Tuesday, December 19, 2006

Türkiyenin AB algılaması

Osmanlı Devleti ve onun ardılı diyebileceğimiz Türkiye’nin kolonyal, yani sömürge olarak yaşadığı bir mazisi, böyle bir tecrübesi yok. Lakin Batı ile olan ilişkisinin bu denli anlam yüklü ve travmatik oluşu ile Türkiye, gerçekten de eski bir sömürgeye benzer duygulanım ve tepkiler içerisinde. Batı ile yaşanan bu aşk-nefret ilişkisi, her ne kadar kolonyal bir tecrübeye dayanıyor olmasa da, özellikle Aydınlanma ile birlikte ekonomik ve askeri gücün kuzeye, yani Avrupa’ya doğru göç etmesiyle şekillenmeye başlamıştı bile. Osmanlı ve Türkiye’nin Batı hikâyesi tam anlamıyla bir Hindistan veya güney Asya sömürge ülkesine benzemese de, Rus veya Japon örnekleriyle epeyce örtüştüğünü söylemek gerekir. Her üç ülke de birer büyük imparatorluk kurmuşlar, fethedilen değil, daha çok fetheden olmuşlardır. Lakin bu üç ülkenin de Batı karşısında Batı sömürgesi olmuş ülkelerin duyduğu türden bir kompleks ve öfke duymasının sebebi, kültürel, moral ve içsel olarak hikâyenin bunun tam tersi olmasında, yani aslında bu üç ülkenin Batı tarafından fethedilmiş olmasında yatar. Rusya bu gerilimden koskoca bir St. Petersburg edebiyatı (Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Mandelştam, Biely, Tolstoy) ve Ekim Devrimi’ni çıkarırken, Osmanlı İttihat ve Terakki’yle gelen bir Ermeni kıyımı, ardından çöküşü ve modern Türkiye’nin kuruluşunu, Japonya da faşizme iyice savrulduktan sonra uğradığı yıkımın hemen ertesinde devasa bir finansal güç çıkarmışlardır.

Türkiye Osmanlı’dan devraldığı pek çok şeyin yanı sıra, II. Mahmut’tan beri süregelen Batılılaşma ve onun ikiz kardeşi Batı karşısında yaşanan bu gerilimi de miras aldı. Belki Mustafa Kemal’i İttihat ve Terakki gladyosuna nazaran farklı ve başarılı kılan -çünkü reçete aynıydı: Batılılaşma- hayali değil gerçekçi, duygusal değil akılcı, tepkisel değil insani yaklaşım biçimiydi. Kemalizm Sina dağına tabletlerle inmiş bir dekalog değil, şüphesiz hataları var; lakin ondaki potansiyeli ve potansiyeli aşmış başarıyı da teslim etmemiz gerekir. İnşallah bir gün 1. Dünya Savaşı’nı, bağımsızlık mücadelesini, tek parti dönemini, kısaca yakın tarihimizi daha sakin ve daha objektif tartışabildiğimizde, Mustafa Kemal’in dehasını da gerçek anlamda teslim edebileceğiz.

O vakit, Batılılaşma ve Batı neden bu denli gerilimli konulardır?

Her şeyden evvel Osmanlı dağılma sürecine girdiği son iki yüzyılı hariç Avrupa’nın güçlü bir rakibi, dağılma sürecinde de onun iştahla baktığı hedefi olmuştur. 1. Dünya Savaşı İtilaf ve İttifak devletlerinin kendi aralarında bir hesaplaşması olduğu kadar, Osmanlı’nın nasıl pay edileceğinin de mücadelesidir. Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki hiçbir hedefini tutturamaz ve üst üste bozguna uğrarken, belki de dünya tarihinin en büyük kazığını, başında Enver Paşa gibi bir hayalperestin bulunduğu Osmanlı Devletini savaşa sokarak atmışlardır. Daha sonra da muzaffer İtilaf Devletleri, İstanbul, Londra, Sykes-Picot ve St.Jean de Maurienne gizli anlaşmalarla Osmanlı’yı paylaşma çabalarına girişmişler, büyük bir oranda da bunda muvaffak olmuşlardır. Bugün pek çokları için dahil olmaya çalıştığımız AB, işte böyle şeytani ülkelerden mürekkep bir birliktir.

Ama bence bundan da önemlisi, düzlüğe çıkmak ve güçlü bir ülke olmak için seçilen modelin geçmişten beri rekabet ve düşmanlık ilişkisi içinde olduğumuz Batı icadı oluşudur. Bu aslında rakibin üstünlüğünü kesin ve net olarak kabullenmek manasında toplumsal hafızada yer almıştır. Batılılaşma seçilen değil, mecbur kalınan, Batılının kaf dağının ardından bulup getirdiği ve başka bir alternatifi olmayan sihirli bir ilaçtır ve bu acı ilacı yudumladıkça Batıya biraz daha kendimizi teslim ettiğimizi düşündüğümüz nevrotik bir süreç de işlemeye başlamıştır. Algılama budur. II. Mahmut kavuğu atıp fesi getirir, sakalını tıraş eder, Tanzimat Fermanını hazırlar, Yeniçeri Ocağını kaldırır, ilk gazeteyi çıkarır, karısına ilk nikahı yaparken hangi hisler içindeydiyse, 1959’da AET’ye ilk, 1987’de de tam üyelik başvurusu yaparken, Aralık 2004’de müzakerelere başlarken de Türkiye önemli bir kısmıyla benzer hisler içersindeydi. Bundan ötürüdür ki, müzakereler bugünlerde olduğu gibi son derece çetin ve duygusal geçmektedir.

Görüldüğü gibi, bireylerde olduğu gibi toplumlarda da psikoloji hiç yabana atılacak bir parametre değil. Zannederim hem Türkiye’nin, hem de AB’nin bu önemli unsuru stratejilerine eklemelerinde fayda var.

Agos Gazetesi, 15.12.2006

No comments:

Followers