur değil lakin. Eleştiri yokluğu, zannedildiği kadar da hoş bir durum değil. Çünkü ben derdi olan bir yazarım. Sadece köşemde değil, tefekkürlerimde, romanlarımda, henüz size ulaşmamış deneme yazılarım ve şiirlerimde de bir derdi yoğuruyorum hep. Bir sanatçı şüphesiz dertsiz de yazabilir. Çiçeğe, böceğe, aşka dair yazabilir. Bunu ne küçümserim, ne de yargılarım. Lakin ben öyle değilim. Bu durum benim yapımla ilgili olduğu kadar, içine doğduğum bu cemaat, bu ülke ve bu dünya ile de alakalı. Bu yüzden de çoğunluğu hepimize ait olan sıkıntıları dert ediniyorum. Beni okuyan sizlerin, ya da eşin dostun, yakın uzak çevremin de buna ortak olmasını, tam bir yürek birliği ile hislerimi, düşüncelerimi paylaşmasını bekliyor, bunu bulamazsam kırılıyor da değilim. Böyle olmak beni bencil ve fikri sabit bir kişi yapacağı gibi, mutsuz da ederdi. Kendi kifayetsizliğimi keşfettikçe, insanları önemseyip onları sevdikçe, onların bana benzemesinin, benim gibi düşünmesinin nasıl bir cehennem olacağını da gördüm. Beni kıran sevgisizlik, samimiyetsizlik ve adaletsizlik olmuştu sadece.

İşte bu yıllar boyunca yaşamı besleyen önemli damarlardan birisinin, belki şaşıracaksınız ama çelişkiler olduğunu keşfettim. Çok öncelerden beri yapmaya çalıştığım şey, yüreğimdeki ikilikleri teke indirmek, dolayısıyla ayağımı sağlam bir zemine basabilme çabası olmuştu. Şayet her konudaki doğruları bulabilirsem ruhum huzur bulur, dünya da beni konuk ettiği, beni beslediği için pişman olmazdı. Hepimiz dünyaya belli bir bedele mal oluyorduk ve bu bedeli ödemenin tek yolu dünyanın daha yaşanır bir yer haline gelmesine katkıda bulunmak, çevremizde küçük de olsa müspet bir fark yaratmak olmalıydı. Bunun üzerine düşünmeye, okumaya ve araştırmaya verdim kendimi. Başlarda sadece bunun yeterli olabileceğini düşünmüştüm. Yani okuduğum şeye göre kararımı veriyor, pozisyonumu belirleyerek safımı seçiyordum. Sonra, bunların bazılarının zamana karşı dayanıksız olduklarını görmeye başladım. Doğrular sabit değildi, değişiyordu. O zaman bunların, yani çelişkilerin varlığı bana sıkıntı vermeye başladı. Şayet bir doğru yoksa kim kime ne diyebilirdi, yer yüzündeki cennete nasıl ulaşılabilirdi ki!

Çelişkilerimin bana öğrettiği çok şey oldu ve görülen o ki, ben ölene kadar da bu böyle olacak. Öğrendiğim en kıymetli bilgilerden birisi de, çelişkilerin aslında insanın vicdanını temiz tuttuğu, onu yenilediğiydi. Çelişkilerim sayesinde aslında doğruların erişilemez değil, benim algılarımın güvenilmez olduğu ortaya çıktı. Geniş bir spektrum üzerinde gezinen kararsız duygulanımlar içersinde algılar o kadar çok değişkenlik gösteriyordu ki, onlara güvenerek sağlam bir sonuca ulaşmak neredeyse imkansızdı. Lakin bu tespiti yapıp noktayı koymak da bir çözüm getirmiyordu. Dedik ya, dertlerimiz vardı ve dertlerin hâl çaresi de doğrulara ulaşmaktan geçiyordu. Peki o vakit ne yapacak, nasıl yaşayacaktık? Burada ciddi bir dilemma ile karşı karşıyaydık.

Tabii size şu iki satır yazıda -haşa- hayatın sırlarını verecek değilim. Böyle bir şey de yok zaten. Yanlış anlamayın, hayatın ele geçirilmesi gereken bir sırrı var; lakin tek bir formülü yok. İşte burada da düşünmenin, emek vermenin, ruhu keşfetmenin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Sonra da anlıyorsunuz ki, değiştirebileceğiniz, üzerinde yetki ve güç sahibi olabileceğiniz yegâne malzeme, sizsiniz. Dünya daha iyi bir yer olabilir ve bu sizin değişiminize, kendi olgunlaşmanıza bağlı. Böylelikle hep başkalarını suçlamaktan, başkalarıyla çekişmekten de vazgeçiyorsunuz. Bunu yapsanız bile, öfkeyle değil, sevgiyle, yıkarak değil, bina ederek ve bir amaç için yapıyorsunuz. Anlayabildiğim kadarıyla -Tarkovski’nin Stalker filminde olduğu gibi- sürekli değişen bir evrende, değişenin içindeki değişmezi anlamak, o değişimin tazeliğinde kalmak çok önemli. Bunun için beyinlerdeki peşin hükümlerin kırılması, korkularımızın ve bencilliklerimizin Ben’in kendini çevreleyen evrenle yegâne bağlantısı olan algılarımızı nasıl deforme ettiğini anlamak lazım. Bir de güvenmemek gereken tek kişinin kendimiz olduğunu.

İsa Mesih “Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” demişti. Bunu tersten okursanız, gerçeği bilmediğimiz ve bu sebeple de özgür olmadığımız ortaya çıkıyor. Lakin insanın bunu kabul etmesi o kadar zor ki! Bu gerçeği yüzümüze vuranları durmadan çarmıha germemiz de hep bu yüzden.

Agos Gazetesi, 06.10.2006

Followers