Monday, January 29, 2007








1915 - 2007

Pek bir şey değişmemiş galiba.

1915'de de öldürülüyorlardı…

2007'de de öldürülüyorlar…

Ne deniyordu geçen yüzyılın başındaki katliam için.

"Onlar bizi öldürdü, biz de onları öldürdük."

Peki Hrant'ın öldürülmesi için ne diyeceğiz?

"Hrant bizi öldürdü, biz de Hrant'ı öldürdük" mü?

Böyle demiyoruz şimdi, değil mi?

"Hrant'ı hainler öldürdü," diyoruz.

Hrant'ın katillerini "biz"den biri olarak görmüyoruz.

Neden doksan yıl önce yüz binlerce insanı, çoluk çocuk, kadın, ihtiyar, bebek demeden öldürenler, Ermenileri kırıp geçirenler "biz" oluyoruz da, Hrant'ı öldürenler biz olmuyoruz?

Aradaki fark ne?

Aradaki fark, bu sefer cinayeti görmemiz, cinayetin amaçları hakkında bir fikrimizin olması.

Bu kez, bize cinayetin nasıl olduğunu "anlatmadılar," biz kendimiz bizzat gördük.

Eğer 1915'in tarihini bu ülkede "yazanlar" Hrant'ın da cinayetini yazsalar elli yıl sonra bu ülkenin çocukları "Hrant'ın bizi, bizim de Hrant'ı öldürdüğümüzü" söylerlerdi.

Gerçek, yalancıların elinde biçim değiştirirdi.

Hrant'ı biz öldürmedik.

Büyük bir ihtimalle devletin içinde yuvalanmış birileri öldürttü Hrant'ı.

Amaçları, dış dünyanın Türkiye'ye tepki göstermesi, Türkiye'nin bu tepki karşısında içerdeki milliyetçiliği pompalayarak Avrupa'dan kopmasıydı.

1915'de de Ermenileri "biz" öldürmedik.

O zavallı insanları da "devletin içinde yuvalananlar" değil bizzat devletin kendisi öldürdü.

İktidardaki İttihatçıların örgütlediği büyük bir katliam gerçekleşti.

Öldürülen Ermeniler, Osmanlı tebasıydı.

Osmanlı milletinin bir parçasıydı.

Milletin bir parçası, devlet tarafından yok edildi.

"Biz" milletiz.

Öldürülenler "biz"in parçasıydı.

Ama bu ülkede yaşayan her Türk, kendini "milletin bir parçası" olarak değil de "devletin" bir parçası olarak gördüğünden, devletin işlediği bir kıyıma da sahip çıkıyor.

"Onlar bizi, biz onları öldürdük," diyor.

Bu yalan işte.

İttihatçılar yönetimindeki Osmanlı devleti, örgütlü bir biçimde, Teşkilat-ı Mahsusa denilen istihbarat biriminin planlamasıyla, "bizim parçamızı" öldürdü.

Öldürülen Ermeniler "biz"e dahil.

Öldürülen parçamızın hesabını sormak aslında bizim görevimiz.

"Biz" bu devlete dönüp, "sen Osmanlı devletinin devamı mısın" diye sormalıyız, "sen yıktığın bir devletin işlediği cinayeti niye sahipleniyorsun" diye sormalıyız, "sen niye bir devletin bir milletin parçasını yok etmesinin hesabını sormuyor, bunu başkalarına bırakıyorsun" diye sormalıyız.

"Biz" bunu sormadığımız için "bizden" biri, Hrant Dink öldürüldü şimdi.

Üstelik o atalarının yasını tutarken meselenin sadece "soykırım" kelimesinin içine hapsedilmemesini, bütün tartışmanın tek kelime içine sıkıştırılmamasını, Türkiye'nin dünyayla bütünleşerek demokratikleşmesine izin verilmesini istiyordu.

"Türk düşmanı" ilan edildi.

Hrant, kimseye düşman değildi, düşman olabilecek biri de değildi.

O dosttu.

Ve herkese dosttu.

Neden "cinayetlerden, kıyımlardan" yana olanlar Türk kabul ediliyor bu ülkede de, "dostluktan, barıştan, hukuktan, insanlıktan yana olanlar" düşman görülüyor.

Neden "Türk" sözcüğünü "ölüm" sözcüğüyle eşdeğer kılmak için çabalayanlar "Türk" sayılıyor?

Bütün bir kavmi "katil" ilan ettirmek isteyenler mi gerçekten Türk dostu?

Türk halkı kendisinin "millet" olduğunu kavrayamadığı için eski ve yeni "devletin" suçlarına sahip çıkıyor.

Kendisinin millet olduğunu kavrayamadığı için kendini katillerle özdeşleştirerek "biz" diyor.

Yüz binlerce insanın acılı ölümünün, yaşanan kanlı trajedinin, o "soykırım" kelimesinin yarattığı girdabın içinde kaybolmasına yüreğim hiç elvermedi.

Ama o kelimeyi aşamadığımız için hala Hrant gibi insanlar öldürülüyor.

Yeni cinayetleri önlemek, bu ülkenin bir çıkmaza sürüklenmesine mani olmak için sanıyorum artık o kelimeyi aşmak bize düşüyor.

Osmanlı devleti, yüz binlerce insanı sadece "Ermeni" olduğu için öldürdü.

Ve, bugün de gizli bir güç Hrant'ı "Ermeni olduğu" için öldürüyor.

Bir insan sadece ırkından ya da dininden ötürü öldürülüyorsa buna ne diyeceğiz?

Öldürülenlerin hesabını sormak "bize", bu millete düşüyor.

Hrant'ın ölümü hepinizin içini yaktı.

1915'te olanlara tanık olsaydınız içiniz gene yanardı.

Ve, "onlar bizi, biz onları öldürdük" demezdiniz.

Utanırdınız.

Hrant'ın katillerinin bulunmasını istediğiniz gibi o Ermenilerin katillerinin de bulunmasını isterdiniz.

Hrant, ölümüyle bize millet olduğumuzu, katillerle kendimizi özdeşleştirmemiz gerektiğini hatırlattı.

Şimdi millet olmanın gereğini yapalım o zaman.

Kim öldürdü Hrant'ı?

Kim öldürdü 1915'te Ermenileri?

Onlar "başkalarına" değil, "bize" hesap vermek zorunda.

Ölen biziz çünkü.

Ölen bizim bir parçamız.


22 Ocak 2007, Pazartesi




Sunday, January 21, 2007

Ellerinize sağlık!


Benden çok etkili, çok yapıcı bir yazı beklemeyin bugün. Bu yazıyı sizler için değil, kendim için yazıyorum çünkü. Gözyaşlarıyla yazıyorum. Acımın altında ezilmemek için yazıyorum. Ayakta durmak için yazıyorum. Başka bir şey elimden gelmediği için yazıyorum. Onca zahmetle, onca fedakarlıkla, tek tek sırtımızda taşıyarak, hayatımızı içine kararak kurduğumuz yapı çöktü. Acılıyım, öfkeliyim, yüreğim kıyılıyor. Bu bir deprem. İçine sığındığımız, ev bellediğimiz, tahliye ihtarnamelerini yırttığımız sevgi evlerimiz yıkıldı. Hrant’ın kalleşçe, şerefsizce katledilişinden sonra gece geç vakitlerde gazeteden çıktığımızda eve gitmek istemedim. Artık Hrant yoktu ve hayatımız kökünden değişmişti. Ev fikri bana öyle boğucu geldi ki, eşime nereye gideceğimizi sordum. Tedirgin bir biçimde, “Eve” dedi. Beynim normal hayata devam etmeyi kabul etmiyordu. “Ne yani” dedim, “Hrant öldürüldü, biz eve mi gideceğiz şimdi?” Telefon ettik. İki yaşındaki yeğenimiz henüz uyumamıştı. Kayınpederimizdeydi. Kimseyi değil, ama o iki yaşındaki kız çocuğunu görmeye ihtiyacım vardı. Ölümün en kalleş yüzünü görmüştüm. Şimdi yaşamı görmeye ihtiyacım vardı. Ona çikolata aldım yoldan. Ölüme kan, yaşama çikolata... Böyle direnebildim. Rakel de, Arat da, Delal de, Sera da, Levent de, Orhan da böyle dayanacaklar O’nun ölümüne. Geç saatlerde nihayet eve geldiğimizde uyumamak için uzun süre direndim. Çünkü gerçek kâbus bu yaşadıklarımızdı. Uyanınca bu kâbusla bir kez daha yüzleşmeye gücüm yoktu. Bilincimin birkaç saatliğine de olsa bu menfur hadiseyi unutup yeni bir şoka dayanamayacağımı düşünüyordum. Hâlâ inanamıyorum. Nasıl olur? Bu çocuğa nasıl kıydınız? O sizin kardeşiniz! O bu ülkenin sevdalısı yahu! Senden, benden, pek çoğumuzdan çok daha fazla bu ülkenin geleceğine inanan bir güvercindi o! Tek güvencesi bu inancıydı. Bir sürü zehirli tehdit mailleri, telefonları almasına rağmen bu ülkede kalacak kadar mertti. Bir yerlerde ölüm fermanının çoktan mühürlendiğini, sadece tarihinin boş bırakıldığını biliyordu şüphesiz. Rakel de biliyordu, Sarkis de, ben de, hatta “Ya çok konuşuyor bu adam, sıkacaklar kafasına bir tane” diyen pek çok uymacı da uğursuzca öngörüyordu bunu. Gerçekten de bir güvercin gibi nahif ve korumasız, aramızda canlı bir hedef olarak dolaşıyordu. Ona sahip çıkması gerekenler donuk bir ikiyüzlülük içerisinde o anın kaçınılmazlığını bekliyorlardı. Destek görüyordu ama, üzerindeki dayanılmaz baskıyı hafifletecek güvenceyi vermekten uzaktı bu. Sadece barış, yüzleşme ve uzlaşma içeren fikirleri yüzünden tehditler alıyor, bizzat valiliğe çağrılıyor ve gözdağı veriliyordu. Hrant’ı koruması gerekenler, onun yüreğindeki korkuları biraz daha depreştirerek onun bu ülkeye inancını zayıflatmak, onu uçurup kaçırmak istiyorlardı adeta. Bu daha bildiklerimiz… O sansasyonu seven birisi değildi. Şov yapmazdı. Onun üzerinden gündem oluşturulmasını ve ülkesinin uluslararası düzlemde zor durumda kalmasını istemezdi. İsteseydi onun konumunda olan bir kişi için o kadar kolaydı ki bu! O zoru seçti. Yükü kendi yüklendi. Böylelikle bizleri de kendi eti ve kanıyla korudu. Cesurdu. Kor yürekliydi. Ne büyük bir medya patronunun koruması altındaydı, ne de sırtını başka akçeli ilişkilere dayamıştı. Doğru bildiğini sakınmadan söyledi, yazdı. Lakin direnemediği, çaresiz kaldığı iki şey vardı: İlki görüşlerinin eğilip bükülüp, kasıtlı bir biçimde çarpıtılarak kamuoyuna bir vatan haini olarak lanse edilmesi, diğeri de ailesine yönelecek kalleşçe bir saldırı… Bu noktada çaresiz kalıyordu. Son yazılarında bu ruh halini açıkça görüyoruz. Hrant’a sahip çıkmadılar. Bizim gücümüz de onu korumaya yetmedi. Hrant öngörüsüz bir insan değildi. Bizim bildiğimizi en iyi o biliyordu. Ama bakın ne diyeceğim: O doğrusunu yaptı. Zor olanı seçti. DAR KAPI’dan geçti, şerefiyle ölüme gitti. Şimdi geride kalanlar düşünsün. Bir Hrant Dink daha çıkarabilecek mi bu cemaat, bu ülke? Bir Agos daha çıkarabilecek mi? Hrant’ın ve Agos’un Türk-Ermeni-Kürt-Diaspora ve dünya ilişkilerinde nasıl bir denge unsuru olduğunu, cemaatin dışa açılmasında, kabuklarını kırmasında, Türk-Ermeni dostluğunun yeniden canlandırılmasında ne büyük bir açılım yarattığını acaba bu bedelle anlayabilecek miyiz? Yok efendim o söz tüm dünya için geçerli değil: Ancak bizim gibi ülkelerde aydınlar öldükten sonra yüceltilir. Biz ise yaşarken yapmadığımızı bırakmayız onlara. Şimdi hepimiz düşünelim; onu, katledilişline götüren yolda katkımız ne oldu diye? Onun yalnızlaştırılmasında hepimiz rol aldık. Ona “Yazma!” diyerek, hedef göstererek, işlemediği bir suçu onca bilirkişi raporuna, Yargıtay Başsavcısının onca çabasına, bunca sivil tepkiye rağmen koştura koştura sırtına bir faili meçhul çağrısı gibi asanlar olarak, Kerinçli kerinçizler, ona Ermeni dölü diyenler, 301’leri üç kurşuna çeviren siyasiler olarak, hepimiz suçluyuz. Hepimiz o kurşunları sıkan zavallının bu işin sadece görünen yüzü olduğunu, bir maşa olduğunu biliyoruz. O gence karşı içimde nedense öfke yok. Karşıma dikseler kafamı çevirmekten başka bir şey gelmez içimden. Onun katili o değil çünkü. Devlete ve hukuka güvenimiz yok. Büyük bir ihtimalle bu katliam da örtbas edilecek. Hem Hrant’ın onca faili meçhulün yanında değeri nedir ki? O bir Ermeni yahu! Bir Ermeninin değeri ne olabilir ki bu ülkede? Biz hep böyle yapmadık mı? Acımızı hep içimize gömmedik mi? Yasımızı hep ertelemedik mi? Bir tane daha eklenir o listeye, olur biter... On gün sonra unutulur gider. Ateş düştüğü yeri yakar. Üç paralık bir Ermeni ölmüş, ne fark eder? Neler geldi, neler gitti. Hrant ne ilk, ne de son. Dedim ya, bugün yapıcı bir yazı beklemeyin benden. Acımız büyük. Yıkıldık. Kolumuz kanadımız kırıldı. Güvercin öldü.

Yarası olan gocunsun: Ellerinize sağlık!

Markar Esayan

Agos Gaztesi Yazarı, Hrant’ın dostu, kardeşi.

Saturday, January 20, 2007

Sevgili Hrant'ı alçakça, kalleşçe bir suikaste kurban vermiş bulunuyoruz. Acımız çok büyük. Bizimle bu acıyı paylaşan, Hrant'ı içimizdeki bir öteki değil, kendinden, canından, kanından bir parça görebilmiş tüm gerçek Türkiyelilere şahsım adına teşekkür ediyorum. Sadece Türkiye Ermenileri değil, tüm Türkiye ve şüphesiz dünyamız çok önemli bir fikir adamını, bir barış sevdalısını, bir ilke abidesini kaybetmiştir. O layık olduğu biçimde mertçe öldü. Eğilmedi, bükülmedi, ölümden korkmadı, kaçmadı. Bedendeki hayatına ona yakışan bir biçimde nokta koydu. Lakin o yüreklerimizde ebediyyen yaşayacaktır.

Tüm Türkiye'nin başı sağolsun...

Markar Esayan

Monday, January 15, 2007

Niye böyle?

İnsanların bazı meslek guruplarından -nafile bir beklenti olmasına rağmen- katıksız bir dürüstlük ve saflık beklemeleri oldukça eski bir sosyal alışkanlıktır. Mesela işini kötü yapan, adam kazıklayan bir kunduracıyı kolaylıkla hazmedebilir, hatta hoş görebilirsiniz. Ya da, evinizi boyatmak üzere anlaştığınız boyacı ustasının bir türlü sözünde durmaması, verdiği randevulara icabet etmemesi dünyanın acımasızlığını, hayatın anlamsızlığını sorgulamanıza yol açmaz. Kazığın boyutuna göre, belki birkaç küfür savurur, “Bütün kunduracılar zaten böyledir!” ya da “Boyacı milleti işte, ne olacak!” gibi zararsız genellemelere gider, bundan da hayatınızın kalan kısmında evinizi bir daha hiç boyatmama veya ayakkabınızı bir daha hiç tamir ettirmeme gibi sonuçlar çıkarmazsınız. Eğer çıkarmışsanız, bu zaten öfkenizle vadeli bir karardır ve bir dahaki kazık veya baş gösterecek bir sonraki benzer ihtiyaca kadar kısa ömürlerini tamamlayarak zayıf hafızamızın çöplüğüne yollanacaklardır. Lakin, öyle meslek gurupları vardır ki, o mesleği icra edenler -bu anlamda- diğer meslek gurubu azalarından çok daha şanssızdırlar. Bunun sebebi, üzerinde çalıştıkları malzemenin doğrudan doğruya İnsanın kendisi olmasındadır. Doktorlar, öğretmenler ve din adamları bu meslek guruplarının başında gelirler. Her türlü dolandırıcılığı kabul edebilir, her türlü yoldan çıkmışlığı mantığımızla izah edebiliriz ama, bir doktorun kaçırılan bir zavallının böbreklerini çıkarıp da onu buzlu suyla doldurulmuş küvette ölüme terk etmesini anlamakta zorlanırız. Ya da, herhangi birisi değil ama, bir öğretmenin öğrencisini geçirmek için rüşvet almasını, veyahut bir din adamının küçük çocuklara tebelleş olmasını öyle kolay kolay hazmedemeyiz. Zannederim verilen örnekler yeterlidir.

İşte bu eski sosyal alışkanlığımız nedeniyle, bilinç dışımız böylesi meslek guruplarını hep temiz görmek, pisliğin dışında tutmak ister. Aslında bunun pek bir mantığı yoktur. En nihayetinde, din adamı dediğin, doktor, öğretmen dediğin de doğa üstü, insan üstü varlıklar değillerdir ve insanın psikolojisindeki tüm tutarsızlık ve rahatsızlıklar, diğerlerinde olduğu gibi onlarda da potansiyel halde mevcuttur. Belki de daha güvenli, daha masum bir dünya özlemi nedeniyle olsa gerek, bir insan yetiştirmeyi, bir insan iyileştirmeyi veya bir insanı huzura kavuşturmayı meslek edinmiş bu insanlardan tanrısal bir kutsallık bekleriz. Eh, bunda bir kerteye kadar haklı da sayılırız. Ne de olsa, bu kişiler cemiyetçe oldukça saygın bir mertebeye yerleştirilmiş, toplumca özellikleri böyle kodlanmıştır. Tam da bu sebeple, bu meslekleri seçen kişiler, yazılı olmayan bu sözleşmeyi kendi namlarına imzalamış sayılırlar. Öyle ki onlar, bir kunduracı veya bir bankacıdan çok daha dikkatli, çok daha öz verili ve çok daha dürüst olmak mecburiyetindedirler.

Peki niye bu konuda yazıyorum? Görevini kötüye kullanan bu meslek mensuplarının psikolojisini size anlatıp onları hoş görmenizi istemek için mi? Ya da onları afişe etmek için mi? Bu meslek guruplarından en az birisiyle ilgili kötü bir anım mı var? Yoksa yazacak bir konu bulamadığım için mi?.. Şüphesiz hiçbiri değil... Yapmayı denediğim şey, aslında modern çağın bize vermiş olduğu belki de en önemli kabiliyet, aklımızı kullanmak, her şeyi, ama her şeyi sorgulayabilecek özgürlüğümüz olduğunu, şeylerin üzerine serilen dokunulmazlık örtülerinin kutsal olmadığını, her şeyin insani ve ona ait olduğunu hatırlatmak. Bunu daha iyi anlayabildiğimizde iki tehlikeden korunmuş olacağız çünkü: İlki, olumlu ön yargılarımızı genelleştirerek devamlı incinen, kazık yiyenler olmayacağız, ikincisi, sorunun bireylerde olduğunu görüp, sistemleri böylelerine küsüp terk etmeyeceğiz. En yüce mevkileri bile kendi iktidar arpalığı olarak kullanan, şahsi menfaat ve dengesizliklerini kutsal metinlerle kamufle edenlerin gerçek yüzünü görecek kadar akıllı, bu kurumları böylelerine terk etmeyecek kadar da hikmetli olacağız. Çünkü yaşadığımız kötü deneyimlerden sonra verdiğimiz tepkiler genelde bu iki örneğe uymakta. Oysa daha iyi bir dünya, iyi, namuslu, çalışkan ve ruh sağlığı yerinde kişilerin her alanda daha etkin olmasına bağlı. Susmak, kenara çekilmek, içimize kapanmak ise, çocuklarımıza yapacağımız en büyük kötülük olacaktır aslında.

Yozlaşmış kurumlar, birikmiş sorunlar durdukları yerde, zamanın kalitesiz akışıyla düzelmez. Kendimizi, yani insanı anlamaya çalışmak, onun yarattığı çelişki ve kaosları çözmek için en tesirli yoldur. Vicdanla kol kola girmiş insan aklını felç edecek hiçbir kutsal elbise artık kalmamıştır günümüzde.

Bu da bizim yeni yıl mesajımız olsun o zaman.

Agos Gazetesi,12.01.2007

Sunday, January 07, 2007

O'nu affedemeyiz



Oldukça yoğun bir kutlamalar, bayramlar, yortular dönemi yaşıyoruz. Yeni yıla Kurban Bayramı ile birlikte girdik, ondan kısa bir süre evvel Katolik, Protestan ve Batı Ortodoks Kiliseleri Noel’i kutladılar ve bu hafta da Ermeni Resuli Ortodoks Kilisesi ile birlikte bir takım doğu kiliseleri 6 Ocak’a denk gelen kendi Noellerini kutluyorlar. Bu arada yine yakın tarihlere denk düşen Musevilerin Hanukka’sını, zencilerin Kwanza’sını da listemize ekleyelim. Her şeyden evvel bu yazıyı okuyan sayın okuyucularımın -her kim ve her nerede iseler- yukarıdaki listeye denk gelen özel günlerini kutluyorum. Bu çeşitlilik ve paylaşım –pek çoklarının tek din, tek dil ve tek millet düşlerinin aksine- bize hiçbir şey kaybettirmez; bilakis, belki de bayramların önemli bir nedeni olan sevinci paylaşmanın, aslında hiç varolmamış olan eşitliği ve barışı hayal etmenin, kısa süren bu simülasyonu yaşarken bunun –yani barış ve muhabbet içinde yaşayabilmenin- hiç de imkansız olmadığını, sağır kulaklarımıza, sertleşmiş yüreklerimize, teyakkuza geçmiş daha çoğuna sahip olma dürtülerimize fısıldayabilir. İnsanlık adına hâlâ bir ümit taşınabilirse, o da bayramlarımız, miskinlik ve muhabbete ayırabildiğimiz bazı hususi günlerimizin hâlâ var olmasına bağlanabilir. Çünkü bu günler, insanlıktan çıkmış insanlığımızın bir nebze olsun nefes alıp şöyle bir kendine bakmaya fırsat bulduğu günlerdir. Şüphesiz, o hikmetli sözde olduğu gibi, fırsatı satın almak şartıyladır bu, ve bu alışverişin bedeli de farkındalık para birimiyle ödenir.

Tabii bu hareketli günler dünya tarihinin belki de en çok tartışılan kişisi olan İsa Mesih’le ilgili her türlü spekülasyonun ısıtılıp ısıtılıp gündeme taşındığı dönemler olur. Gazeteler, dergiler ve televizyon programları, onun hayatı ve misyonu ile ilgili gerçeklerin aslında bilinen gibi olmadığı, bir yerlerde asıl gerçeği ortaya çıkaracak olan yeni bir bilginin var olduğuna dair ipuçları ve muştuları ile doludur. İsa’ya atış serbesttir ve bu oldukça kârlı ve maliyetsiz bir yatırımdır. İnsanların biraz da, O’nun gibi birisinin yaşamadığına, öyle bir insanın var olamayacağına, söylediği ve söylediklerine tıpatıp uyduğu yaşam biçiminin aslında bir aldatmaca olduğuna inanmaya şiddetle ihtiyaçları vardır. Çünkü O’nun varlığı bizim kendi iki yüzlülüğümüzün, sahtekârlığımızın, kötülüğümüzün, bencilliğimizin, korkaklığımızın ve gaddarlığımızın aynası olmaktadır. Üstelik bunu bizi yargılamadan, bizim neden böyle olduğumuzu anlamamız için sade ve güçlü bir anlatım ile ciddi kanıtlar sunarak, ruhumuza ayna tutarak, lakin alçakgönüllülükle yapar. O bizden biridir ama, bizim bulaştığımız pisliklere bulaşmamıştır. Bu bizi daha da sinirlendirir. O zaman bu bilginin süratle çürütülmesi gerekir. Çünkü O bizi horlamış ve yargılamış, ya da bizden hunharca saklandığı gibi ticarete, iktidara, savaşa ve cinselliğe bulaşmış olsa, bizim de ona söyleyecek birkaç lafımız olabilecektir. O madem bizim umduğumuz gibi biri değildir, biz de onu kendimize benzetmeye çalışırız. Mesela, hiçbir suçu olmadığı halde, başkaları için, yalnızca insanlığa duyduğu sevgi ve inanç uğruna canını vermişse, bunu asla kabul etmez, Haç’ta O’nun değil, bir benzerinin öldüğünü iddia eder, onu bir mülteci yaparız. Ya da, nasıl olur da -bu kadar kolay elde edebilecekken- iktidardan ve insanın tabii dürtülerinden mahrum etmiştir kendini? Hemen onu Yahudilerin krallığına tevessül etmiş bir siyasi suçlu yapar, ya da Magdalalı Meryem ile evlendirir, çoluk çocuğa karıştırıveririz. O aslında gereğinden fazla abartılmış, kara kilisenin gizli ve güçlü çabalarıyla tanrılaştırılmış, aslında sıradan ve bizdeki tüm arazları taşıyan zeki bir meczuptur, o kadar. Belki de hiç yaşamamıştır. Ustalıkla kurgulanmış bir masal kahramanıdır.

Onun bizi çağırdığı gibi bir insan olmak mümkün değildir çünkü. Olabilse, olurduk... lakin bu mümkün olmayan bir hayaldir. Bize göre insanoğlu hırsına, şehvetine, iktidar ve yok etme güdüsüne asla karşı koyamayacak bir varlıktır. İsa’yı bir kenara koyarsanız, Kutsal Kitaplar da böyle adamları anlatmaz mı bize? Adem ve Havva yüzünden insan soyu cennetten kovulmuş, Kabil kardeşi Habil’i öldürmüş, Akan ganimet malından aşırmış, Musa Tanrı’nın sözüne iman etmeyince önce dili tutulmuş, sonra vaat edilen topraklara varamamış, Süleyman zinaya düşmüş, putperestlikte ölmüş, Petrus Mesih’i inkâr etmiş, Yahuda da O’nu ele vermemiş midir? Bunlar tam bize göre tutumlardır. Bunlarla bir empati kurabilir, namzetlerimizin düşkün vaziyetine bakıp kendi aczimizi hoş görebilir, en önemlisi, kötülüklerimizi suskun bir vicdanla taşıyabiliriz. Mamafih, O, bunun tersinin de mümkün olabileceğini bize göstermiştir. Bu nedenle O’nu asla affedemeyiz.

O zaman, Krisdos dzınav yev haydnetsav. Tsedzi medzi medz avedis.

Agos Gazetesi, 05.01.2007

Bir sempozyumun ardından


Geçen hafta sonu (9-10 Aralık) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı’nın sponsorluğunda müteveffa Edward Said anısına ve de ‘Türk düşüncesine katkı sağlamak’ amacıyla “Oryantalizm” adı altında uluslararası bir sempozyum düzenlendi. Sempozyuma Gayatri Chakravorty Spivak, Hasan Hanafi, Robert J. C. Young, Reina Lewis, Boby S. Sayyid, Şerif Mardin, Jale Parla ve Fuat Keyman gibi yine önemli isimlerin katılması nedeniyle, eşimle birlikte iki günümüzü bu sempozyuma ayırmayı münasip bulduk. Aslında konu akademik gibi görünse de, sorunun günümüz dünyasının en önemli meselesi diyebileceğimiz, kültür, kültürler arası karşılaşmalar ve şüphesiz medeniyetler çatışması veya onun antitezi, medeniyetler uzlaşması açısından büyük önem taşıyan noktalara parmak basması –en azından bizim sempozyuma giderkenki temennimiz bu idi- itibariyle hepimizi yakından ilgilendirmekteydi. Sempozyumun içeriği, değerler, kültür ve ekonomik olarak farklılıklar içeren Öteki’nin nasıl hazmedileceğinin, bu hazmın veya hazımsızlığın Öteki ve çoğunluk adına nedenleri, sonuçları ve tesirleri, dünyamızın geçmişte siyasi, sosyal ve ekonomik olarak nasıl şekillendiği ve gelecekte de dünyanın nasıl bir yer olacağı ile birebir ilgili idi. Bu anlamda sempozyum, Batı ve Doğu’nun kolonyal zeminde kesişen geçmişleri, bu geçmişte hegemon olanın diliyle konuşmak zorunda bırakılan, yani aslında dilsizleştirilen Doğu’nun, bu dilsizliğin etkisiyle günümüzde Batı’yı ve biz Batı ile birlikte dönüştürülmüş olan yarı doğuluları hayrete ve dehşete düşüren şiddet eylemlerini anlamakta, niçin bir medeniyetler çatışması riski ile yaşamak zorunda olduğumuzu ve bu riskin bir gerçekliğe dönüşme ihtimalinin niçin bu kadar yüksek olduğunu algılamakta bir açılım sunabilirdi. Oryantalizm üzerinde bir başyapıt sunarak bu alanın bir disipline dönüşmüş olmasına neden olan müteveffa Edward Said’e adanan bu sempozyumu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenliyor olması da oldukça manidardı. Manidardı, çünkü Said’in eserine yönelen tüm eleştirilere ve eserin tüm eksikliklerine rağmen, Doğu’nun Batı karşısındaki durumunun hesaplaşmasını kendi kişiliğinde yaparak, Doğu’nun belki kendine ait bir dil edinmesi yolunda çok önemli bir kapı aralanmasına yol açan kişi Edward Said’di. Manidardı, çünkü bu sempozyum, İslam kökenli bir partinin, yani AKP’nin hükümetinde ülke büyük bir projenin, AB üyeliği projesinin hem içte ve hem de dışta en sıkıntılı sürecini yaşarken, aynı partiye mensup bir belediye tarafından düzenlenmişti.


Netameli karşılaşmalar

Nasıl ki artık Batı dediğimizde sadece batıda olan bir coğrafyayı anlamıyor, Doğu dediğimizde de doğuda olan bir coğrafyadan bahsedemiyorsak, Batılı dediğimiz değerlerin, veya Doğu’ya atfettiklerimizin coğrafik olarak birbirine geçiştiği bir dünyada yaşadığımızı da kabul etmemiz gerekir. Zaten problemin önemli bir kaynağı da budur. Düne kadar -tıpkı bugün Amerika’nın Irak’ta pervasızca yaptığı gibi- Batı Doğu’ya gider, fetheder ve orada dilediği gibi davranırdı. Doğu’nun zenginliklerini ülkesine taşır, Osmanlı veya daha evvelki Arap imparatorluklarının aksine, fethettiği coğrafyaya kültürel hegemonyasını dayatırdı. Zaten Batı hegemonluğunun, Türklere ve Araplara nazaran üstünlüğü, ya da onu işgalci olmanın dışında bir de kolonyal yapan fark buydu. Türkler Mısır’ı altı yüz yıl ellerinde tutmuş ve Piramitleri hiç merak etmemişlerdi. Bu merak şüphesiz aydınlanmanın Batı’ya verdiği bir hediyeydi ve Doğu’yu Batı’nın gerisine savuran saik de bu merak, ve bu merakın Batı’ya bahşettiği bilgiydi. Ama günümüzde artık Avrupa’da ciddi bir Müslüman nüfus var ve Batı’ya başkaldıran bir Müslümanın nerede ve ne zaman harekete geçeceği belli değil. Hem sadece bu da değil; kültürel karşılaşmalar artık o uzak dünyaların mistik memleketlerine yapılan uzun yolculukların sonunda kendi seçimiyle değil, kapı komşusu Bengalli, sokakta sadaka için yolunu kesen Faslı, kara çarşafıyla Brüksel sokaklarında yürüyen Tunuslu kadın ile hemen yanı başında yaşanıyor Avrupalının. Bu hissin belki de benzerini, Türkiye’de bizler de laik-Müslüman, lümpen-kentli, ya da Türk-Kürt karşılaşması ekseninde yaşamıyor muyuz? Müge Kırıkkanat’ın bol kıllı, donlu tiplemeleri, Suadiye Plajı’ndaki yüksek ve aşağı kültür karşılaşmaları, seçilecek cumhurbaşkanının karısının türbanlı olabileceği gerçeğinin pek çoklarının rüyalarına dek sirayet etmesinin altında da yine aynı karşılaşma, aynı tahammülsüzlük, aynı ötekileştirme, aynı bir arada yaşama, ya da yaşayamama sorunsalları yok mu? Cumhuriyet ile Batı’ya doğru keskin bir U dönüşü yapan Türkiye’nin dümeninde, gerçek niyetlerinin ne olduğu beş yıllık iktidarlarının nihayetine doğru hâlâ tartışılan bir İslamcı partinin oluşu, bir kabus gibi gelmiyor mu Batı tarafından dönüştürülmüş laik kesime? Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek, birbirimize güvenmek, bizden farklı olanla bir arada yaşamak, onun farkını bir tehdit unsuru olarak görmemek bu kadar zor mu?


Çokkültürlülük Eleştirisi

Evet, aslında çok zor. Bugün Batı’da, sayın Fuat Keyman’ın sempozyumda sunduğu tebliğe göre özellikle Kanada ve ABD’de tartışılan da bu. 11 Eylül terörünü insanlığa değil de, ABD’ye açılmış bir savaş olarak gören Bush algılaması, Çokkültürlülük Eleştirisini de beraberinde getirdi. Demokrasiye ve özgürlüğe değer verilirken güvenliğin tehlikeye girmesi, Batı’nın farklılıklara bakış açısını sorgulamaya yöneltti. Bu sorgulama neticesinde yeni muhafazakârlar farklılığa değil, bütünlüğe, özgürlüğe değil, güvenliğe vurgu yapar, politikalarını da bu yönde oluşturur oldular. Bu Bush algılamasının sadece Bush ve neoconlarla sınırlı kalması belki hazmedilebilir bir şeydi. Lakin bu görüşü, yani çokkültürlülük eleştirisinin Batı’da güçlü bir konuma geliyor olmasını, aynı tepkinin izdüşümünün Türkiye’de de birebir yaşanıyor oluşunu hem önemsemek, hem de üzerinde düşünmek gerekir.

Her güçlü paradigma kendi kutsal alanını yaratır. Kolonyalizm ve Batı’nın kolonyal geçmişini eleştirmesi, ABD ve Avrupa’da son çeyrek yüzyılın popüler alanı olmuştur. Postmodernizmin modernizme olan karşı çıkışından da beslenen bu görüş, Batı’da 11 Eylül’e kadar neredeyse dokunulmaz bir hareye sahipti. Gerçi Karl Schmidt ve Huntington gibi Batı’nın Doğu’ya uygarlık götürmesi misyonuna devam etmesini savunan, medeniyetler çatışmasını öngörenler her daim varolsalar da, prestijleri veya ratingleri o denli yüksek değildi. Lakin 11 Eylül’den sonra bu durum değişti. Edward Said’in katkılarıyla paradigmalaşan Oryantalizm eleştirisinin ve de postmodernizmin güçlü ışıkları altında pek ses yükseltemeyen çokkültürlülük eleştirisi, şimdi kendi paradigmasını kurma yolunda. Bu paradigma, Batı’nın kendi özeleştiri ve Hıristiyan tövbe geleneğinden İslam’ın tehlikeli, bilinçli ve ikiyüzlü bir biçimde yararlandığını, aşırı liberal politikaların Batı medeniyetinin yıkılışının yolunu açtığını, Batı’nın hoşgörüsünden sonuna dek yararlanan İslam’ın, iş kendisi hoşgörü göstermeye, barış adına taviz vermeye, kendi suçlarını telafi etmeye geldiğinde umursamaz ve sorumsuz bir tavır içersinde olduğunu iddia ediyor. Aslında Papa’nın Almanya konuşmasında Bizans imparatoru Paleologo’nun ağzından İslam’a yaptığı eleştiri de bunun ajandasını oluşturma niteliğinde. Çünkü biliyorsunuz, Papa, Avrupa’nın terk ettiği Hıristiyan temellerine geri dönmekle kendi çöküşünü durdurabileceğini, Avrupa’nın, Hıristiyan olmakla, ya da yine Hıristiyan olmaya karşı çıkışın da bir Hıristiyanlık lütfü olmasıyla Avrupa olduğunu iddia ediyor. Ve bu görüş, 11 Eylül’ün evveline göre çok daha fazla taraftar topluyor Batı’da.


Doğu’nun sorumluluğu

Aslında tüm bu hikâyede, tıpkı Spivak’ın tebliğinden sonra ona soru soranların yine yabancılar olması, ya da, adı oryantalizm olan bir sempozyumda bazı Türk katılımcıların İngilizce tebliğ sunması gibi, inisiyatif hâlâ Batı’nın elinde. Bunu Batı adına değil, Doğu adına bir eleştiri olarak söylüyorum. Batı kendi eleştirisini yapacak, Batı kendi telafisini yapacak ama, Doğu hâlâ edilgen ve durgun kalacak. Böyle bir yükü tek başına Batı nasıl taşıyabilir ki? Ya da Batı’nın uzlaşma, diyalog ve çokkültürlü yapısını savunan kesimi, bu gerilime, Doğu’dan hiçbir yardım almadan uzun süre ne kadar dayanabilir? Bu önemli bir soru, ki Türkiye’nin AB üyeliği de tam bu sorunun üzerine oturuyor. Çokkültürlülüğü savunanlar, Türkiye’nin AB üyeliğini de savunuyorlar çünkü. İslam’la gerilimsiz ve hoşgörü temelinde ilişki kurmayı arzulayan Batılılar, laik Türkiye’nin İslam anlayışından medet umuyorlar. Çünkü diyalog yanlısı Batı, dağınık, kontrolsüz ve tepkili bir İslam alemi karşısında muhatap bulamamanın sıkıntısını yaşıyor. Türkiye ise, böyle bir inisiyatifi ele alabilecek bir potansiyel olarak görülüyor; her ne kadar bu çok cüretkâr bir rol olsa da.


Sempozyumdaki örneklem

Sempozyumun ikinci günün sabahı bizim bile hoşgörü sınırlarımızı zorlayan görüntüler ve bilimsel tartışma etiğine yakışmayan bir tarzla geçti. ‘Hepinizi muhabbetle selamlıyorum’la açılan konuşmalar, Napolyon’un besmele çektiğine dair iddialar, Andre Gide’ye alaycı göndermeler, özellikle de ön sıraları dolduran türbanlı kızlarımızın tüm bunlara gülüşmelerle destek vermesi bu karşılaşmaların akademik bir çevrede bile ne kadar netameli olacağını gösterir gibiydi. Bir ara sempozyumun düzenlendiği Cemal Reşit Rey konser salonunun tuvaletine indiğimde, ayağını el yıkamak üzere tasarlanmış olan lavaboya yükseltmeye çalışan ve bu arada kayma tehlikesi geçiren, ama inatla el lavabosunda bu şekilde abdest alan bir gençle karşılaştım. Genç bir yandan abdest alırken, bir yandan da bunun etrafında yarattığı tesiri ölçmek istercesine etrafına bakınıyordu. O noktada, ona hayretle bakmaktan kendini alıkoyamayan ben mi, yoksa kamusal bir alanda bana bu hisleri yaşatan o genç mi hoşgörüsüz davranmıştı, bilemiyorum. Lakin kendimden yola çıktığımda dahi, bu işin hiç de kolay bir şey olmadığını, birlikte yaşamanın, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü o ilk günden beri en büyük sorun olduğunu ve bundan böyle de büyük bir olasılıkla böyle olacağını bir kez daha keşfettim.

Biz küçük insanları ilgilendiren de işin daha çok bu kısmı zaten.

Followers