Monday, October 16, 2006

Çelişkiler

Bana ödünç verilmiş bu kıymetli köşede, mümkün olduğunca ahkam kesmeden, dengecilik oynamadan doğru olduğuna kanaat getirdiğim düşüncelerimi sizlerle açık yüreklilikle paylaşmaya çalışıyorum. Şöyle bir hesaplıyorum, neredeyse altı yılı aşkın senedir aralıksız bunu sürdürüyorum da. Büyük bir iş yaptığım kanısında olmadığım gibi, gereksiz bir alçak gönüllüğün esiri olmuş da değilim. Sağ olsunlar, bana elektronik posta gönderen, veyahut değişik ortamlarda, çeşitli vesilelerle karşılaştığım okurlarım beni hararetle teşvik ederek bu işe inancımı sürdürmeme katkıda bulunuyorlar. Onlara teşekkür ederim. Açıkçası şu geçen yıllar boyunca menfi eleştiri almış da değilim pek. Bu beni rahatlatan bir unsur değil lakin. Eleştiri yokluğu, zannedildiği kadar da hoş bir durum değil. Çünkü ben derdi olan bir yazarım. Sadece köşemde değil, tefekkürlerimde, romanlarımda, henüz size ulaşmamış deneme yazılarım ve şiirlerimde de bir derdi yoğuruyorum hep. Bir sanatçı şüphesiz dertsiz de yazabilir. Çiçeğe, böceğe, aşka dair yazabilir. Bunu ne küçümserim, ne de yargılarım. Lakin ben öyle değilim. Bu durum benim yapımla ilgili olduğu kadar, içine doğduğum bu cemaat, bu ülke ve bu dünya ile de alakalı. Bu yüzden de çoğunluğu hepimize ait olan sıkıntıları dert ediniyorum. Beni okuyan sizlerin, ya da eşin dostun, yakın uzak çevremin de buna ortak olmasını, tam bir yürek birliği ile hislerimi, düşüncelerimi paylaşmasını bekliyor, bunu bulamazsam kırılıyor da değilim. Böyle olmak beni bencil ve fikri sabit bir kişi yapacağı gibi, mutsuz da ederdi. Kendi kifayetsizliğimi keşfettikçe, insanları önemseyip onları sevdikçe, onların bana benzemesinin, benim gibi düşünmesinin nasıl bir cehennem olacağını da gördüm. Beni kıran sevgisizlik, samimiyetsizlik ve adaletsizlik olmuştu sadece.

İşte bu yıllar boyunca yaşamı besleyen önemli damarlardan birisinin, belki şaşıracaksınız ama çelişkiler olduğunu keşfettim. Çok öncelerden beri yapmaya çalıştığım şey, yüreğimdeki ikilikleri teke indirmek, dolayısıyla ayağımı sağlam bir zemine basabilme çabası olmuştu. Şayet her konudaki doğruları bulabilirsem ruhum huzur bulur, dünya da beni konuk ettiği, beni beslediği için pişman olmazdı. Hepimiz dünyaya belli bir bedele mal oluyorduk ve bu bedeli ödemenin tek yolu dünyanın daha yaşanır bir yer haline gelmesine katkıda bulunmak, çevremizde küçük de olsa müspet bir fark yaratmak olmalıydı. Bunun üzerine düşünmeye, okumaya ve araştırmaya verdim kendimi. Başlarda sadece bunun yeterli olabileceğini düşünmüştüm. Yani okuduğum şeye göre kararımı veriyor, pozisyonumu belirleyerek safımı seçiyordum. Sonra, bunların bazılarının zamana karşı dayanıksız olduklarını görmeye başladım. Doğrular sabit değildi, değişiyordu. O zaman bunların, yani çelişkilerin varlığı bana sıkıntı vermeye başladı. Şayet bir doğru yoksa kim kime ne diyebilirdi, yer yüzündeki cennete nasıl ulaşılabilirdi ki!

Çelişkilerimin bana öğrettiği çok şey oldu ve görülen o ki, ben ölene kadar da bu böyle olacak. Öğrendiğim en kıymetli bilgilerden birisi de, çelişkilerin aslında insanın vicdanını temiz tuttuğu, onu yenilediğiydi. Çelişkilerim sayesinde aslında doğruların erişilemez değil, benim algılarımın güvenilmez olduğu ortaya çıktı. Geniş bir spektrum üzerinde gezinen kararsız duygulanımlar içersinde algılar o kadar çok değişkenlik gösteriyordu ki, onlara güvenerek sağlam bir sonuca ulaşmak neredeyse imkansızdı. Lakin bu tespiti yapıp noktayı koymak da bir çözüm getirmiyordu. Dedik ya, dertlerimiz vardı ve dertlerin hâl çaresi de doğrulara ulaşmaktan geçiyordu. Peki o vakit ne yapacak, nasıl yaşayacaktık? Burada ciddi bir dilemma ile karşı karşıyaydık.

Tabii size şu iki satır yazıda -haşa- hayatın sırlarını verecek değilim. Böyle bir şey de yok zaten. Yanlış anlamayın, hayatın ele geçirilmesi gereken bir sırrı var; lakin tek bir formülü yok. İşte burada da düşünmenin, emek vermenin, ruhu keşfetmenin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Sonra da anlıyorsunuz ki, değiştirebileceğiniz, üzerinde yetki ve güç sahibi olabileceğiniz yegâne malzeme, sizsiniz. Dünya daha iyi bir yer olabilir ve bu sizin değişiminize, kendi olgunlaşmanıza bağlı. Böylelikle hep başkalarını suçlamaktan, başkalarıyla çekişmekten de vazgeçiyorsunuz. Bunu yapsanız bile, öfkeyle değil, sevgiyle, yıkarak değil, bina ederek ve bir amaç için yapıyorsunuz. Anlayabildiğim kadarıyla -Tarkovski’nin Stalker filminde olduğu gibi- sürekli değişen bir evrende, değişenin içindeki değişmezi anlamak, o değişimin tazeliğinde kalmak çok önemli. Bunun için beyinlerdeki peşin hükümlerin kırılması, korkularımızın ve bencilliklerimizin Ben’in kendini çevreleyen evrenle yegâne bağlantısı olan algılarımızı nasıl deforme ettiğini anlamak lazım. Bir de güvenmemek gereken tek kişinin kendimiz olduğunu.

İsa Mesih “Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” demişti. Bunu tersten okursanız, gerçeği bilmediğimiz ve bu sebeple de özgür olmadığımız ortaya çıkıyor. Lakin insanın bunu kabul etmesi o kadar zor ki! Bu gerçeği yüzümüze vuranları durmadan çarmıha germemiz de hep bu yüzden.

Agos Gazetesi, 06.10.2006

1 comment:

Haçik Poyraz said...

Merhaba Markar Bey,

"Yaşam gidilmezse gelmeyen olandır" sözünde betimlendiği gibi, insanoğlu devamlı mücadele veren, içindeki boşlukları kapatmak,yetkinliğe kavuşmak için çaba sarfeden bir varlıktır.Sadece boşluk duyarlığı taşıyan, içindeki boşluğu duyabilen insan, kendini aşmaya, gedikleri kapamaya çalışır. Çabaladıkça öğrenir ki, boşluk dediğimiz şey insanda kapanmayan bir yara gibidir. Öyle de olması iyidir zaten.
Hayatı dolu dolu yaşamak boşlukları yaşamaktan geçer. Algıladığımız çelişkiler, "Beyhude"lik duygusu, anlam yitimleri, bizi yaşam atılımları yapmaya zorlar, dolayısıyla belirli çelişkiler olumlu anlamda hayatımıza yön verir, bizlerin harekete geçmesini sağlar. Tabii ki burada yaşanan veya algılanan çelişkilerin dozu da önemli, yoğun yaşanan çelişkiler zaman içersinde dayanılmaz bir hal alır ve insanı mutsuz ederler.
Ben yaşım itibarıyla(54) yaşamla ilgili şu kanaate vardım;insan çevresini, yaşadığı toplumun özelliklerini, dünyayı ne kadar iyi algılar ve tanırsa, olgu ve olaylara karşı o denli ihtiyatlı davranmakta veya olgulara geniş açıdan bakmayı başarmaktadır. Fakat diğer taraftan detaylarla,gözlem ve tecrübelerle zenginleşen insan, derin düşünen bir insan bir noktadan sonra insan olarak varlığının tekilliğini, hiçliğini ve hayatın ne kadar anlamsız olduğunun ayırdına varıyor. İşte bu nokta insanı çok fazla etkileyen bir duygu halidir. Ben şahsen bu duyguyu ne kadar arkadaşlarımın desteği ile atmaya çalışsam da, çok başarılı olduğum söylenemez. siz bunu nasıl yorumlarsınız ?gerçekleri bilmek,gerçekten bizleri özgür kılar mı?yoksa o gerçeklerin esiri mi yapar? kaldı ki salt özgürlük Tanrıya mahsustur ve bizler evrende sadece algılayabildiğimiz kadarıyla gerçekleri yaşıyoruz, ki bu hiçbir zaman hakikati yanısatamaz.

Özgürlük insana yakışan bir hayatın oluşmasında önemli onsuz edilmez bir değerdir. Hayat farklılıklarla zenginleşir varsayımından hareketle, bizler farklı Ermeni kimliğimizle sizce bu toplumda nasıl bir değer arzediyoruz ?

Saygılar,Sevgiler

Followers