Sunday, January 07, 2007

Bir sempozyumun ardından


Geçen hafta sonu (9-10 Aralık) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı’nın sponsorluğunda müteveffa Edward Said anısına ve de ‘Türk düşüncesine katkı sağlamak’ amacıyla “Oryantalizm” adı altında uluslararası bir sempozyum düzenlendi. Sempozyuma Gayatri Chakravorty Spivak, Hasan Hanafi, Robert J. C. Young, Reina Lewis, Boby S. Sayyid, Şerif Mardin, Jale Parla ve Fuat Keyman gibi yine önemli isimlerin katılması nedeniyle, eşimle birlikte iki günümüzü bu sempozyuma ayırmayı münasip bulduk. Aslında konu akademik gibi görünse de, sorunun günümüz dünyasının en önemli meselesi diyebileceğimiz, kültür, kültürler arası karşılaşmalar ve şüphesiz medeniyetler çatışması veya onun antitezi, medeniyetler uzlaşması açısından büyük önem taşıyan noktalara parmak basması –en azından bizim sempozyuma giderkenki temennimiz bu idi- itibariyle hepimizi yakından ilgilendirmekteydi. Sempozyumun içeriği, değerler, kültür ve ekonomik olarak farklılıklar içeren Öteki’nin nasıl hazmedileceğinin, bu hazmın veya hazımsızlığın Öteki ve çoğunluk adına nedenleri, sonuçları ve tesirleri, dünyamızın geçmişte siyasi, sosyal ve ekonomik olarak nasıl şekillendiği ve gelecekte de dünyanın nasıl bir yer olacağı ile birebir ilgili idi. Bu anlamda sempozyum, Batı ve Doğu’nun kolonyal zeminde kesişen geçmişleri, bu geçmişte hegemon olanın diliyle konuşmak zorunda bırakılan, yani aslında dilsizleştirilen Doğu’nun, bu dilsizliğin etkisiyle günümüzde Batı’yı ve biz Batı ile birlikte dönüştürülmüş olan yarı doğuluları hayrete ve dehşete düşüren şiddet eylemlerini anlamakta, niçin bir medeniyetler çatışması riski ile yaşamak zorunda olduğumuzu ve bu riskin bir gerçekliğe dönüşme ihtimalinin niçin bu kadar yüksek olduğunu algılamakta bir açılım sunabilirdi. Oryantalizm üzerinde bir başyapıt sunarak bu alanın bir disipline dönüşmüş olmasına neden olan müteveffa Edward Said’e adanan bu sempozyumu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenliyor olması da oldukça manidardı. Manidardı, çünkü Said’in eserine yönelen tüm eleştirilere ve eserin tüm eksikliklerine rağmen, Doğu’nun Batı karşısındaki durumunun hesaplaşmasını kendi kişiliğinde yaparak, Doğu’nun belki kendine ait bir dil edinmesi yolunda çok önemli bir kapı aralanmasına yol açan kişi Edward Said’di. Manidardı, çünkü bu sempozyum, İslam kökenli bir partinin, yani AKP’nin hükümetinde ülke büyük bir projenin, AB üyeliği projesinin hem içte ve hem de dışta en sıkıntılı sürecini yaşarken, aynı partiye mensup bir belediye tarafından düzenlenmişti.


Netameli karşılaşmalar

Nasıl ki artık Batı dediğimizde sadece batıda olan bir coğrafyayı anlamıyor, Doğu dediğimizde de doğuda olan bir coğrafyadan bahsedemiyorsak, Batılı dediğimiz değerlerin, veya Doğu’ya atfettiklerimizin coğrafik olarak birbirine geçiştiği bir dünyada yaşadığımızı da kabul etmemiz gerekir. Zaten problemin önemli bir kaynağı da budur. Düne kadar -tıpkı bugün Amerika’nın Irak’ta pervasızca yaptığı gibi- Batı Doğu’ya gider, fetheder ve orada dilediği gibi davranırdı. Doğu’nun zenginliklerini ülkesine taşır, Osmanlı veya daha evvelki Arap imparatorluklarının aksine, fethettiği coğrafyaya kültürel hegemonyasını dayatırdı. Zaten Batı hegemonluğunun, Türklere ve Araplara nazaran üstünlüğü, ya da onu işgalci olmanın dışında bir de kolonyal yapan fark buydu. Türkler Mısır’ı altı yüz yıl ellerinde tutmuş ve Piramitleri hiç merak etmemişlerdi. Bu merak şüphesiz aydınlanmanın Batı’ya verdiği bir hediyeydi ve Doğu’yu Batı’nın gerisine savuran saik de bu merak, ve bu merakın Batı’ya bahşettiği bilgiydi. Ama günümüzde artık Avrupa’da ciddi bir Müslüman nüfus var ve Batı’ya başkaldıran bir Müslümanın nerede ve ne zaman harekete geçeceği belli değil. Hem sadece bu da değil; kültürel karşılaşmalar artık o uzak dünyaların mistik memleketlerine yapılan uzun yolculukların sonunda kendi seçimiyle değil, kapı komşusu Bengalli, sokakta sadaka için yolunu kesen Faslı, kara çarşafıyla Brüksel sokaklarında yürüyen Tunuslu kadın ile hemen yanı başında yaşanıyor Avrupalının. Bu hissin belki de benzerini, Türkiye’de bizler de laik-Müslüman, lümpen-kentli, ya da Türk-Kürt karşılaşması ekseninde yaşamıyor muyuz? Müge Kırıkkanat’ın bol kıllı, donlu tiplemeleri, Suadiye Plajı’ndaki yüksek ve aşağı kültür karşılaşmaları, seçilecek cumhurbaşkanının karısının türbanlı olabileceği gerçeğinin pek çoklarının rüyalarına dek sirayet etmesinin altında da yine aynı karşılaşma, aynı tahammülsüzlük, aynı ötekileştirme, aynı bir arada yaşama, ya da yaşayamama sorunsalları yok mu? Cumhuriyet ile Batı’ya doğru keskin bir U dönüşü yapan Türkiye’nin dümeninde, gerçek niyetlerinin ne olduğu beş yıllık iktidarlarının nihayetine doğru hâlâ tartışılan bir İslamcı partinin oluşu, bir kabus gibi gelmiyor mu Batı tarafından dönüştürülmüş laik kesime? Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek, birbirimize güvenmek, bizden farklı olanla bir arada yaşamak, onun farkını bir tehdit unsuru olarak görmemek bu kadar zor mu?


Çokkültürlülük Eleştirisi

Evet, aslında çok zor. Bugün Batı’da, sayın Fuat Keyman’ın sempozyumda sunduğu tebliğe göre özellikle Kanada ve ABD’de tartışılan da bu. 11 Eylül terörünü insanlığa değil de, ABD’ye açılmış bir savaş olarak gören Bush algılaması, Çokkültürlülük Eleştirisini de beraberinde getirdi. Demokrasiye ve özgürlüğe değer verilirken güvenliğin tehlikeye girmesi, Batı’nın farklılıklara bakış açısını sorgulamaya yöneltti. Bu sorgulama neticesinde yeni muhafazakârlar farklılığa değil, bütünlüğe, özgürlüğe değil, güvenliğe vurgu yapar, politikalarını da bu yönde oluşturur oldular. Bu Bush algılamasının sadece Bush ve neoconlarla sınırlı kalması belki hazmedilebilir bir şeydi. Lakin bu görüşü, yani çokkültürlülük eleştirisinin Batı’da güçlü bir konuma geliyor olmasını, aynı tepkinin izdüşümünün Türkiye’de de birebir yaşanıyor oluşunu hem önemsemek, hem de üzerinde düşünmek gerekir.

Her güçlü paradigma kendi kutsal alanını yaratır. Kolonyalizm ve Batı’nın kolonyal geçmişini eleştirmesi, ABD ve Avrupa’da son çeyrek yüzyılın popüler alanı olmuştur. Postmodernizmin modernizme olan karşı çıkışından da beslenen bu görüş, Batı’da 11 Eylül’e kadar neredeyse dokunulmaz bir hareye sahipti. Gerçi Karl Schmidt ve Huntington gibi Batı’nın Doğu’ya uygarlık götürmesi misyonuna devam etmesini savunan, medeniyetler çatışmasını öngörenler her daim varolsalar da, prestijleri veya ratingleri o denli yüksek değildi. Lakin 11 Eylül’den sonra bu durum değişti. Edward Said’in katkılarıyla paradigmalaşan Oryantalizm eleştirisinin ve de postmodernizmin güçlü ışıkları altında pek ses yükseltemeyen çokkültürlülük eleştirisi, şimdi kendi paradigmasını kurma yolunda. Bu paradigma, Batı’nın kendi özeleştiri ve Hıristiyan tövbe geleneğinden İslam’ın tehlikeli, bilinçli ve ikiyüzlü bir biçimde yararlandığını, aşırı liberal politikaların Batı medeniyetinin yıkılışının yolunu açtığını, Batı’nın hoşgörüsünden sonuna dek yararlanan İslam’ın, iş kendisi hoşgörü göstermeye, barış adına taviz vermeye, kendi suçlarını telafi etmeye geldiğinde umursamaz ve sorumsuz bir tavır içersinde olduğunu iddia ediyor. Aslında Papa’nın Almanya konuşmasında Bizans imparatoru Paleologo’nun ağzından İslam’a yaptığı eleştiri de bunun ajandasını oluşturma niteliğinde. Çünkü biliyorsunuz, Papa, Avrupa’nın terk ettiği Hıristiyan temellerine geri dönmekle kendi çöküşünü durdurabileceğini, Avrupa’nın, Hıristiyan olmakla, ya da yine Hıristiyan olmaya karşı çıkışın da bir Hıristiyanlık lütfü olmasıyla Avrupa olduğunu iddia ediyor. Ve bu görüş, 11 Eylül’ün evveline göre çok daha fazla taraftar topluyor Batı’da.


Doğu’nun sorumluluğu

Aslında tüm bu hikâyede, tıpkı Spivak’ın tebliğinden sonra ona soru soranların yine yabancılar olması, ya da, adı oryantalizm olan bir sempozyumda bazı Türk katılımcıların İngilizce tebliğ sunması gibi, inisiyatif hâlâ Batı’nın elinde. Bunu Batı adına değil, Doğu adına bir eleştiri olarak söylüyorum. Batı kendi eleştirisini yapacak, Batı kendi telafisini yapacak ama, Doğu hâlâ edilgen ve durgun kalacak. Böyle bir yükü tek başına Batı nasıl taşıyabilir ki? Ya da Batı’nın uzlaşma, diyalog ve çokkültürlü yapısını savunan kesimi, bu gerilime, Doğu’dan hiçbir yardım almadan uzun süre ne kadar dayanabilir? Bu önemli bir soru, ki Türkiye’nin AB üyeliği de tam bu sorunun üzerine oturuyor. Çokkültürlülüğü savunanlar, Türkiye’nin AB üyeliğini de savunuyorlar çünkü. İslam’la gerilimsiz ve hoşgörü temelinde ilişki kurmayı arzulayan Batılılar, laik Türkiye’nin İslam anlayışından medet umuyorlar. Çünkü diyalog yanlısı Batı, dağınık, kontrolsüz ve tepkili bir İslam alemi karşısında muhatap bulamamanın sıkıntısını yaşıyor. Türkiye ise, böyle bir inisiyatifi ele alabilecek bir potansiyel olarak görülüyor; her ne kadar bu çok cüretkâr bir rol olsa da.


Sempozyumdaki örneklem

Sempozyumun ikinci günün sabahı bizim bile hoşgörü sınırlarımızı zorlayan görüntüler ve bilimsel tartışma etiğine yakışmayan bir tarzla geçti. ‘Hepinizi muhabbetle selamlıyorum’la açılan konuşmalar, Napolyon’un besmele çektiğine dair iddialar, Andre Gide’ye alaycı göndermeler, özellikle de ön sıraları dolduran türbanlı kızlarımızın tüm bunlara gülüşmelerle destek vermesi bu karşılaşmaların akademik bir çevrede bile ne kadar netameli olacağını gösterir gibiydi. Bir ara sempozyumun düzenlendiği Cemal Reşit Rey konser salonunun tuvaletine indiğimde, ayağını el yıkamak üzere tasarlanmış olan lavaboya yükseltmeye çalışan ve bu arada kayma tehlikesi geçiren, ama inatla el lavabosunda bu şekilde abdest alan bir gençle karşılaştım. Genç bir yandan abdest alırken, bir yandan da bunun etrafında yarattığı tesiri ölçmek istercesine etrafına bakınıyordu. O noktada, ona hayretle bakmaktan kendini alıkoyamayan ben mi, yoksa kamusal bir alanda bana bu hisleri yaşatan o genç mi hoşgörüsüz davranmıştı, bilemiyorum. Lakin kendimden yola çıktığımda dahi, bu işin hiç de kolay bir şey olmadığını, birlikte yaşamanın, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü o ilk günden beri en büyük sorun olduğunu ve bundan böyle de büyük bir olasılıkla böyle olacağını bir kez daha keşfettim.

Biz küçük insanları ilgilendiren de işin daha çok bu kısmı zaten.

No comments:

Followers