Sunday, December 31, 2006

Bir kutlama, bir gaf ve bir trajedi

Bu hep böyle olur değerli dostlar. Şayet haftalık bir gazetede yazıyorsanız, günlük bir gazetede her gün kalem oynatmak gibi sıkı bir tempoya girmemekle birlikte, kocaman bir haftanın yığılı tüm mühim mevzularından tekinde karar kılmak ve onu yazmak mecburiyetindesinizdir. O sebeple bu hafta sizlere üç ayrı konuda fikir beyan edeceğim. İlki geçen Cumartesi, Agos ailesi olarak hep bir araya geldiğimiz o anlamlı gece şüphesiz. Geçen Cumartesi gecesi Kerinçsiz efendinin açtığı davalardan henüz başkaldırabilen Agos’un 10. seneidevriyesi ve Hrant Dink’in peş peşe aldığı birbirinden kıymetli ödüllerin kutlaması –geç de olsa- yapıldı. Hani organizasyon da eksiksiz, yemekler de pek lezizdi ama, duygudan, dostluktan, samimiyetten, dayanışmadan, vefadan, alçakgönüllülükten, umuttan ve inançtan yana çok ama çok manalı ve görkemli bir gece oldu. Agos Gazetesi çalışanları ve onları dışarıdan destekleyen değerli dostlarımız aynı temennilere ve ebediyete intikal etmiş çok kıymetli sevgililere hep birlikte kadeh kaldırdık. Ne güzel bir tesadüftü ki, sevgili eşimle evliliğimizin 5. yıl dönümü ile bu anlamlı kutlama aynı güne denk düşmüş, böylelikle bizim için çok daha tesirli olmuştu o gece. Zaten mutluyduk ama, bu mutluluğu dostlarla paylaşmanın tadına da doyum olmuyordu. Ne diyelim, nice on yıllara ve nice ödüllere...

O gece kıymetli ağabeyim Kürşat Bümin’e söz verdiğim gibi, birkaç lakırdı da Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Atilla Koç’un Ani-Anı gafı üzerine etmek istiyorum. Geçen hafta sevgili dostum Rober Koptaş kendi köşesinde bu konuyu öyle ustalıkla ele almıştı ki, benim söyleyeceklerim onun yazdıklarını teyit niteliğinde olacak. Bir demokratik ülke düşünün ki, o ülkenin bir bakanı, hem de Turizm ve Kültür Bakanı, dil sürçmesiyle değil, bizzat bilinçli bir şekilde yüzlerce yıllık geçmişe, bu toprakların öz evlatları olan Ermenilerin tarihinde apayrı bir yere sahip Ani Kenti harabelerinin ismini Anı olarak takdis ediyor. Gerekçe basit ve bildik: Türk halkının yabancı unsurları Türkleştirme eğilimi... Bakan Koç bunun asla bir kompleksten kaynaklanmadığını, bilakis, Türklerin Sangaryos’u Sakarya, İkonyum’u Konya, Smyrna’yı İzmir, Sagalassos’u da Ağlasun yapacak kadar hassas olduğunu, bu ülkenin Kültür ve Turizm Bakanı olarak Ani’yi Anı yapma ayrıcalığının da kendisine çok görülmemesi gerektiğini söylüyor.

Hadise zaten kendisini izah ediyor. Ermenilerin ve pek tabii ki tüm gayrimüslim, gayri Türk ve gayri sünni kesimin yabancı-zararlı unsur olarak algılandığı bir ülkede, bu öyle çok da garipsenecek bir hadise değil. Lakin Bakan Koç’un ardına sığındığı gibi, bu vaziyet halkın her şeyi Türkleştirme hassasiyetinden kaynaklanmıyor; bu bal gibi ırkçı bir ideoloji ve bizzat kurgulanan ve kurulan bir şey. Temelini Jön Türk ve İttihat ve Terakki Partisi’nden alan, Cumhuriyet rejimine sirayet eden, bugün hâlâ Atatürkçülük ve laikçilik kisvesiyle iktidarı ellerinden kaptırmak istemeyen, kendilerini ulusalcı cephe olarak da lanse eden kesimin yıllardan beri özenle kurdukları bir politika. Şüphesiz halkımızın önemli bir bölümü bu ırkçı söylemden etkilenmiştir. Lakin bu düşünceyi halkın özgün bir ürünü olarak göstermek, “Ne yapalım bu halkımızın hassasiyeti” demek o kadar da çabuk yutulan bir şey değil artık. İnsanın “Ne olur inin artık bu gariban halkın sırtından” diyesi geliyor ve hatta diyeyim: Yetti yahu! İnin şu gariban milletin sırtından!

Nitekim 92. seneyi devriyesi sebebiyle -CNN Türk ve ATV Siyaset Meydanı’nda- Çarlık Rusyası’ndan KGB’ye geçen orijinal belge ve görüntülerle desteklenen belgesel ve programla anılan Sarıkamış trajedisi, bu ırkçı ideolojiyle pek yakından alakalı. Ermeni trajedisinden sadece birkaç ay evvel yaşanan bu elim hadiseyi bir kez daha anarken, insan “Keşke bir zaman makinesi olsa da o günlere gidip tarihi değiştirsem” diye yanmadan edemiyor. Gerçek bir hayalperestin, yani Enver Paşa’nın koskoca ülkeyi beş milyon Alman altınına nasıl bir maceraya sürüklediği, Sarıkamış’ta şehit olan doksan bin civarında asker ve uğranılan hezimetin ne hastalıklı bir hırsın sonucu vuku bulduğu, Enver Paşa’nın bu hezimetin ortaya çıkmasını nasıl sansürlediği ve 1912 Balkan hezimetinden ve Sarıkamış trajedisinden sonra kabağın nasıl garibim Ermeni halkının başına patladığı öyle açık görülüyor ki, insanın içi acıyor; hem Ermeniler, hem Türkler, hem de bu hastalıklı politikaya alet edilen tüm bir memleket için.

Sarıkamış tam doksan iki yıl sonra daha yeni tartışılıyor. Trajedi o kadar bariz, hata o kadar açık ki, Enver Paşa bizzat askerler tarafından –Siyaset Meydanı’nda- kıyasıya eleştiriliyor. Lakin ayan beyan telaffuz edilmese de, Enver Paşa’yı eleştirmek, hani olur da Ermeni soykırımı iddialarına dayanak olur diye konuşmacıların bir kısmı onu aklamaya, hadi bu mümkün olmadı, onun başarısızlıklarını Atilla Koç mantığıyla mazur göstermeye çalışıyorlar. Utangaç bir çekimserlik hakim bazılarında; bir yandan yok yere helak olan doksan bin nefer, bir yandan tarihi acemice estetize, kamufle etme çabaları... Kurnazca, ama hiç onurluca değil.

Agos Gazetesi, 29.12.2006

No comments:

Followers