Friday, February 09, 2007

TANER AKÇAM

İttihat ve Terakki'ci gelenek

Avrupa demokrasilerinin üç sacayağı: Eski rejimin yönetici elit yapısında ciddi değişiklik, eski zihniyet dünyasında dönüşüm ve toplumların, kendi tarihleriyle yüzleşerek yeniden tanımlanması

Hrant Dink'in öldürülmesiyle birlikte, ciddi bir 'yükselen ırkçılık' ve 'radikal milliyetçilik' tehlikesinin söz konusu olduğu günlük basında sıkça işleniyor. Fakat bu 'ırkçılık ve milliyetçiliğin' daha çok modern bir olgu olarak anlaşılması, işsizlik, şehirleşme, yoksullaşma ve globalizasyona tepki gibi kavramlarla açıklanması gerektiği öneriliyor. Oysa sözü edilen ırkçılık ve milliyetçilik, son derece güçlü bir tarihi mirasın üzerinden yükseliyor.
Bu tarihi kök üzerine düşünmeden ve bu kökler anlaşılmadan ne milliyetçiliğe ne de ırkçılığa karşı ciddi önlem alınabilir. Söz konusu olan, İttihat ve Terakki geleneği ve bu gelenekle hâlâ hesaplaşılmamış olduğu gerçeğidir. Bugün Türkiye'de gerçek iktidar İttihat ve Terakki geleneğinin elindedir ve bu gelenekle açıkça hesaplaşmazsak, yani tarihimizle açıkça yüzleşmezsek maalesef daha çok siyasi cinayetlerle karşılaşacağız. Nedir bu İttihat ve Terakki geleneği ve bu nasıl bugünkü yükselen milliyetçi ve hatta faşist dalganın ana merkezini oluşturmaktadır?

1. Dünya Savaşı
Almanya ve Osmanlı, 1. Cihan Harbi'ne ortak girmişti, iki ülke arasında, yönetici elit davranışları ve topluma egemen siyasi kültür bakımından güçlü benzerlikler vardı. İkisi de savaştan yenik çıktı. Yenilgiye cevap olarak Almanya'da faşizm iş başına geldi. Cevabını arayacağımız soru: Türkiye, Almanya'yla büyük benzerlikler göstermesine rağmen, niçin faşizm gibi bir deneyi yaşamadı?
Konuyu Almanya'yla da sınırlamayalım: Avrupa'da, İspanya, Portekiz ve İtalya'da değişik faşizmleri işbaşına getiren derin bir dalgadan söz edebilir miyiz? Bu ülkelerdeki faşizm deneylerinin, tüm farklarına rağmen, daha arka plandan, bir ulusun gelişmesinin belli bir evresindeki belli bir ruh haline verilen cevaplar oldukları biçiminde, ortak bir yerden okunmalarının mümkün olduğunu düşünüyorum. İtalyan, İspanyol ve Almanya özelinde ele aldığımızda aşağı yukarı şu önemli özellikleri görebiliriz:
a) Ulusun birliğinin henüz sağlanamamış olduğuna inanmak ve ama bu birliği sağlamanın tehdit altında olduğunu düşünmek,
b) Ulusun onuru ile oynandığına, onurunun ayaklar altına alındığına inanmak,
c) Ulusun içinde bulunduğu durumu bir varlık-yokluk sorunu olarak kavramak,
d) Ulusunuza karşı büyük bir iftira kampanyasının yürütüldüğüne inanmak,
e) Bu iftira kampanyasının belli dış güçler (Türkiye'de bu Batı) ve onların iç uzantıları tarafından organize edildiğine inanmak,
f) Tarihin gerçek kurbanının aslında sizin ulusunuzun olduğuna inanmak,
Bu düşüncelerin egemenliğinde ulus, kendi varlığına yönelmiş bu büyük tehlikeye karşı bir 'onur savaşına' bir 'varlık-yokluk savaşına' davet edilir. Avrupa'daki totaliter deneyimler, bu ruh hallerine verilmiş cevaplar olarak da okunabilir. Avrupa'da faşizmler bir süre iktidarda kaldıktan sonra yenildiler ve bugün bu toplumlar şimdi o faşist veya totaliter tarihleriyle yüzleşiyorlar.
Avrupa demokrasilerinin (tüm eksik ve fazlalıklarına rağmen) üç önemli sacayağına oturduğunu söyleyebilirim: 1) Eski rejimleri kontrol eden yönetici elit yapısında ciddi değişmeler, 2) Eski rejimlere egemen olan zihniyet dünyasının ciddi darbeler yemesi, 3) Toplumların, kendi tarihleriyle yüzleşmeyi kendini tanımlamanın önemli unsuru yapması, yani geçmişleri üzerine sürekli bir konuşmanın varlığı.

Bir merhem: Kurtuluş Savaşı
Soruma dönüyorum. Bir toplumda siyaset ve düşünce akımları, belli zihniyet kalıpları kendiliğinden yok olmuyorsa; 1. Cihan Harbi'nden yenik çıkmasına ve Avrupa'da faşizmi işbaşına getiren ve yukarıda saydığım tüm düşünce ve davranış kalıplarına sahip olmasına rağmen, niçin Türkiye'de bir faşizm deneyi yaşanmadı? Verilebilecek cevaplardan biri şu: Türkler, Kurtuluş Savaşı zaferiyle 'yaralanmış ulusal onurlarına' geçici bir merhem sürmüştü. Cumhuriyet, Türkler için, İmparatorluk yıkıntıları üzerinde yükselen kolektif bir projenin, düşmanların da saygıyla karşıladığı ahlaki zafer abidesi gibiydi ve bu haliyle tüm yenilgi ve ölümlerin merhemiydi.
Bu geçici zafer, bu merhem, ne faşizmi işbaşına getirdi ne de tarihle yüzleşmeyi bir ihtiyaç olarak sundu. Belki bunun kadar önemli üçüncü faktörü de eklemek gerek: Yönetici ekip esasen değişmedi. Osmanlı'yı savaşa sokan kadroyla Cumhuriyet'i kuran kadro esasen aynı İttihatçı kadrodur. Türkiye'de faşizm gibi bir rejim yaşanmadığı ve bununla da hesaplaşma olmadığı için tüm bir Cumhuriyet dönemi boyunca bu kadro esas olarak egemenliğini korudu. Avrupa'da görülen rejim kırılmalarının bizde yaşanmadığını söylüyor ve sürekliliğin altını çiziyorum. İddiam odur ki, özellikle bu iki neden [faşizmin işbaşına gelmeyişi ve tarihle yüzleşme ihtiyacının hissedilmeyişi], yönetici elit sürekliliğiyle birleşince, Avrupa'da faşizmi işbaşına getiren dalganın, Türkiye'de varlığını sorunsuz sürdürmesine yol açtı.

Topluma yayılan dalga
Bu derin dalga Türkiye'de hâlâ canlı ve çok kuvvetli. Şu günlerde kendisini çok güçlü bir milliyetçi kabarış olarak toplum sathına yaymaktadır. Hatta bu dalga, ciddi önlemler alınmazsa, ülkeyi ciddi bir rejim değişikliği tehlikesinin eşiğine dahi getirebilir. Bir ulusu yok oluştan ve çöküşten kurtarmaya kendini adamış otoriter-totaliter bir seçenek tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu iddia ediyorum. Dink cinayeti hafife alınırsa, böyle bir sürecin başlangıç sinyali olarak da okunabilir. Karamsarlığımın en önemli nedeni, yukarda söylediğim gibi, 1915'lere egemen olan İttihatçı ekibin ve onun zihniyetinin, Cumhuriyet döneminde de, özellikle asker-sivil bürokrasi ve Türk sosyal demokrasisiyle büyük bir değişikliğe uğramadan iktidarı elinde tutmaya devam ettiği gerçeğidir.
Türkiye tarihinde gözlenen olgu, bu militarist-bürokratik ekibe karşı daha çok muhafazakâr temelli direnmelerin başarılı olduğudur. Daha çok seçimler yoluyla elde edilen bu başarılar, muhafazakâr akım ve onların partilerine 'hükümet olma' şansı verdi, ama asla iktidar olma imkânı tanımadı. Zaten genel kural olarak, bu muhafazakâr kadrolar çok kısa bir süre sonra da bu ana asker-sivil bürokratik ekibe teslim oldular.
Peki niçin şimdi bu milliyetçi kabarma? AKP önderliğinde AB yolunda yaşanan 'Türk Baharı' niçin sona erdi? Şu anda işbaşında olan ve adını açıkça koyarsak İslamcı bir partinin, AKP'nin geleneksel yönetici ekip sürekliliğinde ciddi bir çatlak yarattığı konusunda geniş bir uzlaşma var. İlk defa, asker-sivil bürokrasiye oldukça uzak ve ona karşıdan meydan okuma cesaretini göstermiş bir kadro iş başına gelmişti ve Türkiye'nin son Avrupa yolculuğundaki büyük başarıların nedeni de buydu. Bu yeni İslamcı çevre, siyasi iktidarda kalabilmenin yolunu, AB olduğunu fark etmiş gibiydi. Fakat bu değişmiş gözüküyor. Avrupa'dan uzaklaşmanın birçok nedeni var ama burada sadece bir tanesini söylemek isterim: Sebep AB'nin ta kendisidir; negatif anlamda değil ama pozitif anlamda. Çünkü, Türkiye'nin gerçek yöneticileri, yani asker ve sivil bürokrasi, daha genel anlamıyla İttihat ve Terakki zihniyeti, İslamcı bir partinin başını çektiği AB kampanyasının ciddi bir üyelik alternatifi haline dönüşebileceğine hiçbir zaman ihtimal vermemişti. Burada en çok da Avrupa'daki (daha çok kültürel ve dini temelli) 'anti-Türk' zihniyete ve bu zihniyetin iktidarda olduğu devletlere güveniyorlardı.
Fakat AB üyeliği tüm aksi beklentilere rağmen ciddi bir seçeneğe dönüştü. Türkiye'yi esas olarak kontrol altında tutan, İttihatçı zihniyetin devamcısı ve temsilcisi olan asker-sivil bürokratik elit, Avrupalı olmak sorununun, kendi egemenliklerini sorgulamak, kendi zihniyet dünyalarıyla hesaplaşmak anlamına geldiğini gördüler. Çünkü AB, asker-bürokrat elitin hem bugünkü iktidar gücü, hem de onların tarihteki büyük insan hakları ihlallerinde sorumlulukları üzerine ciddi hesaplaşma çağrısı anlamına geliyordu. Asker-sivil bürokrasi, Türk sosyal demokrasisiyle birlikte, doğrudan kendi varlık nedenini sorgulayacak bir sürecin kapısının açılmasına müsaade etmek istemiyor, etmeyecektir de, tüm mesele budur.
İki husus bu noktada çok önemli. Avrupa birçok konu yanı sıra, iki temel konuda giderek 'Batı standardı' istiyor. Kürt sorunu ve tarihle yüzleşleşme, yani Ermeni sorunu. Bu iki nokta, Türkiye'de yönetici elit değişikliğini şart koşacak güçlü dinamiklere sahiptir. Bu nedenle de hem Kürt konusunda hem tarih konusunda Avrupa'nın ileri sürdüklerine karşı ciddi bir direnme çizgisi izleniyor. Türk yönetici eliti, başta merkez medya olmak üzere, aylardır Türkiye'nin bu iki sorununun, Kürt ve Ermeni sorununun, 'Türklerin varlık ve yokluk' sorunu olduğu yolunda ve böyle algılanması doğrultusunda yoğun bir propaganda yapıyor. Aylardır Türk halkının 'ulusal bir tehdit'le karşı karşıya olduğu fikri işleniyor ve tüm bir ulus 'ulusal varoluş savaşı' psikozu altına sokuluyor.
Bugüne kadar 'bahar rüzgârı' taşıyıcısı olan AKP ise, burada ele alınamayacak birçok faktörden dolayı, İttihatçı geleneğe ve sivil-asker bürokrasiye teslim olmuş görünüyor. Belki bu teslim oluşla, kendinden önceki muhafazakâr geleneğin izinden gitmek ve iktidar sürelerini böyle uzatmak istiyorlar. Bu 'teslim oluşun' en önemli göstergesi, Şemdinli savcısının görevden alınması örneğinde yaşandığı gibi iktidar savaşlarında kaybedilen cepheler değildir. En önemli gösterge, iktidar partisinin gerek Kürt konusunda, gerekse tarihle yüzleşmek -Ermeni konusunda asker sivil bürokratlardan farklı bir açılım sergilememeleridir. Belki de göremedikleri şu: Bu iki temel konuda farklı siyaset geliştirmezlerse iktidar süreleri kısalacaktır, uzamayacaktır. Çünkü AKP ancak ve ancak kendisini merkezi askeri-bürokratik yapının dışında ve farklı olarak tanımlayabilirse sahip olduğu kitlesel desteği koruyabilir.

Merkezin aşırılaşması
Irkçılık ve milliyetçilik konusunda bir başka noktanın daha altının çizilmesi gerek: Mevcut milliyetçi yükselme, ekstremist (aşırı) bir hareketin iktidarı dışardan kuşatması değildir. Almanya'da, faşizmin işbaşına gelişi açıklanırken kullanılan ve 'Merkezin aşırılaşması' diye bilinen bir olgudan söz etmek daha doğru. Almanya'da Nazizm, radikal bir çevrenin merkezi kuşatması ile değil, merkezin kendisinin de radikalleştirmesi ve 'aşırılaştırması'yla iktidara geldi. Türkiye'de de olan budur.
Merkez, açık milliyetçi tercihlerle, toplumu radikalleştirme stratejisi uyguluyor. Yani çevrenin radikalleşmesi değil, merkezin kendisini radikalleştirerek, gerekirse, kitleleri sokağa dökmeyi göze aldığı bir stratejinin sonuçlarını yaşıyoruz. Çeşitli şehirlerde yaşanan linç girişimleri, bombalama eylemleri, Danıştay baskını, Dink suikasti böylesi bir merkezi otoritenin toplumu radikalleştirmesi siyasetinin unsurları olarak görülmelidir. Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Hrant Dink aleyhine açılan 301. madde davalarında izlenen strateji de buydu.
Merkezin, toplumu radikalleştirmesi stratejisinde en önemli görevi merkez basın yerine getirdi. Örneğin Türkiye'nin en çok satan günlük gazetesinin başyazarı, Pamuk'un mahkemeye gelirken arabasına saldıranların yanlış yaptıklarını söylerken, onlarla aynı duyguları paylaştığını yazmayı ihmal etmedi. Ona göre, Pamuk'a yönelen bu öfke haklıydı, çünkü, Avrupa'dan da açıkça desteklenen, bir ulusa karşı yapılmakta olan büyük bir haksız saldırı vardı ve bu ulusun varlık hakkını savunmasından doğal bir şey olamazdı. Dink'in 'Türklüğü aşağılaması' konusunda da benzeri şeyler yazıldı çizildi ve özellikle Batı'nın Türkiye'yi, Ermeni sorunu meselesi nedeniyle sıkıştırması, bir ulusun varlık gerekçesiyle oynamak saygısızlığı olarak yorumlandı, hâlâ da öyle görülüyor.

'Ulusal seferberlik' hali
'Asılsız Ermeni soykırımı iddiaları'na karşı ulusal ve uluslararası planda başlatılan büyük seferberlik, ancak bu 'radikalleşme' stratejisi çerçevesinde anlaşılabilir. Bugüne kadar az görülen saldırgan bir dil ve radikallikle içeride ve dışarıda Türkler mobilize ediliyor: 'Ulusumuza yönelik büyük saldırı' karşısında ulusal seferberlik halindeyiz. 'Talat Paşa harekâtı' bu konuda önemli bir örnek teşkil eder. Girişimin organizasyon komitesinde hemen her partiden yüksek düzeyde siyasi temsilciler var. Yaklaşık bir-iki yıldır Türkiye toplumu, 1915 ekseninde radikalleşmeye teşvik ediliyor. Özetle, 1915 Ermeni tehciri ve Kürt sorunu, Türklerin varlık-yokluk kavgalarının sembolü yapıldı. Gündüz Aktan'ın, "Aynı PKK terörizmi gibi, Ermeni soykırım iddialarına da tahammülümüz azalıyor" sözleri, bugüne dek ayrı kulvarlarda akıyor görünen Kürt ve Ermeni damarlarını birleştirmesi bakımından önemli. Ermeni ve Kürt meselesi, 'Türk sabrının' tükenme noktasıdır. 'Tarihin asıl kurbanı biz Türkleriz', 'onurumuzla oynamayın', 'sabrımızı taşırmayın', sloganları bir tek gazete köşe yazarlarında değil, bazı şehirlerde bildiri dağıtanlara, çadır açanlara karşı linç eylemlerinde ve Dink'e sıkılan kurşunda ifadesini buldu. Söylemek istediğim özetle şu: Türkiye, AB üyeliği sürecinde geldiği nokta itibarıyla, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana en ciddi, iktidar değişimi ve zihniyet hesaplaşması sürecinde. Sivil-asker bürokrasi egemenliğini ve İttihatçı zihniyetini değiştirmek anlamına gelecek bir değişikliğe izin vermeyeceğini ilan etti. Söz konusu olan, 1915'lerde egemen olan ve Avrupa'da faşizmi işbaşına getiren, bizde İttihatçı zihniyet olarak adlandırdığım, zaten sürekli iktidarda var olan bir ruh halinin ülkede şahlanışıdır; daha doğrusu asker-sivil bürokratik elit ve merkez medya eliyle şahlandırılmasıdır.
Hükümet bu noktada Dink'in cenaze törenini doğru okumak zorunda. Yükselen bir şeyden söz etmek gerekirse o da askeri- bürokratik elitin merkez medya eliyle kışkırttığı milliyetçi radikallik değil, demokratik bir ortamda huzur içinde yaşamak isteyen bir çoğunluğun son derece sağduyulu tepkisidir. Eğer hükümet, tartışmaya egemen olan dilin, bugüne kadar yaptığı gibi, asker-bürokratik elite egemen İttihatçı zihniyet tarafından belirlenmesine müsaade ederse; "Milliyetçi yükseliş var" söyleminin arkasına saklanır ve İttihatçı merkez yapı ile açık hesaplaşmaz ise kendi sonunu da hazırlayacaktır. Çünkü başarısı;
a) yönetici elit değişikliği, b) zihniyet değişikliği, c) tarih ile yüzleşmenin toplumsal kimliğin önemli bir parçası haline gelmesi ile mümkündür. Hrant'ın ölümüne göz yaşı döküp, 1915'e ilişkin İttihatçı katillerin tezlerini tekrar etmek, Hrant'ın niçin öldürüldüğünü anlamamaktır.


Taner Akçam: Minnesota Üniversitesi, ABD

Radikal Gazetesi, 9.02.2007

No comments:

Followers