Wednesday, March 28, 2007

Madunun mağduriyeti

Tahmin edildiği gibi, 2007 zor bir yıl oluyor. O uğursuz zorluk daha yılın ilk ayında sevgili Hrant’ımızı derdest etti ve onu kendi öngörüsünün öznesi olarak kullandı. Evet, Hrant bir özneydi ve yükleminden rahatsız olunduğu için -Bernard Shaw’un dediği gibi- en ileri sansürle, yani suikastla susturulmaya çalışıldı. Onu öldürenler onun bedenini yok etmenin sesini ve özne olma durumunu da yok etmek anlamına geleceğini düşündüler. Kötülük içgüdüsel bir körlükle çalışır, yani bir noktaya kadar bir arada bulunsalar dahi, doğaları gereği akıl ve hikmet, eninde sonunda şerre ihanet ederler. Tabiatıyla, Hrant’ın susturulması için onun bedenini öldürmenin kâfi olmadığını anlamak bu tosuncuklara verilmiş bir mevhibe değil. Tıpkı doksan iki yıl önce tehcir yollarında buharlaşmış yüz binlerce Ermeninin bir türlü yok olmuyor, bugün hâlâ İttihatçı zihniyetin yakasını bırakmıyor oluşu gibi... Bir insanı, bir topluluğu özne olmaktan çıkarmanın, susturmanın yolları var; becerebilirseniz… Ama bunun için bile insanı anlamaya çalışmak gerekiyor ki, kişi bunu yaparken ekseriyetle kozasından çıkmış, dönüşmüş oluyor. Bir çeşit paradoks yani.

Bir toplumu anlamaya çalışırken ondan yükselen sesleri dinleriz. Bir toplum, nasıl bir toplum olduğunu ya da nasıl olacağını, öznelerinin sesi üzerinden açıklar. Ancak problem odur ki, özne olma durumu her zaman çantada keklik değildir. Hrant’ın vaziyetinin tam tersine, bedenen yaşıyor, amma velâkin içtimai manada var olmuyor olabilirsiniz. Eğer toplumu temsil eden söylemde sesiniz yer almıyorsa, toplumun işleyiş mekanizmalarında edilgen bir biçimde bulunuyorsanız aslında tam bir özne değilsinizdir. Gramsci bu gurubu “subaltern” olarak adlandırır. Türkçesi, aslı Arapça olan ve ‘aşağıda, altta, ast durumunda olan’ manasındaki madundur. Madun özne olma ile olmamanın eşiğinde duran, temsil edilmeyen kişidir. Madun ya hiç ses çıkarmaz, ya da kendi olarak konuşamaz. Bazen mırıldandığı dudak hareketlerinden fark edilirse de, ne dediği pek anlaşılmaz. Veyahut önemsenmez diyelim.

Şimdi aklıma Hrant’ın (pek tabii ki onunla birlikte yola çıkanların) Agos’u kurma aşamasındaki hikâyesi geliyor. Onun bir demokrat olarak bu dilsizliğe, bu sessizliğe nasıl tepki duyduğunu çok iyi anlayabiliyorum. Bir yandan travmayla yüklü bir mazide cemaatinin –ve şüphesiz tüm Türkiyelilerin de- madun olma durumunu nasıl içselleştirdiğini görüyor, öte yandan Ermenilere yönelik ulusal basında çıkan ve her biri ayrı bir 301 dava konusu (o zamanki TCK 159) olması lüzum eden ağır hakaretlere cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Ama onun bireysel özneliği ve çabası, sesinin tüm ülkeye duyurulmasına kâfi gelmiyordu. İşte Agos bu ihtiyaçla kuruldu.

Agos’un on yıl gibi kısa bir süre zarfında nasıl bir dönüşüm gerçekleştirdiğini şimdi daha iyi anlayabiliriz. Madun olma mağduriyetimizin giderilmesi için, bizi nesne olmaktan özne olmaya davet eden Hrant’ın Agos’u, on yılda sadece Ermenilere değil, tüm Türkiyelilere ses veren bir platform oldu.

Evet, 2007 zor bir yıl olabilir. Ama ben yaşadığım bunca yıllar boyunca bu ülkede kolay geçen bir yıla hiç rastlamadım ki! Ömrüm korku, suskunluk, endişe ile süslenmiş bir fonda, kısılmış, kasılmış, gerilmiş, içine kapanmış insanların mırıltılarını anlamaya çalışmakla geçti. 2007 zor başladı. Tıpkı önceki tüm yılların zor, acılı, adaletsiz olduğu gibi... Ancak zannediyorum ki arada bir fark var; o da artık mırıldanmıyor, paylaşıyor, dertlerimize hâl çare arıyor oluşumuz ki, bu da bizi her anlamda var kılıyor.

Eh, yaşamak da bir var olma mücadelesi değil mi?

Agos Gazetesi,22.03.2007

No comments:

Followers