Sunday, December 31, 2006

Bir kutlama, bir gaf ve bir trajedi

Bu hep böyle olur değerli dostlar. Şayet haftalık bir gazetede yazıyorsanız, günlük bir gazetede her gün kalem oynatmak gibi sıkı bir tempoya girmemekle birlikte, kocaman bir haftanın yığılı tüm mühim mevzularından tekinde karar kılmak ve onu yazmak mecburiyetindesinizdir. O sebeple bu hafta sizlere üç ayrı konuda fikir beyan edeceğim. İlki geçen Cumartesi, Agos ailesi olarak hep bir araya geldiğimiz o anlamlı gece şüphesiz. Geçen Cumartesi gecesi Kerinçsiz efendinin açtığı davalardan henüz başkaldırabilen Agos’un 10. seneidevriyesi ve Hrant Dink’in peş peşe aldığı birbirinden kıymetli ödüllerin kutlaması –geç de olsa- yapıldı. Hani organizasyon da eksiksiz, yemekler de pek lezizdi ama, duygudan, dostluktan, samimiyetten, dayanışmadan, vefadan, alçakgönüllülükten, umuttan ve inançtan yana çok ama çok manalı ve görkemli bir gece oldu. Agos Gazetesi çalışanları ve onları dışarıdan destekleyen değerli dostlarımız aynı temennilere ve ebediyete intikal etmiş çok kıymetli sevgililere hep birlikte kadeh kaldırdık. Ne güzel bir tesadüftü ki, sevgili eşimle evliliğimizin 5. yıl dönümü ile bu anlamlı kutlama aynı güne denk düşmüş, böylelikle bizim için çok daha tesirli olmuştu o gece. Zaten mutluyduk ama, bu mutluluğu dostlarla paylaşmanın tadına da doyum olmuyordu. Ne diyelim, nice on yıllara ve nice ödüllere...

O gece kıymetli ağabeyim Kürşat Bümin’e söz verdiğim gibi, birkaç lakırdı da Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Atilla Koç’un Ani-Anı gafı üzerine etmek istiyorum. Geçen hafta sevgili dostum Rober Koptaş kendi köşesinde bu konuyu öyle ustalıkla ele almıştı ki, benim söyleyeceklerim onun yazdıklarını teyit niteliğinde olacak. Bir demokratik ülke düşünün ki, o ülkenin bir bakanı, hem de Turizm ve Kültür Bakanı, dil sürçmesiyle değil, bizzat bilinçli bir şekilde yüzlerce yıllık geçmişe, bu toprakların öz evlatları olan Ermenilerin tarihinde apayrı bir yere sahip Ani Kenti harabelerinin ismini Anı olarak takdis ediyor. Gerekçe basit ve bildik: Türk halkının yabancı unsurları Türkleştirme eğilimi... Bakan Koç bunun asla bir kompleksten kaynaklanmadığını, bilakis, Türklerin Sangaryos’u Sakarya, İkonyum’u Konya, Smyrna’yı İzmir, Sagalassos’u da Ağlasun yapacak kadar hassas olduğunu, bu ülkenin Kültür ve Turizm Bakanı olarak Ani’yi Anı yapma ayrıcalığının da kendisine çok görülmemesi gerektiğini söylüyor.

Hadise zaten kendisini izah ediyor. Ermenilerin ve pek tabii ki tüm gayrimüslim, gayri Türk ve gayri sünni kesimin yabancı-zararlı unsur olarak algılandığı bir ülkede, bu öyle çok da garipsenecek bir hadise değil. Lakin Bakan Koç’un ardına sığındığı gibi, bu vaziyet halkın her şeyi Türkleştirme hassasiyetinden kaynaklanmıyor; bu bal gibi ırkçı bir ideoloji ve bizzat kurgulanan ve kurulan bir şey. Temelini Jön Türk ve İttihat ve Terakki Partisi’nden alan, Cumhuriyet rejimine sirayet eden, bugün hâlâ Atatürkçülük ve laikçilik kisvesiyle iktidarı ellerinden kaptırmak istemeyen, kendilerini ulusalcı cephe olarak da lanse eden kesimin yıllardan beri özenle kurdukları bir politika. Şüphesiz halkımızın önemli bir bölümü bu ırkçı söylemden etkilenmiştir. Lakin bu düşünceyi halkın özgün bir ürünü olarak göstermek, “Ne yapalım bu halkımızın hassasiyeti” demek o kadar da çabuk yutulan bir şey değil artık. İnsanın “Ne olur inin artık bu gariban halkın sırtından” diyesi geliyor ve hatta diyeyim: Yetti yahu! İnin şu gariban milletin sırtından!

Nitekim 92. seneyi devriyesi sebebiyle -CNN Türk ve ATV Siyaset Meydanı’nda- Çarlık Rusyası’ndan KGB’ye geçen orijinal belge ve görüntülerle desteklenen belgesel ve programla anılan Sarıkamış trajedisi, bu ırkçı ideolojiyle pek yakından alakalı. Ermeni trajedisinden sadece birkaç ay evvel yaşanan bu elim hadiseyi bir kez daha anarken, insan “Keşke bir zaman makinesi olsa da o günlere gidip tarihi değiştirsem” diye yanmadan edemiyor. Gerçek bir hayalperestin, yani Enver Paşa’nın koskoca ülkeyi beş milyon Alman altınına nasıl bir maceraya sürüklediği, Sarıkamış’ta şehit olan doksan bin civarında asker ve uğranılan hezimetin ne hastalıklı bir hırsın sonucu vuku bulduğu, Enver Paşa’nın bu hezimetin ortaya çıkmasını nasıl sansürlediği ve 1912 Balkan hezimetinden ve Sarıkamış trajedisinden sonra kabağın nasıl garibim Ermeni halkının başına patladığı öyle açık görülüyor ki, insanın içi acıyor; hem Ermeniler, hem Türkler, hem de bu hastalıklı politikaya alet edilen tüm bir memleket için.

Sarıkamış tam doksan iki yıl sonra daha yeni tartışılıyor. Trajedi o kadar bariz, hata o kadar açık ki, Enver Paşa bizzat askerler tarafından –Siyaset Meydanı’nda- kıyasıya eleştiriliyor. Lakin ayan beyan telaffuz edilmese de, Enver Paşa’yı eleştirmek, hani olur da Ermeni soykırımı iddialarına dayanak olur diye konuşmacıların bir kısmı onu aklamaya, hadi bu mümkün olmadı, onun başarısızlıklarını Atilla Koç mantığıyla mazur göstermeye çalışıyorlar. Utangaç bir çekimserlik hakim bazılarında; bir yandan yok yere helak olan doksan bin nefer, bir yandan tarihi acemice estetize, kamufle etme çabaları... Kurnazca, ama hiç onurluca değil.

Agos Gazetesi, 29.12.2006

Monday, December 25, 2006

Bir garip demokrasi

Türkiye’de son dönemde THY’deki Deve, Konya Numune Hastahanesi’ndeki Testis ve benzer vakalarla içine düştüğü tüm garipliklerin iki önemli seçimi, yani cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri ihtiva eden 2007 yılında daha da artarak günlük yaşantımızda arzı endam edeceğini rahatlıkla öngörebiliriz. İnsanın kanını donduran bu hadiselerin tam da bu anda peşi peşine kamuoyunun gündemine düşmesi bir rastlantı mı, bir medya stratejisi mi, yoksa ilahi bir müdahale mi bilinmez, ama şaşırtıcı. Çevremde gözlemlediğim kadarıyla, en soğukkanlı ve en liberal görüşlü kişiler dahi AKP hakkında acaba fazla mı iyimser ve saf düşünüyoruz diye kendilerine sormaya başladılar. Bu şüphesiz sandığa bir biçimde yansıyacak. Zaten istenen de bu. Ama gerçekte neler oluyor, AKP ve onun temsil ettiği düşünce biçimi gerçekte nedir, tüm bunlar hepimizin de cevabını bilmeye can attığımız konular. Tüm bu sorunların esas olarak bir güven sendromu etrafında kristalleştiği kesin bir tespit. Hükümete, Başbakana ve meclisin AKP çoğunluğuna bu ülkenin önemli bir kısmı güvenmiyor. Bu önemli bir kısım içerisinde Genelkurmay, Cumhurbaşkanı ve Mecliste CHP ile temsil edilen ulusalcı blok bulunmakta. Sayın Cumhurbaşkanımız tarafsızlığını elden bırakarak bir erken seçim istemeyi dahi göze aldı. Genelkurmay’ın pozisyonu ise zaten bilinen noktada sabit. CHP ise Sine-i Millete dönmenin hesabını yapıyor. Baykal’ın beyanına göre meclisteki diğer partilerin katılımı ve halkın açık desteği olursa buna kalkışmaları mümkün. Ulusalcı cephe AKP’nin Nisan ayında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday çıkarmasına mani olmak üzere dört maddelik bir acil eylem planı uygulamayı planlıyor. İlki Sine-i Millet. İkincisi iş dünyasının desteğini sağlamak. Üçüncüsü medyanın açık desteğini almak. Sonuncusu ise sivil toplum örgütlerinin alanlara çıkmasını sağlamak. Bunun startını ise 23 Aralık’ta Menemen’deki şehit öğretmen Kubilay’ı anma töreni ve 27 Aralık’ta Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin yıldönümü törenlerinde verileceği söyleniyor.

Tüm bu tabloya baktığınızda ülke sanki bir işgal yaşıyor da, top yekun bir direniş örgütleniyor izlenimine kapılabilirsiniz. Aslında ulusalcı cephe bunu tam da böyle algılıyor. Son seçimle hükümet cephesinin düştüğünü, Nisan’da da Cumhurbaşkanlığı cephesinin düşeceğini, elde sadece Genelkurmayın kalacağını düşünüyorlar. Tam bir ölüm kalım savaşı! Oysa mecliste bu halkın –beğenseniz de beğenmeseniz de- oylarıyla seçilmiş bir irade var ve son dört yıldır hiç de fena hükümet etmediler. Yok şayet çok daha büyük ve sinsi bir tehlike ile yüz yüzeysek, ulusalcı cephe buyursun kanıtlarını yargıya ve kamuoyuna sunsun diyesi geliyor insanın. Densiz bir görevlinin THY’de yaptığı rezilliği, ya da kafası değil, beyninin içi paketlenmiş bir zavallının erkek bir hastayı tedavi etmekten kaçınmasını ülkenin demokrasiyi askıya almasına gerekçe mi yapacağız yoksa?

Tüm bunların aslında bir iktidar savaşı olduğunu görmek çok da zor değil. AKP’nin de bu iktidar savaşında rakiplerinden daha temiz ve erdemli olmasını bekleyebilir miydiniz? Onlar da kadrolaşıyor, onlar da kendi tabanına devletin kıt kaynaklarından pay dağıtıyorlar, doğru. Sormazlar mı adama, peki siz ne yaptınız diye? Bu gelenek onların zamanında mı kuruldu? O zaman şikayet etmek niye? Tek sorun bunu kimin yapacağında ise, nasıl bir gelecek umuyoruz ki?

Ben Türkiye’de bu denli ciddi bir irtica sorunu olduğuna inanmıyorum. AKP’ye herhangi bir sempatim yok. Evet, 2007 seçimlerinde bırakın bir sol parti, oy vereceğim liberal bir partiye dahi sahip olmadığımız gerçeği de tüm acıklılığıyla ortada duruyor. Tüm samimiyetimle diyebilirim ki, kafama bir silah dayayıp da beni seçim sandığına götürseler, elim CHP’ye oy atmaya varmaz. Peki sakin olup da, kendimizi bu tıkanmışlığın sebebini araştırmaya versek çok daha yapıcı olmaz mı?

Tüm damarları tıkanmış bir kalp hastası gibi, tık nefes olmuş bir ülkede yaşıyoruz. Bu sıkışmışlıktan birbirimizi yok etmekle değil, birbirimize güvenerek ve ne olursa olsun demokrasiye inanarak çıkmak zorundayız. Geldiğimiz şu noktada ülkeye, iddia edildiği gibi AKP’nin değil, düzeni kaosa sürüklemekten medet uman ulusalcı cephenin çok daha zarar verdiği ortada. Darbe ve kaos çağıranların bu tehlikeli kartı oynamakla ülkeyi bölünmeye götürecek bir noktaya sürüklediğini görmek zaruri. En azında akıllı ve iyi niyetli kişilerin bu tuzağa düşmemesi, sakin bir biçimde demokratik rejime güvenlerini sürdürmeleri gerekiyor. Geçenlerde bir makalemde başka bir konuda bahsettiğim gibi, ya hep ya hiçin, ölüm ya da kalımın ortasında geniş bir alan var ve aslında hepimiz o alanda kardeşçe ve huzurlu bir biçimde yaşamak istiyoruz.

Agos Gazetesi, 22.12.2006

Tuesday, December 19, 2006

Türkiyenin AB algılaması

Osmanlı Devleti ve onun ardılı diyebileceğimiz Türkiye’nin kolonyal, yani sömürge olarak yaşadığı bir mazisi, böyle bir tecrübesi yok. Lakin Batı ile olan ilişkisinin bu denli anlam yüklü ve travmatik oluşu ile Türkiye, gerçekten de eski bir sömürgeye benzer duygulanım ve tepkiler içerisinde. Batı ile yaşanan bu aşk-nefret ilişkisi, her ne kadar kolonyal bir tecrübeye dayanıyor olmasa da, özellikle Aydınlanma ile birlikte ekonomik ve askeri gücün kuzeye, yani Avrupa’ya doğru göç etmesiyle şekillenmeye başlamıştı bile. Osmanlı ve Türkiye’nin Batı hikâyesi tam anlamıyla bir Hindistan veya güney Asya sömürge ülkesine benzemese de, Rus veya Japon örnekleriyle epeyce örtüştüğünü söylemek gerekir. Her üç ülke de birer büyük imparatorluk kurmuşlar, fethedilen değil, daha çok fetheden olmuşlardır. Lakin bu üç ülkenin de Batı karşısında Batı sömürgesi olmuş ülkelerin duyduğu türden bir kompleks ve öfke duymasının sebebi, kültürel, moral ve içsel olarak hikâyenin bunun tam tersi olmasında, yani aslında bu üç ülkenin Batı tarafından fethedilmiş olmasında yatar. Rusya bu gerilimden koskoca bir St. Petersburg edebiyatı (Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Mandelştam, Biely, Tolstoy) ve Ekim Devrimi’ni çıkarırken, Osmanlı İttihat ve Terakki’yle gelen bir Ermeni kıyımı, ardından çöküşü ve modern Türkiye’nin kuruluşunu, Japonya da faşizme iyice savrulduktan sonra uğradığı yıkımın hemen ertesinde devasa bir finansal güç çıkarmışlardır.

Türkiye Osmanlı’dan devraldığı pek çok şeyin yanı sıra, II. Mahmut’tan beri süregelen Batılılaşma ve onun ikiz kardeşi Batı karşısında yaşanan bu gerilimi de miras aldı. Belki Mustafa Kemal’i İttihat ve Terakki gladyosuna nazaran farklı ve başarılı kılan -çünkü reçete aynıydı: Batılılaşma- hayali değil gerçekçi, duygusal değil akılcı, tepkisel değil insani yaklaşım biçimiydi. Kemalizm Sina dağına tabletlerle inmiş bir dekalog değil, şüphesiz hataları var; lakin ondaki potansiyeli ve potansiyeli aşmış başarıyı da teslim etmemiz gerekir. İnşallah bir gün 1. Dünya Savaşı’nı, bağımsızlık mücadelesini, tek parti dönemini, kısaca yakın tarihimizi daha sakin ve daha objektif tartışabildiğimizde, Mustafa Kemal’in dehasını da gerçek anlamda teslim edebileceğiz.

O vakit, Batılılaşma ve Batı neden bu denli gerilimli konulardır?

Her şeyden evvel Osmanlı dağılma sürecine girdiği son iki yüzyılı hariç Avrupa’nın güçlü bir rakibi, dağılma sürecinde de onun iştahla baktığı hedefi olmuştur. 1. Dünya Savaşı İtilaf ve İttifak devletlerinin kendi aralarında bir hesaplaşması olduğu kadar, Osmanlı’nın nasıl pay edileceğinin de mücadelesidir. Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki hiçbir hedefini tutturamaz ve üst üste bozguna uğrarken, belki de dünya tarihinin en büyük kazığını, başında Enver Paşa gibi bir hayalperestin bulunduğu Osmanlı Devletini savaşa sokarak atmışlardır. Daha sonra da muzaffer İtilaf Devletleri, İstanbul, Londra, Sykes-Picot ve St.Jean de Maurienne gizli anlaşmalarla Osmanlı’yı paylaşma çabalarına girişmişler, büyük bir oranda da bunda muvaffak olmuşlardır. Bugün pek çokları için dahil olmaya çalıştığımız AB, işte böyle şeytani ülkelerden mürekkep bir birliktir.

Ama bence bundan da önemlisi, düzlüğe çıkmak ve güçlü bir ülke olmak için seçilen modelin geçmişten beri rekabet ve düşmanlık ilişkisi içinde olduğumuz Batı icadı oluşudur. Bu aslında rakibin üstünlüğünü kesin ve net olarak kabullenmek manasında toplumsal hafızada yer almıştır. Batılılaşma seçilen değil, mecbur kalınan, Batılının kaf dağının ardından bulup getirdiği ve başka bir alternatifi olmayan sihirli bir ilaçtır ve bu acı ilacı yudumladıkça Batıya biraz daha kendimizi teslim ettiğimizi düşündüğümüz nevrotik bir süreç de işlemeye başlamıştır. Algılama budur. II. Mahmut kavuğu atıp fesi getirir, sakalını tıraş eder, Tanzimat Fermanını hazırlar, Yeniçeri Ocağını kaldırır, ilk gazeteyi çıkarır, karısına ilk nikahı yaparken hangi hisler içindeydiyse, 1959’da AET’ye ilk, 1987’de de tam üyelik başvurusu yaparken, Aralık 2004’de müzakerelere başlarken de Türkiye önemli bir kısmıyla benzer hisler içersindeydi. Bundan ötürüdür ki, müzakereler bugünlerde olduğu gibi son derece çetin ve duygusal geçmektedir.

Görüldüğü gibi, bireylerde olduğu gibi toplumlarda da psikoloji hiç yabana atılacak bir parametre değil. Zannederim hem Türkiye’nin, hem de AB’nin bu önemli unsuru stratejilerine eklemelerinde fayda var.

Agos Gazetesi, 15.12.2006

Monday, December 11, 2006

Bir Papa ile üç kuş

Papa XVI. Benedikt’in Türkiye ziyareti pek çok yönden değerlendirilebilir. Lakin ne türlü değerlendirilirse değerlendirilsin, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bu ziyaret her iki taraf için de fevkalade faydalı olmuştur. Özetle, tarafların iyi niyetinden etkilendiğimi, Türkiye’nin bu zor işin altından alnının akıyla kalktığını, Papa’nın ise vermek istediği mesajları hem Ortodoks, hem İslam ve hem de Ermeni alemine vermekte muvaffak olduğunu söylemeliyim. Tüm beklentilerin aksine, Başbakan Erdoğan’ın yerinde bir sağduyu sergileyerek Papa’yı karşılaması, Cumhurbaşkanı Sezer’in katı ve düz politika anlayışının soğuk tezahürünü en baştan sıfırladı. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun Papa’nın Almanya gafına verdiği cevap oldukça anlaşılır bir dozdaydı ve görüşmelere hakim olan barışçı atmosfere –mani olmak bir yana- neredeyse katkıda bile bulundu. Papa’nın Türklerin ve Müslümanların hassasiyetlerine iyi çalışmış olması ve Aya Sofya’da buna münasip davranması herkesi rahatlattı. Sultanahmet duası ise ziyaretin zirve yaptığı en görkemli andı. Böyle gergin bir ortamda dünyaya verilen bu barış mesajı şüphesiz her şeyi bir anda düzeltmeyecek, lakin, küresel barış ve hoşgörü adına bir milat olma potansiyeli taşıdığı da bir gerçek.

Hıristiyanlık adına ise, Ortodoks dünyası ile Papa II. Jean Paul zamanında atılan yakınlaşma temelinin onanması tarihi anlardı. Katolik Kilisenin tarihsel tahakkümünden nasibini almış kiliselerden olan Ermeni Ortodoks Kilisesi (yaygın ve yanlış tabiriyle Gregoryenler) adına da bu ziyaretin şüphesiz anlamı büyüktü. Daha şundan kısa bir süre evvelline kadar Papalığın, Kalkedon (diofizit) olmadığı, yani İsa Mesih’in insani ve tanrısal tabiatı üzerindeki MS. 451 yılı Kadıköy konsili kararını kabul etmediği için Ermeni Kilisesi’ni sapkınlar listesinde tuttuğu hatırlanırsa, bu ziyaretin anlamı daha da pekişir zihinlerimizde. Lakin Papa’nın Ermeni Patriği II. Mesrob’a hitaben yaptığı konuşmada verdiği birlik mesajı, karşılıklı hediye edilen kutsal kâseler, –ki bu Hıristiyan terminolojisinde birliği ve kardeşliği temsil eder- ve okuduğu İncil pasajı “Yalnız onlar için değil, onların sözüyle bana iman edenler için de istekte bulunuyorum, hepsi bir olsunlar…” kalıcı bir dönüşün veya dönüşümün gerçekleştiği yolunda ciddi kanıtlar niteliğindeydi.

Demek ki, İslamın veya başka mezheplerin Akıl ile ilişkilerini sorgulamak yerine, tam da İsa Mesih’in önerdiği gibi, kendi gözümüze kaçan merteği dert edinmek daha yapıcı oluyormuş. Bu anlamda, Papa’nın gafının vazifesinin henüz ilk episodunda meydana gelmesi şerden hayır doğmasına yol açtı diyebiliriz. Papa böylelikle kamplaşma yerine –Sultanahmet Camiinde olduğu üzere- yan yana saf tutmanın daha yapıcı olabileceğini, insanların inançlarının her daim saygıyı hak ettiğini, dinlerin içlerindeki hurafe ve yanlışlardan kurtulmasının da ancak kendi iç dinamikleri ile, yani kendi azaları tarafından yapılabileceğini dünyaya göstermiş oldu. Ya da Papa tüm bunları önceden öngörmüştü de, Almanya vaazını tüm bu hayırlara vesile olsun diye mahsuscuktan yaptı; yani kendini feda etti. Artık orasını Allah bilir.

Papa çok önemli bir şahıs. Vatikan da, kim ne derse desin kendi fiziksel boyutunun çok üstünde bir egemenlik alanına sahip. Türk Hükümeti bunu çok güzel süzdü ve bu öneme yakışır bir misafirperverlik sergiledi. Aşağılık kompleksine kapılmadı. Kendine güvenli bir duruş ortaya koydu. Böylelikle, aslında Papalık ve Batılı dünyanın aradığı modern ve uygar bir İslam muhataplığına kendisinin talip olduğunu ortaya koydu. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesinde Türkiye’ye böyle bir rol biçmesi ile, Türkiye’nin kendi inisiyatifiyle kurduğu güçlü bir politika üzerinde bu rolü yüklenmesi çok ayrı şeyler. Türkiye’nin en değerli özelliklerinden birisi, tüm eksikliklerine rağmen laikliğidir. Üzülerek söylüyorum ki, İslam aleminin, özellikle de İslam aleminin Arap bölümünün içine saplandıkları bataklıktan çıkıp da Batıya karşı güçlü bir duruş sergilemeleri kısa vadede zor görünüyor. O zaman Türkiye’nin küresel, laik ve modern bir İslam gücü olarak boy göstermemesi için hiçbir sebep yok. Radikal laikçiler için Türkiye ve İslam terimlerinin yan yana kullanılmasının bile kabul edilemez olduğunu biliyorum ama, bu ülkenin gerçeği de bu… Aslında Türkiye’nin Laiklik –İslam ekseninde yaşadığı tüm sıkıntılar da, bu sert bakış açısından kaynaklanıyor. Türkiye şu veya bu laiklik modelini bırakıp, kendi özgün modelini işletmeye muvaffak olduğunda, göreceksiniz, ne türban sorunu kalacak, ne şeriat korkusu yaşanacak, ne de Türkiye’de dinsel bir eşitsizliğe rastlanacak.

Küçük de bir not: Şu birkaç günlük gezide Türkiye’nin kazandıklarını düşündüğünüzde, aslında Papalıktan hiç de daha az bir prestiji ve tesir alanına sahip olmayan Fener Ortodoks Patrikliği’nin ekümenikliğini tanımanın, Heybeliada Ruhban Okulu gibi anlamsız sorunların giderilmesinin Türkiye’yi ne denli güçlü bir konuma taşıyacağını da görmeniz gerekir. Türkiye birkaç komplocunun hastalıklı düşünceleri peşinden sürüklenmeyecek kadar büyük bir ülkedir. Tek sorun, bunun farkında olmayışıdır.

Agos Gazetesi, 09.12.2006

Tuesday, December 05, 2006

Birlikte yas tutmak

Son dönemde Ermeni meselesi üzerinde -özellikle yurt içinde- oluşan yeni literatürü dikkatle takip eder ve bunlar üzerinde düşünürken, baştan beri savunduğum “Ermeni meselesinde insani boyut” açılımı üzerinde yavaş yavaş bir dil oluşmaya başladığını gözlemlemek benim için çok heyecan verici bir deneyim oldu. Bu sürecin her iki toplumun psikoloji ve algıları üzerinde nasıl çalıştığını izlerken birkaç önemli tespit yaptım ki, bunları sizlerle de paylaşmak isterim. Zira müspet bir yerlere varacaksak, zannederim bu süreçten yüreklerimize sızan o cılız ışığın güçlenmesiyle ve şüphesiz hepimizi aydınlatmasıyla olacak bu.

Bozulan psikoloji

Açık konuşmak gerekirse bahsettiğim heyecan, bu empatik dilin benim fikirlerimle ne kadar çok örtüştüğü veya örtüşmediğinden ziyade, tespiti yapan öznelerin alt kimliğinden kaynaklanıyordu. Tehcir konusunda ortak ve daha insancıl bir dil bulmaya çalışan kişilerin kimliği, yani o kişilerin TÜRK oluşunun, konuya yaklaşım biçimindeki estetik veya tarafsızlık kadar önemli olduğunu, hatta bazen içerikten de önemli olduğunu bir Ermeni olarak nasıl reddedebilirdim? Doksan yıl evvel yaşadığımız büyük felaket hakkında bu güne değin kirletilen hafızada -sahte teknik bilgiler, belge malumatfuruşçuluğu, akademik soslu hakaretler, politik gözdağı vermeler, alenen aşağılamalar, emekli büyükelçi dogmaları- TÜRK sıfatı o kadar olumsuzlanmıştı ki, doksan sene evvel yaşananların ERMENİ gözünden görünüşünün tam bir tasdikleyicisiydi tüm bu yaşananlar. Hatta her yeni olumsuzlukta önyargılarımızın biraz daha olgunlaşması bizlere itiraf etmek istemediğimiz bir haz bile veriyordu. Acımıza ve alt kimliğimize yapılan hakaretlerin neden olduğu travmayla ancak bu şekilde baş edebiliyorduk çünkü. Belki de yine aynı duyguyla Fransa Parlamentosundan çıkan inkâr yasasının mimarı Patrick Deveciyan “Türkler ancak baskıyla değişir” diyordu. Diasporanın mühim bir kısmının görüşünü ifade eden bu tespit, doksan yıldır içinde hapsolunan kalıbın ne kadar mukavim ve ne kadar derinlere kök saldığını gösteriyordu. Sadece diasporanın mı? Hayır... Aslında bunu mesele edinmiş her coğrafyadaki Ermeninin zorunlu olarak uğramak mecburiyetinde olduğu ilk önyargı durağıydı bu. Şartlar bunu gerektiriyordu çünkü. Ermenilerin bu derin acısı inkâr ediliyor, yıllar geçiyor, öfke büyüyor, bu öfkeden ASALA terörü gibi bir felaket dahi hayat bulabiliyordu. İşin teknik ve adli kısmı hallolup bir türlü yas tutmaya geçilemiyordu. Yas tutamadıkça da acılar bir türlü şifa bulamıyor, geçmiş tüm ağırlığıyla oturduğu şimdinin üzerinden bir türlü kalkmıyordu. Her sabah aynaya baktığında kendisini ancak SOYKIRIM sayesinde görebilen eski ASALA üyesi Ara Toranyan gibi, pek çoklarının hayatında öyle veya böyle, varlığı, ya da yokluğunun varlığıyla Ermeni kimliğinin bir parçası olarak yer etti doksan yıl evvelinin bu büyük felaketi.

Değişim ve yüzleşme

Lakin, son yıllarda Türkiye’de herkesin ezberini bozan, kafalardaki şablonları zorlayan bazı şeyler olmaya başladı. Kimileri Türkiye’de bildik resmi söylem ve tavrın açıkça dışına çıkarak Ermeni hadisesi hakkında daha empatik, daha cesur, daha dürüst ve daha gerçek şeyler konuşmaya başladılar. Üstelik onlar -her ne kadar Ermeni dönmesi, kripto Müslüman, eski komünist, Türklüğünden utanan vatan hainleri olarak adlandırılsalar da- özbeöz Türktüler işte! Aslında böyleleri doksan yıl evvel de vardı. Lakin arada büyük bir sessizlik olmuştu ve uzun yıllar sonra ilk defa bu kadar yüksek sesle tekrar konuşmaya başlamışlardı. Hürriyetlerini yitirmek, linç edilmek, işlerini kaybetmek pahasına Tehcir hakkında resmi tezin dışında ve Ermeni tarafının görüşlerine daha yakın mütalaalarda bulunuyorlardı. Türkiye’deki hafıza kaybının bir rastlantı olmadığını, Ermeni Tehciri’nin ise bu hafıza kaybındaki en önemli kırılma noktalarından birisi olduğunu, Türklerin de aslında benzeri bir travma içersinde debelendiklerini de söyleyen onlar olmuştu. Aşırı milliyetçiler onları soyları bozuk vatan hainleri olarak hemen deşifre etmişlerdi ama, Ermeniler onları nereye koyacakları konusunda epey zorlanmaktaydılar. Onların varlığı Ermenileri mesut etmişti ilkin. Nihayet Türklerin bir kısmı hidayete ermiş, kutsal hakikat karşısında diz çökmüşlerdi. Ancak çok geçmeden bu yeni vaziyetin Türkler kadar Ermeniler için de başka anlamlara gelebileceği fark edildi. Sadece Türkler için değil, Ermeniler için de tehlikeli olabilecek bir durum vardı ortada. Çünkü onların bu yeni yaklaşımı Türklerle karşılaşmayı, onlarla konuşmayı, ilişki kurmayı mümkün kılıyordu. Dile kolay, bir asra yakındır içinde yuvalanılan kozadan çıkmayı talep ediyordu. Psikanalist yazar Helene Piralyan’ın dediği gibi “Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlardı en çok.

Çözüm: Konuşabilmek

Ece Temelkuran’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Ve diaspora konuşuyor” yazı dizisinde yer alan eski Türkiyeli, yeni diaspora kanaat önderlerinden Alexis Govsiyan, “Şayet konuşabilseydim Türkiye’den ayrılmazdım” diyordu. Ne kadar güzel ve ne kadar doğru bir tespit! Konuşamamak, yani aslında kayıplarımız için doksan yıldır yas tutamamış olmak ne kadar büyük bir yüktü! Bu durumu biraz olsun konuşmaya başlayınca anladık. ‘Baba ve Piç’i, ‘Anneannem’i okurken niye göz yaşlarımızı tutamıyorduk? Niye göğsümüzde bir kuş çırpınır gibi oluyor, niye içimizde bir yerlerde sanki bir zemberek aniden boşanacakmış gibi geliyordu? Geçmiş hakkında konuşmak, acımız hakkında bir çift insanca söz duymak insanı böylesi derinden etkileme gücünü nereden alıyordu ki! Sanki bu, belki henüz başlamamış, lakin artık özlemi iyice belirginleşen yas tutma arzusunun bir tezahürüydü. Peki Ermenilerin yas tutmaya başlamak için ne gibi şartları vardı acaba? Yani ne tür bir sonuç Ermenileri bu işin artık bittiğine, yas döneminin başladığına ikna edecekti? Şüphesiz Türklerin de...

Zannederim bunun yekpare bir cevabı yok. Lakin entelektüel bir kehanetle şu rahatlıkla söylenebilir ki, Ermeni meselesinin ne Türklerin, ne de Ermenilerin aşırılarını tatmin edecek bir sonucu olmayacak. Çünkü algılarımız ve belleğimiz gerçeği öyle eğip büküyor, öyle estetize ediyor ki, gerçek, o tahayyülün yanında hep gösterişsiz, yetersiz ve sönük kalıyor. Aslına bakılırsa, Türkiye dışında neredeyse tüm dünya kamuoyunda Ermenilerin kendi tezlerini yüzde yüze yakın bir oranda kabul ettirdikleri bir gerçek. Öyleyse Irak’ta altı yüz elli bin sivilin ölmesine yol açan bir ülkenin, yani ABD’nin senatosundan soykırım kararını geçirebilmek mi olacak Ermeniler için nihai çözüm? Bence hayır... Kan davası olarak algılanan hiçbir ihtilafın nihai bir çözümü olamaz. Sadece kazanılan episodlar ve bir dönem için doyurulan gözü aç bir öç duygusu vardır. Ermeniler ve Türkler, bunun her iki halkın ortak acısı olduğunu anlayana ve birlikte yas tutana kadar, ne Türkiye’nin cezalandırılması, ne de tüm dünyada soykırımın resmi olarak kabul görmesi Ermenileri tam manasıyla tatmin edecek. Şüphesiz tersi için de aynı şeyleri söylemek mümkün. En azından benim baktığım ve algıladığım yerden bu böyle.


Yeni bir dil

Bu sebeple Ermeniler ve Türklerin ciddi bir psikanalizden geçmesi gerektiğini, bunun tek yolunun temeli atılan bu yeni dille konuşmak, acıları paylaşmak ve yas tutmaya başlayabilmek olduğunu görmek zorundayız. Barışmak vekalet kabul etmeyen önemli bir ritüeldir. Oysa Ermenilerin ölülerini gömmek için bu ritüele ihtiyaçları var. Mamafih yıllardır ekilmiş düşmanlıklar ve terminolojinin yüklü oluşu, bunu kısa vadede müşkül hale getiriyor. Unutmayalım ki ezberi bozanlar dışında Türkiye bildik tutumuna devam ediyor. Geriye ise tek alan kalıyor, duygular... Biz Anadolulular belki aklımızı kullanmakta o kadar hızlı değiliz, lakin iş dert dinlemeye, misafir ağırlamaya, aşımızı, acımızı paylaşmaya gelince dünyada üzerimize başka millet yoktur. Kanımca bir süredir Türkiye’de başlayan şey de bu insani kaynaktan türemiştir ve hem çok değerli, hem de dikkate epeyce değerdir.

Hülasa, bir yandan iki tarafın silahşorları vuruşmaya devam ededursunlar, biz aklı hâlâ başında, vicdanı hâlâ aydınlık olanlar bu şansı zorlamak ve bu yolda ilerlemek zorundayız. Ya hep ya hiçin, ölmenin ya da kalmanın, soykırımcı ya da kurban olmanın tam ortasında keşfetmemiz gereken geniş bir alan var ve büyük çoğunluğumuz da aslında orada olmayı arzuluyoruz. Çünkü gerçek ve sağlıklı bir hayat ancak o alanda var olabiliyor. Ekstremlerin dar alanında, kasılmadan, sertleşmeden ve küçülmeden yaşamak mümkün değil. Bu anlamda yerimizi genişletmek, yüreğimizi ve hayatlarımızı ferahlatmak için konuşa konuşa, paylaşa paylaşa, güle ağlaya, ama hep birlikte bunu yapmaktan başka yol yok. Zira Fransa’da inkâr yasasının çıkmasında büyük pay sahibi olan Patrick Deveciyan’ın dediği gibi, hepimiz çok ama çok yorulduk.

Agos Gazetesi
Özel makale, 02.12.2006

Şiddet sarmalında seks

Biliyorsunuz, Türkiye bir süre “1001 gece” dizisinde Şehrazat’a yapılan 150 bin $’lık tek gecelik (one night stand) yatma teklifini konuştu. Büyük gazeteci, senaryo mağduru Savaş Ay önderliğindeki medya hokkabazlarının pek çoğu bu bereketli mevzuya, kör ister tek göz, Allah verdi iki göz misali balıklama daldılar. Aslında medyada geniş yer kaplayan ve “Sabah kuşağı programları” olarak bu günlerde RTÜK’ün içtimaya çektiği bu yapımların, Türkiye şartları düşünüldüğünde yararlarının da olabileceğini düşünenlerdenim. Yani insanların bireyleşme sürecinin bu kadar güdük kaldığı bir ülkede, daha sakin, daha huzurlu ve şiddetten medet ummayan insanların ortaya çıkması yönünde belki bir açık kapatabilir diye düşünüyorum. Kendini kırık dökük de olsa, yanlış da olsa ifade edebilen bu kişiler, aralarından her ne kadar -Semra Hanım gibi- beni çok zorlayan fenomenler çıksa da, ilk hallerinden daha iyi bir yerde olabilirler. Çünkü biliyorsunuz, Dr. Arif Verimli’nin bildirdiğine göre Türkiye’de 15 milyon psikiyatri hastası var ve bunların yarısı ciddi bir suç işlemeye elverişli. Nitekim işlenen suçlara bakıldığında çoğunun altında psikiyatrik veya madde kullanımına bağlı bir nedene rastlanıldığı da gerçek. Kadınlarımız ise, özellikle ev kadınları klasmanında depresyona yakalanma oranında ilk sıradalar. Tedavi edilmeyen depresyonlar ise %15 gibi yüksek bir oranda intiharla son buluyor.

150 bin $’lık yatma teklifinin ülkede uyandırdığı infialden anlaşıldığı üzere, cinsel yaşamımız İsrail saldırısına uğramış Beyrut sokakları gibi tarumar vaziyette. Toplumsal bellekte cinsellik bir tür şiddet şekli olarak bozunduğu için de bu konuda en çok kadın ve çocuklar mustarip. Tecavüzün, ülkede en sık rastlanan şiddet biçimi olduğu bilinmekle birlikte, gerçek oranların toplumsal baskı ve normlar sebebiyle resmi rakamlardan çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Aile içi cinsel şiddet, yani ensest yine oldukça yaygın ve yine aynı sebeplerden ötürü gerçek boyutu ancak tahminlere dayanıyor. Kadınların %70’inin orgazm olamadıklarını, hayatında bu hissi hiç yaşamamış olan kadınların ise % 5-8 arasında olduğunu, babaların % 90’ının oğullarıyla hiç cinsellik konuşamadıklarını, aynı suskun babaların %10’unun ereksiyon sorunu, %35-40’ının da cinsel ilişkide performans kaygısı duyduklarını da eklediğimizde, cinsel hayatımızı neden Beyrut sokaklarına benzettiğimi anlayabilirsiniz.

İşte bu ülkede “1001 gece” dizisi senaristleri bir ilke daha imza atarak son bölümde Şehrazat’a 300 bin $’lık ikinci bir yatma teklif daha yaptırdılar. Buyurun buradan yakınız! Çoğunuz Michael Douglas ve Sharon Stone’nun başrolünü paylaştıkları “Ahlaksız teklif” filmini hatırlarsınız. Konu “1001 Gece” ile aslında aynı. Sadece vaziyet Türk gelenek ve göreneklerine göre ayarlanmaya çalışılmış. Mesela orijinalinde teklif çok daha sert, açık ve erotik bir dille yapılırken, bizimkinde Şehrazat’ın (yani Türk kadınının) ahlaksız teklife evet demesinin kutsal bir sebebi var. Yani çocuğun kanser hastası olması ve tedavisi için annesinin çaresiz kalması numarası eklenmiş senaryoya. Üstelik patronu (yani Türk erkeğini) korumak için de bu bilgi erkekten saklanmış. Çünkü ne Şehrazat aslında böyle bir teklifi kabul edecek aşağılık bir kadın, ne de (gerçeği bilse) patron bunu ona teklif edecek kadar haysiyetsiz. Bizim insanımız asla böyle şeylere tevessül etmez çünkü.

Oysa gerçekte biz Türkiye’de büyük bir şiddet sarmalının içinde yaşıyoruz ve cinsellik de bundan en çok etkilenen, en manipülatif, en hassas alanlardan biri. On beş milyon psikiyatri hastasının yaşadığı bir ülkede neyi saklamaya çalışıyoruz ki! Değil 150-300 bin $’lar, bir öğün yemek parasına vücudunu satanlar var bu ülkede. Pek çok kadın zorla evlendirildikleri, nefret ettikleri kocalarla yatmak, paraları, eğitimleri olmadığı için aşağılanmanın her türlüsüne bir ömür boyu katlanmak zorunda. Google’da çocuk pornosuna en çok tıklayan ülkenin Türkiye oluşunu bir hakaret olarak değil, bir veri olarak değerlendirildiğinde, aynı şiddet sarmalının kişilerde ne denli şiddetli travmalara yol açtığını görüyoruz. Doğrudur; bu ülkede çocuklar belki kadınlarımızdan çok daha fazla cinsel şiddete ve istismara maruz kalmaktadırlar. Üstelik bu tehlike öyle sokaklarda ellerinde şekerle dolaşan karanlık tiplerden çok, bizzat aile içinden, ebeveyn ve yakın akrabalardan gelmektedir.

Yine Dr. Arif Verimli’nin bildirdiğine göre Türkiye’de 15 milyon psikiyatri hastası olmasına rağmen Türkiye’de 1200 civarında uzman psikiyatrist, 9 bin yatak bulunmakta. Aşağı yukarı 70 bin kişiye bir psikiyatrist düşerken, 10 bin kişiye 1,2 yatak düşmekte. AB ülkelerinde ise ortalama 100 hastaya 10 doktor düşüyor. Bu tabloya baktığımızda neden bu diziler bu kadar merak çekiyor, niye sabah kuşağı programları bu kadar ilgi görüyoru anlamak daha kolay.

Durum madem böyle, hepimiz kendimize, özellikle de cinselliğimize karşı daha duyarlı olmalıyız. Çünkü biliyorsunuz, uzun süre kurban olarak yaşayanlar, bir süre sonra kurban edenlere dönüşebiliyorlar.

Agos Gazetesi, 2.12.2006

Followers