Tuesday, December 05, 2006

Birlikte yas tutmak

Son dönemde Ermeni meselesi üzerinde -özellikle yurt içinde- oluşan yeni literatürü dikkatle takip eder ve bunlar üzerinde düşünürken, baştan beri savunduğum “Ermeni meselesinde insani boyut” açılımı üzerinde yavaş yavaş bir dil oluşmaya başladığını gözlemlemek benim için çok heyecan verici bir deneyim oldu. Bu sürecin her iki toplumun psikoloji ve algıları üzerinde nasıl çalıştığını izlerken birkaç önemli tespit yaptım ki, bunları sizlerle de paylaşmak isterim. Zira müspet bir yerlere varacaksak, zannederim bu süreçten yüreklerimize sızan o cılız ışığın güçlenmesiyle ve şüphesiz hepimizi aydınlatmasıyla olacak bu.

Bozulan psikoloji

Açık konuşmak gerekirse bahsettiğim heyecan, bu empatik dilin benim fikirlerimle ne kadar çok örtüştüğü veya örtüşmediğinden ziyade, tespiti yapan öznelerin alt kimliğinden kaynaklanıyordu. Tehcir konusunda ortak ve daha insancıl bir dil bulmaya çalışan kişilerin kimliği, yani o kişilerin TÜRK oluşunun, konuya yaklaşım biçimindeki estetik veya tarafsızlık kadar önemli olduğunu, hatta bazen içerikten de önemli olduğunu bir Ermeni olarak nasıl reddedebilirdim? Doksan yıl evvel yaşadığımız büyük felaket hakkında bu güne değin kirletilen hafızada -sahte teknik bilgiler, belge malumatfuruşçuluğu, akademik soslu hakaretler, politik gözdağı vermeler, alenen aşağılamalar, emekli büyükelçi dogmaları- TÜRK sıfatı o kadar olumsuzlanmıştı ki, doksan sene evvel yaşananların ERMENİ gözünden görünüşünün tam bir tasdikleyicisiydi tüm bu yaşananlar. Hatta her yeni olumsuzlukta önyargılarımızın biraz daha olgunlaşması bizlere itiraf etmek istemediğimiz bir haz bile veriyordu. Acımıza ve alt kimliğimize yapılan hakaretlerin neden olduğu travmayla ancak bu şekilde baş edebiliyorduk çünkü. Belki de yine aynı duyguyla Fransa Parlamentosundan çıkan inkâr yasasının mimarı Patrick Deveciyan “Türkler ancak baskıyla değişir” diyordu. Diasporanın mühim bir kısmının görüşünü ifade eden bu tespit, doksan yıldır içinde hapsolunan kalıbın ne kadar mukavim ve ne kadar derinlere kök saldığını gösteriyordu. Sadece diasporanın mı? Hayır... Aslında bunu mesele edinmiş her coğrafyadaki Ermeninin zorunlu olarak uğramak mecburiyetinde olduğu ilk önyargı durağıydı bu. Şartlar bunu gerektiriyordu çünkü. Ermenilerin bu derin acısı inkâr ediliyor, yıllar geçiyor, öfke büyüyor, bu öfkeden ASALA terörü gibi bir felaket dahi hayat bulabiliyordu. İşin teknik ve adli kısmı hallolup bir türlü yas tutmaya geçilemiyordu. Yas tutamadıkça da acılar bir türlü şifa bulamıyor, geçmiş tüm ağırlığıyla oturduğu şimdinin üzerinden bir türlü kalkmıyordu. Her sabah aynaya baktığında kendisini ancak SOYKIRIM sayesinde görebilen eski ASALA üyesi Ara Toranyan gibi, pek çoklarının hayatında öyle veya böyle, varlığı, ya da yokluğunun varlığıyla Ermeni kimliğinin bir parçası olarak yer etti doksan yıl evvelinin bu büyük felaketi.

Değişim ve yüzleşme

Lakin, son yıllarda Türkiye’de herkesin ezberini bozan, kafalardaki şablonları zorlayan bazı şeyler olmaya başladı. Kimileri Türkiye’de bildik resmi söylem ve tavrın açıkça dışına çıkarak Ermeni hadisesi hakkında daha empatik, daha cesur, daha dürüst ve daha gerçek şeyler konuşmaya başladılar. Üstelik onlar -her ne kadar Ermeni dönmesi, kripto Müslüman, eski komünist, Türklüğünden utanan vatan hainleri olarak adlandırılsalar da- özbeöz Türktüler işte! Aslında böyleleri doksan yıl evvel de vardı. Lakin arada büyük bir sessizlik olmuştu ve uzun yıllar sonra ilk defa bu kadar yüksek sesle tekrar konuşmaya başlamışlardı. Hürriyetlerini yitirmek, linç edilmek, işlerini kaybetmek pahasına Tehcir hakkında resmi tezin dışında ve Ermeni tarafının görüşlerine daha yakın mütalaalarda bulunuyorlardı. Türkiye’deki hafıza kaybının bir rastlantı olmadığını, Ermeni Tehciri’nin ise bu hafıza kaybındaki en önemli kırılma noktalarından birisi olduğunu, Türklerin de aslında benzeri bir travma içersinde debelendiklerini de söyleyen onlar olmuştu. Aşırı milliyetçiler onları soyları bozuk vatan hainleri olarak hemen deşifre etmişlerdi ama, Ermeniler onları nereye koyacakları konusunda epey zorlanmaktaydılar. Onların varlığı Ermenileri mesut etmişti ilkin. Nihayet Türklerin bir kısmı hidayete ermiş, kutsal hakikat karşısında diz çökmüşlerdi. Ancak çok geçmeden bu yeni vaziyetin Türkler kadar Ermeniler için de başka anlamlara gelebileceği fark edildi. Sadece Türkler için değil, Ermeniler için de tehlikeli olabilecek bir durum vardı ortada. Çünkü onların bu yeni yaklaşımı Türklerle karşılaşmayı, onlarla konuşmayı, ilişki kurmayı mümkün kılıyordu. Dile kolay, bir asra yakındır içinde yuvalanılan kozadan çıkmayı talep ediyordu. Psikanalist yazar Helene Piralyan’ın dediği gibi “Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlardı en çok.

Çözüm: Konuşabilmek

Ece Temelkuran’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Ve diaspora konuşuyor” yazı dizisinde yer alan eski Türkiyeli, yeni diaspora kanaat önderlerinden Alexis Govsiyan, “Şayet konuşabilseydim Türkiye’den ayrılmazdım” diyordu. Ne kadar güzel ve ne kadar doğru bir tespit! Konuşamamak, yani aslında kayıplarımız için doksan yıldır yas tutamamış olmak ne kadar büyük bir yüktü! Bu durumu biraz olsun konuşmaya başlayınca anladık. ‘Baba ve Piç’i, ‘Anneannem’i okurken niye göz yaşlarımızı tutamıyorduk? Niye göğsümüzde bir kuş çırpınır gibi oluyor, niye içimizde bir yerlerde sanki bir zemberek aniden boşanacakmış gibi geliyordu? Geçmiş hakkında konuşmak, acımız hakkında bir çift insanca söz duymak insanı böylesi derinden etkileme gücünü nereden alıyordu ki! Sanki bu, belki henüz başlamamış, lakin artık özlemi iyice belirginleşen yas tutma arzusunun bir tezahürüydü. Peki Ermenilerin yas tutmaya başlamak için ne gibi şartları vardı acaba? Yani ne tür bir sonuç Ermenileri bu işin artık bittiğine, yas döneminin başladığına ikna edecekti? Şüphesiz Türklerin de...

Zannederim bunun yekpare bir cevabı yok. Lakin entelektüel bir kehanetle şu rahatlıkla söylenebilir ki, Ermeni meselesinin ne Türklerin, ne de Ermenilerin aşırılarını tatmin edecek bir sonucu olmayacak. Çünkü algılarımız ve belleğimiz gerçeği öyle eğip büküyor, öyle estetize ediyor ki, gerçek, o tahayyülün yanında hep gösterişsiz, yetersiz ve sönük kalıyor. Aslına bakılırsa, Türkiye dışında neredeyse tüm dünya kamuoyunda Ermenilerin kendi tezlerini yüzde yüze yakın bir oranda kabul ettirdikleri bir gerçek. Öyleyse Irak’ta altı yüz elli bin sivilin ölmesine yol açan bir ülkenin, yani ABD’nin senatosundan soykırım kararını geçirebilmek mi olacak Ermeniler için nihai çözüm? Bence hayır... Kan davası olarak algılanan hiçbir ihtilafın nihai bir çözümü olamaz. Sadece kazanılan episodlar ve bir dönem için doyurulan gözü aç bir öç duygusu vardır. Ermeniler ve Türkler, bunun her iki halkın ortak acısı olduğunu anlayana ve birlikte yas tutana kadar, ne Türkiye’nin cezalandırılması, ne de tüm dünyada soykırımın resmi olarak kabul görmesi Ermenileri tam manasıyla tatmin edecek. Şüphesiz tersi için de aynı şeyleri söylemek mümkün. En azından benim baktığım ve algıladığım yerden bu böyle.


Yeni bir dil

Bu sebeple Ermeniler ve Türklerin ciddi bir psikanalizden geçmesi gerektiğini, bunun tek yolunun temeli atılan bu yeni dille konuşmak, acıları paylaşmak ve yas tutmaya başlayabilmek olduğunu görmek zorundayız. Barışmak vekalet kabul etmeyen önemli bir ritüeldir. Oysa Ermenilerin ölülerini gömmek için bu ritüele ihtiyaçları var. Mamafih yıllardır ekilmiş düşmanlıklar ve terminolojinin yüklü oluşu, bunu kısa vadede müşkül hale getiriyor. Unutmayalım ki ezberi bozanlar dışında Türkiye bildik tutumuna devam ediyor. Geriye ise tek alan kalıyor, duygular... Biz Anadolulular belki aklımızı kullanmakta o kadar hızlı değiliz, lakin iş dert dinlemeye, misafir ağırlamaya, aşımızı, acımızı paylaşmaya gelince dünyada üzerimize başka millet yoktur. Kanımca bir süredir Türkiye’de başlayan şey de bu insani kaynaktan türemiştir ve hem çok değerli, hem de dikkate epeyce değerdir.

Hülasa, bir yandan iki tarafın silahşorları vuruşmaya devam ededursunlar, biz aklı hâlâ başında, vicdanı hâlâ aydınlık olanlar bu şansı zorlamak ve bu yolda ilerlemek zorundayız. Ya hep ya hiçin, ölmenin ya da kalmanın, soykırımcı ya da kurban olmanın tam ortasında keşfetmemiz gereken geniş bir alan var ve büyük çoğunluğumuz da aslında orada olmayı arzuluyoruz. Çünkü gerçek ve sağlıklı bir hayat ancak o alanda var olabiliyor. Ekstremlerin dar alanında, kasılmadan, sertleşmeden ve küçülmeden yaşamak mümkün değil. Bu anlamda yerimizi genişletmek, yüreğimizi ve hayatlarımızı ferahlatmak için konuşa konuşa, paylaşa paylaşa, güle ağlaya, ama hep birlikte bunu yapmaktan başka yol yok. Zira Fransa’da inkâr yasasının çıkmasında büyük pay sahibi olan Patrick Deveciyan’ın dediği gibi, hepimiz çok ama çok yorulduk.

Agos Gazetesi
Özel makale, 02.12.2006

No comments:

Followers