Tuesday, March 20, 2007

Hrant söylüyor

Her hafta artık bu son Hrant yazısı olsun diyorum. Biz gazeteciyiz. Gündeme dönelim.
Masamın başına da aklımda yazılacak pek çok değişik konuyla oturuyorum.
Bir, hatta bir kaç paragraf yazdığım dahi oluyor. Gündemli, aciliyet arz eden konular…
Ama sonra fark ediyorum ki, Hrant bitmemiş, hâlâ bahsedilmek, hâlâ bahis açmak istiyor.
Hrant hâlâ bizim ana gündemimiz. Nasıl olmasın? Onun katli tüm pisliklerimizi ortaya sermedi mi?
Ve sanıyorum ki bir şekilde gündemimizde kalmaya devam edecek. Ne söyleyeceksek, istesek de istemesek de Hrant’ın önünden şöyle bir geçmeden söyleyemeyeceğiz. Adı geçmese de, söyledikleri, bizlerde yarattığı tesirle böyle olacak bu.
En nihayetinde Agos nevi şahsına münhasır bir gazete. Bizim bir derdimiz var, okuyucumuz da bu derde ortak. Bizim büyük medya gazetelerinden çok faklı önceliklerimiz var.
Hrant’ımızın katledilişinin üzerinden yaklaşık iki ay geçti. Pek çok kişiden –ki ben de o onlara dâhilim- “Ben babamı kaybettiğimde dahi böyle sarsılmadım, bu kadar üzülmedim” şeklinde ifadeler duydum. Doğrudur… Hem niye olmasın ki? Kimsenin –sevgi ve empatiden başka– bir zorunluluğu yok bu acıyı paylaşmak için. Ama işin daha da ilginç olanı, Hrant’ı onun suikastıyla tanıyan, Agos’u ve Hrant’ın varlığını o öldükten sonra öğrenenler de aynı şeyleri söylüyorlar. Bu bana çok değerli geliyor. Ben hâlâ teknik, akademik, kriminal değerlendirmelerden çok burada kaldım; bu olayın insani boyutunda… Bu damarı iyi işlememiz gerekir diye düşünüyorum. En azından kendi köşemde bunu yapmayı, Hrant yazılarını sürdürmeyi önemli sayıyorum. Hrant’ın dilinden bahsetmiştim geçen yazımda. Adını da “Hepimizi (B)arındıran bir dil” diye koymuştum. Ne de iyi yapmışım! Yaşarken barındırıyordu, arındırıyordu; -bedenen- öldükten sonra, daha da şiddetle sürdürüyor bu işi. Kompartımanlara ayrılmış, yalıtılmış, birbirine yabancılaşmış, düşmanlaşmış, gerilmiş, kasılmış, büzülmüş, çarpılmış, bölünmüş, incinmiş, ürkekleşmiş pek çok halk, aynı topraklarda, yan yana, aynı otobüslerde, aynı okullarda, aynı kışlalarda, aynı cami, kilise, cemevi ve havralarda, aynı üniversitelerde, aynı umumi helâlarda, sinemalarda, trenlerde, vapurlarda, birbirinden habersiz, -ya da tamamen kirlenmiş, çarpıtılmış bilgilerle haberdar edilmiş olarak- yaşayıp gidiyormuşuz. Ne kadar yalnız, ne kadar çaresizmişiz aslında. Evet, hâlâ da öyleyiz. Ama bir şey var ki, artık görüyoruz… gördüğümüz için de mesuliyetimiz de orada duruyor öyle. Sesleniyor bize, “Gel payını al” diye.

Evet, bunun için herkes bu kadar sarsıldı Hrant’ın ölümüne. Ne kadar yalnız olduğumuzu ve bunun bizi ne kadar çok yorduğunu, bununla yüzleşmekten ne gereksizce imtina ettiğimizi anladık. Paylaşmanın kutsallığını, sadece ekmeğini, sevincini değil, dertleri de paylaşmanın önemini anladık. Hepimizi (B)arındıran bir dille konuşabilmenin önemini anladık bir de.

Hrant’ın işaret ettiği yoldan başka bir yolumuz yok çünkü düzlüğe çıkmak için. Bunun alternatifi de, kıvırması da yok. Konuşacağız, paylaşacağız birlikte... Bu memlekette çözeceğiz sorunlarımızı; birbirimizi sayarak, eşit görerek, horlamadan, incitmeden, anlayarak, dinleyerek yapacağız bunu… Yok başka bir yolu. Yoksa tutulan bu yol, yol değil; Hrant’tan söylemesi… Bu memleketin akıllı, vicdanlı, dürüst, aydınlık kişileri; ister sivil, ister asker, ister inançlı, ister inançsız, ister kadın, ister erkek, ister zengin, ister fakir olsunlar Hrant’ın çağrısına kulak verecek. Yok başka bir yolu. Bir sefer de ben söyleyeyim; bu kafayla devam edersek bu memleket batacak. Hakikate ve akla tavır almanın laneti, Ermeni, Türk, Kürt gözetmeden hepimizi yutacak.
Ben değil, Hrant söylüyor.

Agos Gazetesi,15.03.2007

No comments:

Followers