Monday, December 11, 2006

Bir Papa ile üç kuş

Papa XVI. Benedikt’in Türkiye ziyareti pek çok yönden değerlendirilebilir. Lakin ne türlü değerlendirilirse değerlendirilsin, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bu ziyaret her iki taraf için de fevkalade faydalı olmuştur. Özetle, tarafların iyi niyetinden etkilendiğimi, Türkiye’nin bu zor işin altından alnının akıyla kalktığını, Papa’nın ise vermek istediği mesajları hem Ortodoks, hem İslam ve hem de Ermeni alemine vermekte muvaffak olduğunu söylemeliyim. Tüm beklentilerin aksine, Başbakan Erdoğan’ın yerinde bir sağduyu sergileyerek Papa’yı karşılaması, Cumhurbaşkanı Sezer’in katı ve düz politika anlayışının soğuk tezahürünü en baştan sıfırladı. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun Papa’nın Almanya gafına verdiği cevap oldukça anlaşılır bir dozdaydı ve görüşmelere hakim olan barışçı atmosfere –mani olmak bir yana- neredeyse katkıda bile bulundu. Papa’nın Türklerin ve Müslümanların hassasiyetlerine iyi çalışmış olması ve Aya Sofya’da buna münasip davranması herkesi rahatlattı. Sultanahmet duası ise ziyaretin zirve yaptığı en görkemli andı. Böyle gergin bir ortamda dünyaya verilen bu barış mesajı şüphesiz her şeyi bir anda düzeltmeyecek, lakin, küresel barış ve hoşgörü adına bir milat olma potansiyeli taşıdığı da bir gerçek.

Hıristiyanlık adına ise, Ortodoks dünyası ile Papa II. Jean Paul zamanında atılan yakınlaşma temelinin onanması tarihi anlardı. Katolik Kilisenin tarihsel tahakkümünden nasibini almış kiliselerden olan Ermeni Ortodoks Kilisesi (yaygın ve yanlış tabiriyle Gregoryenler) adına da bu ziyaretin şüphesiz anlamı büyüktü. Daha şundan kısa bir süre evvelline kadar Papalığın, Kalkedon (diofizit) olmadığı, yani İsa Mesih’in insani ve tanrısal tabiatı üzerindeki MS. 451 yılı Kadıköy konsili kararını kabul etmediği için Ermeni Kilisesi’ni sapkınlar listesinde tuttuğu hatırlanırsa, bu ziyaretin anlamı daha da pekişir zihinlerimizde. Lakin Papa’nın Ermeni Patriği II. Mesrob’a hitaben yaptığı konuşmada verdiği birlik mesajı, karşılıklı hediye edilen kutsal kâseler, –ki bu Hıristiyan terminolojisinde birliği ve kardeşliği temsil eder- ve okuduğu İncil pasajı “Yalnız onlar için değil, onların sözüyle bana iman edenler için de istekte bulunuyorum, hepsi bir olsunlar…” kalıcı bir dönüşün veya dönüşümün gerçekleştiği yolunda ciddi kanıtlar niteliğindeydi.

Demek ki, İslamın veya başka mezheplerin Akıl ile ilişkilerini sorgulamak yerine, tam da İsa Mesih’in önerdiği gibi, kendi gözümüze kaçan merteği dert edinmek daha yapıcı oluyormuş. Bu anlamda, Papa’nın gafının vazifesinin henüz ilk episodunda meydana gelmesi şerden hayır doğmasına yol açtı diyebiliriz. Papa böylelikle kamplaşma yerine –Sultanahmet Camiinde olduğu üzere- yan yana saf tutmanın daha yapıcı olabileceğini, insanların inançlarının her daim saygıyı hak ettiğini, dinlerin içlerindeki hurafe ve yanlışlardan kurtulmasının da ancak kendi iç dinamikleri ile, yani kendi azaları tarafından yapılabileceğini dünyaya göstermiş oldu. Ya da Papa tüm bunları önceden öngörmüştü de, Almanya vaazını tüm bu hayırlara vesile olsun diye mahsuscuktan yaptı; yani kendini feda etti. Artık orasını Allah bilir.

Papa çok önemli bir şahıs. Vatikan da, kim ne derse desin kendi fiziksel boyutunun çok üstünde bir egemenlik alanına sahip. Türk Hükümeti bunu çok güzel süzdü ve bu öneme yakışır bir misafirperverlik sergiledi. Aşağılık kompleksine kapılmadı. Kendine güvenli bir duruş ortaya koydu. Böylelikle, aslında Papalık ve Batılı dünyanın aradığı modern ve uygar bir İslam muhataplığına kendisinin talip olduğunu ortaya koydu. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesinde Türkiye’ye böyle bir rol biçmesi ile, Türkiye’nin kendi inisiyatifiyle kurduğu güçlü bir politika üzerinde bu rolü yüklenmesi çok ayrı şeyler. Türkiye’nin en değerli özelliklerinden birisi, tüm eksikliklerine rağmen laikliğidir. Üzülerek söylüyorum ki, İslam aleminin, özellikle de İslam aleminin Arap bölümünün içine saplandıkları bataklıktan çıkıp da Batıya karşı güçlü bir duruş sergilemeleri kısa vadede zor görünüyor. O zaman Türkiye’nin küresel, laik ve modern bir İslam gücü olarak boy göstermemesi için hiçbir sebep yok. Radikal laikçiler için Türkiye ve İslam terimlerinin yan yana kullanılmasının bile kabul edilemez olduğunu biliyorum ama, bu ülkenin gerçeği de bu… Aslında Türkiye’nin Laiklik –İslam ekseninde yaşadığı tüm sıkıntılar da, bu sert bakış açısından kaynaklanıyor. Türkiye şu veya bu laiklik modelini bırakıp, kendi özgün modelini işletmeye muvaffak olduğunda, göreceksiniz, ne türban sorunu kalacak, ne şeriat korkusu yaşanacak, ne de Türkiye’de dinsel bir eşitsizliğe rastlanacak.

Küçük de bir not: Şu birkaç günlük gezide Türkiye’nin kazandıklarını düşündüğünüzde, aslında Papalıktan hiç de daha az bir prestiji ve tesir alanına sahip olmayan Fener Ortodoks Patrikliği’nin ekümenikliğini tanımanın, Heybeliada Ruhban Okulu gibi anlamsız sorunların giderilmesinin Türkiye’yi ne denli güçlü bir konuma taşıyacağını da görmeniz gerekir. Türkiye birkaç komplocunun hastalıklı düşünceleri peşinden sürüklenmeyecek kadar büyük bir ülkedir. Tek sorun, bunun farkında olmayışıdır.

Agos Gazetesi, 09.12.2006

No comments:

Followers