Sunday, October 22, 2006

Çavdar tarlasındaki çocuklar*

Dünyanın belki de en hüner isteyen, en zor mesleği anne baba olmak diye düşünüyorum. Meslek tanımlamasını seçmem hadiseyi duygusuz bir profesyonelliğe indirgemeyi amaçlamaktan ziyade, anne ve babalığın en zor, en riskli uğraşı olmasına rağmen, herhangi bir mesleğin talep ettiği uzmanlığın anne ve baba adaylarında aranmamasına yaptığım bir vurgudur. Bu bir eleştiri değil, bir tespit sadece. Şüphesiz, böyle resmi bir düzenleme ancak bireysel özgürlüklerin kollektif topluma feda edildiği faşizan bir ideolojide ve cebren mümkün olabilirdi, ve inanın çok daha feci sonuçlar verirdi.

Çocuk yapma eylemi, iki kişinin, hatta bazen sadece bir kişinin karar vermesi ile olup biten, doğal bir eylem gibi gözüküyor. Tabii böyle gözükmesi -veya ebeveynlerin hadiseyi böyle kabullenmesi- olayın gerçekte böyle olduğu manasına gelmiyor. Öncesi, biyolojik süreci ve sonrası ile, bir çocuk sahibi olmanın ne kadar önemli bir karar olduğunu kaç ebeveyn biliyor? Çocuk edinme kararımız ne kadar sağlıklı nedenlere dayanıyor? Genç çiftlerin üzerinde yoğunlaşan “Çocuk yap!” baskısının, kadın üzerinde “Bereketli veya çorak tarla”, erkek üzerinde de “Erkekliğin topluma muştulanması veya tersi” manasına geldiğini, böyle bir baskının bu kararı müstakbel ebeveynlerinden alıp baskının kaynağına havale ettiğinin kaçımız farkında?

Cevabını bilmek asla mümkün gözükmese de, dünya nüfusunun yüzde kaçı acaba aşk çocuğudur diye hep merak ederim. Dünyada bunca mutsuzluk ve savaş varsa, çok olmamalı diye de düşünürüm. Kürtajın köşesinden dönen bir bebeyle, anne ve babanın tam bir yürek birliği ve iradesiyle sahip oldukları bir bebek, hayata eşit şartlarda mı başlamaktadır? Anneliğin o en zor anlarında ağızdan kaçan bir itiraf çocukları nasıl etkilemektedir? Kendi arzusu ile değil de çevre baskısı ile edinilen bir çocuk, hiç itiraf edilmese dahi kendisini hiç açık etmez mi? Eşini eve bağlamak için kazaya getirilen çocuklar neyin kurbanı olurlar mesela? Erkek çocuk edinmek isterken, acaba bu dünyaya kaç kız çocuğu merhaba demiş, daha da mühimi, akıbetleri ne olmuştur? Bunlar herkes için çok zor sualler ve cevapları da çok can acıtıcı, biliyorum.

Tüm kötülüklerin anası sevgisizlik. Var olmakla çoktan hak ettiği sevgiyi ailesinden alamayan çocuklar, hayatları boyunca o sevgi yokluğunun peşinden sürükleniyorlar. Devamlı bir tasdik edilme, kabullenilme, yüceltilme arzusu ile aslında hiç büyümüyorlar. Bu sebeple erkekler annelerine, kadınlar da babalarına benzer eşlerin peşinden gidiyorlar. Böylelikle zamanında anne ve babalarından göremedikleri sevginin yerini doldurmaya çalışıyorlar. Geçmiş sahneyi hiç terk etmediği için, gerçek ve sağlıklı ilişkilere başlamak da hiç mümkün olmuyor. Hem kendilerine, hem karşısındakilere de büyük bir haksızlık etmiş oluyorlar. Çoğu da bu umarsızlıkla harcanıp gidiyor, ne yazık!

Tabii sevgi derken bu kavramı da biraz açmak gerekiyor. Farzımuhal, şımarmasın diye çocuklarını gece uyurken öpüp koklayanlar, çocuğunun fizyolojik ihtiyaçlarını sağlamanın iyi ebeveynlik için gerek ve yeter şart olduğunu düşünenler, şüphesiz doğru yaptıklarını zannediyorlar. Lakin çocukları bundan bihaber... Onlar, kendilerine barınacak bir ev, kıyafet ve yiyecek sağlanmasının sevgiyle bağlantısını kuracak boyutta değiller çünkü. Sorun şu ki, sevgisiz büyüyen çocuklar kendileri ebeveyn olduklarında da benzer davranışlar içersinde oluyorlar. Bu çok doğal, çünkü böyle bir pratikleri yok. Nasıl sever, nasıl sevilir, sevgi nasıl gösterilir bilmiyorlar.

Diğer yandan, çocuğa sarf edilen sevgi sözcükleri de tek başına kafi değil. Bu sözcüklerin hareketlerle desteklenmiş -yani içi dolu- olması gerekiyor. Mesela, çocuğa ne kadar ve ne kalitede zaman ayrılıyor? Günün yirmi dört saati baş başa olup da, aslında çocukla hiç vakit geçirilmemiş olunabileceği gibi, belki dolu dolu yaşanan bir yarım saat bundan çok daha anlamlı olabilir. Çocuğu sevmek kadar, onunla iletişim kurmak, onun bireyselliğini tanımak, onunla zaman geçirmek ve bir yolunu bulup sevgiyi ona mutlaka iletmek gerekiyor. Bunu yapmamanın bencillik dışında hiçbir özrü yok. Onların bizlere ihtiyacı var. Dile getiremeseler de, bizim için en değerli, en eşsiz, en sevilesi olduklarını bilmeye ihtiyaçları var. Ve inanın bu sanıldığından çok daha kolay. Yeter ki mazeretleri bir kenara koyabilelim.

Biyolojik değil, gerçek anne babalar olmak o kadar önemli ki! Umarım herkese böylesi nasip olur.

Agos Gazetesi, 20.10.2006
*J.D. Salinger’in kült romanı.

No comments:

Followers