Wednesday, February 14, 2007

Kaç Türkiye?

Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz” sloganının aklı ve vicdanı azıcık yerinde, zekası da geçer’in biraz üstünde olan kimseyi rahatsız etmeyeceği bu kadar ortadayken, kopan bunca patırtı niye?

Niyeti, biçimi, nihayeti bu kadar temiz olan bir yaklaşım, toplumun bazı kesimlerini niye bu kadar rahatsız etti?

Kimdir onlar?

Niyetleri nedir?

Türkiye’nin kaçta kaçını temsil ederler?

Ve bizler, bundan sonra hangi Türkiye’de yaşayacağız?

Bu sorular önemli. Önemli, çünkü Hrant’ımızın vücudu henüz soğumadan, acımız daha biraz olsun demlenmeden o kadar çirkince bir kampanya başlatıldı ki, insan nasıl bir ülkede yaşadığı ile ilgili şüphelere düşüyor, biliyorum. Sevgili Etyen, can dostunun katledilmesi vesilesiyle yazdığı o içten yazısı nedeniyle Ertuğrul Özkök tarafından acımasızca, ama ondan da öte, bilinçli olduğunu düşündüğüm bir ajitasyonla hedefe konmak istendi. Koroya, çıkan Pazar günü Hasan Pulur da katıldı. “Vur, vur, bir tokat da sen vur” diye Etyen Mahçupyan’ı hedef alan kezzap keskinliğinde bir karalama yazısıydı bu. Belli ki Etyen hedef seçilmiş, bir yöntem düşünülmüş. Çünkü bu sefer, Etyen’in bundan dört ay evvel yazılmış bir yazısı bulunmuş, sonra Hrant’ın yazılarına uzanan benzer kalibrede bir cımbızla alıntı yapılmış. Zehirli bir dil... Tamamen art niyetli. Bu da kesmemiş olacak ki, insanın kanını donduracak bir anekdot bu zehirli dile turbo güç olarak eklenmiş. 1920 yılında bir Türk esire bir Ermeninin attığı tokadı anlatır bu anekdot... Ne yapıcı değil mi? Ne kadar insani! İnsana hayat arkadaşını kalleş bir saldırıya kurban veren Rakel’in konuşmasını hatırlatıyor hemen. Bir yanda bir bebekten cani yaratan karanlığı sorgulayan, ama intikam, kan, kavga istemeyen, bağışlayan Rakel, diğer yandan faili meçhul çağıran kelli felli yazarlar...

İşte birincisi böyle bir Türkiye...

Hrant yalnız öldü. Bizi, sizi, yani dostlarını kahreden en çok da bu. Lakin ölümüyle o kadar çoğaldık, o kadar bereketlendik ki, onun ölümü yerimizi, yüreklerimizi genişletti adeta. Agos’a ulaşan binlerce mail, faks, mektup ve bizzat gelen binlerce kişi… Aşağı yukarı o uğursuz günden beri sürekli Agos’tayım. Cenaze yürüyüşünde de oradaydım. Gördüklerim, duyduklarım ve okuduklarım, şüphesiz ki bu satırlara sığmaz; ama emin olun, çok daha başka bir Türkiye var gelecek için güvenebileceğimiz. Mesela 11 yaşında bir kız çocuğu var İzmir’den… Hrant için kıtalarca şiir yazmış. Onu tanımazdım diyor, ama tanıdım, o ölünceÇok dokundu onun ölümü diyor, ülkemde ölüm olmasın, böyle vakitsizce, kalleşçe... Bir nine ise torununa yazdırmış mektubunu. Gözlerim seçmiyor diyor, ama yüreğimde o kadar keskin ki Hrant’ın acısı. Bu mektubu Rakel’e okutun, bilsin acısına ortak olduğumu diyor. Eve de bir sürü telefon geliyor; bir tanesi babası diplomat bir arkadaşımdan: Kabullenemiyorum Hrant’ın ölümünü diyor, yıllarca babasının ASALA tarafından öldürüleceğinden korkarak yaşamış birisi o. Siz azınlıksanız, biz de öyleyiz diyor. İnadına Ermeniyiz diyor. Beni de Agos abonesi yapın diyor. Bunca zamandır kafamızı kuma gömmüşüz, sefa bize, cefa size düşmüş diyor. Ağlıyor ve onu ben teskin etmek zorunda kalıyorum. Onu teskin ederken, bir de bakıyorum ki; ben de iyileşiyorum. Hasan Pulur, Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan anlar mı bunu? Anlasalar böyle hoyratça yazılar yazarlar mıydı? Errare humanum est perseverare diabolicum[i].

Bu da ikinci Türkiye...

Bir de kötü yönetilen, yıllarca yalan dinleyen, fakirliğin elinde inleyen bir Türkiye var. Yarı aç yarı tok, insan onuruna aykırı bir yaşamı kader bellemiş bir sürü saf, temiz, kadersiz insan... O insanlar o kadar saf ve temizler ki, biraz yaklaşınca yüreğiniz yumuşayıverir onlara karşı. Akan suyun yassılaştırdığı rengarenk taşlar gibi, yıpranmış, lakin kir tutmazdır onların yürekleri. Anlatırsın derdini, dinler ve sana Yunus tazeliğinde bir deyiş koyuverirler yüreklerinden, şaşarsın. Onlardan da çok mektup geldi, çoğunu okudum. Kargacık burgacık yazılarını dosyanın en önüne koydum. İşçi, köylü, mapus mektupları… Daha iki gün evvel Malatya’dan iki köylü geldi mesela. Aydın Ağabey’le birlikte karşıladık onları. Hemşerimizi vurdular, varıp bir başınız sağ olsun diyelim dedik dediler. Elleri nasırlı, yüzleri eprimiş, üstleri başları partal. Sıcak bir çay içip, yüreğimizi de ısıtıp gittiler. Sonra sessiz bir kadın geldi. Orta yaşlı, ufak tefek, zayıf…Doğru mu bilmem, elinde bir demet kır çiçeği vardı. Musa Dağı’nın eteğinden topladım bunları dedi, Hrant için. Odasını görmek istedi. Tereddüt ettik. Israr etti; kıramadık. Hrant’ın odasına girdi. Diz çöktü ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra tek bir kelime etmeden koşarak çıkıp gitti…

İşte bu da başka bir Türkiye...

Daha çok Türkiye’ler var bu Türkiye’de. Siz hangi Türkiye’yi görmek istiyorsunuz? Hangisinde yaşamak istersiniz? Seçim sizin... Kimse sizi burada zorla tutamaz. Ama biliyorsunuz değil mi, Hrant seçtiği Türkiye’de yaşadı, orada da öldü. Yok yok, demin mübalağa ettim. O hiç de yalnız ölmedi. Yanında 11 yaşında bir kız çocuğu, bir diplomat kızı, bir isimsiz kadın, bir mapus, iki de hemşerisi vardı.

Bizler görmüyorduk sadece...



[i] Hata yapmak insani, ısrar etmek şeytanidir.

No comments:

Followers