Saturday, October 28, 2006

Ekşi tepki

Fransız Parlamentosunda Ermeni Soykırımını inkârı cezalandıran yasanın kabulünden sonra Türkiye’nin verdiği reaksiyonlar doğal olarak pek çeşitli oldu. O çeşitli tepkilerin ortak vurgusu, bu yasanın antidemokratik, yani demokrasi değerlerine, düşünce özgürlüğüne, bilime ve vicdana aykırı olduğu yönündeydi. Lakin Avrupa ve dünyada yankı bulanlar daha çok işte Hrant Dink gibi, Murat Belge gibi, Elif Şafak gibi, Halil Berktay ve diğer pek çokları gibi, düşüncenin baskılandığı, esaret altında olduğu bir ülkede fikirlerini inançla, her şeye rağmen dillendirebilmiş olanların onurlu tepkisiydi. Çünkü onlar düşünmenin ve ifade etmenin bedelini ödemiş ve ödemeye de devam eden inançlı aydınlardı. Lakin, belki de Fransa’da bu yasanın bu denli rahatça geçmesinin saiklerinden biri olan Türkiye’de düşüncenin hâlâ bir suç olmasının mesulü kesimlerin seslerinin düşünce mağdurlarında daha gür çıkması, domatese ekilen karabiber gibi yüzümüzü ekşitti. Türkiye’de Ermenilere yapılan şey bir soykırımdır demek, 301’ler ve onların yeni ve eski muadilleri tarafından yıllardır cezalandırılırken, Fransa’nın benzer bir kanun çıkarmasının Voltaire’e, Sartre’a, Camus’ye, Balzac’a yapılan göndermelerle eleştirilmesi, şüpheniz olmasın ki ne Fransa’da, ne de dünyanın diğer ileri demokrasilerinde umulan etkiyi yaptı. Pek tabii, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, bu kişilerin amacı dünyaya ciddi ve dürüst bir mesaj vermek değil, seçimlerin yaklaştığı, şuursuz milliyetçilik ve aşırı sağa kaymanın Türkiye’nin balansını bozduğu bir ortamda iç kamuoyunu etkileme çabasıydı.

Her şeye rağmen bu deneyimin Türkiye demokrasisi için olumlu bir yanı var. Türkiye’ye yapılan bu haksızlık, düşünceyi cezalandırmanın nasıl bir his olduğunu hepimize hatırlatarak, yıllardır fikirleri yüzünden hapislerde, mahkeme kapılarında süründürülen tüm düşünce mağdurlarının durumunu bize daha iyi anlattı. 301’lere neden ihtiyacımız olmadığını, neden herkesin özgürce düşünebilmesi ve düşüncesini serbestçe ifade edebilmesi gerektiğini daha içten deneyimledik bu şekilde. Ve yine umuyorum ki, bu deneyimin sayesinde Türkiye 301’lerinden kurtularak dünyaya asıl mesajını iletebilir. Fransa’ya demokrasi dersi vermeden evvel, çuvaldızı kendimize batırıp, kendi ayıplarımızdan bir an evvel kurtulmamız gerektiğini bize hatırlatabilir.

Fransa’ya verilen tepkilerin çoğu duygusal, kompleksli ve nadandı. RTÜK’ün Fransız filmlerini yayınlamayın çağrısı mı, İbrahim Tatlıses’in Fransa konserlerini iptal etmesi mi, Cezayir’in 1958’deki bağımsızlık kararını tanımayan tek ülke olarak, Cezayir soykırımını tanıma kararı alma önerileri mi, Fransa’da çalışan Türklere yapılan “Vatana dön!” çağrıları mı, YÖK başkanı Teziç’in kendisine verilen Commandeur nişanını Chirac’a iade etmesi mi? Hangisini sayalım?

Lakin bir tanesi var ki, hakkında Ekşi Sözlük’te girilen bir yorum beni bu ülke ve gençliği adına biraz olsun ümitlendirdi. Yorum, Yeditepe Üniversitesi öğrencilerinin Fransa eylemi hakkındaydı. Düzletmeden aktarıyorum.

“Demek Yeditepeli gençlik tarihine sahip çıkıyor?.. Mesai saatinin son saatlerini bitse de gitsek modunda geçirmeye çalışırken okuduğum bu entry, yüreğimin bir yerlerinde ince ince yaralar açtı...ahh benim duyarlı, ahh benim peugeot 206 sahibi Yeditepe Üniversiteli gençliğim... gözlerimi yaşarttınız... Peki Fransa meclisinin aldığı kararlarla aklınıza gelen ‘anti-demokratik yasayı protesto etme’, yani kısaca demokrasi kültürünüz daha önce neredeydi?.. Sormazlar mı adam olana, daha önce ülkenin yaşadığı hangi anti demokratik sorunda ses verdin, hangi soruna sahip çıktın diye?.. Hangi meselede Yeditepe gençliği olarak tepki koydun? Tabii buna ses verirsin... bu güzel olay di mi? Nasılsa herkes bu olaya karşı, sürüden ayrılmış olmayacaksın... Polis molis gelip de ‘Hööytt lan, mına koduğumun koministleriii’ demiyecek... Gözaltına alınmayacaksın... Sadece rektörlük binasının önüne gideceksin... Hani diğer üniversitelerde okuyan arkadaşlarının sorunları olduğunda tepki koymak için gitmediğin rektörlüğün önüne... Hani 2 Temmuzlarda Sivas katliamını unutmadığını, katillerinin gereken cezaları alması için olayın takipçisi olacağını açıklamak için inmediğin rektörlüğün önüne... Hani 16 Martlarda, bundan yıllar önce senin gibi üniversite öğrencisi olan kızlı erkekli grubun üstüne okullarından çıkarken bomba atılmasını ve katledilmelerini unutmadığını, onların sıradan üniversite öğrencisi olduklarını ve yukarıdaki kör politik savaşta cephe kazanmak için nedensiz şekilde öldürüldüklerini unutmadığını ve bu oyunu bildiğini haykırmak için inmediğin rektörlüğün önüne… Akşam eve giderken de sevgilinin o çok sevdiği danonenin çikolatalı pudinginden almazsın olur biter be Yeditepeli kardeşim, üzüldüğün şeye bak...”

Fransa’ya verilen tepkilerin çoğu bu cevabı hak ediyor. Ne diyelim? Kulağı olan işitsin.

Agos Gazetesi, 27.10.2006

Sunday, October 22, 2006

Çavdar tarlasındaki çocuklar*

Dünyanın belki de en hüner isteyen, en zor mesleği anne baba olmak diye düşünüyorum. Meslek tanımlamasını seçmem hadiseyi duygusuz bir profesyonelliğe indirgemeyi amaçlamaktan ziyade, anne ve babalığın en zor, en riskli uğraşı olmasına rağmen, herhangi bir mesleğin talep ettiği uzmanlığın anne ve baba adaylarında aranmamasına yaptığım bir vurgudur. Bu bir eleştiri değil, bir tespit sadece. Şüphesiz, böyle resmi bir düzenleme ancak bireysel özgürlüklerin kollektif topluma feda edildiği faşizan bir ideolojide ve cebren mümkün olabilirdi, ve inanın çok daha feci sonuçlar verirdi.

Çocuk yapma eylemi, iki kişinin, hatta bazen sadece bir kişinin karar vermesi ile olup biten, doğal bir eylem gibi gözüküyor. Tabii böyle gözükmesi -veya ebeveynlerin hadiseyi böyle kabullenmesi- olayın gerçekte böyle olduğu manasına gelmiyor. Öncesi, biyolojik süreci ve sonrası ile, bir çocuk sahibi olmanın ne kadar önemli bir karar olduğunu kaç ebeveyn biliyor? Çocuk edinme kararımız ne kadar sağlıklı nedenlere dayanıyor? Genç çiftlerin üzerinde yoğunlaşan “Çocuk yap!” baskısının, kadın üzerinde “Bereketli veya çorak tarla”, erkek üzerinde de “Erkekliğin topluma muştulanması veya tersi” manasına geldiğini, böyle bir baskının bu kararı müstakbel ebeveynlerinden alıp baskının kaynağına havale ettiğinin kaçımız farkında?

Cevabını bilmek asla mümkün gözükmese de, dünya nüfusunun yüzde kaçı acaba aşk çocuğudur diye hep merak ederim. Dünyada bunca mutsuzluk ve savaş varsa, çok olmamalı diye de düşünürüm. Kürtajın köşesinden dönen bir bebeyle, anne ve babanın tam bir yürek birliği ve iradesiyle sahip oldukları bir bebek, hayata eşit şartlarda mı başlamaktadır? Anneliğin o en zor anlarında ağızdan kaçan bir itiraf çocukları nasıl etkilemektedir? Kendi arzusu ile değil de çevre baskısı ile edinilen bir çocuk, hiç itiraf edilmese dahi kendisini hiç açık etmez mi? Eşini eve bağlamak için kazaya getirilen çocuklar neyin kurbanı olurlar mesela? Erkek çocuk edinmek isterken, acaba bu dünyaya kaç kız çocuğu merhaba demiş, daha da mühimi, akıbetleri ne olmuştur? Bunlar herkes için çok zor sualler ve cevapları da çok can acıtıcı, biliyorum.

Tüm kötülüklerin anası sevgisizlik. Var olmakla çoktan hak ettiği sevgiyi ailesinden alamayan çocuklar, hayatları boyunca o sevgi yokluğunun peşinden sürükleniyorlar. Devamlı bir tasdik edilme, kabullenilme, yüceltilme arzusu ile aslında hiç büyümüyorlar. Bu sebeple erkekler annelerine, kadınlar da babalarına benzer eşlerin peşinden gidiyorlar. Böylelikle zamanında anne ve babalarından göremedikleri sevginin yerini doldurmaya çalışıyorlar. Geçmiş sahneyi hiç terk etmediği için, gerçek ve sağlıklı ilişkilere başlamak da hiç mümkün olmuyor. Hem kendilerine, hem karşısındakilere de büyük bir haksızlık etmiş oluyorlar. Çoğu da bu umarsızlıkla harcanıp gidiyor, ne yazık!

Tabii sevgi derken bu kavramı da biraz açmak gerekiyor. Farzımuhal, şımarmasın diye çocuklarını gece uyurken öpüp koklayanlar, çocuğunun fizyolojik ihtiyaçlarını sağlamanın iyi ebeveynlik için gerek ve yeter şart olduğunu düşünenler, şüphesiz doğru yaptıklarını zannediyorlar. Lakin çocukları bundan bihaber... Onlar, kendilerine barınacak bir ev, kıyafet ve yiyecek sağlanmasının sevgiyle bağlantısını kuracak boyutta değiller çünkü. Sorun şu ki, sevgisiz büyüyen çocuklar kendileri ebeveyn olduklarında da benzer davranışlar içersinde oluyorlar. Bu çok doğal, çünkü böyle bir pratikleri yok. Nasıl sever, nasıl sevilir, sevgi nasıl gösterilir bilmiyorlar.

Diğer yandan, çocuğa sarf edilen sevgi sözcükleri de tek başına kafi değil. Bu sözcüklerin hareketlerle desteklenmiş -yani içi dolu- olması gerekiyor. Mesela, çocuğa ne kadar ve ne kalitede zaman ayrılıyor? Günün yirmi dört saati baş başa olup da, aslında çocukla hiç vakit geçirilmemiş olunabileceği gibi, belki dolu dolu yaşanan bir yarım saat bundan çok daha anlamlı olabilir. Çocuğu sevmek kadar, onunla iletişim kurmak, onun bireyselliğini tanımak, onunla zaman geçirmek ve bir yolunu bulup sevgiyi ona mutlaka iletmek gerekiyor. Bunu yapmamanın bencillik dışında hiçbir özrü yok. Onların bizlere ihtiyacı var. Dile getiremeseler de, bizim için en değerli, en eşsiz, en sevilesi olduklarını bilmeye ihtiyaçları var. Ve inanın bu sanıldığından çok daha kolay. Yeter ki mazeretleri bir kenara koyabilelim.

Biyolojik değil, gerçek anne babalar olmak o kadar önemli ki! Umarım herkese böylesi nasip olur.

Agos Gazetesi, 20.10.2006
*J.D. Salinger’in kült romanı.

Monday, October 16, 2006

Zoraki gündem

Bu hafta Fransız Parlamentosunun Ermeni Soykırımını inkârı suç sayan yasa tasarısı dışında yazmak lüks düşeceğinden, çok önemli bir konuda hazırlamış olduğum makaleyi gelecek haftaya sarkıtmak zorunda kaldım. Bu makalenin ismi ‘Çavdar tarlasındaki çocuklar’dı ve çocuklarımızla kurduğumuz ilişkiler ile ilgiliydi. Gördüğünüz gibi, tarihten günümüze sarkmaya, bizi felç etmeye devam eden hadiseler yüzünden bir türlü günümüzün sorunlarına odaklanamıyoruz. Bunları ne yok saymak mümkün, ne de tesirlerinden kaçınmak olası. Bu sebeple “Ben bildiğimi okurum” demek de pek anlamlı olmuyor. Gelelim konumuza.

Hafta boyunca Türkiye’nin ana gündemi “Ermeni Soykırımının inkârı” ile doluydu ve böyle zamanlarda alışmış olduğum gibi, beni bir televizyon kanalına canlı yayına davet ettiler. Ben de yine aynı cevabı verdim: “Bu konu ile ilgili konuşmak üzere televizyona çıkmıyorum...” Bunun iki ana sebebi var. İlki, Ermeni Tehciri konusunda Türkiye’de tam bir düşünce ve ifade özgürlüğü yok. İkincisi ise bu yaklaşım biçimi hadisenin konuşulmasına değil, aslında konuşulmamasına hizmet ettiğinden bunda pay sahibi olmak istemiyorum. Herkesin karşılıklı kılıçlarını çektiği bir ortamda sizden beklenen de bir tarafta olmanız ve beklenen şeyleri söylemeniz. Sağduyunun yitirildiği, empati ve iletişimin alıp başını uzaklara gittiği dönemlerde, her halde en iyisi bu kakofoniye ortak olmamak. Belki yanlış düşünüyorum. Lakin böyle düşünüyorum.

Tıpkı Yahudi Soykırımı hakkında farklı konuşmanın suç olmaması gerektiğine inandığım gibi, “Ermenilere yapılan şey soykırım değildir” ve şüphesiz Türkiye’de de “Ermenilere soykırım yapılmıştır” demenin suç olmaması gerektiğine inanıyorum. İçinde bir fikir barındıran, lakin şiddeti, hakareti, ırkçılığı dışlayan her türlü düşünce serbestçe ifade edilebilmelidir. Yahudi Soykırımı dünya kamuoyunu o kadar şiddetli bir biçimde etkilemiştir ki, böyle hadiselerin bir daha yaşanmaması için bazı önlemler alınmıştır. Bunlardan birisi de, 1994’te soykırımın inkârına getirilen yasaklama olmuştur. Nitekim, bildiğiniz gibi 2006 yılı başında sağcı İngiliz tarihçi David Irving bu kanun işletilerek Viyana’da üç yıl hapis cezası aldı. Neyin düşünce özgürlüğü içersinde yer alacağı, neyin ise cezalandırılacağı hâlâ ciddi bir sorun.
Demokrasilerde ifade özgürlüğünün işlevi, açık tartışmalar zemininde hakikate ulaşmaktır. İfade özgürlüğü, hiç kimsenin hakikat üzerinde bir tekeli bulunmadığından dolayı mevcuttur. Bu nedenle, Soykırım kanunlarında olduğu üzere (ülkemizde de 301. vb maddeler) devletin hakikat ve yalanı belirleme hakkı olmamalı. Zira devlet bu durumda değişen şartlarda keyfine göre hareket edebilir. O soykırımın olduğunu veya olmadığını açıklar ve bunun aksini iddia edeni hapis cezasıyla tehdit edebilir. Hakikatin bulunması, devletlerin görevi değil, insanlığın hiç bitmeyen bir sürecidir. Aracı da, ifade özgürlüğüdür. Lakin soykırım gibi pek çok insanı ilgilendiren acılı bir konuda, ya da güvenliğe eklemlenmiş hassasiyetlerde düşüncenin tehdit olarak algılanmasında hâlâ bir beis görülmemesi, aslında bu konunun pek de sağlam temellerde oturmadığını gösteriyor.

Son olarak inkâr yasasına Türkiye’nin tepkisine bir yorum getirmek istiyorum. Zannederim biz kolay kolay sağduyulu olamayacağız. Yine ticari boykot tehditlerinden, sert beyanatlardan ortalık geçilmiyor. Hatta AKP ve CHP’den misilleme olarak -Varlık Vergilerini, 1964 Mübadelelerini hatırlatır biçimde- Türkiye’de çalışan 70 bin Ermenistanlıyı sınır dışı etme önerisi bile geldi. Bunlar faydasız olduğu gibi, uygar ve insani olmayan tutumlar. Bilmem haberiniz var mı? 2001’deki karardan sonra yapılan ticari boykotun hemen ertesinde, Türkiye’nin Fransa ile ticaret hacminde patlama yaşandı. Bugünün dünyasında böyle şeylere yer yok. Biz tüm bunların yerine liberal ve özgürlükçü yeni bir anayasaya sahip olsaydık, ya da son TCK’daki düşünceyi cezalandıran maddeleri çıkarabilmiş, hatta onları daha en baştan oralara koymasaydık, bugün Fransa’ya tepkimiz daha anlamlı olmayacak mıydı? Avrupa’nın pek çok ülkesinden daha ileri bir noktada olmayacak mıydık? Fransa Ermeni Soykırımı yoktur demeyi yasaklamaya kalkıyor, Türkiye’de tersini söylemek ise fiilen zaten yasak. O zaman başbakan ve muhalefet liderinin düşünce özgürlüğünü savunan heyecanlı konuşmaları trajikomik kaçmıyor mu?

Halbûki tüm bu krizler Türkiye demokrasisi için öyle fırsatlar ihtiva ediyor ki, insan üzülmeden edemiyor. Tüm ümidimiz Ermeni Tehcirinin Türkiye’ye yeni açılımlar yaratmak üzere bir kaldıraç vazifesi görmesi. 1915’te Tehcir yollarında buharlaşan Ermenilerin Türkiye’den intikam almaktan ziyade bunu arzulayacaklarını düşünüyorum.

Agos Gazetesi, 13.10.2006

Çelişkiler

Bana ödünç verilmiş bu kıymetli köşede, mümkün olduğunca ahkam kesmeden, dengecilik oynamadan doğru olduğuna kanaat getirdiğim düşüncelerimi sizlerle açık yüreklilikle paylaşmaya çalışıyorum. Şöyle bir hesaplıyorum, neredeyse altı yılı aşkın senedir aralıksız bunu sürdürüyorum da. Büyük bir iş yaptığım kanısında olmadığım gibi, gereksiz bir alçak gönüllüğün esiri olmuş da değilim. Sağ olsunlar, bana elektronik posta gönderen, veyahut değişik ortamlarda, çeşitli vesilelerle karşılaştığım okurlarım beni hararetle teşvik ederek bu işe inancımı sürdürmeme katkıda bulunuyorlar. Onlara teşekkür ederim. Açıkçası şu geçen yıllar boyunca menfi eleştiri almış da değilim pek. Bu beni rahatlatan bir unsur değil lakin. Eleştiri yokluğu, zannedildiği kadar da hoş bir durum değil. Çünkü ben derdi olan bir yazarım. Sadece köşemde değil, tefekkürlerimde, romanlarımda, henüz size ulaşmamış deneme yazılarım ve şiirlerimde de bir derdi yoğuruyorum hep. Bir sanatçı şüphesiz dertsiz de yazabilir. Çiçeğe, böceğe, aşka dair yazabilir. Bunu ne küçümserim, ne de yargılarım. Lakin ben öyle değilim. Bu durum benim yapımla ilgili olduğu kadar, içine doğduğum bu cemaat, bu ülke ve bu dünya ile de alakalı. Bu yüzden de çoğunluğu hepimize ait olan sıkıntıları dert ediniyorum. Beni okuyan sizlerin, ya da eşin dostun, yakın uzak çevremin de buna ortak olmasını, tam bir yürek birliği ile hislerimi, düşüncelerimi paylaşmasını bekliyor, bunu bulamazsam kırılıyor da değilim. Böyle olmak beni bencil ve fikri sabit bir kişi yapacağı gibi, mutsuz da ederdi. Kendi kifayetsizliğimi keşfettikçe, insanları önemseyip onları sevdikçe, onların bana benzemesinin, benim gibi düşünmesinin nasıl bir cehennem olacağını da gördüm. Beni kıran sevgisizlik, samimiyetsizlik ve adaletsizlik olmuştu sadece.

İşte bu yıllar boyunca yaşamı besleyen önemli damarlardan birisinin, belki şaşıracaksınız ama çelişkiler olduğunu keşfettim. Çok öncelerden beri yapmaya çalıştığım şey, yüreğimdeki ikilikleri teke indirmek, dolayısıyla ayağımı sağlam bir zemine basabilme çabası olmuştu. Şayet her konudaki doğruları bulabilirsem ruhum huzur bulur, dünya da beni konuk ettiği, beni beslediği için pişman olmazdı. Hepimiz dünyaya belli bir bedele mal oluyorduk ve bu bedeli ödemenin tek yolu dünyanın daha yaşanır bir yer haline gelmesine katkıda bulunmak, çevremizde küçük de olsa müspet bir fark yaratmak olmalıydı. Bunun üzerine düşünmeye, okumaya ve araştırmaya verdim kendimi. Başlarda sadece bunun yeterli olabileceğini düşünmüştüm. Yani okuduğum şeye göre kararımı veriyor, pozisyonumu belirleyerek safımı seçiyordum. Sonra, bunların bazılarının zamana karşı dayanıksız olduklarını görmeye başladım. Doğrular sabit değildi, değişiyordu. O zaman bunların, yani çelişkilerin varlığı bana sıkıntı vermeye başladı. Şayet bir doğru yoksa kim kime ne diyebilirdi, yer yüzündeki cennete nasıl ulaşılabilirdi ki!

Çelişkilerimin bana öğrettiği çok şey oldu ve görülen o ki, ben ölene kadar da bu böyle olacak. Öğrendiğim en kıymetli bilgilerden birisi de, çelişkilerin aslında insanın vicdanını temiz tuttuğu, onu yenilediğiydi. Çelişkilerim sayesinde aslında doğruların erişilemez değil, benim algılarımın güvenilmez olduğu ortaya çıktı. Geniş bir spektrum üzerinde gezinen kararsız duygulanımlar içersinde algılar o kadar çok değişkenlik gösteriyordu ki, onlara güvenerek sağlam bir sonuca ulaşmak neredeyse imkansızdı. Lakin bu tespiti yapıp noktayı koymak da bir çözüm getirmiyordu. Dedik ya, dertlerimiz vardı ve dertlerin hâl çaresi de doğrulara ulaşmaktan geçiyordu. Peki o vakit ne yapacak, nasıl yaşayacaktık? Burada ciddi bir dilemma ile karşı karşıyaydık.

Tabii size şu iki satır yazıda -haşa- hayatın sırlarını verecek değilim. Böyle bir şey de yok zaten. Yanlış anlamayın, hayatın ele geçirilmesi gereken bir sırrı var; lakin tek bir formülü yok. İşte burada da düşünmenin, emek vermenin, ruhu keşfetmenin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Sonra da anlıyorsunuz ki, değiştirebileceğiniz, üzerinde yetki ve güç sahibi olabileceğiniz yegâne malzeme, sizsiniz. Dünya daha iyi bir yer olabilir ve bu sizin değişiminize, kendi olgunlaşmanıza bağlı. Böylelikle hep başkalarını suçlamaktan, başkalarıyla çekişmekten de vazgeçiyorsunuz. Bunu yapsanız bile, öfkeyle değil, sevgiyle, yıkarak değil, bina ederek ve bir amaç için yapıyorsunuz. Anlayabildiğim kadarıyla -Tarkovski’nin Stalker filminde olduğu gibi- sürekli değişen bir evrende, değişenin içindeki değişmezi anlamak, o değişimin tazeliğinde kalmak çok önemli. Bunun için beyinlerdeki peşin hükümlerin kırılması, korkularımızın ve bencilliklerimizin Ben’in kendini çevreleyen evrenle yegâne bağlantısı olan algılarımızı nasıl deforme ettiğini anlamak lazım. Bir de güvenmemek gereken tek kişinin kendimiz olduğunu.

İsa Mesih “Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” demişti. Bunu tersten okursanız, gerçeği bilmediğimiz ve bu sebeple de özgür olmadığımız ortaya çıkıyor. Lakin insanın bunu kabul etmesi o kadar zor ki! Bu gerçeği yüzümüze vuranları durmadan çarmıha germemiz de hep bu yüzden.

Agos Gazetesi, 06.10.2006

Followers