Monday, November 27, 2006

Ortak travmamız

*
1915 Tehciri’nin sadece Ermenileri değil, Türkleri, Kürtleri ve şüphesiz tüm Türkiyelileri birden hasta ettiği ortada. Yani sorun sadece diaspora, Ermenistan ve Türkiye Ermenileri tarafından 1915’in nasıl algılandığı, onlarda nasıl bir etki yarattığı ile sınırlı değil. 1915, Türkiye için kendisini uluslararası alanda sıkıştıran, epeyce baş ağrıtan politik bir sorundan ibaret de değil. Eğer böyle görülüyorsa, sorun küçümseniyor, büyük bir hata yapılıyor demektir. Türkiye’de şu anda yaşamakta olan nüfusun belki de tamamına yakınının hayatlarında canlı bir Ermeni tanımamış olması, Türkiye’nin ülke sınırları içersinde Kürt sorununa benzer bir Ermeni sorununun mevcut olmaması, Ermenistan’ın ise, Türkiye’nin doğusunda yeni yeni toparlanan küçük bir ülke olarak tehdit potansiyeli taşımaması, 1915’in hali hazırda yaşayan her bir Türkiyelinin psikolojisine, hayat kalitesine menfi tesirde bulunmadığı anlamına gelmez. Bu niye böyle, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

Her şeyden evvel, soykırım iddiaları ile her gün daha ciddi anlamda yüz yüze gelen halkımız, düne kadar var olmayan bir konuda böylesine yoğun bir baskı altına girmekten dolayı hiç mutlu değiller. Özellikle yurt dışına çıkan, hele hele orada yaşamak durumunda olan Türklerin soykırım kavramı ile tanışmaları son derece travmatik olmaktadır. Hiç bilmedikleri, hiç hazırlıklı olmadıkları bir konuda birden bire taraf olmak, soykırımcı olarak addedilmek, zaten batıda bir doğulu olarak tutunmak bu kadar zorken, işleri çok daha karmaşık hale getirmektedir. Ermenilerin kendi iddialarını tüm dünyada neredeyse yüzde yüzlük bir oranda kabul ettirdikleri bir düzlemde, Türklerin kendilerini anlatabilme, uğradıkları haksızlığı ifade edebilme şansları neredeyse sıfırdır. Hele hele medeniyetler ve doğu-batı çatışmasının arasında, tam olarak da oturmamış bir kimlikle (Müslüman-laik ayrışmasını kastediyorum) ayakta kalabilmek çok zordur. Bu psikoloji öfke doğurur. Nitekim bu öfkenin yarattığı Lyon inkâr gösterileri ve anıt hırsızlığı Fransa’da inkâr yasasının çıkmasına sebep oldu. En azından süreci hızlandırdı.

Lakin sorunun daha büyüğü bence Türkiye’nin içindedir. Ermeni sorunuyla dışarıda her geçen gün biraz daha mevzi kaybeden Türkiye, daha doğrusu Türkiye’nin antik politika yapıcıları, içerideki, yani kendi vatandaşına yönelik propagandanın dozunu aynı şiddette arttırmaktadır. Savaşta her şey mubah görüldüğünden kendi vatandaşını ikna etmek için militan bilim, tahrif edilmiş belge, ajite milliyetçilik ve göndermeli tehdit yöntemleriyle, halkın olur da düşmana empati hissetmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu durum halkın psikolojisini (ülkenin diğer büyük sorunlarıyla çarpan oluşturarak) daha da yıpratmaktadır. Çizilen resim Türklere karşı tüm dünyanın işbirliği içersinde oldukları büyük bir haksızlığı içermektedir. Her şey ya siyah, ya da beyazdır böyle durumlarda. Sorunları çözme kabiliyet ve yeteneğini kendinde göremeyen halkın dezenformasyona tabii kesimi, çaresizliğe ve öfkeye kapılmaktadır. Bir an evvel bir şeyler yapılmalı, ülkenin bekası ve onuru kurtarmak için hızlı ve etkili önlemler –Mavi Kitap fiyaskosu gibi- yürürlüğe konmalıdır. Bu mantık diyalog ve uzlaşma kültürünü ortadan kaldıran, tesiri şüphesiz sadece bir sorunda değil, toplum hayatının her aşamasında benzer seyreden bir kaosu doğurmaktadır. Şiddet, her toplumsal alanda geçerli dil olmaya başlamış, üst üste yığılan sorunlar, çözülmemişliklerinin manevi baskısı bir yana, ekonomik yüküyle de insanların hayat kalitesini düşürmektedir. Ermeni meselesinin, Türkiye’de bir avuç Ermeni kalması, Tehcirin üzerinden de doksan yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri olmasının altında yatan sebeplerden bazıları bunlardır.

Türkiye kamuoyunun Ermeni sorununu gerçek boyutlarıyla daha yeni yeni idrak ediyor olması, bu fena olayın toplumsal hafızdaki yıkıcı etkisini yok saymıyor. Henüz el kadar bebeyken maruz kaldığımız, gördüğümüz veya işittiğimiz menfi şeyler, biz onları hiç hatırlamadığımız halde psikolojimizde nasıl tesirini ömür boyu sürdürüyorsa, bu tesir kararlarımızı, seçimlerimizi ve ne yazık ki hatalarımızı nasıl belirliyorsa, halkların belleğinde de çözülemeden kalmış böylesi felaketler yıkıcı etkilerini göstermeye öylece devam ederler. Mesela bir türlü halledilemeyen Kürt sorununda da, 1915 felaketinin ciddi bir bilinçdışı tesiri vardır. Kürtlerin 1915’teki menfi rolleri, Türklerle olan ilişkilerini etkilemeye hâlâ devam etmektedir. Güven ciddi bir erozyona uğramış, kötü tecrübeler diyalog yolunu tıkamıştır.

Görüldüğü gibi, mazinin hayaletleri yaşayanlar üzerinden mevcudiyetlerini sürdürmeye devam etmektedirler. Kötülüğün, bir milletin tekelinde veya genlerinde değil, insanlığın ortak sorunu olduğunu görene kadar da epeyce yolumuz var.

Agos Gazetesi, 24.11.2006

*Gomidas Vartabed: Ünlü Ermeni bestekâr, din adamı ve aydın. 24 Nisan 1915 günü İttihat ve Terakki Hükümetinin Ermeni aydınlarına yönelik yaptığı geniş çaplı tutuklamalarda o da tutuklanarak Çankırı'ya gönderildi. Halide Edip Adıvar, Amerikan büyükelçisi Henry Morgenthau ve diğer pek çok nüfuzlu dostunun gayretleri sayesinde katledilmekten son anda kurtuldu. Lakin İstanbul'a geri döndüğünde akli dengesini yitirmişti. 1937 yılında Paris'te Ville de Juif akıl hastahanesinde yaşamını yitirdi.

Saturday, November 25, 2006

Ayvaz, Saleri, Papazyan...


Geçen haftaki köşesinde değerli dostum Bercuhi’nin peş peşe vefat eden dostların ardından yazdığı mükemmel duyarlılıktaki ağıtını okurken, gayri ihtiyari benim de gözlerimin önünden ölümün bizden sıyırıp aldığı sevgililer geçti. Sevgili babam Aram Esayan vefat edeli on bir yıl olmuş...dile kolay. Ondan birkaç yıl evvel Oskihan amcam, geçen yıl da halam Hayguhi vefat etmişti. Büyükbabam Markar Ağa’yı, babaannem Sima Sultan’ı, Ziya Dedemi ve Şengül Teyzemi zaten hiç tanıyamadım. Sevgili Tuncay Dayım yirmi yedi yaşında öldü. Kendisini hayal meyal hatırlarım. İki kuzenimden Alis kanserden, Arpi de böbrek yetmezliğinden genç yaşta vefat ettiler. Çok tabiidir ki, her ölümde kendi ölümümüzü deneyimlediğimiz gibi, aramızdan ayrılmış olan yakınlarımız için de üzülüyor, kederleniyoruz. Akıttığımız her göz yaşında toptan bir öykünme var kayıplarımıza. Kıymetli Agop Ayvaz, Kristin Saleri ve son olarak Arsen Papazyan’ı ebediyete uğurlarken, sanki ölüler diyarının kapısı aralanmış da, kısacık bir lahza da olsa “Rab’de uyuyan” yakınlarımızı görmüşüz gibi, hasretimiz tekrar depreşiyor... ha, bir de ölüm korkumuz şüphesiz. Her cenazede, her ağıtta, ufukta görünen kendi ölümümüze de ağlıyor olabilir miyiz mesela? Daha başka?.. Doğru ya, bir de ayrılık var. Sadece 1915’te demir bir tokatla dünyaya saçılan Ermeniler değil, Anadolulular olarak hepimiz nasıl da iyi biliriz ayrılığın acısını. Frenkler gibi keşfetmek, gezmek için değil, hayatta kalmak, ya da doyabilmek içindir gurbetin yabani topraklarına saçılışımız. Anadan, babadan, kardaştan ayrı, yarım ölüm gibidir ayrılık.

Ölüm’le insanoğlunun hiçbir zaman barışık olamayacağı bir gerçek. En imanı bütün kişiler, bu hayattan sonrasını kafasında mesele olmaktan çıkartmış en sağlam materyalistler dahi, ölümün kendisi ile meselelerini görebilmiş değiller. Nasıl görsünler ki! Onca emek, onca sıkıntı, onca mücadeleden insanın eline geçen nedir? Tam ektiklerimizin semeresini devşirecekken, ölüm o soğuk yüzünü gösteriyor ve her şey paramparça oluyor aniden. Zamansız ve erken ölümlerin sıradanlaştığı bizim gibi topraklarda, ölümün açtığı yaralar çok daha zor kapanıyor. Gözler hep arkada kalır ama, ölenlerin gözleri daha bir arkada oluyor bizde... kalanların durumunun gidenlerden çok daha vahim olduğu müddetçe, bu böyle.

Bir insan hayattan ne bekler? Bu sualin cevapları belli: İyi yaşamak, güvende olmak, mutlu olmak, sevmek, sevilmek, başarı duygusunu tatmin etmek, çoluk çocuğa karışmak, iyi evlatlarla onurlandırılmak, dünyanın güzelliklerinden faydalanmak... Ölümün bizdeki manası biraz da nasıl yaşıyor olduğumuzla alakalı. Gün yüzü görmeden yaşamak ölümün cazibesini arttırdığı gibi, bolca bereketlenmiş bir yaşam, ölümle olan randevuyu çok daha sevimsiz bir hale getirebilir. Bu sebeple, Darfur, Filistin veya Irak’ta ölümün manası ile, Capri Adasında veya kanala nazır Princengracht’ta yıllık ortalama 40000 € GSMH ile yaşayanlar için ölümün manası çok daha farklı olacaktır. Mamafih ölüm eşitleyicidir. Sokrat’a sormuşlar “Yargıçlar seni ölüme mahkum ettiler, ne diyorsun?” diye... o da cevap vermiş: “Doğa da onları...” Lakin eşitlik için ölümü beklemeye mahkum olanların, çok da içlerine sinen bir şey değildir adaleti öteki dünyaya havale etmek. Ne de olsa bunun hepimizi birden tatmin edecek bir garantisi yoktur. Aydınlanma ve sonrasında Hıristiyanlığa yöneltilen en büyük eleştiri bu cenahtan gelmiştir. Pozitivizm ise Hıristiyanlığın sözüm ona bu eksiğini, kapitalizm ve komünizm ile yamamaya çalışmıştır. Ondan sonrasını da zaten hep beraber yaşadık. Bol kanlı bir ganimet şöleni; soykırımlar, soykırımlar ve soykırımlar...

Ölümün insanı filozof edici bir tesiri vardır bir de. Uyuşmuş halde yaşayan bizlerin, karnımız tok olduğu ve de dürtülerimiz az çok tatmin edildiği müddetçe böyle boş şeyler düşünmeye pek tahammülümüz yoktur. Ama tüm cenazeler, tüm hastahaneler ve tüm hapishaneler çok kıymetli filozoflar, çok derin filozofik sohbetlerle doludur. Buradan tüm filozofların, tüm düşünce adamlarının ölümden en çok ve en istikrarlı korkan zümreler olduğu sonucu çıkar mı, bilmiyorum. Kendi payıma, ölümün canımı çok acıttığını söyleyebilirim. Hem yakınlarımın, hem de gelecekteki kendi ölümümün... Ne kendime, ne de aramızdan çoktan ayrılmış olanlara yakıştırabiliyorum ölümü. Bence insan, sonsuzluk için tasarlanmış bir varlık. Bunu, ölümü ya kafamıza çok takıyor, ya da tamamen onu unutmak istiyor oluşumuzdan anlıyorum. Dünyayı bizden sonra gelenler için daha iyi bir yer yapmaya uğraş vermekten başka -tabii bunu dert edinenler için söylüyorum- bu hayatta ölümün manasızlaştırmadığı ne var ki!

İnancıma göre Ayvaz’lar, Saleri’ler ve Papazyan’lar boşuna yaşamadıkları gibi, muğlak bir hiçliğin nebulasında buharlaşmadılar da. Yaşam, dönüşen formlarda sonsuza akan bir sarmalda varlığını devam ettiriyor. Bu izahata itirazı olan varsa, ölüme çare bulup öyle çıksın karşıma.

Agos Gazetesi, 17.11.2006


Sunday, November 12, 2006

Sahte zamanda nafile figürler


Bunu daha evvel size anlattım mı hatırlamıyorum: Ecevit, Kıbrıs Harekatı sonrası Amerikan ambargosu ile boğuşurken, biz, yani ailem ve ben, Osmanbey Nakiye Elgün’de (sinagogun alt sokağı olur) fiyakalı bir apartmanda oturuyorduk. Ben henüz sekiz yaşında bile değildim. Evimizin hemen üstündeki Abide-i Hürriyet Caddesi -ve şüphesiz Halakârgazi Caddesi de- her Allahın günü büyük öğrenci mitinglerine sahne olurdu. Binlerce genç sloganlar atarak gösteri yaparlar, çok geçmeden polisin müdahalesi gelir, ortalık birden karışır, biz çocuklar da pencerelerden bizim sokağa doğru kaçışan anarşitlere bakar, bundan da büyük bir heyecan duyardık. Solcular bizdendi. Onlar faşit değildi. Onlar iyi çocuklardı. Hem solcular genellikle kızlı erkekli, daha insancıl ve güler yüzlü oluyorlardı. Onlar faşitler gibi sadece erkeklerden ve o karanlık yüzlerdeki nadan suretlerden mürekkep değillerdi. Bunu nereden biliyorsun diye sorarsanız, sokağımızı caddeye bağlayan Halaskârgazi Pasajı’nın üst girişinde, dönemin çok popüler mekanı olan “Mantı Kafe” bulunurdu. Solcu lise, üniversite gençliği bu kafeyi mekan bellemişlerdi. Onları vitrinin camından gözlemek, daha o sabah veya bir gün evvelki mitingde, canhıraş sloganlar atan, polise taşlar fırlatan, faşitlerle boğuşan gerçek üstü varlıkları yakından izlemek en büyük heyecanımızdı. Gençlerin bizim ilgimizden pek şikayeti yoktu ama, mekan sahibi sakallı, deri yelekli koca dev bizi görende hemen kovalamayı adet haline getirmişti. Böylelikle hayal dünyamızda o gençlerin tesiri gittikçe arttı. Sevgili ablam bu çatışmalar yüzünden okulu bırakmak mecburiyetinde kaldığında dahi, bende büyüsünden pek de bir şey yitirmemişti o zevat.

O günlerde eve her gün Hürriyet ve Günaydın gazetesi alınırdı. Cumhuriyet alınmazdı çünkü babamın Cumhuriyet alanların gizli polis tarafından izlenip fişlendiği yönünde (CHP’nin ve Cumhuriyet’in bugünkü halini görse ne düşünürdü acaba?) kuşkuları vardı. Daha renkli olduğundan benim favorim Günaydın idi. Tüm resimleri teker yeker inceler, hayallere dalardım. Hülasa, ailem CHP’liydi. Babam ilkin küçük, sonra da ortalama bir sermayedar olduğu halde, nedense reyini de, sevgisini de sağcı Demirel’e değil, solcu Karaoğlan’a verirdi. Biz ailece Galatasaray’ı tutar, CHP’ye oy verir, daha içeriden bir kahramanın gölgesinde dinlenmek lüzum ettiğinde, Patrik Kalustyan’dan başka allahı gelse tanımazdık.

Neyse, işte o gazetelerdeki karikatürlerde görmüştüm ilk kez Ecevit’i. Amerikan bayrağından mürekkep melon şapkası ve frakıyla Amerikan başkanının, kasketli, mavi gömlekli Karaoğlan ile girdiği maceraları konu ederdi bu karikatürler. Ecevit, kâh bu hain fraklının yuvarladığı ve üzerinde ambargo yazan büyük bir kayanın önü sıra koşar, kâh Kıbrıs haritasına benzetilen bir kayanın Girne ucundan tutunuk, aşağı düşmemek için debelenir, kâh tek çıkışı, üzerinde ambargo yazan kocaman bir fare tarafından kapanmış bir labirentin içinde bir çıkış yolu arardı. Ben bu resimlerden o kadar çok etkilenirdim ki, geceleri yatmadan evvel Allah Babaya, Ecevit’i bu güç durumdan (durumun gerçek mahiyeti hakkında hiçbir fikrim yoktu) kurtarması için yalvarırdım. O ustaca dramatize edilmiş resimlerden, Ecevit’in de, memleketin de çok kötü bir vaziyette olduğunu anlamıştım. Geceleri kâbuslarıma kadar sirayet etmişti bu durum. Düşünün ki, çocukluğum ile alakalı hatırlayabildiğim nadir anılarımdan biridir bu.

Ecevit öldü. Allah rahmet eylesin. Lakin nostalji yüklü televizyon programlarını izler, gazete köşelerini takip ederseniz, benim çocuk tahayyüllerimden çok da farklı olmayan yorumlarla karşılaşırsınız. Hoş hatıralar, Ecevit-Rahşan romantizmi, şair Ecevit, dürüst Ecevit, zarif Ecevit, haksızlığa uğramış Ecevit... Sanki herkes tüm iyi niyetiyle daha görkemli şeyler yazmak, merhum bir siyasetçinin ardından daha müspet konuşmak istermiş de, yazacak çok da fazla bir şey bulamazmış gibi... Oysa bir liderin kasketi, mavi gömleği ve yazdığı ortalama şiirlerinden ziyade, daha çok siyasi başarılarından bahsedilmesi gerekmez miydi? Siyasi hayatını gereksiz bir uzatışla ve son derece kötü bir finalle sona erdiren bir lider olarak, yarımlığın sıkıntısını ne kadar da bariz yaşatıyor bize merhum. Onun vefatıyla bir dönemin kapandığını, ülkeye kazandırdıklarına orantılı olarak ardında fark edilebilir bir boşluk bıraktığını söyleyebilseydik keşke.

Olmadı. Olamazdı da. Ecevit’e haksızlık da etmeyelim fazla. Allah rahmet eylesin. Pek çokları gibi, yalan bir ülkede, yalan bir bellekte, yalan bir hayat yaşadı. Yazık oldu; ona da memlekete de.

Üzgünüm.

Agos Gazetesi, 10.11.2006

Saturday, November 04, 2006

Sivil bir bayram

Zannederim bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamaları 83 yıllık Cumhuriyet tarihimiz boyunca yapılan en sivil kutlama oldu. Özellikle 28 Ekim’i 29’a bağlayan gece Boğaz’da yapılan kutlamalar muhteşemdi. Böyle anlamlı bir kutlamanın daha da anlam ve estetik kazanacağı en güzel yerdi Boğaz... Muhteşem bir ambiyans, muhteşem bir ışık gösterisi ve muhteşem bir coşku... Camilerin minareleri arasına mahyalarla yazılan “Cumhuriyet Bayramı Kulu Olsun” yazıları, Boğaz Köprüsü’nden iki kıtaya yayılan ışık hüzmeleri, gökyüzünde birbiri ardına patlayan havai fişekler, Atatürk’ün, çeşitli yapıların ve bir kürenin üzerine yansıtılan sivil görüntüleri bir bayram işte böyle kutlanır dedirtiyordu adeta insana. Kompleksli, saldırgan, dışlayan ve tedirgin değil, görkemli, kendine güvenen, davetkâr ve barış doluydu atmosfer. Türkiye’de sancılı ya da tedricen de olsa gerçekleşen değişiminin estetik ve anlamlı bir tezahürüydü kutlamalar. Bu organizasyonu düzenleyen, katkısı ve emeği geçen tüm kurumlara, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere teşekkür etmek boynumuzun borcu.

29 Ekim sabahı ise CNN Türk kanalında Şirin Payzın’ın sunduğu “Gençler Demokrasiyi ve Cumhuriyeti Konuşuyor” adlı bir program vardı. Mehmet Altan, Oya Baydar, Füsun Üstel ve Erbil Tuşalp ile, Arı Gurubu adlı bir gençlik gurubu arasında hoş bir münazara yapıldı. Kendilerine cumhuriyeti korumak ve yaşatmak adı altında yüklenmeye çalışılan çatışma kültürüne karşı gençlerin ne kadar uyanık ve donanımlı olduklarını görmek beni çok mutlu etti. Söz konusu gençlerin, seçilme yaşının 25’e indirilmesinde rol alan sivil gençlik örgütlerinde aktif olmaları belli bir demokrasi alt yapısı ve duyarlılığında olduklarını zaten gösteriyordu ama, kırık dökük bir Türkçe ile, karmakarışık düşüncelerini anlatmaya çalışan o yitik gençlik profilinden çok daha iç ferahlatıcıydı. Gençler, özellikle sivilleşme, tahammül, çok kültürlülük, demokrasinin evrenselliği ve gerekliliği üzerinde, hani kıymetli konuklar alınmasın ama, onlardan çok daha parlak ve canlı bir tavır sergilediler.

Sayın Mehmet Altan’ın da vurguladığı ve gençlerin de tasdik ettiği bir tespit var ki, burada ben de tekrar etme ihtiyacı hissediyorum. Bugün çoğu gazeteye, pek çok televizyon kanalına baktığınızda, gerçekten karamsar bir Türkiye imajı çizilmekte. Bu yayınların ne denli sistematik yapıldığını veya sadece bir rastlantı olup olmadığını bilemiyorum. Ama şayet Türkiye’yi bu bakış açısından izliyor ve biraz da vatanınızı seviyorsanız, bir kamplaşmanın tarafı haline gelmemeniz mümkün değil. Ülkenin vaziyeti o kadar vahim ki, bir şeyler yapmak, taraf ve hatta aktif olmak duygusu içersinde oluyorsunuz. Bu atmosfer, istikrar ve demokrasinin en büyük düşmanı. Toplumsal ayrışma, kamplaşma ve çatışma ortamının da hazırlayıcısı. Sayın Oya Baydar çok güzel bir tespit yaptı ve Cumhuriyet’in ilanının bir devrim olduğunu, her devrimin tabiatı gereği bir çatışma, bir mücadele gerektirdiğini, kurucu ve takip eden ilk neslin de, eskiyi yıkan ve zorlu bir mücadele ile yıktıkları şeyin yerine yeni bir şey koyanlar olarak bu çatışma kültürüne sahip olduklarını, lakin artık bu çatışma kültürünün yerini uzlaşma, tahammül ve barış kültürüne bırakmak mecburiyetinde olduğunu, ancak hep olağanüstü tutulan ortam sebebiyle bunun tam anlamıyla mümkün olamadığını söyledi.

Dün konuşmacı olarak katıldığım bir panelde buna yakın bir görüşüme hemen şu eleştiri geldi. “Sizin hezeyan dediğiniz bu şeyler hezeyan değil bir gerçekliktir. Türkiye çeşitli dış ve iç tehditler altındadır. Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir.” Türkiye için daha fazla demokrasi isteyenlerin karşısına hep aynı argüman konuyor. Özgürlüklerin istiklale kurban edildiği indirgemeci, ertelemeci bir anlayış bu ve hiç de gerçekçi değil. Bugün CHP ve onun temsil ettiği bu düşüncenin, İtilaf Devletlerinin İstanbul’u işgal ettikleri o günde donduğu bir gerçek. Bu travma ya çok derindi ve tesiri hâlâ geçmedi, ya da kullanılmasında hâlâ fayda görülen bir siyasi argüman. Ben ikincisinin daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

Bilmem farkında mısınız? Bu düşünce ve onun temsilcileri artık tarih dışı, gündem dışı kalmaya başladılar. Tanklı toplu, devasa bayraklı bir milliyetçiliğin hemen yanında, daha özgür, daha şenlikli, daha kendine güvenen, Orhan Pamuklarıyla övünebilen, Kerinçsizlerine ise omuz silken modern bir Türkiye var. Türkiye, dayakçı babasından reşitliğini talep eden, kendi sorunlarını kendisi çözmeye kararlı onurlu bir delikanlı gibi gözükmeye başladı gözüme. Bilmiyorum artık, belki de bayram coşkusu yüzündendir.

Agos Gazetesi, 03.11.2006

Followers