Thursday, March 15, 2007

Hepimizi (B)arındıran bir dil

“Bu topraklarda gözünüz var!”

H.D.: “Evet, bu topraklarda gözümüz var. Ama üstünde değil, altında.”

“Ya sev, ya terk et!”

H.D.: “Su çatlağını buldu.”

“Türkler ve Ermeniler, tarihleri kanlı, düşman iki halktır. Asla dost olamazlar!”

H.D.: “Ben kuyunun 1915 metre altında yaşayamam ki… Reçete diyalog, doktor Türkler ve Ermeniler…”

“Ali topu Ayşe’ye at!”

H.D.: “Ali şu topu biraz da Agop’a at.”

“24 Nisan Ermenilerin Türklere kin kustuğu bir nefret günüdür!”

H.D: “Gelin 23 Nisan Bayramı’nı 24 Nisan’a bağlayalım. İki toplum 23.5 Nisan’ı Barış ve Kardeşlik Günü olarak birlikte kutlasın.”

Hrant’ın sadece yürek, duygu yoğunluğu açısından değil, bir zeka ürünü olarak da böyle muhteşem o kadar çok sözü var ki! İnsanların sadece yüreğine değil, aklına da, ya da sadece aklına değil yüreğine de işleyen; akıl tutulmasına yol açmakla mükellef önyargı üretim odaklarının yıllarca onca zahmet, onca cinlikle inşa etmeye çalıştığı, harcını da yanlış bilgilendirme, yabancılaştırma, ötekileştirme, bağlamından koparma, anakronizm, kavram karmaşası, komplo teorileri ile kararak kurduğu kabuğu sert, içi kof yapısını bir anda tuzla buz eden bir söyleme sahipti o... Nefrete, kavgaya, çekişmeye kolay kolay alet edilemeyecek, buna yeltenildiğinde de –sihir burada ya– yeltenenin gerçek yüzünü ortaya çıkaran, üzerine ışık düşmüş haşere şaşkınlığı yaşatan, namuslu, cesur bir söylem… Bir ön yargı panzehiri, bir buz kırıcı, bir nefret çözücü. Söylemiştim; Hrant Dink yanlış anlaşıldığı için değil, doğru anlaşıldığı için katledildi. Ermeni Konferansı üzerine köşesinde “Ermenicilerin gerçek niteliği ortaya konulmalı ve onlara öyle davranılmalıdır. Bu davranış aşağılama, küçük görme, görmezlikten gelme, küçümseme, tiksinti ve gerekir ise en ağır şekilde milli zeminde hakaret etme olmalıdır* diyerek muhtemel bir faili meçhul eylem çağıran Ümit Özdağ bile, suikasttan sonra çıktığı bir televizyon programında Hrant’ın hüküm giydiği o ünlü makaleyi okuduğunu ve bir hakaret unsuru bulamadığını söylemedi mi? Geçen gün Agos’a giderken bindiğim taksinin şöförü, “Ağabey, o yazıyı defalarca okudum. Vallahi billahi hiçbir şey yok o yazıda. Bu güzel insana nasıl kıydılar? Benim gibi cahil bir adamın gördüğünü, bunca hakim, bunca savcı nasıl görmedi?” diye serzenişte bulundu.

Hrant Dink’in bu ülkeye yaptığı en önemli katkı, bizi birbirimize yeniden bağlayan, akıl ve yürekleri birbirine ulaştıran yeni bir dil yaratmış olmasıydı. Geçenlerde bizzat Hrant’ın dostları olarak düzenlediğimiz bir toplantıda, çok da tanınmış bir entelektüel dostumuz, onun şu zehirli kan metaforu için “Keşke kullanmasaydı” mealinde bir şeyler söyledi. Bunu başkalarından da duydum ve sizi uyarayım: Artık kabalaşmaya karar verdim çünkü. Evet keşke söylemeseydi. Evet keşke bunların hiçbiri olmasaydı. Keşke Hrant yaşıyor olsaydı. Ama öyle olmadı işte! Bize bir dil verdiği için katledildi Hrant. Biz konuşalım diye, biz özgürce düşünelim, iyileşelim diye öldürüldü.


Bir okurum ise “Lütfen, ne olur siz de Hrant'ın katledilişinin bize katacağı şeylerden bahsetmeyin. Bir parçamız koptu; canımın acısı, öfkem hala dinmedi” diye yazmış. Ne diyebilirim ki! Onun ölümünü ancak böyle karşılayabiliyorum. Aynı okur şöyle devam ediyor: “Ben Alevi kökenli bir Türk’üm. Nasıl bir Türklükse artık, doğduğum köyde Sünnilere Türk deniyor. Biz neyiz bilinmez. Dedeme biz neyiz diye her sorduğumda korkuyor, aklı başından gidiyor.”

Evet sevgili okurum; bugün mazinle karşılaşmakta dedenden daha cesursan, öfkeni de, fikrini de biraz daha hürce ifade edebiliyorsan, işte o zaman Hrant’ların boşuna ölmediğine inanabilirsin.

Bu öfkeni dindirir mi bilinmez, ama teselli verir.

*“Ermeni tezini savunma ve milli haysiyet.” Akşam Gazetesi. 01.06.2005


Agos Gazetesi, 08.03.2007

No comments:

Followers