Saturday, November 25, 2006

Ayvaz, Saleri, Papazyan...


Geçen haftaki köşesinde değerli dostum Bercuhi’nin peş peşe vefat eden dostların ardından yazdığı mükemmel duyarlılıktaki ağıtını okurken, gayri ihtiyari benim de gözlerimin önünden ölümün bizden sıyırıp aldığı sevgililer geçti. Sevgili babam Aram Esayan vefat edeli on bir yıl olmuş...dile kolay. Ondan birkaç yıl evvel Oskihan amcam, geçen yıl da halam Hayguhi vefat etmişti. Büyükbabam Markar Ağa’yı, babaannem Sima Sultan’ı, Ziya Dedemi ve Şengül Teyzemi zaten hiç tanıyamadım. Sevgili Tuncay Dayım yirmi yedi yaşında öldü. Kendisini hayal meyal hatırlarım. İki kuzenimden Alis kanserden, Arpi de böbrek yetmezliğinden genç yaşta vefat ettiler. Çok tabiidir ki, her ölümde kendi ölümümüzü deneyimlediğimiz gibi, aramızdan ayrılmış olan yakınlarımız için de üzülüyor, kederleniyoruz. Akıttığımız her göz yaşında toptan bir öykünme var kayıplarımıza. Kıymetli Agop Ayvaz, Kristin Saleri ve son olarak Arsen Papazyan’ı ebediyete uğurlarken, sanki ölüler diyarının kapısı aralanmış da, kısacık bir lahza da olsa “Rab’de uyuyan” yakınlarımızı görmüşüz gibi, hasretimiz tekrar depreşiyor... ha, bir de ölüm korkumuz şüphesiz. Her cenazede, her ağıtta, ufukta görünen kendi ölümümüze de ağlıyor olabilir miyiz mesela? Daha başka?.. Doğru ya, bir de ayrılık var. Sadece 1915’te demir bir tokatla dünyaya saçılan Ermeniler değil, Anadolulular olarak hepimiz nasıl da iyi biliriz ayrılığın acısını. Frenkler gibi keşfetmek, gezmek için değil, hayatta kalmak, ya da doyabilmek içindir gurbetin yabani topraklarına saçılışımız. Anadan, babadan, kardaştan ayrı, yarım ölüm gibidir ayrılık.

Ölüm’le insanoğlunun hiçbir zaman barışık olamayacağı bir gerçek. En imanı bütün kişiler, bu hayattan sonrasını kafasında mesele olmaktan çıkartmış en sağlam materyalistler dahi, ölümün kendisi ile meselelerini görebilmiş değiller. Nasıl görsünler ki! Onca emek, onca sıkıntı, onca mücadeleden insanın eline geçen nedir? Tam ektiklerimizin semeresini devşirecekken, ölüm o soğuk yüzünü gösteriyor ve her şey paramparça oluyor aniden. Zamansız ve erken ölümlerin sıradanlaştığı bizim gibi topraklarda, ölümün açtığı yaralar çok daha zor kapanıyor. Gözler hep arkada kalır ama, ölenlerin gözleri daha bir arkada oluyor bizde... kalanların durumunun gidenlerden çok daha vahim olduğu müddetçe, bu böyle.

Bir insan hayattan ne bekler? Bu sualin cevapları belli: İyi yaşamak, güvende olmak, mutlu olmak, sevmek, sevilmek, başarı duygusunu tatmin etmek, çoluk çocuğa karışmak, iyi evlatlarla onurlandırılmak, dünyanın güzelliklerinden faydalanmak... Ölümün bizdeki manası biraz da nasıl yaşıyor olduğumuzla alakalı. Gün yüzü görmeden yaşamak ölümün cazibesini arttırdığı gibi, bolca bereketlenmiş bir yaşam, ölümle olan randevuyu çok daha sevimsiz bir hale getirebilir. Bu sebeple, Darfur, Filistin veya Irak’ta ölümün manası ile, Capri Adasında veya kanala nazır Princengracht’ta yıllık ortalama 40000 € GSMH ile yaşayanlar için ölümün manası çok daha farklı olacaktır. Mamafih ölüm eşitleyicidir. Sokrat’a sormuşlar “Yargıçlar seni ölüme mahkum ettiler, ne diyorsun?” diye... o da cevap vermiş: “Doğa da onları...” Lakin eşitlik için ölümü beklemeye mahkum olanların, çok da içlerine sinen bir şey değildir adaleti öteki dünyaya havale etmek. Ne de olsa bunun hepimizi birden tatmin edecek bir garantisi yoktur. Aydınlanma ve sonrasında Hıristiyanlığa yöneltilen en büyük eleştiri bu cenahtan gelmiştir. Pozitivizm ise Hıristiyanlığın sözüm ona bu eksiğini, kapitalizm ve komünizm ile yamamaya çalışmıştır. Ondan sonrasını da zaten hep beraber yaşadık. Bol kanlı bir ganimet şöleni; soykırımlar, soykırımlar ve soykırımlar...

Ölümün insanı filozof edici bir tesiri vardır bir de. Uyuşmuş halde yaşayan bizlerin, karnımız tok olduğu ve de dürtülerimiz az çok tatmin edildiği müddetçe böyle boş şeyler düşünmeye pek tahammülümüz yoktur. Ama tüm cenazeler, tüm hastahaneler ve tüm hapishaneler çok kıymetli filozoflar, çok derin filozofik sohbetlerle doludur. Buradan tüm filozofların, tüm düşünce adamlarının ölümden en çok ve en istikrarlı korkan zümreler olduğu sonucu çıkar mı, bilmiyorum. Kendi payıma, ölümün canımı çok acıttığını söyleyebilirim. Hem yakınlarımın, hem de gelecekteki kendi ölümümün... Ne kendime, ne de aramızdan çoktan ayrılmış olanlara yakıştırabiliyorum ölümü. Bence insan, sonsuzluk için tasarlanmış bir varlık. Bunu, ölümü ya kafamıza çok takıyor, ya da tamamen onu unutmak istiyor oluşumuzdan anlıyorum. Dünyayı bizden sonra gelenler için daha iyi bir yer yapmaya uğraş vermekten başka -tabii bunu dert edinenler için söylüyorum- bu hayatta ölümün manasızlaştırmadığı ne var ki!

İnancıma göre Ayvaz’lar, Saleri’ler ve Papazyan’lar boşuna yaşamadıkları gibi, muğlak bir hiçliğin nebulasında buharlaşmadılar da. Yaşam, dönüşen formlarda sonsuza akan bir sarmalda varlığını devam ettiriyor. Bu izahata itirazı olan varsa, ölüme çare bulup öyle çıksın karşıma.

Agos Gazetesi, 17.11.2006


No comments:

Followers