Sunday, November 12, 2006

Sahte zamanda nafile figürler


Bunu daha evvel size anlattım mı hatırlamıyorum: Ecevit, Kıbrıs Harekatı sonrası Amerikan ambargosu ile boğuşurken, biz, yani ailem ve ben, Osmanbey Nakiye Elgün’de (sinagogun alt sokağı olur) fiyakalı bir apartmanda oturuyorduk. Ben henüz sekiz yaşında bile değildim. Evimizin hemen üstündeki Abide-i Hürriyet Caddesi -ve şüphesiz Halakârgazi Caddesi de- her Allahın günü büyük öğrenci mitinglerine sahne olurdu. Binlerce genç sloganlar atarak gösteri yaparlar, çok geçmeden polisin müdahalesi gelir, ortalık birden karışır, biz çocuklar da pencerelerden bizim sokağa doğru kaçışan anarşitlere bakar, bundan da büyük bir heyecan duyardık. Solcular bizdendi. Onlar faşit değildi. Onlar iyi çocuklardı. Hem solcular genellikle kızlı erkekli, daha insancıl ve güler yüzlü oluyorlardı. Onlar faşitler gibi sadece erkeklerden ve o karanlık yüzlerdeki nadan suretlerden mürekkep değillerdi. Bunu nereden biliyorsun diye sorarsanız, sokağımızı caddeye bağlayan Halaskârgazi Pasajı’nın üst girişinde, dönemin çok popüler mekanı olan “Mantı Kafe” bulunurdu. Solcu lise, üniversite gençliği bu kafeyi mekan bellemişlerdi. Onları vitrinin camından gözlemek, daha o sabah veya bir gün evvelki mitingde, canhıraş sloganlar atan, polise taşlar fırlatan, faşitlerle boğuşan gerçek üstü varlıkları yakından izlemek en büyük heyecanımızdı. Gençlerin bizim ilgimizden pek şikayeti yoktu ama, mekan sahibi sakallı, deri yelekli koca dev bizi görende hemen kovalamayı adet haline getirmişti. Böylelikle hayal dünyamızda o gençlerin tesiri gittikçe arttı. Sevgili ablam bu çatışmalar yüzünden okulu bırakmak mecburiyetinde kaldığında dahi, bende büyüsünden pek de bir şey yitirmemişti o zevat.

O günlerde eve her gün Hürriyet ve Günaydın gazetesi alınırdı. Cumhuriyet alınmazdı çünkü babamın Cumhuriyet alanların gizli polis tarafından izlenip fişlendiği yönünde (CHP’nin ve Cumhuriyet’in bugünkü halini görse ne düşünürdü acaba?) kuşkuları vardı. Daha renkli olduğundan benim favorim Günaydın idi. Tüm resimleri teker yeker inceler, hayallere dalardım. Hülasa, ailem CHP’liydi. Babam ilkin küçük, sonra da ortalama bir sermayedar olduğu halde, nedense reyini de, sevgisini de sağcı Demirel’e değil, solcu Karaoğlan’a verirdi. Biz ailece Galatasaray’ı tutar, CHP’ye oy verir, daha içeriden bir kahramanın gölgesinde dinlenmek lüzum ettiğinde, Patrik Kalustyan’dan başka allahı gelse tanımazdık.

Neyse, işte o gazetelerdeki karikatürlerde görmüştüm ilk kez Ecevit’i. Amerikan bayrağından mürekkep melon şapkası ve frakıyla Amerikan başkanının, kasketli, mavi gömlekli Karaoğlan ile girdiği maceraları konu ederdi bu karikatürler. Ecevit, kâh bu hain fraklının yuvarladığı ve üzerinde ambargo yazan büyük bir kayanın önü sıra koşar, kâh Kıbrıs haritasına benzetilen bir kayanın Girne ucundan tutunuk, aşağı düşmemek için debelenir, kâh tek çıkışı, üzerinde ambargo yazan kocaman bir fare tarafından kapanmış bir labirentin içinde bir çıkış yolu arardı. Ben bu resimlerden o kadar çok etkilenirdim ki, geceleri yatmadan evvel Allah Babaya, Ecevit’i bu güç durumdan (durumun gerçek mahiyeti hakkında hiçbir fikrim yoktu) kurtarması için yalvarırdım. O ustaca dramatize edilmiş resimlerden, Ecevit’in de, memleketin de çok kötü bir vaziyette olduğunu anlamıştım. Geceleri kâbuslarıma kadar sirayet etmişti bu durum. Düşünün ki, çocukluğum ile alakalı hatırlayabildiğim nadir anılarımdan biridir bu.

Ecevit öldü. Allah rahmet eylesin. Lakin nostalji yüklü televizyon programlarını izler, gazete köşelerini takip ederseniz, benim çocuk tahayyüllerimden çok da farklı olmayan yorumlarla karşılaşırsınız. Hoş hatıralar, Ecevit-Rahşan romantizmi, şair Ecevit, dürüst Ecevit, zarif Ecevit, haksızlığa uğramış Ecevit... Sanki herkes tüm iyi niyetiyle daha görkemli şeyler yazmak, merhum bir siyasetçinin ardından daha müspet konuşmak istermiş de, yazacak çok da fazla bir şey bulamazmış gibi... Oysa bir liderin kasketi, mavi gömleği ve yazdığı ortalama şiirlerinden ziyade, daha çok siyasi başarılarından bahsedilmesi gerekmez miydi? Siyasi hayatını gereksiz bir uzatışla ve son derece kötü bir finalle sona erdiren bir lider olarak, yarımlığın sıkıntısını ne kadar da bariz yaşatıyor bize merhum. Onun vefatıyla bir dönemin kapandığını, ülkeye kazandırdıklarına orantılı olarak ardında fark edilebilir bir boşluk bıraktığını söyleyebilseydik keşke.

Olmadı. Olamazdı da. Ecevit’e haksızlık da etmeyelim fazla. Allah rahmet eylesin. Pek çokları gibi, yalan bir ülkede, yalan bir bellekte, yalan bir hayat yaşadı. Yazık oldu; ona da memlekete de.

Üzgünüm.

Agos Gazetesi, 10.11.2006

1 comment:

gaykedi said...

Herkesin Başka Bir Ecevit'i Var !

..."İnanca saygılı laiklik"i düşünecek kadar iyi niyetli politikacı idi. Ama 2 Mayıs 1999 günü, TBMM'nin yemin töreninde öne fırlayıp, türbanlı Merve Kavakçı'yı göstererek "Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!" diye haykırmasını kim unutabilir? Ben hiç unutmadım, unutmayacağım!......demiş Özdemir İnce.....ben Ecevit'e çok kırgındım, belki oda bize kırgın gittiya neyse...

Erbakan-Demirel-Ecevit üçlüsüne, siyasette artik ciddi ciddi bir şeyler düşünmeye başladığım yirmili yaşlardan itibaren epeyce arkalarından saydırdım...Çünkü babam onlarla büyümüş yaşlanmıştı, bende onlarla büyümüş kazık kadar askerlik çağında gay adam :) olmuştum ve başarılı olamadıkları kabak gibi ortadaydı, aklımda kalan son Ecevit silueti dili dolaşan, robotlaşmış ayaklarını yere sürerek yürüyen birisi olarak kalmış.Tabi ki allah rahmet eylesin ama bu muhteşem üçlü daha düne kadar iktidardaydı bakıyorumda 34 yaşındayım ve benimde hayatımın yarısını yemeyi bir güzel becermişler :(

http://www.gaykedi.blogspot.com/

Followers