Wednesday, November 21, 2007

Yüzleşme

Geçen Pazar günü benim de danışma kurulunda bulunduğum Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği’nin ilk faaliyeti olan “Dün… Bugün… Yarın… Yüzleşme” temalı bir panel düzenlendi. Panelist olmama rağmen maalesef ağır bir grip geçirdiğim için hazırladığım konuşmayı yapamadım. Panel ile ilgili haberi Agos’ta okuyacağınız için, ben ayrıntılara girmeden, eğer panelde olsaydım neler söyleyecektim, bir nebze bunlara değinmek istiyorum.

Yüzleşme, her şeyden evvel oldukça olumsuz yüklenmiş bir sözcük. “Yüzleşme” telaffuz edildiği anda genellikle suç, suçlanmak, haksızlığa uğramak, deşifre olmak, rezil olmak gibi pek çok endişe ve hisler bütününü de beraberinde getiriyor. Yüzleşilecek olan şey, mutlaka yüzleşen kişinin aleyhinde olacak, aleyhine çalışacak gibi varsayılıyor. Bu kanı bir rastlantı değil şüphesiz. Muteber olanı topluma her alanda dikte eden majör ses, kulaklarımıza böyle fısıldamış bir kere. O ses, o sesten ne duyduysak onunla yetinmemizi, ondan ötesine geçmememizi buyuruyor bize. Ancak insanoğlu da pek meraklı. Bu özelliğimiz pek iyi bilindiği için, merakın galeyana gelmemesi için ustaca hazırlanmış çeşitli korku düzenekleri salınıyor bilinçdışımıza. Öyle ki, olur da bir “karşılaşma” fırsatı önümüze çıkarsa, korkumuz merakımızı yensin ve yüzleşmeler bölgesinden hızla uzaklaşılsın. Şüphesiz yüzleşmeden kaçınma sadece bizim dışımızdan dayatılan bir şey değil. Kendi özel mazimizde yüklendiğimiz sayısız suçluluk hissi, geçmişimizden hortlayıp bugünümüzü mahvedecek pek çok olası şeytanın, bilinçdışımızın karanlık nemli dehlizlerinde tutulmasını sağlıyor. Her bastırma, geçmişteki travmatik bir anın hediyesidir ve istisnasız her biri çeşitli rahatsızlıklar olarak geri döner bize.

Oysa yüzleşme bireyin ve toplumun kendi mazisine, potansiyellerine, değerlerine ve sorumluluklarına sahip çıkması demektir. Çünkü mazisinden korkan birey ve toplumlar, korkularıyla yüzleşmemek adına oradaki pek çok değerini de gözden çıkarmak zorunda kalırlar. Yüzleşme, izafi olarak dün, bugün ve yarın arasında parçalanmış insan varlığının yeniden bir bütünlük ve süreklilik kazanmasının olmazsa olmazıdır. Ne gariptir ki, yüzleşmeden kaçınan düşünce, yüzleşmenin tam da yaşama ait süreklilik ve bütünlüğün tehdit altında olduğunu varsayar. Buradaki endişe, zorlukla kurulmuş o anki düzenin, ortaya çıkacak yeni bilgilerle alt üst olması korkusudur ve bir yandan çok da insanidir. İnsanidir ama, bu onun doğru olduğu anlamına gelmez. Çünkü bize kalitesiz bir yaşamı dayatır. Korku ve suçluluk hisleriyle dolu, huzursuz bir yaşamı.

İşte bugün Türkiye’de yaşadığımız bu akıl tutulması, tarihiyle yüzleşmemiş bir devlet ve toplumun kaçınılmaz halidir. Estetize edilmiş bir tarih hikâyesinin içinde bir türlü kendi anlamını bulamayan, sürekli gerçeğin dışına savrulan bir simülasyonun içinde debeleniyoruz. Geçmişin şeytanlarının saldığı korku o kadar güçlü ki, onlarla yüzleşmemek için mazimizdeki her türlü hazineyi de gözden çıkarmışa benziyoruz. Bu durum toplumun tüm etnik, kültürel ve sosyo-ekonomik kesimlerinin birbirinden hızla uzaklaşmasına ve birbirini tehdit olarak algılamasına yol açıyor. Böyle bir ortamda soğukkanlı konuşmak mümkün olmadığından, sorunlarımızı da çözemiyoruz. Hastayız ve hastalık bizi gergin, uzlaşmaz ve şiddete eğilimli kılıyor. Tıpkı Hrant’ın dediği gibi…

Yanılmıyorsam 1999 yılıydı. Vartanants Korosu olarak Sezen Aksu ile birlikte turneye çıkmıştık. Turne “Türkiye Şarkıları” adını taşıyordu. Ermeni, Kürt, Rum, Yahudi ve Türkler olarak çok önemli bir mesajı en kestirme yoldan, müzikle vermeye çalışıyorduk. Aspendos’taki konserden önce Diyarbakır Çocuk Korosu’nun başındaki karnı burnunda genç Kürt müzik öğretmeni eşim ve bana yaklaştı ve özetle “Tarihte size çok acı verdik. Kendi halkım adına sizden özür dilemek istiyorum” dedi. Böyle bir Karşılaşma’ya bu kadar hazırlıksız olan biz ise, sadece birkaç kelime sarf edebildik gözlerimize hücum eden yaşları geri iterek.

Hülasa, yüzleşme kimse için kolay değil.

19.11.2007, Agos

Saturday, July 28, 2007

Neither Hot Nor Cold

Democracy does not solely mean to press a ballot box against the noses of citizens at certain intervals. If it were the case, then we would have made great progress since 1950, when the multi-party system was first implemented in Turkey, because we have had a total of 41 elections so far including 13 general elections, 8 parliamentary half term elections, 11 local government elections, and 9 Republican Senate partial elections. As a country that has been through 41 elections, we are going to vote in a referendum-like election with a totally corrupt and collapsed political system. The politicians who are “in favor of” democracy and who are “against” it are about to prove who is more powerful in this election. We seem to have some kind of a desire to settle the accounts, to show “who we are”. Everyone will show the “other” his power. Yes, I totally agree that the most civilized way of competition in democracies is going through elections; however, the feeling of competition in these elections has gained a different feature due to social ruptures and interference, and this aspect is something I strongly dislike.

As a result of being a member of a minority group, I have the tendency to show my natural reaction against all kinds of nationalistic discourse. Since the terminology including word patterns like “national unity and uniformity”, “split”, “external and internal focal points”, and “national interests” will eventually target me in one way or the other, my perceptions and analyses are influenced. If I this was restricted me and similarly sensitive members of my community, the problem would not be as big as it is now. However, in recent days, we have been able to observe that the only valid discourse in this country is a discourse that includes such terminology; and this discourse actually targets and divides the country into hundreds of thousands of parts. The need for security is threatened by the contrast of “those who target” and “those who are targeted”. This contrast manipulates and provokes social division and politicians produce policies under the domination of this discourse. And I am utterly disturbed by what is going on.

The striking results of TESEV’s research introduced to the public in recent days have proved how nationalism imposes its hegemony onto the whole country as the sole language in use, and how this language creates division among the members of society, in contrast to what it actually claims. This is bad news because the principal section of the society thought to be winning is obviously in a process of losing. Circles ignored by sections of society numbed from the sense of winning, exist thanks to this ignorance, and perpetuate their destructive methods no matter what manner of enforcement they may face. The gangs are abundant in all corners of the country and these gangs, under the protection of the state, are maintaining their assassinations and robberies, serving the so-called aim of protecting the state and the nation. This is a tragedy that takes place in front of all the citizens, and you have no other language to speak about it. In fact, the majority of this country – including soldiers, state officials, workers, peasants and members of the middle class – want to live in peace, prosperity and harmony. However, as this language leads us to a dead-end, in the end, we find ourselves divided although we have the same demands. This poison that was injected into our souls by the Union and Progress party is still in our veins today and has a paralyzing effect.

Was not Hrant killed because he rejected speaking that language, since he chose to speak Hrantish instead?

In the future, when all these events are recorded in history, we will see that 19 January is actually the beginning of an important historic era. Turkey was broken toward a certain direction on that day. For most of you, something changed irreversibly in your soul on that day. Similarly, this country entered an irreversible path. Although we seemed to be trapped in that restrictive and destructive language, on 19 January, we actually came face to face with the fact that the King was actually naked. Most of us also faced the evil in our souls. We realized that our leftist policies, democratic vision, nationalism or patriotism were indeed fake.

A quotation from the Bible goes on as follows: “You are neither hot, nor cold; you are warm. I wish you were either hot or cold, because now I will have to vomit you”. 19 January is a similar date. It offers us an option. An offer to begin to lead a real life. Shall we keep our eyes shut although we know that the King is actually naked?

The answer to this question will determine the direction of this break.

20.07.2007, Agos

Ne sıcak, ne de soğuk

Demokrasi, belli periyotlarla halkın burnuna sandık dayamaktan ibaret değil. Öyle olsaydı, Türkiye’nin çok partili siyasal yaşama geçtiği 1950 seçimlerinden günümüze değin gerçekleşen 13’ü genel seçim, 8’i milletvekili ara seçimi, 11’i yerel yönetimler seçimi, 9’u Cumhuriyet Senatosu kısmi seçimi olmak üzere toplam 41 seçimden sonra bu yolda epeyce yol kat etmiş olmamız lazım gelirdi. 41 tane seçim yapan bir ülke olarak, merkezi çökmüş bir siyasi yapıyla, referandum benzeri bir seçimde oy kullanmaya gidiyoruz. Ülkenin “demokrasiye karşı” olanları ile “demokrasiden yana” olanları sandıkta boy ölçüşmeye davranıyor. Sanki bir çeşit hesaplaşma arzusu içindeyiz. Herkes kendine göre sandıkta “öteki”ne gününü gösterecek. Evet, seçimler demokrasilerde hesaplaşmanın en medeni yolu olabilir, ama bu seçimin hesaplaşma duygusu toplumsal yarılmalar ve müdahalelerle farklı bir renk aldı ve o renk benim hiç de hoşuma gitmiyor.

Bir azınlık grubu mensubu olmanın da sonucu olarak her türlü milliyetçi söyleme karşı kendimi savunma ya da doğal bir refleks gösterme eğilimi taşırım. Ülkemizdeki “milli birlik ve beraberlik”, “bölünme”, “dış ve iç mihraklar”, “ulusal menfaatler” gibi muteber söylemlerin ucu eninde sonunda bana dokunacağından ister istemez algılarım da, analizlerim de etki altına girer. Bu sadece benim ait olduğum cemaatin benim kadar hassas azalarıyla sınırlı olsa pek sorun olmazdı. Lakin son dönemlerde görülüyor ki, bu ülkede bundan başka geçerli bir dil yok ve o dil toplumu sonsuz paydada ve yıkıcı bir şekilde hedef alıyor ve bölüyor. Güvenlik ihtiyacı, “hedef alınanlar” ve “hedef gösterenler” karşıtlığı içinde durmadan tahrik ediliyor, kaşınıyor ve bu ortamda “politika” üretilmeye çalışılıyor. Ve ben bu durumdan da çok rahatsızım.

TESEV’in geçenlerde kamuoyuna tanıttığı araştırmasının çarpıcı sonuçları, ülkede milliyetçiliğin tek dil olarak kendi hegemonyasını dayattığını, bu dilin de, ideolojinin kendi iddiasının aksine, toplumu nasıl parçaladığını ortaya koydu. Bu çok vahim: Çünkü kazandığı varsayılan başat kesimin gerçekte kazanmadığı, kaybettiği ortada. Kazanıyor olma hissiyatıyla uyuşan bu kesimin görmezden geldiği ve bu aymazlıktan hayat bulan klikler, tüm zorlamaları göze alarak yıkıcı yöntemlerini uygulamaya devam ediyorlar. Ülkede çeteler cirit atıyor ve bunlar bizzat bu zihniyetin koruması altında, güya devlet ve milletin bekası için, suikast ve soygunlarına devam ediyorlar. Herkesin gözleri önünde cereyan eden bir trajedi bu, ve bunu konuşmak için başka bir diliniz yok. Aslında ülkenin büyük çoğunluğu –askeriyle, memuruyla, işçisi köylüsü ve orta sınıfıyla– bu memlekette barış olsun, huzur ve refah olsun istiyor. Ama bu dil bizi hep aynı çıkmaz sokağa savurduğu için temelde aynı olan taleplerimiz dahi bizi birleştirmekten uzak. İttihat ve Terakki’nin içimize zerk ettiği bu zehir, bugün hâlâ damarlarımızda dolaşıyor ve bizi felç ediyor.

Hrant da bu dili reddettiği, Hrantça konuştuğu için öldürülmedi mi?

Gelecekte bu günlerin tarihi yazıldığında, 19 Ocak’ın Türkiye için bir milat olduğunu göreceğiz. Türkiye 19 Ocak’ta bir yere doğru kırıldı. Nasıl ki o gün pek çoğunuzun içinde bir şeyler kırılıp, bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde değiştiyse, bu ülke için de o gün önemli bir şey yaşandı. Her ne kadar o kısıtlı ve yıkıcı dilin içine hapsolmuş gibiysek de, 19 Ocak’ta çoğumuz kralın aslında çıplak olduğunu gördük. Çoğumuz kendimizdeki riyayı da gördük. Ne solculuğumuz, ne demokratlığımız, ne milliyetçiliğimiz, ne de vatanseverliğimiz gerçekti.

İncil’de bir söz, “Ne sıcaksın, ne de soğuk; ılıksın. Keşke ya sıcak ya da soğuk olsaydın, ılık olduğun için seni ağzımdan kusacağım” der. 19 Ocak işte böyle bir tarih. Bize bir seçenek sunuyor. Gerçek bir yaşama geçme teklifi bu. Kralın çıplak olduğunu bile bile, yine gözlerimizi yumacak mıyız?

Bu sorunun cevabı, bu kırılmanın da yönünü belirleyecek.

20.07.2007, Agos gazetesi

Oyumuz Baskın Oran ve Ufuk Uras’a!

Bugüne değin bir seçmen olarak katıldığım hiçbir seçimde (buna yerel seçimler de dâhil) içimin sindiği, vicdanımı rahatsız etmeyen, beni “iyi” ve “dâhil” hissettiren bir tercih yapamadım. Bu bağlamda derin analizlerle lafı dolandırmak yerine, yukarıdaki gibi çok açık bir başlık attım yazıma. Hakikaten de Hrant’ın katledildiği, arka arkaya gelen terör, muhtıra ve dava süreçleriyle taciz edildiğimiz bugünlerde, 22 Temmuz seçiminin benimkine benzer ruh durumundaki bir kişiye anlamlı gelebilmesi, ancak sevgili dostlarım Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın bağımsız aday olarak ortaya çıkmalarıyla oldu. Sevgili Baskın Oran ve Mehmet Ufuk Uras’ın Meclis’e girme ihtimalleri, yıllardır yok sayılmanın, haksızlık, gasp ve cinayetlere maruz kalmanın panzehiri gibi geliyor bana. Dolayısıyla Hrant’ın katledilmesini, adaylarımın Meclis’e girmesiyle dolaysız bir biçimde ilişkilendiriyorum. Bununla birlikte adaylarımıza destek vermekte duygusal olduğu kadar, pek çok nesnel sebebimiz de olduğunu belirtmeliyim. Hem de kıyas kabul etmeyecek kadar çok.

Ne iyi ki rezervsiz, vicdani rahatsızlık duymadan oy verebileceğimiz ve seçilme şansı çok yüksek olan adayların seçime iştirak ettiği bölgelerde bulunuyoruz. İstanbul dışında ikamet eden okuyucularımızdan anlayış bekleyerek, bu konudaki sevincimi saklamak istemiyorum. Hem Prof. Baskın Oran, hem de Ufuk Uras yıllardır şahsen tanıdığım, görüşlerini bildiğim çok değerli kişiler. Baskın Oran’ı tabii ki Agos’tan tanıyoruz. Onun fikirlerinin yüreğini soğutmadığı kaç Agos okuru olabilir? Hrant’ın, Baskın Hoca’nın Agos’ta yazması için ne büyük bir arzu duyduğunu, onun köşesinin yerini yıllarca hazır beklettiğini bilmeyeniniz var mı? Muhtıra karşısında mahçup tavırlarıyla ve sıradan popülist söylemleriyle siyaset bulandıran bir partinin sondan bilmem kaçıncı sırasından aday olan Efrim Bağ, birkaç hafta evvel Agos’ta yayımlanan söyleşisinde “Bizi bizden olmayan temsil edemez, anlayamaz, Baskın Oran da kim oluyormuş, bizi nereden tanıyor?” tarzında inciler sarf etmişti. Demek ki Ermeni olmakla vicdanlı olmak, dürüst bir üslup geliştirmek ve evrensel insani değerlere sahip olmak garanti altına alınamıyormuş. Kendi fikir birikimine yatırım yapmamış her türden insan aynı adreslerde öbekleşiyor. Şunca yıldır “azınlıklar” üzerine yazdığı ve yaptığı çalışmalarla sağır sultanın işittiği, hatta bu sebeple linç kampanyalarına maruz kalan, hakaret ve saldırılara uğrayan bir Baskın Oran’dan bahsediyoruz. Aslında Baskın Oran ve Ufuk Uras’a oy vermek, Ermeni cemaatinin “amira sendromu”nu ve kapalı cemaatçi toplumsal yapısını da aşmak için en önemli fırsatlardan birisi olacak. Efrim Bağ’ın bilinçaltından gelen bu tespitler aslında çoğu Ermeni’nin bilincinin bir yerlerinde saklı. Onları sorgulamıyoruz. Türkiye’de yaşama durumu bir çaresizlikten mi kaynaklanıyor, yoksa özgür bir iradeye mi işaret ediyor? Bu kendi irademizle yaptığımız bir seçimse, o zaman şu “biz” lafının neleri kapsadığını tekrar düşünmek lazım. Bana göre Baskın Oran da, Ufuk Uras da, demokratik değerleri savunan her kişi ve kurum da, o “biz”e dâhildir ve bu beni sıkıştığım yerden çıkaran, beni iyileştiren bir bilinç durumudur.

Sözlerimi Ufuk Uras’la ilk karşılaşmamı anlatarak noktalayayım. Çok yıllar evvel, yine bir seçim arifesinde, Bomonti’deki evimin karşısındaki bakkalda karşılaşmıştık kendisiyle. Amacım alışverişimi yapıp bir an evvel eve ulaşmaktı. Ufuk Uras ise ÖDP’nin broşürlerini dağıtmak ve oy istemek üzere orada bulunmaktaydı. İşimi bir an evvel bitirmek telaşı -ve karşımdakinin kim olduğunu da bilmeden- kendisine küstahça vaktimi aldığını söyledim. Adamcağız hiçbir karşılık vermeden dışarı çıktı. Benimle konuşan bu zatın kim olduğunu öğrenince –kabalığımın kim olduğu ile ilgisi varmış gibi– bir an tereddüt ettikten sonra, arkasından koştum ve kendisinden özür diledim. Son derece alçakgönüllü bir şekilde konuyu kapattı ve broşür dağıtmak üzere yoluna devam etti.

Sizlerden oy vermenizi talep ettiğimiz insanlar işte bu kişiler efendim.

13.07.2007,Agos gazetesi

We were there

We were there on July 22

The reason we were there was neither interfering with the judicial process nor showing off our power.

Two thousand people gathered to witness a day in history.

We joined the court case as representatives of the two hundred thousand people who were present the funeral and, I believe, many other citizens.

The fact that we could not get inside bore no importance.

A big hole was created in the conscience of the public on 19 January, 2007. I do not know what type of court is strong enough to fix such a big hole. The wound in our conscience has got deeper with what we have witnessed during the long period of inquisition and the preparation of the criminal charge. All murders and all assassinations are disgusting and they leave a stain on the conscience. However, Hrant’s loss is different. His homicide has created such a big and deeply rooted trauma because of what he represented in the social subconscious and memory. Since the day I met Hrant, I had always considered his existence and Agos, which he founded, a surprise. The existence of such a personality in this society and the strictly enclosed community I was born into always exceeded the limits of my imagination and expectations. That is because Hrant was like the unique flower of the Little Prince in his little barren planet (B-612), and, in my opinion, we Armenains and all those people who regard themselves as democratic individuals had the obligation to care for and protect that flower just like the Little Prince did to preserve that rare flower of his.

We could not preserve our flower ….

When Hrant was alive, I wrote an article some of you may now remember. There is a TV series still broadcast on Cnbc-e, called the Cold Case. I found myself crying every time I watched this series on TV. The cases of the victims in the series, ussually selected from among “Others” are solved years later and the criminals are sentenced. A special division in the FBI evaluates each ignored case from the past and concludes it. At first, I thought I was particularly influenced by the performance of the series, my deep analysis being “Congratulations, what a production!”. Some time later I realized that m y reaction was persistent and it derived from another reason.

I realized that the feelings of “justice” and “security” are so seriously damaged in this country that even facing the implementation of justice in the right way in a second rate American crime story causes a deep jolt. I realized that the hunger for “justice, security and the punishment of the guilty,” is never satisfied however hard you try to run away from it and however hard you may try to forget. It does not matter whether six months pass since an assassination or 92 years since genocide, you want justice and you wish to get rid of the heavy burden of injustice.

I think I will have the same feelings against all kinds of injustice and unfair acts until justice is done.

Here is another memory of mine…

I was a soldier doing my military service on July 2 1995 in Sivas. It was the second anniversary of the Madımak massacre. Great security measures were taken and the soldiers of the brigade positioned 5 minutes away from the city center were all deployed in and around Madımak Hotel. As a small group, we had remained at the brigade headquarters. My Circassian friend Murat and I took post and held watch for nearly 14 hours, standing in the heat of July 2 with full equipment. Murat fainted because of the heat and hunger. I helped him to the watchmen’s cabin, laid him down, and put my burning helmet into the muddy water on the roadside. I put it back on. Then I sat on a concrete bump and began to think. I thought, “I was lucky not to be here two years ago while 37 people were burning to death.” I was sure I could not live with the feeling of guilt deriving from not being able to do anything as one of the thousands of soldiers on mission in the brigade 5 minutes away from the hotel.

I dedicate my difficult post on that day to those 37 glorious people and this article to Hrant.

06.07.2007, Agos gazetesi

Oradaydık

2 Temmuz günü oradaydık…

Orada oluşumuzun sebebi ne yargıya müdahale etmek

ne de gövde gösterisinde bulunmaktı.

İki bin kişi, tarihe tanıklık etmek üzere yan yana geldik.

Cenazeye gelen iki yüz bin kişinin ve inanıyorum ki

çok daha fazla yurttaşın temsilcisi olarak davaya katıldık.

İçeriye giremememizin ise hiçbir önemi yoktu.

19 Ocak günü kamuoyunun vicdanında açılan büyük bir yara var. Bunu tamir etmeye hangi mahkemenin gücü yeter bilemiyorum. Soruşturmanın devam ettiği ve iddianamenin hazırlandığı bu uzun süre zarfında vicdanımızda açılan yara daha da derinleşti, tanık olduklarımızla daha da depreşti. Her cinayet, her suikast iğrençtir ve vicdanları lekeler. Lakin Hrant başka türlü bir kayıp. Bilinçdışımızda ve toplumsal hafızamızda ifade ettikleriyle çok daha derin artçıları olan bir sarsıntı yarattı onun katledilişi. Hrant’ı tanıdığım ilk günden beri onun varlığını, kurduğu Agos’u beklenmedik bir sürpriz gibi algıladım. İçine doğduğum bu toplum ve bu kapalı cemaatin böyle birisini meydana getirmesi tahlillerime de, tasavvurlarıma da aykırı geldi hep. Tıpkı Küçük Prens’in küçücük ve çorak gezegeninde (B-612) sahip olduğu biricik çiçek gibiydi Hrant, ve –bana göre– hem biz Ermeniler, hem de kendine demokrat diyen herkesin, Küçük Prens’in o minicik çiçeğinin üzerine titremesi gibi ihtimam göstermesi ve koruması gerekiyordu onu.

Koruyamadık….

Hrant sağken bir yazı yazmıştım, takip edenler hatırlar. Cnbc-e’de –hâlâ– yayınlanan bir dizi var, Cold Case adında. Türkçe meali, “soğumuş, unutulmuş” ya da “çözülememiş” dava. Ben bu diziyi her seyrettiğimde genellikle ağlıyor buluyordum kendimi. Dizide öldürülen ve genellikle de “Öteki”ler arasından seçilen mağdurların davaları, üzerinden yıllar geçtikten sonra çözülüyor, gerçek suçlular yakalanıyor ve cezalandırılıyor. FBI’da bulunan özel bir birim, kapatılan her davaya yıllar sonra geri dönüp, olayı sonuca bağlıyor. Başta bu etkilenmişliğimi o günkü dizinin performansına bağlıyor, “Helal olsun be adamlara!” türü derin analizler yaparak kalkıyordum televizyonun karşısından. Bir süre sonra kendimdeki bu durumun sürekli hale geldiğini ve farklı bir durumdan kaynaklandığını fark ettim.

Fark ettim ki, “adalet” ve “güvenlik” duygumuz bu ülkede o kadar yaralanmış, o kadar örselenmiş ki, kıytırık bir Amerikan polisiyesi üzerinden, geç kalınmış bile olsa, “adaletin” yerine gelmesi bizlerde derin bir sarsıntıya yol açıyor. O zaman anladım ki, ne kadar kaçsanız, ne kadar unutmaya çalışsanız da, o “yüzleşme, adalet ve güvenlik” açlığı peşinizi asla bırakmıyor. Bir suikastın üzerinden ister altı ay geçsin, bir kırımın üzerinden ister 92 yıl, adaletin yerini bulmasını ve bu ciddi yükten kurtulmayı diliyorsunuz.

Zannediyorum ki, adalet yerini bulana değin, her haksızlık için bu hisleri taşıyacağım.

Bir başka anı daha…

2 Temmuz 1995 günü Sivas’ta askerlik görevimi yapıyordum. Madımak Katliamı’nın 2. seneidevriyesiydi. Geniş güvenlik önlemleri alınmış, şehir merkezine 5 dakika mesafede olan tugayın tüm askerleri bu sebeple Madımak Oteli ve çevresine konuşlanmıştı. Küçük bir grup olarak biz de nöbet görevini üstlenmek üzere tugayda kalmıştık. 2 Temmuz sıcağında nizamiye kapısında Çerkes dostum Murat’la 14 saate yakın ayakta tam teçhizat nöbet tuttuk. Murat bir ara sıcak ve açlıktan bayıldı. Onu nöbetçi kulübesine yatırdım, yarı yarıya kendimden geçmiş bir halde başımda kaynayan miğferimi yoldaki çukurun içindeki çamurlu suya soktum. Tekrar kafama geçirdim. Sonra beton tümseğin üzerine oturdum ve düşünmeye başladım. “İki sene evvel 37 kişi cayır cayır yanarken iyi ki burada değildim” dedim. Madımak Oteli’ne 5 dakika mesafede vazife yapan bir tugayın binlerce askerinden biri olarak, bu mesuliyeti kaldırabileceğimi düşünmüyordum çünkü.

O günkü zor nöbetimi 37 pırıl pırıl insana, bu yazımı da sevgili Hrant’a adadım.

Agos gazetesi, 06.07.2007

We are all still Armenians, we are all still Hrant

Five months have passed since Hrant´s assassination.

The first hearing of this murder is on July 2.

The assassination is going on trial with the puppets and puppetmasters involved.

One cannot do without hope, so hope we shall.

It is not possible to live without trust, so we shall force ourselves to trust.

The “meek” and the “honourable” within us will confront each other.

Hrant will once again break the mould. Yet once again he is going to bring light to darkness.

Many mirrors will appear in that darkness and we...

we are going to see our own reflection in those mirrors, and once again,

a sinister encounter will take place.

So much has come to pass during these five months.

Just as Hrant had predicted.

So many people have been slain, their places never to be filled again,

and the emptiness has set fire so many hearts, burnt them to ashes.

Yes, life goes on,

and we decide how it does.

For every injustice to which we turn a blind eye to,

we are rendered more voiceless, weaker,

and, unfortunately, ever more servile...

There will be a “trial” on July 2.

This “trial,” no doubt, is not only the trial of the Dink family.

It can not be, since hundreds, thousands of people have made a promise.

A promise to say,

“We are all still Armenians, we are all still Hrant,”

in front of the court building, on the day of the trial.

We shall be dressed in black that day,

for we still mourn,

And our faces will be solemn, involuntarily,

because justice has not been served yet.

So long as justice is not served,

even if we laugh and whatever we may wear,

we will always be in mourning.

July 2, Monday, 9.30 am

In front of the Istanbul High Criminal Court (Ağır Ceza Mahkemesi, the former DGM), Beşiktaş.

Agos Gazetesi, 29.06.2007

Hepimiz hâlâ Ermeni’yiz, hepimiz hâlâ Hrant’ız

Hrant’ın katledilişinin üzerinden beş ay geçti.

Bu cinayetin ilk duruşması 2 Temmuz’da.

Suikast, kuklalar ve oynatıcılarıyla adaletin terazisine çıkacak.

Umutsuz olmuyor, umut edeceğiz.

Güven duymadan yaşanmıyor, güvenmeye zorlayacağız kendimizi.

İçimizdeki ‘korkak’ ve ‘onurlu’ kişi hodri meydan diyecek birbirine.

Hrant yine ezber bozacak. Yine ışık düşürecek karanlığa.

O karanlıkta çeşit çeşit aynalar görünür olacak ve bizler…

bizler de o aynalarda kendi aksimizi göreceğiz, bir kez daha,

netameli bir karşılaşma daha yaşanacak.

Beş ayda ne çok şey oldu.

Tam da Hrant’ın öngördüğü gibi.

Nice canlara daha kıyıldı, onların bıraktıkları kocaman boşluklar,

nice gönülleri daha yaktı, kül etti.

Evet, hayat devam ediyor,

nasıl devam edeceğine de biz karar veriyoruz.

Gözümüzü kapadığımız her adaletsizlik bizi

biraz daha dilsiz, biraz daha zayıf kılıyor,

ve ne yazık ki biraz daha onursuz…

2 Temmuz’da bir ‘dava’ görülecek.

Bu ‘dava’, sadece Dink ailesinin davası olmayacak şüphesiz.

Öyle olmalı ki, yüzlerce, binlerce kişi söz veriyor.

“Hepimiz hâlâ Ermeni’yiz, hepimiz hâlâ Hrant’ız” diye,

dava günü mahkemenin önünde toparlanmak üzere

sözleşiyorlar.

Siyahlar giyeceğiz dava günü,

çünkü yasımız var daha,

yüzümüz de gayriihtiyari kederli olacak,

çünkü adalet yerini bulmadı daha.

Adalet yerini bulmadan

ne de gülsek, ne de giysek

yaşadığımız hep yas olacak.

2 Temmuz saat Pazartesi, 9.30

İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri (Eski DGM) önü Beşiktaş.

Agos Gazetesi, 29.06.2007

Friday, June 29, 2007

By method of elemination

Nowadays we see that in Turkey the political persuasion that goes by the name of “nationalism” finds itself misplaced in time and – worse yet, from a dialectic point of view – when trying to survive, ends up distancing itself from democracy, taking on an antidemocratic leverage. It is also a fact that those representatives of this standpoint, such as Baykal, Perinçek, Sinan Aygün, and Nur Serter turn into “figments of the imagination” just like the Cem with the Ferrari yells at his twin with the Murat 124 in Cem Yılmaz´ Opet advertorial. But, in a system where we are trapped in caricatures of the “truth,” the power that these figments of imagination wield are not to be underestimated. Because there are no bounds and ethics to imagination, they are inclined to be less principled, more unrestrained, and irresponsible than the people who try to keep them alive in the real world. It is as if the laws of different universes are at play and of course whichever universe is stronger forces its own reality on the other.

Given that we share the same world with these escapists who find it in themselves to do as they please, it is necessary to keep on putting in the effort to base our way of living on more realistic and more moral grounds. Put another way, the elections ahead are going to be less of an election and moe of a referendum of moral choices. Here, the electorate, that is, the public, bears a greater responsibility than ever before. It is necessary to evaluate those that are involved in the lynching operation against the AKP, those who have done little more than mumbling a few words against the military´s memorandum where showing reactions is concerned and who have in fact supported it, those who whet a weapon from the funerals of those fallen during fighting to throw at the AKP, a CHP that dares to say “Whoever votes for us votes for Atatürk,” or an MHP that speaks of Erdoğan as “Barzani´s mouthpiece” not politically but morally. That being the case, the election ahead is not going to be a competition between a few parties and independent candidates but unfortunately a referendum where two world views are going to be put to the test.

For this reason, what Armenians, Alewites, women, city-dwellers, those with different sexual orientations, true secularists, democrats, and all individuals who bear the moral disposition of democracy should be pondering on this election should be not what party they are going to vote for but what parties they are not to vote for. What should be assessed should be who is moral, who does not fight, who does not look up to libel, tutelage, internal tension, and memoranda for hope, that sort of thing, because with this formula, much is simplified. If the elections proceed without some obstacle, the results of these elections are also going to shed light on our morals and minds. Do we really want democracy in this country or do we make like we do? Are we sincere and honest with our demands, or are we ourselves the problem? I believe that everyone, and especially the thousands that streamed to Hrant´s funeral, need to ask themselves this question and everyone who considers himself a democrat and for peace should take on this belated confrontation, a confrontation whose price becomes heavier the later it runs.

This is why we need truth fighters who will break moulds. Thus the new parliament needs such “viruses” as Baskın Oran and Ufuk Uras whose minds have not been sequestered, whose consciences have not been blunted, and who have analysed the country´s problems well. The likes of independent candidates Oran and Uras making it into parliament means introducing a new grain. Imagine the fact, that for the next five years, five hundred something people will be “lectured” by these academicians. Rest assured that much of this is owed to igorance and some stupefaction. They are so ignorant and their minds so under tutelage that they may not be aware of another choice, another idea, or even the possibility of another idea. On the other hand, the synergy that the likes of “leftist” candidates Baskın Oran and Ufuk Uras would create would be nub of that – and I do not say “leftist” or “social democrat” – honourable and moral party we have been yearning for for so long. That is no imagination.

N.B. Sometimes it is possible to overlook minute details when concerned with impotant issues. We have a right to cast a single vote during the elections. This means that one cannot vote for the AKP and Baskın Oran at the same time. Baskın Oran runs for İstanbul´s second district and Ufuk Uras for the first. Do check which district you reside in.

Agos, 22,06,07

Eleme usulü

“Ulusalcılık” adı altında Türkiye’de bambaşka bir anlam yüklenen görüşün gün geçtikçe tarih dışına çıktığı, işin kötüsü –diyalektik olarak– tutunmaya çalıştıkça demokrasiden çok antidemokratik manivelalara bel bağladığı görülüyor. Bu görüşün Baykal, Perinçek, Sinan Aygün ve Nur Serter gibi temsilcilerinin de Cem Yılmaz’ın Opet reklamındaki Ferrari’li Cem’in, Murat 124’lü ikizine seslendiği üzere “Hayal mahsul”lerine dönüştükleri de bir gerçek. Ama daha çok “gerçeklerin” karikatürlerine mahkûm edildiğimiz bir düzende, hayal mahsullerinin gücünü de küçümsememek gerekir. Böyleleri, hayal etmenin bir sınırı ve etiği bulunmadığı için kendilerini gerçek dünyada var etmeye çalışan kişilerden çok daha ilkesiz, pervasız ve mesuliyetsiz davranma eğilimindedirler. Burada farklı evrenlerin farklı kuralları geçerli gibidir ve pek tabii ki hangi kesim güçlüyse karşısındakilere kendi evreninin gerçeklerini dayatır.

Madem akıllarına eseni yapma özgürlüğünü kendinde bulan hayalperestlerle aynı dünyayı paylaşıyoruz, yaşantımızı daha gerçek ve daha ahlaki bir zemine yerleştirme konusunda çaba göstermeye devam etmek gerekiyor. Zaten önümüzdeki seçimler de, seçimden ziyade böyle ahlaki bir tercihin referandumu olacak. Burada seçmen, yani halk, her seçimde olduğundan çok daha fazla ahlaki bir mesuliyet altında. AKP’ye karşı girişilen linç operasyonunda bizzat yer alanları, muhtıraya karşı birkaç kemkümden başka tepki vermeyenleri, hatta destekleyenleri, şehit cenazelerini bir mızrak yapıp AKP’ye fırlatmak isteyenleri, “Bize oy veren Atatürk’e oy vermiş olacak” diyebilen bir CHP’yi, Erdoğan için “Barzani ağzıyla konuşuyor” diyen bir MHP’yi siyaseten değil, ahlaken değerlendirmek gerekiyor. Bu böyle olunca da önümüzdeki seçim belli sayıda parti ve bağımsız adayın iştirak ettiği bir yarış değil, maalesef iki dünya görüşünün ahlaken sınanacağı bir referanduma dönüşüyor.

Bu sebeple Ermenilerin, Alevilerin, kadınların, kentlilerin, cinsel yönelimleri farklı olanların, laikçi değil ama laiklerin, demokratların ve hülasa demokrasi ahlakına sahip olan tüm bireylerin bu seçimde düşünecekleri şey, hangi partiye oy vereceklerinden ziyade, hangi partilere oy vermemeleri gerektiği olmalı. Kimin duruşu ahlaklı, kim kavga etmiyor, kim iftira, vesayet, iç gerginlikler ve muhtıralardan medet ummuyor, buna bakmalı. Çünkü bu formülle hareket edildiğinde her şey çok daha basit hale geliyor. Eğer seçimler bir şekilde engellenmez de gerçekleşirse, bu seçimin sonuçları bizlerin ahlakı ve aklı hakkında da bir fikir verecek. Biz bu ülkede gerçekten demokrasi istiyor muyuz, yoksa istiyormuş gibi mi yapıyoruz? Taleplerimizde samimi ve dürüst müyüz, yoksa tam da şikâyet ettiğimiz sorunların beslendiği, var olabildiği zeminleri mi oluşturuyoruz? Zannederim, başta Hrant’ın cenazesine gelen yüz binlerin bunu içtenlikle sorgulaması ve herkesin bu gecikmiş, geciktikçe de bedeli ağırlaşan yüzleşmeye katılması gerekiyor.

Bu sebeple ezberleri bozacak hakikat anlatıcılarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla yeni mecliste Baskın Oran ve Ufuk Uras gibi akılları haczedilmemiş, vicdanları körelmemiş, ülke sorunlarını hazmedip doğru tahlilleri yapmış “virüslere” ihtiyaç var. Oran ve Uras gibi bağımsız adayların meclise girmesi, meclisin mayalanması demek. Düşünsenize, beş sene boyunca beş yüz küsur kişi bu hocalardan “ders” görecekler. Emin olun, pek çok garabetlik biraz da cahillikten, şaşkınlıktan kaynaklanıyor. Adamlar o kadar cahil, akılları o kadar vesayet altında ki, bir başka tercihin, bir başka fikrin varlığının veya var olabilme ihtimalinin bile farkında olmayabiliyorlar. Diğer yandan Baskın Oran ve Ufuk Uras gibi “sol” milletvekillerinin mecliste yaratacakları sinerji, o eksikliğini şiddetle hissettiğimiz, artık “sol”, “sosyal demokrat” filan demiyorum, “namuslu ve ahlaklı” bir partinin de nüvesi olabilir. Bu hiç de hayal değil.


Not: Mühim meseleleri konuşmaktan küçük detaylar bazen gözden kaçıyor. Seçimlerde tek bir oy kullanma hakkınız var. Yani örneğin, hem AKP’ye hem Baskın Oran’a oy veremezsiniz. Baskın Oran İstanbul 2. Bölge, Ufuk Uras 1. Bölge adaylarıdır. İkametgâhınızın hangi bölgeye dahil olduğunu lütfen kontrol ediniz.

Agos, 22.06.07

Kendimi tanıyor muyum?

Patrik hazretlerinin Der Spiegel dergisine verdiği röportajda AKP ve CHP hakkında görüş belirtmesi ulusal basında olduğu kadar Ermeni toplumu içinde de yankı getirdi. Bu çok doğal, çünkü genellikle dini liderlerin böyle bir tavır geliştirmesi alışıldık değildir. Amma velakin, Türkiye’de yaşayan Ermenilerden bahsediyorsak durum çok daha karmaşık hale gelir. Her şeyden evvel, Patrik Hazretleri’nin geçen hafta Agos’a verdiği mülakatta da belirttiği üzere, “Patrik, cemaati AKP’ye yönlendiriyor” haberi pek doğru değil. Mülakat kaynağından okunduğu takdirde gerçekten de Patriğin böyle –en azından kasıtlı– bir amacının olmadığı anlaşılıyor. Zaten kendisi de temsil ettiği kurumun herhangi bir siyasi partiyi desteklemek gibi bir davranış içersinde bulunamayacağını söylemişti. Bununla beraber aslında hiçbir zaman bir dini merkez özelliği ile baş başa kalamamış, kendini genellikle asli vazifesinin dışındaki alanlarda dolanır bulmuş bir kurumun siyasetten uzak kalabilmesini ummak Patriğin son Genelkurmay ziyareti ile ispatlandığı üzere mümkün görünmüyor. Bu durumda, patriklerin vaziyet gerektirdiğinde cismani, gerektirmediğinde ise ruhani davranış içerisinde olmalarını beklemek çok da adil bir talep değil. Patriklerin tercihlerini o veya bu yönde kullanma keyfiyetleri de bu durumda kaçınılmaz bir istikrarsızlık kaynağı olarak varlığını sürdürüyor.

“Neden böyle oluyor?”a gelince, kısaca “Çünkü böyle olması tercih edildi” demek yeterli. Kim tarafından? Pek tabii, her şeyimizle tabii olduğumuz devlet veya devletin bir kısmına egemen olan zihniyet tarafından. Patrikliğin tüzel kişiliği bile, cumhuriyet döneminde havada bırakıldı. Öyle ki, Ermeniler 1915 travmasını yaşadıktan hemen sonra “laikliğe” şiddetle vurgu yapan, tüm yerleşik sistem ve kurumları tehdit görerek dibinden budayan görece yeni bir düzende, gözden düşen, hatta düşman bellenen dini bir kalıp içine hapsedildi. Böylelikle Ermeniler hem temsil ediliyor, hem de pozitivist, laik sunağın önünde -gerektiğinde- yok sayılabiliyordu. Bu durum bugün de aynen devam ediyor. Tam da bu anlayışın ürettiği politikalarla Cumhuriyetin kuruluşunu 300 bin nüfusla selamlayan Ermeniler, 2007 yılı itibarıyla 60-70 bin aralığına gerilemiş durumdalar. Bugün, Hrant’ın katliyle Ermeni toplumuna yönelen tacizleri anlatmak ve çare bulmak gerektiğinde, Patrik hazretleri, “Genelkurmay”a gidebilecek yegâne cemaat temsilcisi oluyor. Halbuki devletin ona muhatap kıldığı makam Eminönü Kaymakamlığı. Garip değil mi?

Mülakatta, Patrik hazretleri kendilerini AKP’ye, CHP’den daha yakın hissettiklerini söylemiş. Bu, cemaat tarafından ‘AKP’ye oy verin’ şeklinde algılanabilir mi? Belki evet, belki hayır. Çünkü biz henüz Türkiye Ermeni toplumunun güncellenmiş sosyo-politik verilerine sahip değiliz. Ermeni toplumu ile ilgili en basit bir istatistiğe ulaşmak için bile kolları kendiniz sıvamanız gerekiyor. “Ermeniler Türkiye’nin belli başlı kırılma noktalarında nasıl davrandılar?”, “Hrant Dink suikastına, muhtıralara nasıl tepki verdiler?”, “Karma evlilikler toplumun yapısını nasıl etkiliyor?” vb. gibi çok önemli sosyolojik soruların cevapları, geniş ve tahminlere dayalı bir alanı işaret ediyor. Gözlemlerimiz ise tamamen kendi kısıtlı çevremizden menkul bir “algılar dünyasından” bize akıyor.

Sivil toplum örgütü fakiri ülkemizde, Ermenilerin bir de bu dini temsiliyete sıkışmışlık, mecbur edilmişlik hali var. Hani bu durum dini müessesemizi daha güçlü, daha etkin bir odak haline getirmiş olsa, ona da eyvallah diyeceğiz belki. Lakin tüzel kişiliği bile onanmamış, kendini hâlâ Fatih’in fermanına yaslama mecburiyeti ve mahcubiyeti hisseden, din adamı yetiştirme imkânına dahi sahip olmayan bir patrikliğimiz var. Oysa böyle bir çağda böyle bir toplumsal yapıya mecbur edilmek, tam da hedeflenen asıl amaca, tükenişe yol açıyor. Bunu da görmek lazım.

Şayet böyle olmayıp sivilleşme yolunda gerekli adımlar atılabilmiş olsaydı, hem Ermeni toplumu içerisinde çoksesliliğimizi elde etmiş, hem de kendi kendimizi daha yakından tanıyabilmiş olacaktık. Bu kendimizi ifade edebilmekten de öte, taleplerimizi daha şeffaf, daha etkin gündeme getirebilmeye ve sonuca ulaşabilmeye –hakkın kazanımına– yol açacaktı. Böyle çağdaş ve yaşamın genel akışına münasip bir yapılanmada, Patrik hazretlerimizin Genelkurmay’a niçin gitmek zorunda kaldığını, bu ziyaretin neticesinin ne olduğunu da merak etmeyecektik. 70 bin kişinin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir gelişme, iki kişinin arasındaki özel bir sırra dönüşmeyecekti. Belki bu analiz de doğru değil. Ben bilmiyorum; bunların hepsi sadece birer tahmin. Akıl yürütmekten başka ne yapabilirim ki?

Agos, 15.06.2007

Do I know my self?

Elections have turned out to be more meaningful for us with the nomination of Baskın Oran as an independent candidate in İstanbul 2nd District, the region that includes the Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Eminönü, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Sarıyer, Şişli and Zeytinburnu neighbourhoods.


We certainly think of elections on a Turkey basis of and pay heed to the support of not only Armenians, but all democrats. Therefore, our mental exercises cover this entire public. However, it is obvious that Armenians are experiencing a more particular situation in this period. Perhaps it is possible to regard Alevis as the most similar segment. Because the traditional voting tendencies of the Alevis have cracked with recent developments. AKP´s nomination of leading Alevis such as Reha Çamuroğlu is not the only reason for this crack. Alevis now recognize that the CHP, which they have been supporting in line with their historical tendencies and experiences, is not a leftist party, that its democratic attitude is insincere, and it has turned into a pretentious party that only pumps the fears related to secularism and sharia. On the other hand, the actions of the AKP aimed at breaking the mould, as a party that is presumed to act insensitively and even hostile towards Alevis due to its leaning on an Islamist, religious Sunni base, lead Alevis to the point of making a decision. Alevis constitute a sensitive electoral body that is well-educated, committed to the secular order and modern life, and suffering from centuries-long oppression. Actually, the “crack” mentioned above is just one of the requirements of democracy. It is an archaic attitude to regard Alevis as a block store of votes as if they were a single person. Therefore, the tendency of Alevis and Armenians towards AKP does not conflict with the fact that they acted in an opposite way in the past. Because we have a quite different reality of Turkey today compared to yesterday. It is a result of democratic sensitivity that electoral bodies might change their tendencies, or “entrust” their votes – at least for the sake of democracy – to the parties which they would not consider in the past.


However, there is another reality: Even though the AKP has had a good performance as a government during its reign of 4,5 years and also proved its understanding of criticisms by replacing 100 deputy candidates with women and persons from the left and liberal segments, many people still cannot “justify” voting for this party. It is not realistic to ignore this fact. Therefore, the nomination of Baskın Oran and Ufuk Uras has served as a remedy for many. Because both names are “proper persons” whom we have longed for and who have proved themselves. Undoubtedly, it is sad that not a single Armenian candidate has been nominated in the election – at least in the electable ranks of the lists. It is somewhat possible to relate this aspect to the defensive attitude that emerged after the assassination of Hrant. One cannot help thinking what a great loss Turkey has incurred with Hrant´s assassination. Because our biggest dream was to see Hrant in Parliament one day. The best answer to those who deprived us of our dream is to carry Baskın Oran to Parliament in this election, and to show more active participation as a community in the next elections.


As I wrote the previous week, some Armenians may believe that it is a luxury or risky for us to be interested in elections in a period when Hrant Dink has been killed, Christians were murdered in Malatya, and Kurdish youngsters were attempted to be lynched in Sakarya. Actually, if you reflect on it for a while, you will realize that this way of thinking is a sign of the opinion “Hrant would not have been killed if he had not spoken, or if Agos had not written.” Let us correct a misunderstanding: We are not responsible of the terrible experiences we have gone through. The criterion of humane living cannot be to keep silent, or to withdraw into one´s own world. The Armenian community in Turkey never deserved any of the injustices they have experienced so far. We will not have created a safer Turkey by retiring into ourselves. It will only make our exhaustion silent and quick, that´s all.


This is your choice...

Agos, 08,06,07

Bu seçim sizin

Baskın Oran’ın İstanbul 2. Bölgeden, yani Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Eminönü, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Sarıyer, Şişli ve Zeytinburnu semtlerini kapsayan bölgeden bağımsız milletvekili adaylığı koyması ile seçimler bizim için daha anlamlı hale geldi.

Bizler tabii ki seçimleri Türkiye bazında düşünüyor ve sadece Ermenilerin değil, tüm demokrat kesimlerin desteğini önemsiyoruz. Dolayısıyla, zihinsel alıştırmalarımız da bu geneli kapsıyor. Lakin Ermenilerin şu dönemde daha özel bir durum yaşadıkları ortada. Bu duruma belki en benzer kesim olarak Alevileri görmek mümkün. Çünkü Alevilerin geleneksel oy verme eğilimleri son gelişmelerle çatlamış durumda. AKP’nin Reha Çamuroğlu gibi önemli Alevi isimleri aday göstermesi değil bu çatlamanın tek sebebi. Aleviler tarihsel eğilim ve deneyimleri gereği destekleyegeldikleri CHP’nin aslında sol bir parti olmadığını, demokrat duruşunun sahteliğini, sadece laiklik elden gidiyor ve şeriat geliyor korkularını pompalayan bir kabuk partisine dönüştüğünü artık görüyorlar. Öte yanda ise İslamcı, mütedeyyin Sünni tabana yaslanmış, dolayısıyla Alevilere karşı duyarsız hatta düşmanca davranmaya meyilli olduğu farz edilen bir partinin, yani AKP’nin ezber bozan davranışları Alevileri bir karar verme noktasına götürüyor. Aleviler iyi eğitimli, laik düzene ve çağdaş yaşama bağlı, yüzyıllardır gördükleri baskıdan mustarip, hassas bir seçmen kitlesi özelliği taşıyor. Aslında yukarıda üstüne vurgu yaptığım “çatlama” tam da demokrasinin gereklerinden biri. Alevileri, sanki tek bir kişiymiş gibi blok bir oy deposu olarak görmek oldukça arkaik bir tutum. Dolayısıyla, Alevilerin ve Ermenilerin AKP’ye yönelmesi geçmişte buna ters davranış göstermeleri ile bir çelişki göstermiyor. Çünkü bugün, dünden çok daha farklı bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Seçmen kitlelerinin buna bağlı olarak eğilim değiştirmeleri, ya da oylarını eskiden hiç düşünmeyecekleri partilere –en azından demokrasi adına– “emanet” etmeleri de demokratik hassasiyetin bir sonucu.

Ancak şöyle de bir gerçek var: AKP, 4,5 yıllık iktidarı esnasında iyi bir yönetim gösterdiği ve 100 milletvekilinin adaylığını yenilemeyip, onların yerine kadın, sol ve liberal kesimlerden isimler koyarak kendisine yapılan eleştirileri algıladığını ispatladığı halde, pek çok kişi bu partiye oy vermeyi deyim yerindeyse “kendine yediremiyor.” Bu gerçeği görmezden gelmek pek gerçekçi değil. Dolayısıyla, Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın adaylığı tam da burada pek çoklarına “ilaç” gibi geldi. Çünkü her iki isim de kendini kanıtlamış, hani o çok özlediğimiz “adam gibi adamlardan”. Şüphesiz seçime hiçbir Ermeni adayın –en azından seçilmesi mümkün sıralardan– katılamayacak olması üzücü. Bunu biraz da Hrant’ın katledilmesiyle içine girilen defansif duruşa bağlamak mümkün. İnsan, hele şu günlerde, Hrant’ın katledilmesiyle Türkiye’nin ne büyük bir kayıp verdiğini düşünmeden edemiyor. Çünkü en büyük hayalimiz bir gün Hrant’ın meclise girecek olmasıydı. Bu hayali elimizden alanlara en güzel cevap, en azından bu seçimde Baskın Oran’ı meclise taşımak, daha sonraki seçimlerde de cemaat olarak daha aktif bir katılım göstermek olacaktır.

Geçen hafta da yazdığım gibi, Ermenilerin bir kısmı Hrant Dink’in öldürüldüğü, Malatya’da Hıristiyanların katledildiği, Sakarya’da Kürt gençlerinin linç edilmeye çalışıldığı şu günlerde seçimlerle ilgilenmenin bizim için lüks ya da risk olduğunu düşünebilir. Aslında biraz kafa yorarsanız, böyle düşünmenin “Hrant konuşmasaydı, Agos da yazmasaydı öldürülmezdi” kanaatinin bir tezahürü olduğunu fark edebilirsiniz. Şu yanılgıyı düzeltelim: Yaşadığımız kötü tecrübelerde hiçbir mesuliyetimiz yok. İnsan gibi yaşamanın ölçüsü asla susmak, kabuğuna çekilmek değil. Türkiye Ermeni toplumu tarihten günümüze kadar yaşadığı adaletsizliklerin hiçbirini hak etmedi. Kabuğumuza çekilerek daha güvenli bir Türkiye yaratmış olmayacağız. Sadece tükenişimiz sessiz ve çabuk olacak, o kadar.


Bu seçim sizin…

Agos gazetesi, 08.06.2007

Friday, June 08, 2007

Ermenilerin Seçimi

Toplumsal yarılmaların fişteklendiği bu günlerde en ivedi ihtiyacımızın hangi siyasi yelpazede yer aldığımıza bakmadan demokrat duruşumuzu netleştirmek ve bu demokrat duruşu toplumsal yarılmaların şiddetini göğüslemek üzere ortak bir desende birleştirmek olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin halihazırdaki sorunu kendimizi yakın hissettiğimiz bir partinin olup olmadığından çok, müdahalelerle sakatlanan sivil rejimin ayakta kalabilmesi, iyice soğuyan AB sürecinin tekrar aktif hale gelebilmesi ve teyakkuza geçen milli hassasiyetlerin yerini sağduyulu bir gündelik işleyişe terk etmesidir. Bu olduğunda rejimle ilgili endişelerin ne kadarının gerçekçi, ne kadarının görünürde AKP’nin, gerçekte ise AB ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin engellenmesine yönelik olduğunu da anlayabileceğiz. Mitinglere alet olan kalabalıkları veya rejim ve AKP ile ilgili endişelerini dile getiren tüm kesimleri topyekûn ‘demokrasi karşıtı’, ‘darbeci’ olarak tanımlamak, şüphesiz ne doğru, ne de yukarıda yapılan açılıma uygun bir tavır olur. Ülkenin bugünkü çıkmazının neden ve hangi süreçten kaynaklandığını bildiğini iddia eden bizlerin, yine aynı çıkmazdan mustarip lâkin popüler-resmi söylemin referanslarıyla düşünen kesime tepeden bakma lüksü de yok. Bunu söylüyorum, çünkü kimse kardeş kanı dökülmesini, sivil rejimin sakatlanmasını ve modern yaşama biçimlerinin tehdit altında olmasını arzu etmiyor. Dile kolay, bu konuda onlarca yıldır belirli bir propagandanın tesiri altındalar ve sadece tekrar edildiği için doğru olduğu varsayılan bir düşünce kalıbının içinde sıkışmış durumdalar. Ben halk için artık geri dönülemez bir aydınlanma sürecinin başladığını, bu böyle olmasa bile, var olan monolitik, despotik anlayışın kendi cüssesini taşıyamayacak kadar içeriden çürüdüğünü düşünüyorum.

Dolayısıyla seçimlerde ne olursa olsun oy kullanmak, sivil rejime sahip çıkmak ve şüphesiz biraz sakin olmaya çalışmak her Türkiyeli’nin ödevi. Bu ödev konusunda Türkiyeli Ermenilerin de bir ayrıcalığı yok. Hrant’ın öldürüldüğü, Hıristiyanların boğazlandığı ve cemaat olarak sık sık taciz edildiğimiz bugünler, çelişkili görünse de, cemaat kalıpları içerisinde sıkışıp kalmış bir toplumsal kimliği aşmanın belki de en doğru zamanı. Tabiatıyla Ermeniler de içinde bulundukları büyük toplumla paralel sıkıntılar yaşıyorlar. Despotizm kendi kodlarını büyük toplum içine hangi yollardan sızarak kaydettiyse, Ermenilere de aynı şey oldu çünkü. Ama bu süreçte Ermenilere olan başka şeyler de vardı. Ermeniler 1915’ten sonra hem dışlandılar hem de kendilerini içgüdüsel bir şekilde (belki bilinçdışı bir tepki olarak) ülke siyaseti ve sorunlarından soyutladılar. Yaşadığı yerde kökleşemeyen, ailelerinin en az yarısı yurtdışında olan Türkiyeli Ermenilerin, ülkenin geleceğinde kendilerini nerede ve nasıl gördükleri bir soru işareti. Bu, Ermenilere yapılan büyük bir haksızlıktan kaynaklanıyor, doğru. Ama bu çelişki daha ne kadar taşınabilir ki?

Hülasa, Ermeniler için ülkenin genel seviyesinden bağımsız bir “çıkış” yok. Ülke demokratik olmadığı için, Ermeni cemaati de kendi içinde demokratik değil. Ermeni cemaatinin kendi içinde demokratik olabilmesi, ülkenin demokrasi sürecinde kendi rengince yer almasıyla mümkün. Bu sebeple oy vermemeyi, ya da CHP’ye oy vermeyi aklından geçiren Ermenilerin bir kez daha düşünmesinde fayda var. “AKP’ye oy vermek demokrasiye sahip çıkmaktır” önermesini içine sindiremeyenler için de artık bağımsız adaylar var. Üstelik o adaylar arasında çok tanıdık, çok heyecan uyandıran isimler de ortaya çıktı. Ama bizim için bir isim diğerlerinden çok daha anlamlı.

O isim Baskın Oran. Bölgesi bu yazı kaleme alındığında henüz kesinleşmiş olmasa da, büyük bir ihtimalle Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı 2. Bölge’den seçime iştirak edecek. Yani artık oy vermeme konusunda hiçbir mazeretimiz kalmadı. Bugüne kadar kendini “sol” olarak yutturan partilerin “hakiki ve samimi” sol oylar üzerinde kurdukları tahakkümü kırmak için çok güçlü bir fırsat doğdu. Baskın Oran’ı size anlatmaya gerek var mı? Ama kendisinin büyük bir fedakârlık yaparak böyle bir karar verdiğini ekleyerek, daha sonra hocamız hakkında yazacaklarımıza dair bir parantez açmış olalım.
Agos, 1.06.2007

The Election of Armenians

During these times when societal splits are encouraged, I believe that our most urgent need is to clarify our stance as democrats and to unify this stance in order to brace the violence of the splits. Rather than the existence of a political party we can identify with, the problem of Turkey is the survival of the civilian regime injured with the interventions, the reactivation of the EU process that has cooled considerably and that the national sensitivities on attack go back to a prudent daily functioning. When this happens, we will be able to understand what part of the worries about the regime are realistic and what part are seemingly directed at the AKP but in fact have the EU and the prevention of Turkey’s democratization in their sights. Surely, it is not accurate nor in line with the above mentioned pursuit to define the whole population who became instruments of the demonstrations or all those who have expressed their worries about the AKP as “anti-democracy” or “pro-coup.” Those of us who claim to know why and how the present stagnation came about do not have the luxury to belittle the population that thinks using the references of the popular-official ideology. I say this, because no one desires the shedding of blood, the crippling of the civilian regime and modern ways of living coming under threat. To think of it, the people have been subjected to a certain type of propaganda for decades and are stuck in a mentality thought to be correct if only from being repeated. I think that for the people, an irreversible process of enlightenment has begun, or that at least the monolithic despotic mentality has rotten so much from the inside that it can no longer carry its own weight.

Therefore, no matter what happens, voting in the elections and claiming the civilian regime as well as trying to remain calm are duties of all citizens of Turkey. The Armenian citizens of Turkey are no exception. The present era which has witnessed the murder of Hrant, the slaughter of Christians and harassments against us as a community, although seemingly controversial, might also be the best time to overcome an identity stuck within the norms of the community. Naturally, Armenians are suffering from issues parallel to those of the greater society they are part of. The routes despotism has used to sneak and establish its codes into greater society, are valid for Armenians, too. But other things also happened to the Armenians throughout this process. After 1915, Armenians were excluded and at the same time, instinctively (maybe as an unconscious reaction) isolated themselves from Turkey’s politics and problems. Where and how the Armenian citizens of Turkey, who do not feel rooted in Turkey and have half of their family members abroad, see themselves in this country’s future is a question mark. True, this stems from a big injustice inflicted on Armenians. But how much longer can the community bear this contradiction?

There is no independent “exit” from the general state of affairs for Armenians. Because the country is not democratic, the Armenian community can not be democratic within itself either. The inner democracy of the Armenian community can be established with its participation in the country’s democratization process bearing its own colors. Therefore, Armenians who think of not voting or who think of voting for the CHP should think again. For those who cannot digest the suggestion “voting for AKP is claiming democracy,” there are independent candidates. Moreover, among those candidates are familiar and truly exciting names. But one among all these names is even more important for us.

That name is Baskın Oran. Even though his district had not been determined at the time this article was written, he will probably enter the elections from the 2nd district of İstanbul, where a lot of Armenians live. Now we have no excuses about not voting. A strong opportunity has arisen to break the hegemony established by so-called leftist parties on “true and sincere” leftwing votes. Do I need to tell you about Baskın Oran? Let us add that this decision represents a huge sacrifice on his behalf and thereby open a door to what we will write about our Professor in the coming days.
Agos, 1 June 2007

Yengeç Yürüyüşü

Maalesef bu haftayı da çok acı ve şaibeli bir olayla noktalıyoruz. Ankara Ulus’ta meydana gelen patlamada 6 vatandaşımız hayatını kaybetti, 102 kişi ise yaralandı. Yaşadığımız her menfi hadise sonrası, elimde olmadan, kulaklarımda sevgili Hrant’ın “2007 zor bir yıl olacak” cümlesi çınlıyor. Yalan yok, Hrant’ı kaybettiğimiz günden itibaren her ölüm, her saldırı, her taciz, her hukuksuzluk, her gaddarlık yüreğimi başka türlü yakıyor. Malatya’da boğazları kesilen Hıristiyanların, Kayseri’de çöpe atılan marulları toplarken ehliyetsiz bir sürücü tarafından biçilen 6 çocuğun, kapağı açık unutulan kanalizasyon çukuruna düşerek boğulan Dilara’nın, 13’ünde zorla evlendirilip 15’inde kocası tarafından öldürülen Oya’nın, Kızıltepe’de özel tim polislerince üzerine 18 kurşun boşaltılan 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın, Bursa Osmangazi’de boğazları kesilerek öldürülen Melek anne ve iki çocuğun acısı, zaten öyleydi ya, şimdi çok daha katlanılmaz, çok daha can yakıcı geliyor. Ha, merak etmeyin, çatışmalarda ölen her asker, ölen her insan için de aynı hissi, aynı şiddette duyuyorum. Sonra Sivas’ta –o çatışmalara– asker uğurlayan konvoyun kaza yapmasına, bir kişinin ölmesine de üzülüyorum. Daha bunun Irak’ı, Darfur’u, Filistin’i, Afganistan’ı, Afrika’sı da var. Zaten ancak böyle olabildiği zaman Hrant’a duyduğum acının bir anlamı var. Ancak o zaman bu acının beni insan yapan bir yönü var. Ancak böyle bir acı, nefret, kin ve intikam duyguları üretmek yerine çözümü düşünür, biliyorum. Ama acı yine de acıdır değil mi? Her acıda, o güne değin yüreğimize saplanan tüm acıları anarız tekrar tekrar. Ben de öyle yapıyorum ister istemez.

19 Ocak’ta o uğursuz düğmeye basan o karanlık eller kan dökmeye ve Türkiye’nin demokratik bir toplum olmaya doğru çıktığı yengeç yürüyüşünü engelleme çabalarına devam ediyorlar. Derin devletin Türkiye’nin açık bir toplum olma yönündeki çabalarını önleme hususundaki telaşı, tabiatıyla aleniyetini de arttırıyor. Bir kumpas bu kadar aleni, bu kadar bayağı olabilir mi? Oluyor. Peki bu kadar bayağı, bu kadar patavatsız olan bir kumpas, kendi aleniyeti şiddetinde toplum tarafından algılanabiliyor mu? Umarım öyledir. Öyle olmasına şiddetle ihtiyaç var çünkü. Bir yandan bunca kurban verilirken, o kurbanların kanı derin hayaletlerin üzerine sıçrayarak onları görünür kılıyor. Sorun şu: Görebilir, bilebilir ama görmezden, bilmezden gelebiliriz. İşte başta Hrant’ın katli gibi, yukarıda sıraladığım tüm insanlık ayıplarında iştirakimizin başladığı sınır, tam da bu noktadadır.

Lakin bizler sorunlarımızı “çözmek” için insan öldüremeyiz. Provokasyonlara başvuramayız. İftira atamaz, ırkçılık yapamayız. Hukuku, adaleti eğip bükme gücümüz yok, olsa da kullanmayız. Bütün insanlar bizim kardeşimizdir.

O zaman çaresiz miyiz?

Hayır. Bazen ümidimiz kırılır gibi olsa da, yengeç yürüyüşüne devam edeceğiz. Çünkü Neruda’nın dediği gibi, “Biz halkız, hani şu sayılamayan, hani şu çok halk.” Eninde sonunda tüm ideolojiler, tüm devasa güçler ve hatta reelpolitik, o sayılamayan, o çok olan halkla birlikte evrilir. Bizler akıllarımızı, vicdanlarımızı temiz tuttukça, demokrasiye doğru çıktığımız yengeç yürüyüşü devam eder, hedefine ulaşır meşakkatle de olsa.

Bizim gücümüz aklımızı temiz tutmak ve onu sandığa yansıtmaktan gelir. Üstelik tam da bizi temsil eden bir partinin olmadığını düşündüğümüz, siyasetin çeşitli müdahalelerle, bizzat hukuk tarafından iğfal edildiği bu sıkışık günlerde daha çok inanmalıyız buna. 2007 İttihat ve Terakki lanetinin iktidarını sürdürmek adına en akıl almaz yöntemlere başvurulduğu bir yıl oluyor. Bu saldırıların hedefinde aslında kim ve ne var? Neden Türkiye’nin gördüğü en demokratik, en özgürlükçü bir 4,5 yılın ardından böyle bir karabasan üzerimize birden çöktü? Bu 4,5 yıl boyunca ülkeyi kim yönetti?

Bu basit soruların cevapları, sandıkta tek bir yöne işaret ediyor.

Agos, 25.05.2007

Crawling like a crab

Unfortunately, once again, we end this week on a very bitter and suspicious note. 102 people were wounded and 6 died in the explosion in Ulus, Ankara. After every negative event we live through, I can’t help but recall dear Hrant’s prediction that “2007 will be a difficult year.” I confess - since the day we lost Hrant, each death, each attack, each harassment, each cruelty burns my heart in a different way than before. The sorrow I feel for the Christians who had their throats slit in Malatya, the 6 children who were ran down by an unlicensed driver while collecting food from the garbage in Kayseri, Dilara who drowned in an uncovered manhole, Oya who was married by force at 13 and was murdered by her husband at 15, the 12-year old Uğur Kaymaz who had 18 bullets fired into him by the police special forces in Kızıltepe, Melek and her two children who were murdered in Osmangazi, Bursa - sorrow for them would have been there previously, but now it is much heavier, much more unbearable. And, oh, don’t worry, I feel the same way about every soldier, every person who dies in armed conflict. I mourn after the convoy that had an accident, with one dead, while sending their sons to military service in Sivas. The list continues with Iraq, Darfur, Palestine, Afghanistan, Africa. The grief I feel for Hrant is meaningful only if I can feel this way. It is only then that the pain makes me human. I know that only this kind of grief gives birth not to hate and revenge but to a solution. But the pain still remains unaltered. With every new pain, we relive the previous stabs to our hearts, again and again. This is what I go through, whether I like it or not.

The ill-omened hands that pushed a button on January 19 continue to shed blood and try to block Turkey’s crab-like crawl towards being a democratic society. The haste shown by the deep-state in blocking Turkey’s efforts to become an open society, naturally makes these efforts much more visible. Can a plot be so visible, so shallow? It is. Can society see through and perceive such a shallow and blatant plot? I hope so. We need it desperately to be so. The blood of victims stains the ghost-like perpetrators and makes them visible. However, it is possible to see and to know and yet to pretend not to see, not to know. This is where our participation would begin in all the blights on humanity I list above, including Hrant’s murder.

But, we cannot murder to “solve” our problems. We cannot engage in provocations. We cannot slander, we cannot engage in racism. We do not have the power to bend the law and even if we did, we would not use it. All human beings are our sisters and brothers.

Then, are we powerless?

No. Although it may seem sometimes as if our hopes are shattered, we will continue our crawl. As Neruda said, we are the people, the uncounted, and the many. In the end, all ideologies, all big powers and even realpolitik come to evolve towards the people. As long as we keep our minds and consciences clean, our crawl to democracy will continue and will reach its destination, no matter how difficult the journey may be.

Our power comes from keeping our minds clean and reflecting our beliefs at the polling station. We need to believe it even more strongly at these difficult times when we think we do not have a party that represents us and when politics has been raped by the law itself. 2007 is turning out to be a year where the curse of İttihat ve Terakki/Union and Progress turns to even more outrageous methods in order to hang on to its power. Exactly who and what are the targets of these attacks? Why do we have this sudden nightmare descend upon us at the end of the most democratic, freest 4.5 years? Who was in power for the last 4.5 years?

The answers to these simple questions point to just one direction at the polls.

Agos, 25 May 2007

Thursday, May 24, 2007

Bize başka bir halk lazım

Türkiye gerçekten de olağanüstü günler yaşıyor. Türkiye’nin bu olağanüstü siyasi gündemine eşlik edercesine gökyüzünde de, yeryüzündeki temayüle koşut olağanüstülükler yaşanmaya başladı. Bildiğiniz gibi, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği Cumhuriyet mitingleri serisinin sonuncusu 19 Mayıs’ta Samsun’da yapılacak. Bununla birlikte Salı günü basına yansıyan bir habere göre, aynı günün gecesi Venüs ve Ay, bayrağımızı oluşturacak şekilde yan yana gelecekmiş. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi öğretim üyeleri bu tarihi olayı basına heyecanla açıkladılar. Bu açıklamalarda bu hadisenin 19 Mayıs’a, üstelik böyle bir konjönktüre denk gelmesinin ilahi bağlantılarına göndermeler yapıldı. Ancak zannederim bir husus atlanmış. Bu da benim katkım olsun: Şöyle ki, gökyüzündeki bu ulvi durum gece daha iyi görünecek ve bu görüntü saat gece yarısına doğru semadan silinecekmiş. Gece yarısı size neyi hatırlatıyor? Söyleyeyim: E-muhtıranın verildiği saat... Yeryüzünün ve gökyüzünün güçleri birbirleriyle mükemmel bir uyum ve işbirliği içerisinde hadiseyi el ele götürüyorlar. Her şey Türkiye’nin laik rejimi için…

İşin içine gökyüzü de karıştığına göre, Türkiye’de gerçekten durum ciddi olmalı. Öyle ki, yüz binlerce vatandaş meydanlara sökün ediyor, İzmir’de düşman bir kez daha denize dökülüyor, memleket yeniden kurtarılıyor. Kimden? Halkın belirli bir kesiminden. Şeriat tehlikesi, bölünme senaryoları ve komplo teorileri gırla gidiyor ama, bunca provokasyona rağmen –çok şükür- vatandaş henüz birbirine düşmüş değil. Vatandaş iyi niyetli. Kimse ülke karışsın, kardeş kardeşi kırsın istemiyor. Bu iyi. Çünkü artık güvenecek ne hukukumuz, ne de bağımsız işleyen bir siyasi sistemimiz var. Mümtaz Soysal’ın çıktığı son tv programında dediğinin aksine (rejim, halkın ellerine teslim edilemeyecek kadar mühim bir meseledir) halk -tüm kafa karışıklığına rağmen- ülkenin siyaseti ve hukukunun bir adım önünden gidiyor.

Şu son aylarda olan biten her şeyi herkes kendi açısından yorumluyor. İşin garibi bu yorumların her birisinin de kendine göre haklılık payları var. Halk cumhuriyetin kuruluşunda ağzına tıkılan lokmanın tadına seksen yıl gargara yaptıktan sonra henüz varıyor. Mamafih henüz geçmişle yüzleşme aşamasına gelinemediği için kafalar ciddi biçimde karışık. Sorunların varlığı şöyle böyle fark ediliyor ama, gerçek nedenleri –dedik ya, geçmişle yüzleşilemediğinden- analiz edilemiyor. Bu sıkışmışlık ve çaresizlik hissi ile alanları dolduran aşırı biçimde uyarılmış halk, yüz binlerin dirsek teması ile kendini o anlık iyi hissediyor. Tıpkı Hrant’ın cenazesinde bizim de kendimizi iyi hissettiğimiz gibi. Lakin eve döndüğümüzde, hatta miting alanından ara sokaklara dalıp benzerlerimizle göz temasımızı kaybettiğimiz anda, elimizdeki şeyin ne kadar geçici ve güvenilmez olduğunu anlıyoruz. Anlıyoruz ki, kendimizi yalnızken de iyi ve güvende hissedebilmenin tek çaresi var. Nedir o? Demokrasi. Herkes için, her zaman, tam ve eşit işleyen sıhhatli bir demokrasi.

Türkiye dönüşüyor. Kendini Atatürkçü ve laiklik koruyucusu olarak tanımlayan, lakin gerçekte kendi kliklerinin menfaati için ülkenin en hassas dengeleriyle oynayanların hareleri pul pul dökülüyor. Kısa vadede nelerin olacağını tahmin etmek zor. Ama uzun vadede bu süreç tersine dönmeyecek. Halk gün geçtikçe korkutulmuşluğunun, aldatılmışlığının daha çok farkına varacak. İnternet dünyasının tüm mesafeleri bir tuşa indirdiği ve orta ölçekli bir Perşembepazarı esnafının Çin’den ithalat yapabildiği bir toplumsal hareketlilikte Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarıyla, Diyanet İşleriyle, Denktaşlar, Soysallar, Nur Serterler ve mezarlıklardan kemik aşırma zihniyle gelinecek nokta, 19 yılda bir gökyüzünden medet uman bir akıldışılığa savrulmaktır. 19 yıl nereden mi çıktı? Venüs ile Ay bir daha bundan 19 yıl sonra, yani 2026 yılında ay-yıldız konuma gelecekmiş, ondan.

Kim öle kim kala.

Agos gazetesi, 18 Mayıs 2007

We need a new people

Turkey is passing through a genuinely extraordinary phase. As if to accompany this extraordinary political agenda of Turkey, extraordinary events in parallel with the tendencies on earth have started to occur up in the sky also. As you know, the final demonstration in the series of demonstrations organised by the Ataturkist Thought Association to rally support for Turkey’s secular regime will be held in Samsun on May 19. On the other hand, according to a report announced in many newspapers on Tuesday, on the same night Venus and moon will pair up depicting our flag. Academicians of Samsun 19 May University announced this historical event to the press in great excitement. The heavenly links of the event in such a conjucture of time were alluded to by the academicians. However, I think something was skipped. Let me make my small contribution: They say this sublime situation in the sky will be seen better at night and the view will disappear by midnight. What does midnight remind you of? I will tell you: the time when the “e-note” was delivered… Powers of earth and the sky are working out the problem hand-in-hand in perfect sync and cooperation. Everything is for the sake of Turkey’s secular regime…


The situation in Turkey must be really serious, as even the sky feels the need to intervene. That is to say, several hundred thousand protesters march, the enemy is dumped into the sea once again in İzmir and the country is rescued all over again. But from whom? From a specific section of the people of this country. Although conspiracy theories and rumours regarding the danger of an Islamic state and the separation of the country are always floating, luckily, the citizens aren’t at each other’s throats yet. The citizen is well-intentioned. Nobody wants the country to be thrown into chaos and brother to kill brother. This is great. Because we neither have laws to trust nor an independent political system to rely on anymore. Contrary to what Mumtaz Soysal said in a recent television interview – “the issue of the regime is too great to pass into the hands of the people” – the people are one step ahead of national politics and law despite all the confusion.


In recent months, everyone has been interpreting everthing from his/her own point of view. The strange thing about this is that everyone is right to a certain extent. After having gargled for about eighty years, the people of this country have just begun to perceive the taste of the food they were fed when the republic was founded. Nevertheless, they are still seriously confused, as there hasn’t come the stage to face the past yet. The presence of the problems is somehow realised, but the real reasons can not be analysed - because, as I just stated, they haven’t faced up to the past. Feeling stuck and desperate, extremely provoked crowds gather for a rally and, standing shoulder to shoulder with hundreds of thousands of other protesters, they momentarily feel good. As we felt at Hrant’s funeral. But by the time we get back home or even when we leave the rally area and enter side streets and lose eye contact with our companions, we understand how temporary and unreliable that feeling is. We understand that there is only one way to feel good and safe even when alone. What is it? Democracy. A reliable democracy which always works fully and equally for everyone.


Turkey is evolving. The true nature of those who define themselves as Kemalists and protectors of secularism but in fact disturb the delicate balance across the country for the sake of their cliques is now being revealed. It is difficult to foresee what will happen in the short term. However, in the long term, the process will not reverse. People will become more and more aware that they are startled and trapped. In this times of social briskness when all distances are reduced to the touch of a key by means of the Internet and a local tradesman in Persembepazarı can import products from China; the mentality of the Turkish History Association, the Turkish Language Association, the Department of Religious Affairs, Denktas, Soysal, Nur Serter, etc. and the mindset which collects bones from the cemetery, will only be thrown to a point of irrationalism which hopes for help from the sky once every 19 years. Are you asking me why it’s 19 years? Because, Venus and the moon will pair up and depict the moon and star of our flag 19 years later, in 2026, again.

God knows who will be here to see that...

Agos Neswpaper, 18 May 2007


Friday, May 18, 2007

Demokrasi yoksa

Türkiye siyasetinin bugünkü tıkanmışlığının pek çok sebebi var. Aslında tüm çözümler de o tıkanmışlığın nedenlerini, tarihsel arka planını anlamakta yatıyor. O zaman birkaç soru soralım: Seksen yıllık mazisi olan bir ülke neden hâlâ kuruluş aşamalarının sıkıntılarını yaşıyor? Neden hâlâ sınırlar konusunda, rejim hakkında, halkın sadakati ve demokrasi ehliyeti üzerinde şüpheler var? Neden hâlâ bu memleketin bizim olduğunu kabullenemiyor, onu her gün yeniden ve yeniden ele geçirmek için çaba sarf ediyoruz? Neden her yerden görülsün diye en yüksek direklere, en devasa bayrakları dikme ihtiyacındayız? Bu kendine güvensizlik, bu korku, bu endişe neden? Neden sakinleşemiyor, günün gerçek problemlerine odaklanamıyoruz? En önemlisi de, cumhuriyet ve demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede, neden GERÇEK siyasi partilerimiz yok?

Cevabı çok basit: Baştan beri, tepeden dayatılan, halkı teğet geçen bir dikta anlayışı ısrarla sürdürülüyor. Cumhuriyet, yönetim biçimi olarak seçildi ama rejimin kuralları çoğu kez hiçe sayıldı. Laiklik gibi rejimin çok hassas olduğu bir kavram, en çok da laiklik koruyucuları tarafından hırpalandı, halkın belirli bir kesimini karşısına aldı. Ekonomi politikaları yatırım ve üretim odaklı olmaktan çıkarak, özellikle 30’lu yılların sonuna doğru ülke vatandaşı olan gayrimüslimleri yağmalama eksenine oturdu. Varlık Vergisi, Çift Kura Askerlik ve sonrasındaki 6-7 Eylül Olayları, 1964 Mübadelesi, rejimin de, demokrasinin de en ağır yara aldıkları kara dönemlerdi aslında. Hedef seçilen kesim gayrimüslimler olduğu için bu durum başta ülkenin genelini pek rahatsız etmedi. Ama burada oluşan yağmacı zihniyet, daha sonra devletin kendi varlığına yöneldi. Aynı zihniyet tüm demokratikleşme çabalarını da kendi varlığına tehdit olarak algıladı. Nitekim darbeler de, kendini hukuk ve demokrasinin üzerinde gören zihniyetin ürünleri oldu. Rejim seçkinleri kendilerini her daim kollayıp kayıracak bürokratik bir ağ yarattılar. Bu ağın işlevsel kalabilmesi için çoğunluk hukuku eğip büktü. Öyle ki, ülkede demokrasi de, hukuk da amaç değil araç haline geldi. Her durumda farklı yorumlandığı ve sıkça ihlal edildiği için, demokrasi kendi özgün standartlarına ulaşamadı. Kurumsallaşamadı. Kökleşemedi. Bu sığ anlayış tıpkı durgun suyun kokması gibi, kendini dışarıya kapamakla kokuştu. Sağlıklı, üretken, dünyayla etkileşen dinamiklerden yoksun kaldı. İçi kof siyasi yapı, artık kendini pazarlayamaz, ülke ihtiyaçlarını karşılayamaz oldu. AB süreci ile bu vaziyet iyice açığa çıktı.

Geldiğimiz bu son noktada sanırım kimse mutlu değil. Bir yanda ‘laiklik elden gidiyor’ fişteklemeleriyle meydanlara taşan yüz binlerce vatandaş, öte yanda evlerinde bu mitinglerin kendilerine karşı düzenlendiğini düşünen diğer yüz binler, ortak bir korku ve endişede birleşiyorlar: Ülkede işler hiç de yolunda gitmiyor… Kamplaşmalardan, toplumsal kutuplaşmalardan rahatsızlar. Herkesin hassasiyet gösterdiği farklı bir konu var. Ancak çözüm konusunda kafalar son derece karışık. Bu aşırı uyarılmışlık ve çaresizlik hissi aslında kimsenin içine sinmeyen ve dayatılan tercihlerin çare olarak algılanmasına yol açıyor. Ya hep, ya da hiç’in ellerine teslim olmuş gibiyiz. “Eğer şeriat gelecekse darbe olsun”, “AKP geleceğine ne olursa olsun CHP’ye oy verelim”, “Madem rejim tehlikede, demokrasiden, hukuktan taviz verilebilir” diyenlerin ruh durumu bu.

Bir an evvel sakinleşmek, ister laik, ister mütedeyyin, ister liberal olsun, her görüşten insanın temel gereksiniminin demokrasi olduğunu anlamak gerekiyor. Bugün böyle bir çıkmazın içinde debeleniyor oluşumuz, geçmişte demokrasiye sahip çıkmamamızdan, hatalarımızla yüzleşmememizden, işimize gelen antidemokratik uygulamalara kucak açmamızdan kaynaklanıyor. Biz demokrasiyi eğip büktükçe, biz hukukun üstünlüğünü kaba kuvvete tercih ettikçe, aslında çocuklarımızın onurlu ve refah içinde bir hayat yaşamaları için gerekli bütün imkânları da çarçur etmiş olduk. Şimdi sokaklar öfkeli, ümitsiz, hasarlı yüz binlerce gençle dolu. Onlar aslında her gün meydanlarda, sokaklarda kendi mitinglerini yapıyorlar.

Hülasa, demokrasiden başka çare yok. Demokrasi yoksa adalet yok, barış yok, huzur yok, güven yok, para yok, aşk yok, onur yok, gelecek yok. Hiçbir şey yok.

Agos Gazetesi, 11 Mayıs 2007

If there is no democracy

There are several reasons for the dilemma at the heart of Turkish politics today. In fact, all solutions lie in understanding the reasons of that very predicament and its historical background. Let’s pose a few questions now: Why is a country with an 80-year-old past still experiencing the problems of the period when it was being built? Why are there still doubts about the borders, the regime, and the public’s loyalty and adequacy in democracy? Why can’t we still accept that this is our country and instead struggle to recapture and recapture it every single day? Why are we in need of putting up the hugest flags on the highest posts so that they can be seen from everywhere? Why is this lack of self-confidence, this fear, and this anxiety? Why can’t we calm down and focus on the actual problems of today? What’s more, why are there no REAL political parties in a country which is claimed to be ruled by the Republic and democracy?

The answer is quite simple: Since the beginning, a dictatorial approach which is imposed on and ignores the public has been insistently perpetuated. The Republic was adopted as a polity, but the rules of the regime were for the most time dismissed. Secularism, a concept the regime dotes on, has been mostly battered by the guardians of secularism themselves and has had part of the public against it. Economic policies diverged from its focus on investment and production and in lieu, especially in the late 1930’s, pivoted on plundering the non-Muslim minorities. The notorious Varlik Vergisi (Wealth Tax) of 1942, Yirmi Kura Askerlik (Work Battalions), 6-7 September 1955 riots and the 1964 deportation of the Greeks were in fact dark periods when both regime and democracy received a severe blow. Since the target were non-Muslim minorities, this situation, at first, did not bother the country in general. However, the plundering mentality shaped at that point targeted the very entity of the state in time. The same mentality regarded all endeavours to democracy as a threat to its own being. As a matter of fact, coups came out as the products of that mentality which placed itself above law and democracy. The elite circle who profited from the policy spun a bureaucratic web around themselves as a permanent protective shield. The majority distorted the law so that this web would remain instrumental. This was how both democracy and law turned into a means, not an end in itself. Since it was interpreted differently in different situations and was violated very often, democracy could not reach its own standards. It could not get institutionalised. It failed to take root in the country as a whole. As it closed its doors to the outside world, this shallow mentality stunk just like a still water does. It got devoid of healthy and prolific dynamics interacting with the world. This political structure hollow inside could no longer promote itself and satisfy the needs of the country. This situation was most conspicuous during the UN Process.

Today we have reached a point where I guess no one is happy. On the one hand, there are hundreds of people filling the squares after the provocations of “secularism is going out of hand;” and on the other hand, hundreds of people in their homes thinking these meetings are being organised against them. Both parties coalesce around one common fear and anxiety: things are not going that well in the country… People are unhappy about this splitting into camps and public polarisation. Everybody has a different subject to which s/he shows sensitivity. But they are extremely confused about the solution. This feeling of being over-stimulated and helplessness leads to the options - which are in fact dictated and embraced by no one - being viewed as a solution. We seem to be in the “it’s all or nothing” mode. This reflects the mood of people who say, “I want coup if Islamic law is to come”, “Let’s vote for CHP so that AKP won’t rule”, “As the regime is in danger, we could make concessions to democracy and law.”

We need to calm down as soon as possible and realise that the basic need of people of every turn of mind, whether secular, religious, or liberal, is democracy. The fact that we are in such a dilemma today arises from the fact that we did not protect democracy in the past, that we do not face our mistakes, that we embrace anti-democratic processes that are in our interest. While we continued to twist and distort democracy, preferred bullying to the supremacy of law, we wasted all the necessary opportunities of our children to lead an honourable and prosperous life. Now the streets are crammed with hundreds of angry, desperate and damaged youngsters. They are in fact holding their meetings in the squares and streets.

In brief, there is no solution apart from democracy. If there is no democracy, there is no peace, no comfort, no trust, no money, no love, no pride, no future. There is nothing at all.

Agos, 11 May 2007

Where do we stand?

For us Akhtamar, sometimes Ağtamar, yet at other times Ahtamar.

These are how it was called until the 80s, when, for some peculiar reason, this over 1000-year-old temple became Akdamar*. In the same way as the name Ani was changed into Anı*, most other places and historical buildings were either ignored or their ties to the civilisation they belonged to were attempted to be cut, if they couldn’t be demolished physically. After all, names are the most prominentarena for waging such wars. Launched just after the forced emigration of the Armenians in 1915, this act of vandalism against names has been perpetuated, in waves, throughout the history of the Republic. As you probe into it, you find these waves correspond to the peak periods of nationalism. Quite easy to understand.

Such name wars apparently mean a lot to both US and THEM. This US and THEM is indeed a very challenging classification. It is a generalisation that could mislead even the most intelligent, knowledgeable, conscientious and sensitive people. Whichever generalisation has ever managed to be fair anyway! The act of generalisation, as its name bespeaks, entails confining everything that is unique, humane, peculiar and different to one definition, name and description. Whysoever do we ever need this sweeping act? We must be afraid. We must be afraid of coming to terms with our fears. What if something way different from our cliché-ridden generalisations in which we find relief surfaces from under these fears…

Should facing it be the pivot, then this US and THEM generalising each other represent the marginal points located at the either edge of that central point. In this way, these two positions generalising each other stand on the farthest edges relative to each other. Such a stance is both more secure and easier. And very often more profitable.

The restoration of Surp Khach (Saint Cross) Armenian Church on the Akhtamar Island (Van Lake) of Turkey is, in this sense, at a very sensitive point. What its opening entails and how it should be perceived depend on your standpoint. On the one hand, the opening hosts a myriad dramas and tragedies. It is more an evaluation of the present over the past. The tragedy of a people, its poignant treatment in the lands where a refined civilisation originated, and the symbol and name wars still, still continuing over relics. This is hurtful as such… In fact, Karekin II, Supreme Patriarch and Catholicos of All Armenians, chose to look at the issue from this vantage point in the Zadik message he issued. A point of view getting bitter in its agony, thus missing the balance.

On the other hand, there is this familiar denialist position. An outlook eliding and fearing differences, and one that is bent on shaping the past and present according to its own perception. The appropriation of Hrant Dink’s comments, with insistence, in the documentary on the Armenian Genocide, entitled “The Big Lie,” despite the refusal of the Dinks Family, which hit our headlines this week is a case in point.

Oppressive yet familiar. Midst all this turmoil, the middle outlook, striving to look at things from the middle is, alas, still faint and under pressure. All attempts extending beyond generalisations and endeavours to understand the Other meet with a strong resistance. As a matter of fact, a more democratic, more tranquil and well-off Turkey will only be realised through the permeation of that faint outlook throughout the politics of the country. Note, all the meaningful distances covered in this country yesterday and today do stem from this outlook.

The restoration and opening of Surp Khach Armenian Church in Van, to me, thus marks a crucial juncture according to this middle outlook.

Amongst the heated debates over whether to put up a cross on the roof of the church or not, the disagreements over the opening date, the struggles to abuse the situation for political ends, this incident can also be regarded as a remarkable breaking point in Turkey’s policy on Armenians. In the 90-year-old traumatic history of Turkish-Armenian relations, endeavouring to overlook the significance of this opening may lead to the loss of a great opportunity and the waste of the struggles of a host of politicians and institutions to form that well-balanced stand all the way.

Well, we have nothing to say to those who choose to take a firm stand at the either edge. However, those who suppose they stand in the middle must check their positions, for it seems not possible to look somewhere else to explain the reasons for us being barely discernible and exhibiting a faint voice.

When Hrant was there standing in the middle alone, most of us were watching him from the edge…


* Akdamar is a near homophone of Akhtamar yet sounds Turkish

* Anı is a Turkish word meaning “memory”

Agos,13 April 2007

Tuesday, May 15, 2007

Kaosun neresindeyiz?

Tandoğan ve Çağlayan toplanmalarını pek çok açıdan okumak mümkün. Ama zannediyorum ki, demokratik ve bilinçli bir topluluğun gerçek bir endişe ile sesini duyurma teranesi, bu iki toplanma için de çok iddialı saptamalar. Milli birlik ve beraberliğin bu toplanmalarla pekiştiğini söylemek ise, çok daha hayali bir temenni olur. Her toplanma özü itibarıyla demokratik olmadığı gibi (demokratik olma ölçüsü kalabalığın birbirini ezmeden, kapkaç olmadan, güler yüzle yürüyebilmiş olması ile ölçülmez) birkaç yüz bin kişiyi yan yana getirebilmek de o faaliyetin geri planını aklamaz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Evet, her iki toplanma da önemli olaylardır. Çünkü bu toplanmalar, aslında rejime dair içi varsayıldığı kadar dolu olan bir kaygıdan değil, provoke edilmiş, belirli bir toplumsal yarılmaya işaret eden, uzlaşmayı ve gerçek Türkiye’nin gerçek sorunlarını ıskalayan bir durumu açığa çıkarmaktadır. Kentli, orta sınıf, kadın ağırlıklı ve sivil görünümlü resmilerin oluşturduğu bir topluluk, aslında içinin ne kadar dolu olduğu belli olmayan bir endişe ile sokağa dökülmüşlerdi. “Ne mutlu Türk’üm diyene diyemeyenler bizim düşmanımızdır” diyerek, ülkenin elli küsur alt kimliğini birden silkeleyen çok tehlikeli bir tehdide bayrak sallatan bir zihniyet, aynı zamanda, o alanda olmayan bu ülkenin %60’lık bir kesimini de dışlıyordu kuşkusuz. Bu mitinglere katılanlar bunu süzebilmişler miydi? Şüphesiz hayır. Onlar, aslında ilan edilen erken seçimlerde oy atacakları bir siyasi partinin olmamasının sıkıntısını gidermek için oradaydılar daha çok. Ama bunun neden böyle olduğunu tahlil etmek pek mümkün olmuyordu her nedense.

AKP olgun davranıp miting ve askerin açıklamalarından sonra en az % 5 daha artan seçmen tabanını sokağa indirmiyor. Çok iyi ediyor ama, bu gittikçe derinleşen toplumsal yarılmayı durdurmaya yeterli olmayacak gibi. Çünkü karşılarında “Değil % 35, %95’le de gelseler belli kişiler belli konumlara gelemezler diyen” bir zihniyet var. Dolayısıyla, erken seçimlerde varılacak sonuç bir çözümü değil, daha da derinleşen bir krize işaret edecek. Burada laiklik çekincelerine ve türban hassasiyetine sahip olan kesimler de içinde olmak üzere, halk sadece bir figürandan ibaret. Halk tepede üretilen ve kendisini yenileyemeyen kadük bir projenin onaylayıcısı olmak durumunda. Buna karşı çıkmaya çalışmış tüm demokratik çeşitlilikler Cumhuriyet tarihi boyunca iğdiş edildiğinden, resmi ideolojinin karşısında sadece dinin, yani Müslümanlığın ayakta kalabilmiş olması da beklenen sonuç. Lümpenlikten dönüşerek burjuvalaşmaya başlayan Müslüman sınıfın partisi AKP’nin nasıl olup da sistem partilerinden daha demokratik ve üretken kaldığı, AB sürecinde ve 4.5 yıllık iktidarlarında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir üretkenlik gösterebilmeleri de,AKP’nin başarısından çok CHP’ce temsil edilen zihniyetin günün gerçeklerinin dışına savrulmasında yatmakta. Müslüman’dan Türk yaratma projesi bugün yol ayrımına gelmiş durumda. Ecevitlerin “Ülkeyi misyonerler bastı. Bizi Hıristiyan yapıyorlar” feveranları pek çoklarının düşündüğü gibi bunamışlıktan değil, bu projeyi tekrar diriltme arzusundan kaynaklanıyordu. Danıştay baskını, Santoro cinayeti, Hrant Dink suikastı ve Malatya katliamı da bu bağlamda değerlendirilmeli.

Dolayısıyla, erken seçimler ile mecliste yenilenecek halk iradesi sizi fazla ümitlendirmesin. Ben bunun daha da ciddi provokasyonlar serisine yol açacağını, tıpkı Tandoğan ve Çağlayan toplanmalarında kullanılan halk kesimlerine pompalanan laiklik endişeleri gibi, tansiyonu gittikçe yükselen bir atmosfer yaratılacağını ve bu sürecin sonunda da ciddi kırılmaların yaşanacağını tahmin ediyorum. AKP karşıtı sivil ve askeri bürokrasi algılamasına göre işler, en çılgın teşebbüslere girişilmesini dahi mecburi kılan bir boyuta varmış durumda çünkü.

Biraz moral bozmak gibi oldu ama, başka türlü de anlaşılmıyor.

Sunday, May 06, 2007

Konuşmanın maliyeti

Türkiye tarihi günler yaşıyor.

14 Nisan’da Ankara’da yüz binlerce hassas vatandaş hassasiyetlerini göstermek üzere toplanıyor.

“Bu meydanda ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ diyenler yok” diye slogan atıyorlar aynı hassasiyetle.

Malatya’da bir grup genç, milli ve dini hassasiyetlerle harekete geçiyorlar.

Bu hassas çocuklar, üç kişiyi lime lime doğruyor.

Son derece hassas seyreden cumhurbaşkanlığı süreci, AKP’nin adayını açıklaması safhasına geliyor.

Ve nihayetinde, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı açıklanıyor. Hemen ardından muhtemelen yine hassas bir genç YÖK başkanı Teziç’e suikast girişiminde bulunuyor.

Böyle bir gündemde Ermeni toplumu da kendi hassasiyetini çelişkili bir biçimde yaşıyor. Yıllardır kapandıkları iç dünyalarından çıkıp, daha görünür, daha konuşur olmaya başladıkları bir sürecin bir noktasında, Hrant Dink suikastı ve hemen ardından yaşanan Malatya katliamı, bu çelişkiyi daha da sivri ve daha da can acıtır hale getiriyor. Patrik Hazretleri, yaşadığımız bu felaketlerin hemen sonrasında bize en çok umut veren şeyi, “Hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Hrant Dink’iz” ve “Hepimiz Hıristiyan’ız” sivil tepkisini, ona temkinli bir mesafe koyarak eleştiriyor. “Bunları söyleyenler çekildikten sonra, Ermeni cemaati ortada korunmasız ve tek başına kalıyor” diyor; yani kabak bizim başımıza patlıyor demeye getiriyor. Çelişki de zaten burada.

Kenara çekilen onlar ve ortada kalan bizler bu söylemle birbirinden ayrılmış oluyor. Yani, tam da biz olmanın keyfine tekrar varırken, yine bizler ve onlar olarak ayrışıveriyoruz. Bu da yalıtılmış olmaya, kapalı dünyamıza geri dönmeye ve elbette susmaya doğru doğal bir çekilim aslında. Çok da normal. Ortada bir suikast, bir rahip cinayeti ve korkunç bir katliam var. Bunlar gerçek. Bu düşüncede olan sadece Patrik Hazretleri değil; belki geniş bir kesim de böyle hissediyor. Konuşursan yanarsın. Hakkını ararsan kurşun yersin, boğazın kesilir. Seni kimse korumaz. Bu ülke böyle bir ülkedir. Kimseye güvenemezsin.

O zaman “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” ve “hepimiz Hıristiyan’ız” diyenler de ya bunu kasıtlı yapıyorlar, ya da en azından samimiyetsizdirler.

Bu söylemde kristalleşen, yabana atılır veya hor görülebilir bir endişe değil. Mesnetsiz ve temelsiz de değil. Bilakis, verilmek istenen mesajın ne kadar isabetli bir biçimde yerine ulaştığını ispat ediyor. Bununla birlikte temkinli olmanın sınırı da bulanıklaşıyor. Gerçek duyguları ifade eden sözlerden, yine muğlak, araya mesafe koyan, sahte bir dile geçiyoruz böylelikle, fark etmeden. Zannediyoruz ki, ne kadar az konuşsak, ne kadar az görünür olsak, o kadar güvende olur, tükenme süremizi o oranda öteleriz.

Hâlbuki bu koca bir yanılsama. Bize öğretilen bir şey. Bizden istenen de beklenen de bu; ve öyle içselleşmiş ki, onu savunur hale gelmişiz. Tıpkı mezbahanın yolunu ezbere bilen ve sürüleri kesilmeye götüren yaşlı kılavuz koyun gibi…

Ben eminim ki Sayın Patrik de bunu cemaati için endişelendiğinden, pederane hislerle söylüyor. Kimsenin zarar görmesini istemiyor. Ermeni toplumunun bu hassas süreci en az hasarla atlatmasını arzu ediyor. Lakin bu psikolojinin bir de yukarıda belirttiğim bu yönü var. Türkiye Ermeni toplumu olarak bu konuda zaten çok deneyimliyiz. Son yüz elli seneyi bir kâbus halinde geçirdik. Ne yapsak hata, ne desek suç oldu. Bugün ise yasını tutamadığımız acımız bir kenara, hâlâ gerçekte vatan haini, kalleş, işbirlikçi olmadığımızı anlatmak zorundayız.

Aslında bu hafta Abdullah Gül’ün olası cumhurbaşkanlığının Türkiye için ne anlama geldiği ve Ermeni toplumunun bunu nasıl algılayacağı üzerine yazacaktım. Çünkü Hrant’ı kaybettiğimiz ve Türkiye’nin siyasi yapısının kökten değiştiği bugünlerde yaşananları yorumlama şeklimiz, önümüzdeki on seneleri biçimleyecek.

Türkiye’nin bu yeni geleceğinde Ermeniler nasıl yer alacaklar? Vatandaş mı olacağız, yoksa tebaa mı kalacağız? Konuşacak, üretecek miyiz, yoksa kendi iç dünyamıza çekilip tükenişimizin ne kadar süreceğini mi hesaplayacağız?

Şüphesiz akılların gerisinde de hep aynı soru var: Bunun maliyeti ne olacak?

27 Nisan 2007, Agos gazetesi

Followers