Sunday, January 21, 2007

Ellerinize sağlık!


Benden çok etkili, çok yapıcı bir yazı beklemeyin bugün. Bu yazıyı sizler için değil, kendim için yazıyorum çünkü. Gözyaşlarıyla yazıyorum. Acımın altında ezilmemek için yazıyorum. Ayakta durmak için yazıyorum. Başka bir şey elimden gelmediği için yazıyorum. Onca zahmetle, onca fedakarlıkla, tek tek sırtımızda taşıyarak, hayatımızı içine kararak kurduğumuz yapı çöktü. Acılıyım, öfkeliyim, yüreğim kıyılıyor. Bu bir deprem. İçine sığındığımız, ev bellediğimiz, tahliye ihtarnamelerini yırttığımız sevgi evlerimiz yıkıldı. Hrant’ın kalleşçe, şerefsizce katledilişinden sonra gece geç vakitlerde gazeteden çıktığımızda eve gitmek istemedim. Artık Hrant yoktu ve hayatımız kökünden değişmişti. Ev fikri bana öyle boğucu geldi ki, eşime nereye gideceğimizi sordum. Tedirgin bir biçimde, “Eve” dedi. Beynim normal hayata devam etmeyi kabul etmiyordu. “Ne yani” dedim, “Hrant öldürüldü, biz eve mi gideceğiz şimdi?” Telefon ettik. İki yaşındaki yeğenimiz henüz uyumamıştı. Kayınpederimizdeydi. Kimseyi değil, ama o iki yaşındaki kız çocuğunu görmeye ihtiyacım vardı. Ölümün en kalleş yüzünü görmüştüm. Şimdi yaşamı görmeye ihtiyacım vardı. Ona çikolata aldım yoldan. Ölüme kan, yaşama çikolata... Böyle direnebildim. Rakel de, Arat da, Delal de, Sera da, Levent de, Orhan da böyle dayanacaklar O’nun ölümüne. Geç saatlerde nihayet eve geldiğimizde uyumamak için uzun süre direndim. Çünkü gerçek kâbus bu yaşadıklarımızdı. Uyanınca bu kâbusla bir kez daha yüzleşmeye gücüm yoktu. Bilincimin birkaç saatliğine de olsa bu menfur hadiseyi unutup yeni bir şoka dayanamayacağımı düşünüyordum. Hâlâ inanamıyorum. Nasıl olur? Bu çocuğa nasıl kıydınız? O sizin kardeşiniz! O bu ülkenin sevdalısı yahu! Senden, benden, pek çoğumuzdan çok daha fazla bu ülkenin geleceğine inanan bir güvercindi o! Tek güvencesi bu inancıydı. Bir sürü zehirli tehdit mailleri, telefonları almasına rağmen bu ülkede kalacak kadar mertti. Bir yerlerde ölüm fermanının çoktan mühürlendiğini, sadece tarihinin boş bırakıldığını biliyordu şüphesiz. Rakel de biliyordu, Sarkis de, ben de, hatta “Ya çok konuşuyor bu adam, sıkacaklar kafasına bir tane” diyen pek çok uymacı da uğursuzca öngörüyordu bunu. Gerçekten de bir güvercin gibi nahif ve korumasız, aramızda canlı bir hedef olarak dolaşıyordu. Ona sahip çıkması gerekenler donuk bir ikiyüzlülük içerisinde o anın kaçınılmazlığını bekliyorlardı. Destek görüyordu ama, üzerindeki dayanılmaz baskıyı hafifletecek güvenceyi vermekten uzaktı bu. Sadece barış, yüzleşme ve uzlaşma içeren fikirleri yüzünden tehditler alıyor, bizzat valiliğe çağrılıyor ve gözdağı veriliyordu. Hrant’ı koruması gerekenler, onun yüreğindeki korkuları biraz daha depreştirerek onun bu ülkeye inancını zayıflatmak, onu uçurup kaçırmak istiyorlardı adeta. Bu daha bildiklerimiz… O sansasyonu seven birisi değildi. Şov yapmazdı. Onun üzerinden gündem oluşturulmasını ve ülkesinin uluslararası düzlemde zor durumda kalmasını istemezdi. İsteseydi onun konumunda olan bir kişi için o kadar kolaydı ki bu! O zoru seçti. Yükü kendi yüklendi. Böylelikle bizleri de kendi eti ve kanıyla korudu. Cesurdu. Kor yürekliydi. Ne büyük bir medya patronunun koruması altındaydı, ne de sırtını başka akçeli ilişkilere dayamıştı. Doğru bildiğini sakınmadan söyledi, yazdı. Lakin direnemediği, çaresiz kaldığı iki şey vardı: İlki görüşlerinin eğilip bükülüp, kasıtlı bir biçimde çarpıtılarak kamuoyuna bir vatan haini olarak lanse edilmesi, diğeri de ailesine yönelecek kalleşçe bir saldırı… Bu noktada çaresiz kalıyordu. Son yazılarında bu ruh halini açıkça görüyoruz. Hrant’a sahip çıkmadılar. Bizim gücümüz de onu korumaya yetmedi. Hrant öngörüsüz bir insan değildi. Bizim bildiğimizi en iyi o biliyordu. Ama bakın ne diyeceğim: O doğrusunu yaptı. Zor olanı seçti. DAR KAPI’dan geçti, şerefiyle ölüme gitti. Şimdi geride kalanlar düşünsün. Bir Hrant Dink daha çıkarabilecek mi bu cemaat, bu ülke? Bir Agos daha çıkarabilecek mi? Hrant’ın ve Agos’un Türk-Ermeni-Kürt-Diaspora ve dünya ilişkilerinde nasıl bir denge unsuru olduğunu, cemaatin dışa açılmasında, kabuklarını kırmasında, Türk-Ermeni dostluğunun yeniden canlandırılmasında ne büyük bir açılım yarattığını acaba bu bedelle anlayabilecek miyiz? Yok efendim o söz tüm dünya için geçerli değil: Ancak bizim gibi ülkelerde aydınlar öldükten sonra yüceltilir. Biz ise yaşarken yapmadığımızı bırakmayız onlara. Şimdi hepimiz düşünelim; onu, katledilişline götüren yolda katkımız ne oldu diye? Onun yalnızlaştırılmasında hepimiz rol aldık. Ona “Yazma!” diyerek, hedef göstererek, işlemediği bir suçu onca bilirkişi raporuna, Yargıtay Başsavcısının onca çabasına, bunca sivil tepkiye rağmen koştura koştura sırtına bir faili meçhul çağrısı gibi asanlar olarak, Kerinçli kerinçizler, ona Ermeni dölü diyenler, 301’leri üç kurşuna çeviren siyasiler olarak, hepimiz suçluyuz. Hepimiz o kurşunları sıkan zavallının bu işin sadece görünen yüzü olduğunu, bir maşa olduğunu biliyoruz. O gence karşı içimde nedense öfke yok. Karşıma dikseler kafamı çevirmekten başka bir şey gelmez içimden. Onun katili o değil çünkü. Devlete ve hukuka güvenimiz yok. Büyük bir ihtimalle bu katliam da örtbas edilecek. Hem Hrant’ın onca faili meçhulün yanında değeri nedir ki? O bir Ermeni yahu! Bir Ermeninin değeri ne olabilir ki bu ülkede? Biz hep böyle yapmadık mı? Acımızı hep içimize gömmedik mi? Yasımızı hep ertelemedik mi? Bir tane daha eklenir o listeye, olur biter... On gün sonra unutulur gider. Ateş düştüğü yeri yakar. Üç paralık bir Ermeni ölmüş, ne fark eder? Neler geldi, neler gitti. Hrant ne ilk, ne de son. Dedim ya, bugün yapıcı bir yazı beklemeyin benden. Acımız büyük. Yıkıldık. Kolumuz kanadımız kırıldı. Güvercin öldü.

Yarası olan gocunsun: Ellerinize sağlık!

Markar Esayan

Agos Gaztesi Yazarı, Hrant’ın dostu, kardeşi.

No comments:

Followers