Wednesday, February 28, 2007

Değişiyoruz

Hrant Dink.

Elli üç yıllık bir yaşam.

Akıl almaz, kalleşçe bir infaz.

Onsuz geçen upuzun bir ay; sarsıcı, sarhoşçasına.

Demleniyor zihinlerimizde olaylar, haberler, demeçler, vs vs vs.

Toz duman dibe çöküyor yavaş yavaş.

Elimizde ne var? Ne kaldı? Nasıl devam edeceğiz?

Bu ülkede bir şeyler değişecek mi gerçekten?

Değişecekse kim, nasıl değiştirecek onu?

Hrant boşuna mı öldü yoksa?


Yoksa, umduğumuz ya da temenni ettiğimiz gibi, bizler sadece şaşkın kalabalıklar değil miyiz? Koyunlar gibi güdülen, bufalolar gibi tek atışta devrildiğinde etrafındakilerin neler olup bittiğinden habersiz olduğu sürüler miyiz? Nefret mi, yoksa sevgi mi galip çıktı bu işten?

Neler oluyor böyle bizlere?..

İşte böyle bir sürü fikirlerle doluyuz bir aydır. Sıkıntılı olan, bu düşüncelerden pek çoğunun bir diğerinin antitezi olması… “Biz adam oluruz” ile “biz asla adam olmayız” arasında bir türlü ayar tutturamamak… Güvenip gevşemek ile ileriye, korkup büzülmek ile geriye gitmenin arasında kalmak. Yeni bir haber, bir dost maili ile umut dolmak, sonra buz gibi bir nefret dalgası… bir görüntü, bir hakaret veya bir saldırı sonrası…

İçimden hiçbir şeyi tahlil etmek gelmiyor; yüreğimi dökmeyi becerebilirim şu an sadece. İnsanım çünkü… Eşya değilim, henüz duygularım var, Hrant’a rahmetli de diyemem, ona ölmüş muamelesi de yapamam; hele hele, onu bir haber konusu gibi hiç göremem, henüz insanım çünkü. Neyi savunacaksam, hangi bedeli ödeyeceksem, hiçbir bedel insanlığımı kaybetmekten daha ağır olmamalı benim. Tıpkı Hrant’ın yaptığı gibi... Önce insan, önce sevgi ve önce dostlu… bu dünyanın kahpeliğine, o yüce hayatta kalma formüllerine, güçlünün hep haklı olduğu kadim bilgisine inat. Önce insanım; sevenim de, sevmeyenim de benim türümden olmalı, insan olarak görmeliyim onları.

Birçok soru mu sordum ne sizlere? Oysa hepsi de tek bir soruydu kanımca. Biz kimiz? Biz insan mıyız gerçekten? Bu soruyu ben sormadım, bu Hrant’ın son sorusuydu, kanlar içinde, çarpılmış bacaklarıyla yatarken yerde. Ne Ogün Samast’a, ne Yasin Hayal’e, ne de onun arkasındaki cüce devlere sordu onu; bize sordu… Kaç kişi, acaba kaç kişi daha insanlaşacak benim yerde bir sunu gibi yatan bedenimin önünde? Ve bir teklifi oldu kanımca: Var mısınız insan olmaya? Var mısınız saklandığınız sığınaklardan çıkmaya? Benim gibi olmaya var mısınız? Dokunan, gülen, paylaşan, acıyan, merhamet eden, içten olan, insanı değil, önce nefreti yargılayan. Sonunda yere yıkılmak da olsa, insan olarak yaşamaya var mısınız?

Evet Hrant varız! Ben bunu görüyorum gittiğinden beri çevremde. Kendimde, ailemde, ilişkide olduğum bunca çevrede, hep aynı şeyi görüyor ve mutlu oluyorum. Herkes kendi muhasebesini yapıyor. Herkes hayatını gözden geçiriyor, yaptıklarımızdan ziyade yapmaktan imtina ettiklerimizi, bilerek sustuklarımızı, arkamızı döndüklerimizi, ertelediklerimizi, kaçındıklarımızı, baktığımız halde görmediklerimizi... O utanç da, mahcubiyet de, o suçluluk hissi de bundan. Seni bizler öldürmedik. Seni koruyamazdık da , biliyorsun sen de bunu. Biz saflığımıza yanıyoruz sadece. Nasıl bu kadar kör olabilmişiz, ona hayıflanıyoruz. Ve değişiyoruz inan Hrant. Seni öldürenler bunu hesaplayamazdı şüphesiz. Belki pek çok hesapları doğru çıkacak, güçleri pek çok şeyi örtmeye yetecek, sen de izliyorsundur olan bitenleri o kederli bakışınla. Ama hesaplayamadıkları o şey, onların bir gün başını fena halde ağrıtacak. Bu ülke değişir mi, değişmez mi bilmem; ama bizler değişiyoruz Hrant. Pek çoklarımız senin ölümünle değişti. Kendimize çeki düzen veriyoruz şimdi. Çok ağır bir darbeye ihtiyacımız varmış anlamak için; sen de bunun için öldün demek ki.

Biz yeni anlıyoruz sadece...

Agos Gazetesi, 22.02.2007

Friday, February 23, 2007

Türk'ün gücü

Ali Bayramoğlu
22.02.2007


Türk'ün gücünün kaynağının şiddet ya da öfke değil, özgürlük ve akıl olması gerektiğini söylemek, bir tarihin sevap ve günahlarıyla bir bütün olduğunu ileri sürmek bile kimilerini çileden çıkarmaya yetiyor.

Hırant Dink'le ilgili Türklüğe gönderme yapan, farklı Türk'ün altını çizen yazılar üzerine mektup, e-mail, telefon yoluyla gelen küfür, hakaret yine gırla gidiyor.

Ne var ki bazı tepkilerde öfke samimi...

Sorun işte budur. Sorun, derin ve ağır bir kimlik hastalığıdır.

Çektiği acıyı merkeze alırken, çektirdiklerini yok sayan, çektirdiği her acı hatırlatıldığında "benimkiler ne olacak" diyerek şaha kalkan, kendisini hep haklı çıkaran. İnsanı, vicdanı ve adaleti kimlik ve millet içine gömen bir hastalıktır bu...

Bu hastalık, insanoğlunun başkasından önce kendisine çeki düzen vererek, kendisini eleştirerek, kendi sorumluluğunu üstlenerek arındığından, yol aldığından bihaber kılar mağdurlarını...

Velhasıl bu ülkede asli mücadele hastalar ile diğerleri arasındadır. Ve diğerleri gün gelecek o hastaları tedavi etmenin yolu ve imkanını bulacaktır.

Hastalığı azdıran girdiler dönemlere göre değişiyor. Son dönemlerde Ermeni meselesi ve bu meseleye dokunan gelişmeler bu girdilerin başında geliyor.

Hastalığa bu noktadan bakalım...

Önce teşhis:

Ermeni soykırımı tartışmasının ters bir etkiyle ülkedeki milliyetçilik damarını kabarttığı, tartışmaya ve farklı düşünceye yönelik genel bir öfkeyi beslediği ortada. Bir yandan tarihsel bir mesele üzerinde "odak sorun" tartışması yapılıyor, diğer yandan bu tartışmanın taraflarından birisi, diğer tarafı bölücülükle suçlayarak Ermeni meselesini kimilerinin peşinde koştuğu otoriter-devletçi projenin payandası haline getirmeye çalışıyor. Tarih üzerine farklı bilgi, belge ve görüşlerin içerikleriyle değil, o görüşleri ileri süren ve savunanların kimliğiyle algılanması söz konusu.

Nitekim bu çerçevede ortaya çıkan biz/onlar, Türkler/Ermeniler, milliyetçiler/bölücüler gibi tasnifler ve tavırların bu tasniflerden hareketle alınması yukarıda altını çizdiğimiz hastalığın göstergeleri...

Sonra açıklama:

Bu aşamada hastalığın kronikleşmesinin en önemli nedenlerinden birisi konunun ve tartışmanın birden çok anlam taşımasıdır. Bu anlamların hem kendiliğinden iç içe girmesi, hem devlet politikası tarafından özellikle iç içe sokulmaya çalışılmasıdır. 1915 olaylarının tartışılmasının "kıyım" boyutu var. Yaşanan trajedide işin "siyasi sorumluluk" yönü var. Toplumsal açıdan 1880'lerden 1920'lere uzanan, tüm dini, hatta etnik grupları kapsayan göç, acı, ölüm boyutu ve bu boyutun sosyo-psikolojik yanı var. Bu yönleriyle tartışma hem bugünü hem dünü kuşatıyor.

Bir yandan siyasi ruh halini 1900'lerin başına geri taşıyor, o dönemin öfkelerini, savunma mekanizmalarını, aidiyet duygularını tehlikeli bir biçimde yeniden besliyor. Diğer yandan bugünün Türk kimliği tartışmasını olumlu bir şekilde gündeme getiriyor. Benzer bir şekilde Ermeni diasporasının siyasi mevcudiyetini allak bullak ediyor. Tartışmaların bulaştığı, bulaştırıldığı meselelerden birisi de uluslararası düzeyde güç ilişkileri ve milliyetçilik eğimleridir.

En nihayet tedavi yolu:

En etkili yol "ayrıştırarak anlama" fikrini geliştirmektir.

Sorunun içi içe girmiş bu yönlerini birbirinden ayıramazsak, bugün yapılan tartışmanın hiçbir işe yaramayacağı, tersine herkesi yaralayacağı açık.

"Ayrıştırarak anlama" demokratik kültürün, demokratik olgunluğun, demokratik ahlakın, hatta bizatihi anlamanın en temel göstergesidir.

Not: Bu yazı 13 Kasım 2005 tarihinde bu köşede yayınlamıştı.

Tekrar yayınlanmasında fayda gördüm…

Wednesday, February 21, 2007

Niçin utanıyoruz?

Hrant’ın ölümüyle niçin bu kadar yıkıldık?

Niye günler, haftalar geçtikçe acımız azalacağına artıyor?

Niye hafızamız zamanla bulanacağına daha bir keskinleşiyor?

Niye Hrant’la olmak, onun sesini duymak, onun resimlerine bakmak, onunla ilgili yazılar okumaktan kendimizi alıkoyamıyoruz?

Hepimizin yüreğindeki bu keskin sızı, niye, niye bir türlü dinmiyor?

Çünkü, Hrant’ın katliyle çok, ama çok acı bir gerçekle, Hrant’ın yaşamı boyunca kederle taşıdığı şeyin, inkar edilen ortak acıların farkına vardık dostlar. Bu toprağın sevdalısı, namuslu, çalışkan, mert insanının acısının, Hrant’ın cansız bedeninde kristalleştiğini gördük. Anadolu insanının acı hayat hikâyesini Hrant’ın şahsi hikâyesinde bir kez daha yaşadık. Bir yaşamın ne kadar zor kurulduğunu, ne emeklerle büyütüldüğünü, sonra nasıl kolayca, nasıl hayasızca elden alınabildiğini gördük. Tarih cansız bir bilgi olmaktan çıkıp, izlenebilir, kanıtlanabilir bir gerçeklik oldu onun hayatı ve ölümüyle.

İşte şimdi Ermeni, Gayrıermeni olan, ama evvela insan olan herkes yas tutuyor. Geçmişte başımıza gelen felaketlerin yası, Anadolu’da yaşamlarını, kimliklerini kaybeden, aileleri bölen, kardeşleri ayıran, dilleri, yürekleri dağlayan o acının yası bu… Hafıza isyan ediyor, kurgu kendi içine çöküyor, hakikat, serin bir el gibi beynimizi avuçluyor. Ermeni başka yanıyor, Gayriermeni, ama evvela insan olan başka yanıyor. “O zaman da böyle olmuş demek ki” diyorlar. Hrant tipik bir Anadolu Ermenisi çünkü. İçten, yapmacıksız, çalışkan, azimli, zorlu, inatçı, zeki, açık sözlü, yürekten, vicdanlı… Tıpkı Anadolu gibi, tıpkı Anadolu’nun diğer halkları gibi... Ama göz göre göre geliyor, güvercini üç pençe darbesiyle derdest ediyorlar. Onca kalabalığın, onca gözün, onca vicdanın önünde... Dünyanın, Türkiye’nin gözü önünde... Bu kadar ucuz, bu kadar değersizdi onun yaşamı. Tıpkı diğer binlercesi gibi, tıpkı diğer tüm Anadolu’nun çilekeş halkları gibi…

Bu sebeple çok acılıyız dostlar. Utanıyoruz… Biz Ermeniler başka bir şeyin acısını yaşıyoruz, Gayriermeniler başka bir şeyin acısını… Ama özü aynı: Birbirimize sahip çıkamadık, aslı astarı olmayan bir nefretin kurbanı olduk. İşte bunun acısı öyle kolay kolay geçecek gibi değil; utancı da... Ama bırakın geçmesin. Biz başka türlü ayılamayız çünkü. Salih adam yere düşecek, yerde kanı akacak, biz de göreceğiz... Belki Hrant’ın kanı sayesinde hafızamız uyanacak, vicdanımız uyanacak ve mertçe, insanca yüzleşeceğiz mazimizle, kendimizle. Ve her yüzleşmede olduğu gibi, önce sıkıntı elem, sonra esenlik gelecek yüreklerimize. O mazide yalnızca katliamlar olmadığını, aşklar, dostluklar, kardeş türküler, gerçek hayatlar olduğunu da göreceğiz. Birlikte ne kadar zenginmişiz, gidenlerden sonra nasıl fakirleşmişiz, onu göreceğiz. Hrant’ın dediği gibi, iyileşeceğiz dostlar. Göreceğiz ki, bizi kıranlar bizden değil, şerden... Şerrin yoktur milleti, yoktur memleketi… O arsız bir göçebedir dostlar, sevginin terk ettiği yürekleri, içten dağılan evleri kollar, oralara demir atar. Belki bunu göreceğiz, belki bunu anlayacağız. Hrant’ın çok önce anladığını, belki biz şimdi anlayacağız.

Biz Ermeniler acımızı mertçe taşıdık. Hrant gibi bu memlekete inandık. Kötünün milleti olmadığını bildik. Bunca acıya, bunca haksızlığa rağmen bunu nasıl becerdik bilmem; ama yaptık. Lakin acımızı, tarihimizi de inkar etmedik, etmeyiz de… Biz Hrant gibi taştan masalar oyar, üzerine ekmeğimizi koyar, dostlarımızla paylaşırız onu. Derdimizi mertçe, açıkça söyler, kalleşlik bilmeyiz. Buradayız. Çünkü ölülerimiz, atalarımız, mazimiz, dostlarımız burada. Hrant bu memlekette güvercinlere dokunmazlar derken, aslında bizlere veda ediyordu. Bana dokunmazlar dediği dostlarıydı onun. Dostlarının memleketin çoğunluğu olduğunu biliyordu çünkü. Yanıldı mı? Hayır yanılmadı. O sadece, onu öldürecek şerri bu memleketten saymadı.

Biz anlamadık sadece…

Agos Gazetesi, 16.02.2007

Monday, February 19, 2007

Görebilseydin

Kürşat Bümin
Yeni Şafak

Alper Görmüş'ü Yeni Şafak okurlarına tanıtmaya gerek yok. Alper bir süredir baştan sona yenilenen Nokta dergisinin genel yayın yönetmeni. Alper bu haftalık dergide neler mi yapıyor? Tabii ki kendisinden beklenileni... Derginin her sayısı el değmemiş bir konuya uzanıyor. Yanlış anlaşılmasın, 16 sayıdır yazarı olduğum bir dergiyi kollamak için yapmıyorum bu tespiti. Nokta, şöyle böyle değil bayağı iyi bir dergi oldu. Ayrıca Alper, dur bekle biraz daha da iyi olacak demekte. Hafta içinde lafladığımız oluyor tabii ki; ama derginin piyasaya henüz çıkmamış yeni sayının kapak konusunu kendisine bir gün bile sormadım. Sormadım, çünkü bu önemli kapak dosyalarının taşıdığı sürprizlerin tadını kaçırmak istemedim.

Gelelim Nokta'nın son sayısının kapaktan girilen ana dosyasına:

“101 yaşında ölen Kürt büyüklerinden Esat Cemiloğlu'nun itiraf mektubu / Nokta tartışmaya açıyor/ 1915 Büyük Felaketi'nde Kürtlerin rolü”.

İşte bize yeni bir “ev ödevi” daha... Konuyla biraz olsun yakından ilgilenenlerin hiç değilse duyduğu yeni bir dosya: 1915 Ermeni Tehciri'nde Kürtlerin rolü.

Aslına bakacak olursanız Nokta'nın bu konuyu kapağına taşıyacağı aklımdan geçmişti. Dr. Naci Kutlay'ın Radikal İki'de yayımlanan “Hrant Dink, Kürtler ve Ermeniler” başlıklı yazısı, yaklaşan tartışmayı açıkça haber veriyordu.

Nitekim şimdi anlıyoruz ki, Nokta'nın dosyayı toparlamasında bu yazının etkisi büyük olmuş. Çünkü tartışmayı bugün için daha bir geliştiren bilgiler, 1904 doğumlu Esat Cemiloğlu'nun vefatından (2005) kısa bir süre önce Dr. Naci Kutlay'a teslim ettiği bir zarfın içinde yer alıyor. Esat Cemiloğlu, yüksek öğrenimini (ziraat mühendisliği) yaptığı Fransa'dan Türkiye'ye döndükten sonra (1930) siyaseti de seven -1959'da “49'lar davası”ndan bir buçuk yıl hapis yatmışlığı da var- Diyarbakır'ın köklü ailelerinden birisinin çocuğuymuş. Cemiloğlu soyadını duyunca birçoğunuz Felat Cemiloğlu adını da hatırlamıştır mutlaka.Nasıl hatırlanmaz; Hasan Cemal'in “Kürtler” kitabının en etkileyici bölümlerinin başında Felat Cemiloğlu'nun “Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu Koğuş” adını taşıyan cehennemi anlattığı sayfalar gelmiyor muydu? Artık hayatta olmayan Felat Bey'in hatırasından özür dileyerek, Cemal'in kitabından hiç değilse şu satırları aktarmak isterim: “Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç b... alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim., öylece duruyorum. Kımıldamak yok. Temizlemek yok. Öylece ağzım kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun....”

Aman Allahım!

İşte bu hafta Nokta, Felat Bey'in babası Esat Cemiloğlu'nun Dr. Naci Kutlay'a teslim ettiği notlardan hareketle Kürtler ve 1915 Ermeni Tehciri dosyasını açıyor.

Koca dosyayı aktarmam beklenmiyordur. Sadece bir iki hususa dikkat çekmekle yetineceğim:

Esat Cemiloğlu anlatıyor:

“Birçok Ermeni masum olarak öldürüldü. Gün geldi bir ayakkabı pençesi veya bir pantolon diken bulunmadı. Bir demir çivi, bir at nalı dahi yapan bulunmadı. Ermeni malını kim yedi ise hiçbiri iflah olmadı....”

Bir iki satır da Dr. Naci Kutlay ile yapılan röportajdan:

“Sadece Kürtler için demiyorum, herkes için söylüyorum. Yanlışlıklar ve karşılıklı hatalar için özür dilenmeli. Muş'ta Hacı Musa'nın Ermenilere yaptığını, Ermeni kızı Gülo'ya yaptığını ben bugün niçin savunayım? Bugün Türkiye'de her insanın o olan biteni objektif olarak değerlendirerek kötülüklerin içinde payım ne kadardır diye bir vicdan muhasebesi yapması gerekir.”

Alper, “Önümüzdeki hafta Nokta, Kürt aydınlarının söz aldığı geniş bir tartışmayı taşıyacak sayfalarına” diyor.

Ben bu dosyanın da yolunu gözlüyorum... Belki de -bilmem ne dersiniz- Naci Kutlay'ın sözünü ettiği “vicdan muhasebesi”nin Kürt cephesinden başlamasının ayrıca bir önemi vardır.

Yazıyı Hrant'ımızı anarak bitirelim:

Bak görüyorsun vicdanlı kardeşim! Bunu söylemek kimi ne kadar teselli eder hiç mi hiç bilemem ama görüyorsun ki boşuna yaşamadın ve ölmedin... “Vicdan muhasebesi” belki bu memlekette de başlamak üzere...

Görebilseydin...

Wednesday, February 14, 2007

Kaç Türkiye?

Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz” sloganının aklı ve vicdanı azıcık yerinde, zekası da geçer’in biraz üstünde olan kimseyi rahatsız etmeyeceği bu kadar ortadayken, kopan bunca patırtı niye?

Niyeti, biçimi, nihayeti bu kadar temiz olan bir yaklaşım, toplumun bazı kesimlerini niye bu kadar rahatsız etti?

Kimdir onlar?

Niyetleri nedir?

Türkiye’nin kaçta kaçını temsil ederler?

Ve bizler, bundan sonra hangi Türkiye’de yaşayacağız?

Bu sorular önemli. Önemli, çünkü Hrant’ımızın vücudu henüz soğumadan, acımız daha biraz olsun demlenmeden o kadar çirkince bir kampanya başlatıldı ki, insan nasıl bir ülkede yaşadığı ile ilgili şüphelere düşüyor, biliyorum. Sevgili Etyen, can dostunun katledilmesi vesilesiyle yazdığı o içten yazısı nedeniyle Ertuğrul Özkök tarafından acımasızca, ama ondan da öte, bilinçli olduğunu düşündüğüm bir ajitasyonla hedefe konmak istendi. Koroya, çıkan Pazar günü Hasan Pulur da katıldı. “Vur, vur, bir tokat da sen vur” diye Etyen Mahçupyan’ı hedef alan kezzap keskinliğinde bir karalama yazısıydı bu. Belli ki Etyen hedef seçilmiş, bir yöntem düşünülmüş. Çünkü bu sefer, Etyen’in bundan dört ay evvel yazılmış bir yazısı bulunmuş, sonra Hrant’ın yazılarına uzanan benzer kalibrede bir cımbızla alıntı yapılmış. Zehirli bir dil... Tamamen art niyetli. Bu da kesmemiş olacak ki, insanın kanını donduracak bir anekdot bu zehirli dile turbo güç olarak eklenmiş. 1920 yılında bir Türk esire bir Ermeninin attığı tokadı anlatır bu anekdot... Ne yapıcı değil mi? Ne kadar insani! İnsana hayat arkadaşını kalleş bir saldırıya kurban veren Rakel’in konuşmasını hatırlatıyor hemen. Bir yanda bir bebekten cani yaratan karanlığı sorgulayan, ama intikam, kan, kavga istemeyen, bağışlayan Rakel, diğer yandan faili meçhul çağıran kelli felli yazarlar...

İşte birincisi böyle bir Türkiye...

Hrant yalnız öldü. Bizi, sizi, yani dostlarını kahreden en çok da bu. Lakin ölümüyle o kadar çoğaldık, o kadar bereketlendik ki, onun ölümü yerimizi, yüreklerimizi genişletti adeta. Agos’a ulaşan binlerce mail, faks, mektup ve bizzat gelen binlerce kişi… Aşağı yukarı o uğursuz günden beri sürekli Agos’tayım. Cenaze yürüyüşünde de oradaydım. Gördüklerim, duyduklarım ve okuduklarım, şüphesiz ki bu satırlara sığmaz; ama emin olun, çok daha başka bir Türkiye var gelecek için güvenebileceğimiz. Mesela 11 yaşında bir kız çocuğu var İzmir’den… Hrant için kıtalarca şiir yazmış. Onu tanımazdım diyor, ama tanıdım, o ölünceÇok dokundu onun ölümü diyor, ülkemde ölüm olmasın, böyle vakitsizce, kalleşçe... Bir nine ise torununa yazdırmış mektubunu. Gözlerim seçmiyor diyor, ama yüreğimde o kadar keskin ki Hrant’ın acısı. Bu mektubu Rakel’e okutun, bilsin acısına ortak olduğumu diyor. Eve de bir sürü telefon geliyor; bir tanesi babası diplomat bir arkadaşımdan: Kabullenemiyorum Hrant’ın ölümünü diyor, yıllarca babasının ASALA tarafından öldürüleceğinden korkarak yaşamış birisi o. Siz azınlıksanız, biz de öyleyiz diyor. İnadına Ermeniyiz diyor. Beni de Agos abonesi yapın diyor. Bunca zamandır kafamızı kuma gömmüşüz, sefa bize, cefa size düşmüş diyor. Ağlıyor ve onu ben teskin etmek zorunda kalıyorum. Onu teskin ederken, bir de bakıyorum ki; ben de iyileşiyorum. Hasan Pulur, Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan anlar mı bunu? Anlasalar böyle hoyratça yazılar yazarlar mıydı? Errare humanum est perseverare diabolicum[i].

Bu da ikinci Türkiye...

Bir de kötü yönetilen, yıllarca yalan dinleyen, fakirliğin elinde inleyen bir Türkiye var. Yarı aç yarı tok, insan onuruna aykırı bir yaşamı kader bellemiş bir sürü saf, temiz, kadersiz insan... O insanlar o kadar saf ve temizler ki, biraz yaklaşınca yüreğiniz yumuşayıverir onlara karşı. Akan suyun yassılaştırdığı rengarenk taşlar gibi, yıpranmış, lakin kir tutmazdır onların yürekleri. Anlatırsın derdini, dinler ve sana Yunus tazeliğinde bir deyiş koyuverirler yüreklerinden, şaşarsın. Onlardan da çok mektup geldi, çoğunu okudum. Kargacık burgacık yazılarını dosyanın en önüne koydum. İşçi, köylü, mapus mektupları… Daha iki gün evvel Malatya’dan iki köylü geldi mesela. Aydın Ağabey’le birlikte karşıladık onları. Hemşerimizi vurdular, varıp bir başınız sağ olsun diyelim dedik dediler. Elleri nasırlı, yüzleri eprimiş, üstleri başları partal. Sıcak bir çay içip, yüreğimizi de ısıtıp gittiler. Sonra sessiz bir kadın geldi. Orta yaşlı, ufak tefek, zayıf…Doğru mu bilmem, elinde bir demet kır çiçeği vardı. Musa Dağı’nın eteğinden topladım bunları dedi, Hrant için. Odasını görmek istedi. Tereddüt ettik. Israr etti; kıramadık. Hrant’ın odasına girdi. Diz çöktü ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra tek bir kelime etmeden koşarak çıkıp gitti…

İşte bu da başka bir Türkiye...

Daha çok Türkiye’ler var bu Türkiye’de. Siz hangi Türkiye’yi görmek istiyorsunuz? Hangisinde yaşamak istersiniz? Seçim sizin... Kimse sizi burada zorla tutamaz. Ama biliyorsunuz değil mi, Hrant seçtiği Türkiye’de yaşadı, orada da öldü. Yok yok, demin mübalağa ettim. O hiç de yalnız ölmedi. Yanında 11 yaşında bir kız çocuğu, bir diplomat kızı, bir isimsiz kadın, bir mapus, iki de hemşerisi vardı.

Bizler görmüyorduk sadece...



[i] Hata yapmak insani, ısrar etmek şeytanidir.

Friday, February 09, 2007

TANER AKÇAM

İttihat ve Terakki'ci gelenek

Avrupa demokrasilerinin üç sacayağı: Eski rejimin yönetici elit yapısında ciddi değişiklik, eski zihniyet dünyasında dönüşüm ve toplumların, kendi tarihleriyle yüzleşerek yeniden tanımlanması

Hrant Dink'in öldürülmesiyle birlikte, ciddi bir 'yükselen ırkçılık' ve 'radikal milliyetçilik' tehlikesinin söz konusu olduğu günlük basında sıkça işleniyor. Fakat bu 'ırkçılık ve milliyetçiliğin' daha çok modern bir olgu olarak anlaşılması, işsizlik, şehirleşme, yoksullaşma ve globalizasyona tepki gibi kavramlarla açıklanması gerektiği öneriliyor. Oysa sözü edilen ırkçılık ve milliyetçilik, son derece güçlü bir tarihi mirasın üzerinden yükseliyor.
Bu tarihi kök üzerine düşünmeden ve bu kökler anlaşılmadan ne milliyetçiliğe ne de ırkçılığa karşı ciddi önlem alınabilir. Söz konusu olan, İttihat ve Terakki geleneği ve bu gelenekle hâlâ hesaplaşılmamış olduğu gerçeğidir. Bugün Türkiye'de gerçek iktidar İttihat ve Terakki geleneğinin elindedir ve bu gelenekle açıkça hesaplaşmazsak, yani tarihimizle açıkça yüzleşmezsek maalesef daha çok siyasi cinayetlerle karşılaşacağız. Nedir bu İttihat ve Terakki geleneği ve bu nasıl bugünkü yükselen milliyetçi ve hatta faşist dalganın ana merkezini oluşturmaktadır?

1. Dünya Savaşı
Almanya ve Osmanlı, 1. Cihan Harbi'ne ortak girmişti, iki ülke arasında, yönetici elit davranışları ve topluma egemen siyasi kültür bakımından güçlü benzerlikler vardı. İkisi de savaştan yenik çıktı. Yenilgiye cevap olarak Almanya'da faşizm iş başına geldi. Cevabını arayacağımız soru: Türkiye, Almanya'yla büyük benzerlikler göstermesine rağmen, niçin faşizm gibi bir deneyi yaşamadı?
Konuyu Almanya'yla da sınırlamayalım: Avrupa'da, İspanya, Portekiz ve İtalya'da değişik faşizmleri işbaşına getiren derin bir dalgadan söz edebilir miyiz? Bu ülkelerdeki faşizm deneylerinin, tüm farklarına rağmen, daha arka plandan, bir ulusun gelişmesinin belli bir evresindeki belli bir ruh haline verilen cevaplar oldukları biçiminde, ortak bir yerden okunmalarının mümkün olduğunu düşünüyorum. İtalyan, İspanyol ve Almanya özelinde ele aldığımızda aşağı yukarı şu önemli özellikleri görebiliriz:
a) Ulusun birliğinin henüz sağlanamamış olduğuna inanmak ve ama bu birliği sağlamanın tehdit altında olduğunu düşünmek,
b) Ulusun onuru ile oynandığına, onurunun ayaklar altına alındığına inanmak,
c) Ulusun içinde bulunduğu durumu bir varlık-yokluk sorunu olarak kavramak,
d) Ulusunuza karşı büyük bir iftira kampanyasının yürütüldüğüne inanmak,
e) Bu iftira kampanyasının belli dış güçler (Türkiye'de bu Batı) ve onların iç uzantıları tarafından organize edildiğine inanmak,
f) Tarihin gerçek kurbanının aslında sizin ulusunuzun olduğuna inanmak,
Bu düşüncelerin egemenliğinde ulus, kendi varlığına yönelmiş bu büyük tehlikeye karşı bir 'onur savaşına' bir 'varlık-yokluk savaşına' davet edilir. Avrupa'daki totaliter deneyimler, bu ruh hallerine verilmiş cevaplar olarak da okunabilir. Avrupa'da faşizmler bir süre iktidarda kaldıktan sonra yenildiler ve bugün bu toplumlar şimdi o faşist veya totaliter tarihleriyle yüzleşiyorlar.
Avrupa demokrasilerinin (tüm eksik ve fazlalıklarına rağmen) üç önemli sacayağına oturduğunu söyleyebilirim: 1) Eski rejimleri kontrol eden yönetici elit yapısında ciddi değişmeler, 2) Eski rejimlere egemen olan zihniyet dünyasının ciddi darbeler yemesi, 3) Toplumların, kendi tarihleriyle yüzleşmeyi kendini tanımlamanın önemli unsuru yapması, yani geçmişleri üzerine sürekli bir konuşmanın varlığı.

Bir merhem: Kurtuluş Savaşı
Soruma dönüyorum. Bir toplumda siyaset ve düşünce akımları, belli zihniyet kalıpları kendiliğinden yok olmuyorsa; 1. Cihan Harbi'nden yenik çıkmasına ve Avrupa'da faşizmi işbaşına getiren ve yukarıda saydığım tüm düşünce ve davranış kalıplarına sahip olmasına rağmen, niçin Türkiye'de bir faşizm deneyi yaşanmadı? Verilebilecek cevaplardan biri şu: Türkler, Kurtuluş Savaşı zaferiyle 'yaralanmış ulusal onurlarına' geçici bir merhem sürmüştü. Cumhuriyet, Türkler için, İmparatorluk yıkıntıları üzerinde yükselen kolektif bir projenin, düşmanların da saygıyla karşıladığı ahlaki zafer abidesi gibiydi ve bu haliyle tüm yenilgi ve ölümlerin merhemiydi.
Bu geçici zafer, bu merhem, ne faşizmi işbaşına getirdi ne de tarihle yüzleşmeyi bir ihtiyaç olarak sundu. Belki bunun kadar önemli üçüncü faktörü de eklemek gerek: Yönetici ekip esasen değişmedi. Osmanlı'yı savaşa sokan kadroyla Cumhuriyet'i kuran kadro esasen aynı İttihatçı kadrodur. Türkiye'de faşizm gibi bir rejim yaşanmadığı ve bununla da hesaplaşma olmadığı için tüm bir Cumhuriyet dönemi boyunca bu kadro esas olarak egemenliğini korudu. Avrupa'da görülen rejim kırılmalarının bizde yaşanmadığını söylüyor ve sürekliliğin altını çiziyorum. İddiam odur ki, özellikle bu iki neden [faşizmin işbaşına gelmeyişi ve tarihle yüzleşme ihtiyacının hissedilmeyişi], yönetici elit sürekliliğiyle birleşince, Avrupa'da faşizmi işbaşına getiren dalganın, Türkiye'de varlığını sorunsuz sürdürmesine yol açtı.

Topluma yayılan dalga
Bu derin dalga Türkiye'de hâlâ canlı ve çok kuvvetli. Şu günlerde kendisini çok güçlü bir milliyetçi kabarış olarak toplum sathına yaymaktadır. Hatta bu dalga, ciddi önlemler alınmazsa, ülkeyi ciddi bir rejim değişikliği tehlikesinin eşiğine dahi getirebilir. Bir ulusu yok oluştan ve çöküşten kurtarmaya kendini adamış otoriter-totaliter bir seçenek tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu iddia ediyorum. Dink cinayeti hafife alınırsa, böyle bir sürecin başlangıç sinyali olarak da okunabilir. Karamsarlığımın en önemli nedeni, yukarda söylediğim gibi, 1915'lere egemen olan İttihatçı ekibin ve onun zihniyetinin, Cumhuriyet döneminde de, özellikle asker-sivil bürokrasi ve Türk sosyal demokrasisiyle büyük bir değişikliğe uğramadan iktidarı elinde tutmaya devam ettiği gerçeğidir.
Türkiye tarihinde gözlenen olgu, bu militarist-bürokratik ekibe karşı daha çok muhafazakâr temelli direnmelerin başarılı olduğudur. Daha çok seçimler yoluyla elde edilen bu başarılar, muhafazakâr akım ve onların partilerine 'hükümet olma' şansı verdi, ama asla iktidar olma imkânı tanımadı. Zaten genel kural olarak, bu muhafazakâr kadrolar çok kısa bir süre sonra da bu ana asker-sivil bürokratik ekibe teslim oldular.
Peki niçin şimdi bu milliyetçi kabarma? AKP önderliğinde AB yolunda yaşanan 'Türk Baharı' niçin sona erdi? Şu anda işbaşında olan ve adını açıkça koyarsak İslamcı bir partinin, AKP'nin geleneksel yönetici ekip sürekliliğinde ciddi bir çatlak yarattığı konusunda geniş bir uzlaşma var. İlk defa, asker-sivil bürokrasiye oldukça uzak ve ona karşıdan meydan okuma cesaretini göstermiş bir kadro iş başına gelmişti ve Türkiye'nin son Avrupa yolculuğundaki büyük başarıların nedeni de buydu. Bu yeni İslamcı çevre, siyasi iktidarda kalabilmenin yolunu, AB olduğunu fark etmiş gibiydi. Fakat bu değişmiş gözüküyor. Avrupa'dan uzaklaşmanın birçok nedeni var ama burada sadece bir tanesini söylemek isterim: Sebep AB'nin ta kendisidir; negatif anlamda değil ama pozitif anlamda. Çünkü, Türkiye'nin gerçek yöneticileri, yani asker ve sivil bürokrasi, daha genel anlamıyla İttihat ve Terakki zihniyeti, İslamcı bir partinin başını çektiği AB kampanyasının ciddi bir üyelik alternatifi haline dönüşebileceğine hiçbir zaman ihtimal vermemişti. Burada en çok da Avrupa'daki (daha çok kültürel ve dini temelli) 'anti-Türk' zihniyete ve bu zihniyetin iktidarda olduğu devletlere güveniyorlardı.
Fakat AB üyeliği tüm aksi beklentilere rağmen ciddi bir seçeneğe dönüştü. Türkiye'yi esas olarak kontrol altında tutan, İttihatçı zihniyetin devamcısı ve temsilcisi olan asker-sivil bürokratik elit, Avrupalı olmak sorununun, kendi egemenliklerini sorgulamak, kendi zihniyet dünyalarıyla hesaplaşmak anlamına geldiğini gördüler. Çünkü AB, asker-bürokrat elitin hem bugünkü iktidar gücü, hem de onların tarihteki büyük insan hakları ihlallerinde sorumlulukları üzerine ciddi hesaplaşma çağrısı anlamına geliyordu. Asker-sivil bürokrasi, Türk sosyal demokrasisiyle birlikte, doğrudan kendi varlık nedenini sorgulayacak bir sürecin kapısının açılmasına müsaade etmek istemiyor, etmeyecektir de, tüm mesele budur.
İki husus bu noktada çok önemli. Avrupa birçok konu yanı sıra, iki temel konuda giderek 'Batı standardı' istiyor. Kürt sorunu ve tarihle yüzleşleşme, yani Ermeni sorunu. Bu iki nokta, Türkiye'de yönetici elit değişikliğini şart koşacak güçlü dinamiklere sahiptir. Bu nedenle de hem Kürt konusunda hem tarih konusunda Avrupa'nın ileri sürdüklerine karşı ciddi bir direnme çizgisi izleniyor. Türk yönetici eliti, başta merkez medya olmak üzere, aylardır Türkiye'nin bu iki sorununun, Kürt ve Ermeni sorununun, 'Türklerin varlık ve yokluk' sorunu olduğu yolunda ve böyle algılanması doğrultusunda yoğun bir propaganda yapıyor. Aylardır Türk halkının 'ulusal bir tehdit'le karşı karşıya olduğu fikri işleniyor ve tüm bir ulus 'ulusal varoluş savaşı' psikozu altına sokuluyor.
Bugüne kadar 'bahar rüzgârı' taşıyıcısı olan AKP ise, burada ele alınamayacak birçok faktörden dolayı, İttihatçı geleneğe ve sivil-asker bürokrasiye teslim olmuş görünüyor. Belki bu teslim oluşla, kendinden önceki muhafazakâr geleneğin izinden gitmek ve iktidar sürelerini böyle uzatmak istiyorlar. Bu 'teslim oluşun' en önemli göstergesi, Şemdinli savcısının görevden alınması örneğinde yaşandığı gibi iktidar savaşlarında kaybedilen cepheler değildir. En önemli gösterge, iktidar partisinin gerek Kürt konusunda, gerekse tarihle yüzleşmek -Ermeni konusunda asker sivil bürokratlardan farklı bir açılım sergilememeleridir. Belki de göremedikleri şu: Bu iki temel konuda farklı siyaset geliştirmezlerse iktidar süreleri kısalacaktır, uzamayacaktır. Çünkü AKP ancak ve ancak kendisini merkezi askeri-bürokratik yapının dışında ve farklı olarak tanımlayabilirse sahip olduğu kitlesel desteği koruyabilir.

Merkezin aşırılaşması
Irkçılık ve milliyetçilik konusunda bir başka noktanın daha altının çizilmesi gerek: Mevcut milliyetçi yükselme, ekstremist (aşırı) bir hareketin iktidarı dışardan kuşatması değildir. Almanya'da, faşizmin işbaşına gelişi açıklanırken kullanılan ve 'Merkezin aşırılaşması' diye bilinen bir olgudan söz etmek daha doğru. Almanya'da Nazizm, radikal bir çevrenin merkezi kuşatması ile değil, merkezin kendisinin de radikalleştirmesi ve 'aşırılaştırması'yla iktidara geldi. Türkiye'de de olan budur.
Merkez, açık milliyetçi tercihlerle, toplumu radikalleştirme stratejisi uyguluyor. Yani çevrenin radikalleşmesi değil, merkezin kendisini radikalleştirerek, gerekirse, kitleleri sokağa dökmeyi göze aldığı bir stratejinin sonuçlarını yaşıyoruz. Çeşitli şehirlerde yaşanan linç girişimleri, bombalama eylemleri, Danıştay baskını, Dink suikasti böylesi bir merkezi otoritenin toplumu radikalleştirmesi siyasetinin unsurları olarak görülmelidir. Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Hrant Dink aleyhine açılan 301. madde davalarında izlenen strateji de buydu.
Merkezin, toplumu radikalleştirmesi stratejisinde en önemli görevi merkez basın yerine getirdi. Örneğin Türkiye'nin en çok satan günlük gazetesinin başyazarı, Pamuk'un mahkemeye gelirken arabasına saldıranların yanlış yaptıklarını söylerken, onlarla aynı duyguları paylaştığını yazmayı ihmal etmedi. Ona göre, Pamuk'a yönelen bu öfke haklıydı, çünkü, Avrupa'dan da açıkça desteklenen, bir ulusa karşı yapılmakta olan büyük bir haksız saldırı vardı ve bu ulusun varlık hakkını savunmasından doğal bir şey olamazdı. Dink'in 'Türklüğü aşağılaması' konusunda da benzeri şeyler yazıldı çizildi ve özellikle Batı'nın Türkiye'yi, Ermeni sorunu meselesi nedeniyle sıkıştırması, bir ulusun varlık gerekçesiyle oynamak saygısızlığı olarak yorumlandı, hâlâ da öyle görülüyor.

'Ulusal seferberlik' hali
'Asılsız Ermeni soykırımı iddiaları'na karşı ulusal ve uluslararası planda başlatılan büyük seferberlik, ancak bu 'radikalleşme' stratejisi çerçevesinde anlaşılabilir. Bugüne kadar az görülen saldırgan bir dil ve radikallikle içeride ve dışarıda Türkler mobilize ediliyor: 'Ulusumuza yönelik büyük saldırı' karşısında ulusal seferberlik halindeyiz. 'Talat Paşa harekâtı' bu konuda önemli bir örnek teşkil eder. Girişimin organizasyon komitesinde hemen her partiden yüksek düzeyde siyasi temsilciler var. Yaklaşık bir-iki yıldır Türkiye toplumu, 1915 ekseninde radikalleşmeye teşvik ediliyor. Özetle, 1915 Ermeni tehciri ve Kürt sorunu, Türklerin varlık-yokluk kavgalarının sembolü yapıldı. Gündüz Aktan'ın, "Aynı PKK terörizmi gibi, Ermeni soykırım iddialarına da tahammülümüz azalıyor" sözleri, bugüne dek ayrı kulvarlarda akıyor görünen Kürt ve Ermeni damarlarını birleştirmesi bakımından önemli. Ermeni ve Kürt meselesi, 'Türk sabrının' tükenme noktasıdır. 'Tarihin asıl kurbanı biz Türkleriz', 'onurumuzla oynamayın', 'sabrımızı taşırmayın', sloganları bir tek gazete köşe yazarlarında değil, bazı şehirlerde bildiri dağıtanlara, çadır açanlara karşı linç eylemlerinde ve Dink'e sıkılan kurşunda ifadesini buldu. Söylemek istediğim özetle şu: Türkiye, AB üyeliği sürecinde geldiği nokta itibarıyla, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana en ciddi, iktidar değişimi ve zihniyet hesaplaşması sürecinde. Sivil-asker bürokrasi egemenliğini ve İttihatçı zihniyetini değiştirmek anlamına gelecek bir değişikliğe izin vermeyeceğini ilan etti. Söz konusu olan, 1915'lerde egemen olan ve Avrupa'da faşizmi işbaşına getiren, bizde İttihatçı zihniyet olarak adlandırdığım, zaten sürekli iktidarda var olan bir ruh halinin ülkede şahlanışıdır; daha doğrusu asker-sivil bürokratik elit ve merkez medya eliyle şahlandırılmasıdır.
Hükümet bu noktada Dink'in cenaze törenini doğru okumak zorunda. Yükselen bir şeyden söz etmek gerekirse o da askeri- bürokratik elitin merkez medya eliyle kışkırttığı milliyetçi radikallik değil, demokratik bir ortamda huzur içinde yaşamak isteyen bir çoğunluğun son derece sağduyulu tepkisidir. Eğer hükümet, tartışmaya egemen olan dilin, bugüne kadar yaptığı gibi, asker-bürokratik elite egemen İttihatçı zihniyet tarafından belirlenmesine müsaade ederse; "Milliyetçi yükseliş var" söyleminin arkasına saklanır ve İttihatçı merkez yapı ile açık hesaplaşmaz ise kendi sonunu da hazırlayacaktır. Çünkü başarısı;
a) yönetici elit değişikliği, b) zihniyet değişikliği, c) tarih ile yüzleşmenin toplumsal kimliğin önemli bir parçası haline gelmesi ile mümkündür. Hrant'ın ölümüne göz yaşı döküp, 1915'e ilişkin İttihatçı katillerin tezlerini tekrar etmek, Hrant'ın niçin öldürüldüğünü anlamamaktır.


Taner Akçam: Minnesota Üniversitesi, ABD

Radikal Gazetesi, 9.02.2007

Wednesday, February 07, 2007

Bize Hrant Çarptı

Hrant’ın katledilişi bir turnusol kağıdı vazifesi görüyor. Herkes eteğindeki taşları döküyor. Her türlü makyaj gözyaşları ile siliniyor yüzlerden. Çoğu şaşkın, bazıları kızgın, kimisi bu memleket düzelmez diyor, kimisi ise memleketi değil, Türkleri işe yaramaz buluyor. Ermeniler başka, diğer ötekiler başka, demokrat Türkler başka, Hrant’ın yol arkadaşları ise başka başka hisler içerisindeler. Lakin şöyle bir gerçek de orada öylece duruyor: Artık tahminler üzerinden değil, gerçekler, içten geçenler hakkında değil, ağızdan çıkanlar üzerinden konuşuyoruz. Konuşuyoruz ve bunu sağlayan yegâne itki, biricik Hrant’ımızın katledilişi… Onun canlı, yaşam dolu, sıcak bedeninin, evladı bellediği AGOS’un hemen önünde kanlar içersinde yatarken gördüğümüz o ilk anda başladık gerçekten konuşmaya. Kederimiz, isyanımız, acımız hepimizi haykırmaya itti. Fısıldamaktan korkanlar haykırır oldu, evine kapananlar sokağa taştı ve onlar, evlatlarını, kardeşlerini, eşlerini, ana babalarını kaybedenler, acılarını, helalleşmeden gömdüklerini, suçluluk hissiyle bastırdıklarını, asla hatırlamak istemediklerini, hatırlamaktan korktuklarını Hrant’ın cenazesinde “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye haykırarak tarihin yüzeyine çıkardılar. Denizin derinliklerinde yüz yıllarca gömülü kalmış değerli bir batık gibi, geçmişimizle, acılarımızla yüzleşiyoruz, yitirdiğimiz kardeşliğimize yanıyoruz. Gerçek bir yas tutuyoruz şimdi. Böylelikle Hrant, ömrünü adadığı ve -hepimizin şaşırarak izlediği üzere- tahminlerin ötesinde muvaffak olduğu Yüzleşme ve kucaklaşma ülküsünü, kendi ölümüyle asla geri alınamayacak bir biçimde halkının yüreğine mühürlüyor. Hiçbirimiz 19 Aralık Cuma günü saat 14.59’daki o eski insan değiliz artık. Hepimiz değiştik. Bize Hrant çarptı. Onun sıcak yüreği çarptı. Şu anki şaşkınlığımız da, umudumuz da, öfkemiz de, isyanımız da bu çarpışmaya verdiğimiz doğal bir tepki, korkmayın. Sadece biz mi değiştik? Hrant’ın ölümüne, katlediliş sürecine destek veren, ya da önemsemeyen, onun katledilişini küçümseyen, vatandaşın koyduğu onurlu tepkiyi abartılı bulan, hani o ünlü sözde olduğu gibi “Affet onları baba, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” gurubuna dahil olan, Türkiye’nin aslında ilgiye en muhtaç kesimi, karanlığın kendisi değil belki ama, o karanlıkta yüreği kararan kesimi de değişti, inanın. Onun ölümünü yok sayamayacaklarını biliyorlar. Onun gerçekte üç paralık bir Ermeni olmadığını, hiçbir şeyin uzun süre karanlıkta kalamayacağını gördüler çünkü. Sokağa taşan yüz elli bin kişinin sadece bir başlangıç, peşinden milyonlara varacak ve bir gün inşallah tüm ülkeyi kaplayacak, bugünkü şiddet ikliminin yerine kardeşlik türkülerini koyacak, bilinçli, aydınlanmış kalabalıkları yaratacağını, onun mayası olacağını hissettiler çünkü. Sakın ola ki bu olanları küçümseme, hor görme yanlışına düşmeyiniz. Sözüm Hrant’ın dostlarına, başkasına değil şimdi. Bir hafta sonra, on beş gün sonra kimse Hrant’ı hatırlamaz demeyin! Ne bekliyorsunuz? Ölçü her gün Hrant’ın adını telaffuz etmek midir? Hrant’ın sessiz sedasız ne büyük bir iş yaptığını, Türkiye’nin karanlık yüzüne nasıl güçlü bir ışık düşürdüğünü biz dostlarından, kendi cemaatinden evvel düşmanları anladı, unutmayın. O zaman silkelenin! Eskisinden daha cesur olun. Daha konuşkan, daha meraklı, daha açık olun. Siz Ermeniler, Türk dostlarınıza karşı oynamayın. Korkularınızı, öfkenizi, dertlerinizi, tezlerinizi komşularınızla paylaşın. İkna edin, ikna olun. Bu ülkenin dertlerine ortak olun. Memleketi, aydınlarınızı, Agos’u sahiplenin. Fırsatı satın alın. İnsan olmanın bedelini ödemekten kaçmayın; bundan kaçınmak en pahalı bedeldir çünkü. Daha düne kadar kendi cemaatime, kendi arkadaşlarıma karşı Hrant’ı korumak zorunda kaldığımı da size hatırlatmama müsaade edin. Bize destek olmak yerine “Yazma” dediğinizi, cemaatin en tepesinden mafya usulü tehditler gönderdiğinizi eklemememe de müsaade edin. Hrant en büyük desteği Türk dostlarından aldı. Bir avuç Ermeni aydın, cemaat ileri geleni de onun arkasındaydı. Evet, hiçbirimiz Hrant olamayız. Böyle adamlar bir lütuf gibi az az verilir dünyaya; çok değerlidirler çünkü. Sen çocuğunu iyi yetiştir. Kimliğine onur ve cesaretle sahip çık. Kavgacı, ortalık karıştıran olma, barışsever ol. Vermenin almaktan üstün olduğuna ikna ol. Oku, okut. Sorgula, kendini ifade et. İfade ve düşünce özgürlüğünün bir yazar kadar, bir kuyumcu için de gerekli olduğunu anla, arkanı dönme! Bu ülkede Ermenilerin sorunları çözülmedikçe, farzımuhal, ekonominin de düze çıkamayacağını, kadınların, cinsel tercihleri farklı olanların, vicdani retçilerin, Alevilerin, çocukların ezildiği bir ülkede, Ermenilerin de asla mutlu olamayacaklarını gör. Ve Diaspora! Siz kimsiniz? Siz taşınmış Türkiyeli, eski Anadolulularsınız! Gittiğiniz için sizi kim suçlayabilir? Çünkü siz gönderildiniz, kovuldunuz. Ama bu ülkede kalmanın da hakkını bize verin. Hrant’ın katledilişini nefret vesilesi yapmayın, ne olur! Bugün Türkiye’de Hrant’ın katledilişine tepki duyan milyonlarca insanın mevcudiyeti ne kadar gerçekse, 1915’te de memleketin büyük çoğunluğunun yurttaşlarının vahşice yok edilmesi karşısında ne büyük bir acı, çaresizlik duyduğunu da lütfen kabul edin. Sizin tavrınız bu yaralı, bu duygusal halk için çok önemli. Herkes onlara vuruyor. Kim ne yaparsa yapsın, utanç da, öfke de, çaresizlik de hep onlara kalıyor. Türkleri top yekun nasıl soykırımcı ilan edersiniz! Bir yandan “Bu işi İttihat ve Terakki gladyosu ve bir takım aşiretler tezgahladı, desteği de Almanlardan aldılar” derken, öte yandan “Bütün Türkler soykırımcıdır” diye nasıl genellemeye gidersiniz! Biliyorum ki Hrant sizi çok etkiledi. Türklere karşı o eski yekpare görüşlere sahip değilsiniz. Onun kanı sayesinde size de yeni ve temiz bir kan geldi. Unutmayın Hrant’ı bir söylem öldürdü. O söylem uğursuz bir bulut gibi tüm ülkeyi kapladı ve size yazdığı yazılar yüzünden hak etmediği bir ceza aldı. Bu cezayı onuruna asla yediremedi ve ölümü göze aldı. Öldürüldü. Ama susturulamadı. Niçin? Çünkü yüreğindeki sevgi milyonlarca kişiyi peşinden sürükledi. Tek bir şansımız var dostlar. O da bu sevgi kapısını aralık kılmaktır. Birbirimize nefret duymakla elimize ne geçti? Bir oyuncak gibi oynadılar bizimle. Acımızı paraya çevirdiler. Sorarım size: Dünyanın her ülkesi Türkiye’yi ve Türkleri soykırımcı ilan etse, lakin Türkiye bunu reddetse, hırsınızı almış olabilecek misiniz? Peki Ali’yi, Baskın’ı, Cengiz’i, Can’ı, Kürşat’ı, Taner’i, Nazan’ı, Murat’ı, Halil’i nereye koyacaksınız? Benim yarım Türk. Beni nereye koyacaksınız peki? O vakit sizler de söyleminizi buna göre kurun.

Hrant 1915’in ne olduğunu açık açık söyledi, korkmadı. Memleketine olan sevgisi, Türk dostları ile olan sıcak ilişkisi inandıkları ile bir çelişki yaratmıyordu. Murat Belge’nin dediği gibi, “Hrant’a kızabilirsiniz, ama onu sevmekten kendinizi alıkoyamazsınız.” Bir aydın olarak ben de kahramanlara, mitoslara karşıyım. Ama işte söylüyorum; Hrant bir kahramandır. O hepimizin yüreğinde her daim yaşayacak ölümsüz bir kahramandır.

Agos Gazetesi, 2.02.2007

Tuesday, February 06, 2007

Harbi konuşmak

Murat Belge


2007'ye girer girmez, zaten zorlu geçmesi beklenen bu yılda milliyetçi cephenin cinayet siftahını Hrant Dink'le yapması, Ermeni sorununu da gündemin başına taşımış oldu. Psikolojik bakımdan bu sorun hep orada zaten ve böyle olması başlı başına anlamlı.
Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da yeni yetişen 'faşist gençlik' kendini Türk milliyetçiliğinin klasik 'pozisyon'larından ayırıyordu. Klasik pozisyon, 'genosid' filan bir yana, bir 'kıyım' olduğunu inkâr etmekti. Bunun bazı versiyonları, Ahmet Refik'ten kalma 'mukatele' kavramında uzlaşıyor, yani bir 'karşılıklı öldürüşme' olduğunu söylüyordu. Her durumda, Ermenilerin örgütlenip silahlandığını, 'arkadan vurduğu'nu, onların daha çok Türk öldürdüğünü söylemek gerekiyordu. Bunlar devam ediyor, bugün de.
Böyle iddialara karşı, bazı Ermeniler de, 'Türkler gibi savaşkanlıklarıyla övünen bir milletin bir avuç Ermeni karşısında böyle bir duruma düşmesi tuhaf değil mi?' diyerek alaylı bir yorum yapıyorlardı.
Benim de daha önce bir yazıda değindiğim gibi, çeşitli olaylarda 'Türklüğü savunmak' üzere ortaya atılan, toplantı basan, mahkeme önünde -ya da içinde- eylem yapan vb. işlerle uğraşan lümpen-milliyetçiler, 'olmadı' dedikleri şeylerin ne tür insanlar tarafından nasıl gerçekleştirilmiş olacağının en iyi örneğini veriyorlardı.
Geçmişte de, bunları örtme, saklama gereğini duymamış Türk faşistleri olmuştu. Örneğin Nihal Atsız birçok yazısında bunun olduğunu, çünkü Ermenilerin bunu hak ettiğini söylemiş ve başkalarını da (örneğin Kürtler) ayaklarını denk almazlarsa aynı muameleye uğrayacaklarını bildirerek 'uyarmış'tır.
'Genç faşizm' gitgide bu açıklığa doğru kayıyor. Dün de söylediğim gibi binlerce insanın ideolojik eğilimlerinin en iyi yansıdığı yerlerden biri, internet. Burada, bu gençlerin, gene 'klasik pozisyon'lardan ayrılarak, 'Biz milliyetçi filan değiliz, ırkçıyız' dediklerini görüyoruz. 'Türk olmayan' herkesten eşit derecede nefret ettiklerini yazıyorlar. Kürtler hakkında geliştirdikleri çözüm yöntemine birkaç kere daha değinmiştim.
Şimdi Ermeniler ve kıyım konusunda da daha serbest konuşmaya başlıyorlar. Hrant Dink cinayetinden sonra Kadıköy'deki Surp Takavor Kilisesi'nin duvarına yazılan yazıların fotoğrafı bizim gazetede yayımlandı. Bunu yazan 'milliyetçi' -ya da 'ırkçı' mı demeli?- delikanlı 'Nice Hrantlara' diyerek özlemlerini ortaya koymuş. Arkasından, kendini tutamayıp 'Geber Pis Ermeni' demiş. 'Ermeni Malatya' diyenler, kafalarına beyaz takkelerini giyip maça gidenler ve 'Ogün Samast'ız' diye bağıranlar.. ve tabii internette yazılanlar, bu topraklarda varolmasına, korunmasına ve beslenmesine alışık olduğumuz ırkçı-milliyetçi ideolojinin 'nelere muktedir' olduğunu ortaya koyuyor. Bu, gitgide netleşen yapılanmanın verdiği mesaj şu: 'Yaptık, gene yaparız, üstelik artık kendimizi tutamaz hale geldik.'
Evet, bu 'hale gelmiş' olanlarla yapacak bir şey yok. Bunlar var, çoklar ve çoğalıyorlar. Ben hâlâ bunlar gibi olmayan veya olmadığını söyleyenlerin, bu gidişe karşı, 'teyakkuz'a geçmelerini ve 'onları anlayalım' demekten öte anlamlı bir şey yapmalarını, söylemelerini bekliyorum.


Saturday, February 03, 2007

Ali Bayramoğlu
02.02.2007


1908'den 2007'ye Türkler ve azınlıklar...

Ahmed Midhad Efendi'nin, II. Meşrutiyet'in ilanından yaklaşık iki ay sonra, Tercüman–ı Hakikat gazetesinin 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan bir yazısı elden ele dolaşıyor.

Yazıyı bir meraklısı Fazıl Gökçek'in, İletişim Yayınları'ndan çıkan “Osmanlı Kapısında Büyümek - Ahmed Midhad Efendi'nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar” başlıklı kitabında bulmuş...

Ahmed Midhad Efendi'nin makalesi adeta bugün için yazılmış gibi...

Bir yanıyla acı; aradan geçen 90 yıla rağmen aynı yerde durmak, aynı yazıya ihtiyaç gösterecek bir toplumsal tepkiyle karşı karşıya olmak acı...

İhtiyacı olan öğrenme niyetiyle okumalı bu yazıyı, isteyen de acı bir tebessümle…

Evet, bugün bu köşe ve söz Ahmed Midhad Efendi'nin:

“Her lisanda 'hakikat' ve 'mecaz' denilir iki hüküm vardır ki gerek konuşulur, gerek yazılır iken bu hükümler bilinmeyecek olursa anlaşılmak güç olur.

Bir sözün, bir kelimenin evvelâ hakiki olan manâsı murad olunur. 'Arslan' denildiği zaman o meşhûr yırtıcı hayvan murad olunmak gibi. Kelimenin mecazî olan mânası ise (...) kelimeyi asıl kendi mânasına almak mümkün olmadığı vakit meydana çıkar. Misal-i meşhûrunca (yaygın örnekle) 'Hamamda bir arslan gördüm' demek gibi ki, hamamda gördüğüm şey mahut yırtıcı hayvan olamayacağı, çünkü o yırtıcı hayvan hamama gelemeyeceği için ona benzer bir şey, iri yarı, güçlü kuvvetli bir kahraman görmüş olduğum anlaşılır.

Şu usul-i lisaniyeyi (dille ilgili şu kaideyi) hatıra getirdiğimiz anda 'Hıristiyanlardan kardeş olur mu imiş!' diye bir iki haftadan beri bazı kimseler nezdinde görülegelmiş olan galeyana şaşmamak kabil olmaz...

Eski imlâsı 'karındaş' olan bu kelimenin mânâsı, ikisi bir babanın belinden inip bir ananın rahminden doğan iki kimse arasındaki münâsebettir. Bu mânâya göre Hıristiyanlarla Türkler birbirinin kardeşi olamaz (...)

'Ermeni kardeşlerimiz' ve 'Bulgar kardeşlerimiz' ve 'Rum kardeşlerimiz' denildiği zaman evvelâ bunlarla beraber bir ana ve babadan doğmamış olduğumuz için aramızda mânâ-i hakikiyesiyle (gerçek manasıyla) bir kardeşlik murad olunamaz. Zîrâ dinlerimiz başka başka olduğu için burada 'din' kelimesi bir cihet-i câmia (toplayıcı yön) teşkil edemez. Müslümanlar arasında bulduğumuz mecaz burada bulunamaz. Öyle bir din kardeşliğini biz iddiâ edecek olsak onlar kabul etmezler. Öyle ise ikinci bir mâna-i mecazi arayacağız. Tabii onu pek kolay bulacağız.

Düşünelim ki bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Hıristiyanlar ile kapı bir komşuyuz. Doğan güneş cümlemizi tenvir (aydınlatıyor) ve ihyâ ediyor. Yağan yağmur mahsulât-ı arziyesiyle (topraktan çıkan ürünleriyle) cümlemizi besliyor. Yangın gibi, zelzele gibi bir afet cümlemize isabet ediyor. Hatta mine'l-kadim (eskiden) duygularımıza girmiş olduğu vecihle birimizin düğünü diğerimizi de neşelendiriyor. Birimizin hastası, cenazesi diğerimizi de kahırlandırıyor. Elhasıl maişet-i medeniyece (medeni yaşam açısından) birbirimizin ortağı sayılıyoruz. Bu kadar cihat-ı câmia aramızda bir 'kardeşlik' hasıl eder de buna 'öz kardeşlik' ve 'din kardeşliği' diyemeyeceğimize mukabil 'vatan kardeşliği' der isek kıyamet mi kopar? İşte mânâ-i mecâzi (mecazi anlam)...

Türkiye'de müsavat (eşitlik) ha!

İşte Hıristiyanları vatan kardeşliğine bile kabul etmiyorlar.

Onları ayrı ve yabancı addediyorlar. Yabancı addettikten sonra mallarını, canlarını, ırzlarını, hatta dinlerini mübah saymak uzak mıdır? Bir yerde emsâli görüldüğü vecihle (üzere) Hıristiyanlar üzerine hücum bi'l-kuvve (açık saldırı) yine mevcuttur. Kuvveden fiile çıkmak dahi 'mutaassıbâne bir galeyandan başka bir şeye muhtac değildir' derler ki bu zehrin panzehiri bizim için güç ve pahâlı bulunabilir.

Allah aşkına aklımızı başımıza alalım...”

Ahmed Midhad Efendi böyle diyor?

Siz ne dersiniz?

Thursday, February 01, 2007

Ali Bayramoğlu



Vampir henüz doymadı mı?

Hrant Dink Agos'taki son yazısında şunları yazmıştı: “Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım hiç yoktu. Ama... davanın her celsesinde 'Türk kanı zehirlidir' dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşeyazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde 'Türk düşmanı' olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle... Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz artıyordu... Beni yalnızlaştırmak ve savunmasız göstermek için çaba gösterenler kendilerince muratlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık Türklüğü aşağılayan biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan bir kesim oluşturdular...”

Açık:

Basın, “çarpıtma ve hedef gösterme marifeti”yle Dink cinayetinde büyük bir paya sahip oldu....

Anlaşılmaz, hatta katlanılmaz olan odur ki, Hrant'ın ölümünden önce yapılanlar ölümünden sonra da sürdürülüyor...

Hrant Dink cenazesi ile şehit cenazelerini ters kutuplara yerleştirerek, Dink'i ve onun gibi düşünenleri terörist, bölücü, hain imasıyla ele almak, söyler misiniz ne anlama gelir?

Bunu yapanların başında Ertuğrul Özkök geliyorsa, artık durum hakkında ve onun üzerine söylenecek ne söz kalır?

Hrant Dink, 301. maddeye yönelik aşırı milliyetçi, Türkçü merkezli yorumlar ve soruşturmalar sonucu Türk düşmanı olarak hedef gösterildiği için öldürülmedi mi?.

Çetelere zemin hazırlayan, katillere cesaret veren bu tür yayın ve yorumların ürettiği siyasi kutuplaşma değil midir?

Bunu, öldürülmeden önce “katili gördüm” dercesine haykıran Hrant değil miydi?

Beterin de beteri var...

Hrant'ın ölümünün üzerinden daha 10 gün geçmeden Ertuğrul Özkök, hiç sıkılmadan, hiç utanmadan, bu kez, Etyen Mahçupyan'ı dile dolamış... Dünkü yazısında yeni Türk düşmanı olarak onu ilan etme işine girişmiş... Onun bir yazısıdan yaptığı yanlı ve keyfi alıntıyla yeni hedefi adeta ilan etmiş...

Etyen Mahçupyan'ın Hrant'ın ölümünün ardından, acılı yazısındaki, Türklerin değişip değişmeyeceği tartışmasına takılmıştı Özkök... Mahçupyan'ın “Türkler değişmez” diyerek Ermenicilik yaptığını, Türkleri topyekün yargıladığını ima ediyordu...

İnanılır gibi değil...

Önce ahlaklı olmak gerek...

Evet Mahçupyan şunları söylüyordu o yazısında:

“Çocukluğumdan beri ve özellikle siyaset yazmaya başladığımdan bu yana babam sık sık geçmiş örneklere dönerek fazla kendimi yıpratmamamı, çünkü 'bu Türklerin değişmeyeceğini' konuşmasının bir yerine iliştirirdi. Kendi babası da ona hep bunu söylemiş ve nihayette haklı çıkmıştı... Ama Hrant'la ben bu telkinlerin üzerinde durmaz, kendimizi ikna ettiğimiz bir umut çizgisi üzerinde yolumuza devam ederdik. Şimdi düşünüyorum da demek ki henüz gençmişiz... Hrant'ın gidişi Türklerin bize 'artık kendinizi kandırmayın' demesidir belki de...”

Ama şunları da ekliyordu:

“Benim 'Türk' dediğim insanların hayatımı, günümü, fikirlerimi, iç dünyamı paylaştığım can yoldaşlarım olduğunu nasıl es geçebilirim? Ama eninde sonunda diğer 'Türk'ün ortaya çıkıp herşeye damgasını vurduğu gerçeğini de nasıl görmezden gelebilirim? Bugün artık mesele 'Ermeni sorunu', 'soykırım' falan değil... Artık bu iki Türkün arasındaki esas meseleyi yaşıyoruz... Ve gönlümüz bir güvercin tedirginliği içinde bizim can yoldaşlarımızın bu insanlık sınavından yüz akıyla çıkmasını diliyor...”

Neden bunları eklemiyor, neden bu satırlara değinmiyor Özkök yazısında...

Etyen Mahçupyan'a yaptığı, Hrant'a yapılanın aynısı değil midir?

Çarpıt... Türk düşmanı ilan et... Hedef göster...

Ne yapıyorsunuz?

Yeni can, yeni kurşun mu istiyorsunuz?

Arkadaşına Yolla Yazdır



Soykırım...

Çok basit ve sıradan bir soru sormak istiyorum.

1915 yılında bir Ermeni olmak ister miydiniz?

İstemezdiniz.

Çünkü öldürüleceğinizi biliyorsunuz şimdi.

Öldürülenlerin kaç kişi olduğunu iddialarla ve inkarlarla tartışıp, yaşanan bütün acıları rakamlara indirgemeyi bir yana bırakın.

Ermenilerin öldürüldüğünü reddeden kimse yok, değil mi?

Üç yüz bin kişi, beş yüz bin kişi, bir milyon kişi ya da bir buçuk milyon kişi.

Rakamların hangisinin tam gerçeği gösterdiğini bilmiyorum, kesin rakamı bilen biri var mı ondan da emin değilim.

Bildiğim, bu rakamların arkasında insanların, ölümlerin ve acıların olduğu.

Rakamları şehvetle tartışırken aslında insanlardan bahsetmekte olduğumuzu unuttuğumuzun farkındayım yalnızca.

O rakamlar öldürülen bebekleri, kadınları, yaşlıları, delikanlıları, genç kızları anlatmıyor bize.

Eğer bu büyük rakamları bir kenara bırakıp öldürülen insanlardan yalnızca bir tanesinin hikayesinin bize anlatılmasına izin versek, bugün “Ermeni soykırımı” lafını duyunca öfkeden çıldıranların bile içlerinin acıyacağına, gözlerinin yaşaracağına eminim.

Çünkü o zaman insanlardan söz edilmekte olduğunu farkedecekler.

Annesinin kucağından kopartılıp taşlara çarpılarak öldürülen bir bebeği, bir dağın yamacında kurşuna dizilen delikanlıyı, ince boynu sıkılarak boğulan bir yaşlı kadını bize anlattıklarında “onlar da Türkleri öldürmüşlerdi” demekten en taş kalplilerimiz bile utanır.

Onların çoğu kimseyi öldürmemişti.

İktidarlarını cinayetlere yaslamış, insafsız olduğu kadar beceriksiz bir yönetimin tutulduğu bir cinnetin kurbanı oldular onlar.

Bu kanlı cinnet ne övünebileceğimiz ne paylaşabileceğimiz bir vahşet.

Bu, utanacağımız ve mümkünse acısını paylaşacağımız bir katliam.

Ermenilerin, atalarının yaşadığı dramları bile neredeyse bir kenara bırakarak “soykırım olduğunu kabul edin” diye tutturmalarından, Türklerin de yüz binlerce insanın ölümünü kabul ederken bile “hayır, asla soykırım değildi” diye diretmesinden bu “soykırım” sözcüğünün lanetli bir önemi olduğunu seziyorum.

Ama gene de, bu sözcük politikada ve diplomaside nasıl bir önem taşırsa taşısın benim için büyük bir önem taşımıyor.

Masum insanların vahşice öldürülmüş olduğu gerçeği, bu gerçeğin adından daha önemli benim için.

Bu büyük dramın günümüze düşen gölgesine baktığımda ise Ermenilere yapılan bir başka büyük haksızlığı görüyorum.

Yakınlarını zalimce cinayetlere kurban vermiş olanların bugün bu acı için yas tutmalarına izin vermemek bizim suçumuz.

Bugün Türkiye’de hangi Ermeni öldürülen büyükannesi, dedesi, amcası için açıkça yas tutabilir?

İttihatçıların işlediği korkunç günahla bir ortaklığım yok ama yas tutmalarına bile izin verilmemesinin günahı bugün hepimize ait.

Bu günahı işlemek istiyor musunuz gerçekten?

Aranızda bir geceyarısı evi basılan bir ailenin öldürülmesine, annesini kaybeden küçük bir çocuğun tehcir denilen o mahşerde yapayalnız kalmasına, ak sakallı bir Ermeni dedesinin vurulmasına göz yaşı dökmeyecek kimse var mı?

Adına ister soykırım deyin ister demeyin, yüz binlerce insan öldürüldü.

Yüz binlerce hayat söndü.

Ermeni çetelerin de Türkleri öldürmüş olması Ermenilerin öldürülmüş olduğu gerçeğini gözlerden saklayacak bir mazeret olmamalı bence.

İnsan vicdanı öldürülen herkes için, Ermeniler için, Türkler için, Kürtler için yas tutabilir.

Bana sorarsanız tutmalıdır da.

Bebekler öldü, kadınlar, yaşlılar öldü.

Acı çekerek, ağlayarak, dehşete düşerek öldüler.

Öldürülenlerin ırkları ve dinleri gerçekten o kadar önemli mi sizin için?

O korkunç zamanlarda bile Ermeni çocuklarını kurtarmaya çalışan, bunun için kendi hayatını tehlikeye atan Türkler vardı.

Biz, öldürenlerin çocukları olduğumuz kadar kurtarmaya çalışanların da çocuklarıyız.

Öldürenlerin vahşetine sahip çıkmak yerine kurtaranların merhametine, dürüstlüğüne, cesaretine neden sahip çıkmayalım?

Bugün kurtarılacak kurbanlar yok ama kurtarılacak, sahip çıkılacak, desteklenecek bir yas var.

Ağır bir yasın çevresinde kanlı bir totem dansına dalmanın nasıl bir yararı olacağını düşünüyorsunuz?

Rakamları unutun, Ermenileri unutun, Türkleri unutun, boyunları kırılan, karınları deşilen, vücutları parçalanan bebekleri, gençleri, kadınları yaşlıları düşünün yalnızca.

Bütün o insanları tek tek düşünün.

İçinizde en küçük bir kıpırtı bile olmuyorsa, annesi öldürülürken ağlayan bir bebeği düşündüğünüzde gözünüzde bir dirhem gözyaşı belirmiyorsa, size söylenecek bir sözüm yok.

O zaman benim adımı “hainlerin” arasına yazın.

Çünkü ben öldürülen onca insanın yasını Ermenilerle birlikte tutmaya hazırım.

Bütün bu acımasız ve anlamsız tartışmaların ortasında hala kurtarılacak bir şey olduğuna ve ona da “insanlık” dendiğine inanıyorum çünkü.


9 Mayıs 2005, Pazartesi



ahmetaltan@gazetem.net





Followers