Tuesday, April 24, 2007

What kind of Zadik, What Kind of Agos?

When holidays and celebrations of special days in a country are overcast by shadows of cases of urgency, intensive agendas and murder cases, then some things of significance are not going well in that particular country. In our country where things are definitely not going well, those of us at Agos are celebrating a Zadik devoid of Hrant’s body and our 11th anniversary of foundation, both on 5th of April, this week. No matter how strong the urge to curse those who have found us worthy of this pain and separation, such an act is not in our tradition. We do not choose to hurt those who hurt us, to take revenge, to use words of damnation, dream of evil doings, to use acts of crime done against us as a crutch for our future acts of crime. This “WE” encompasses not only Armenians but any brotherly peoples who think the same way. This “WE” embraces all those who believe in peace and it eliminates no one. This may not be in the best interests of a seriously large group of people… We know very well, just as Hrant did, that this ground we stand upon is not safe. Nor does this stance has a short term benefit because this ground does not breed opposition, animosity and any of those profit mechanisms that sort of grounds breed plenty of. This ground has no “bulk ideology” outlook, but has communication and sharing. When we look at people, we choose to see not first their race, then religion, sect, sexual identity and social status but to see that special person for who he/she is, to be able to communicate with him/her and to put value in this because we know that both nationalism and racism which is its extreme state are both diseases. Humanity has caught this disease while going hurriedly in the morning frost from fallacy to reason without drying up its hair properly.

Both Hrant and Agos have maintained this view for 11 years. Always having said “the emperor has no clothes”, endeavored to speak the unspeakable in the knowledge that we are a nation without a tongue or with its tongue removed. As if we were made to repeat word and sentence patterns everywhere in this country, 24 hours a day, in specific situations, as if a loud prompter made us repeat our lines. This is exactly where Agos and Hrant take stage. The prompter is confused. Well, are Hrant and Agos that important? Doesn’t this country has other immense problems, and loads of democrats who make all these other problems their own and put in immense efforts to solve them? How come a newspaper published by a tiny community covers such a significant place in a country’s destiny? Could it be that we are carried away by illusory perceptions and feelings, overrating ourselves?

Just as negative experiences of the past make one ill, societies also struggle with and suffer from side effects of bitter memories of the past that they are unable to face. The forced emigration of Armenians and the devastating effect of this on the Armenian people [millet] is to this day affecting our present day as a major disaster Turkish peoples have yet to face in their consciences. This is the case for a Turk, and a Kurd, a Circassian, a Laz, a Turkmen and an Armenian. This was what Hrant referred to when he said “We are all sick”. This fear of facing causes an eclipse overshadowing Turkey’s future, laying a paralyzing claim on her intellect and the whole of her values. I can assert without any reservations and with boldness that when Turks and Armenians face the issue of forced emigration in a realistic manner and with integrity, they will be released form other fears and anxieties that they hold which disease them. And the only way of doing this is to try talking without distorting scientific facts and consciences, fearlessly and calmly.

This is what Hrant and Agos have been doing for the past 11 years. Talking, telling, and communicating. There were many attempts trying to silence him. He got reactions not only from outside but also from within the Community. Finally, like his ancestors, fell victim to vicious hearts where love and compassion had emigrated by force. Nevertheless, the Agos without Hrant, will continue following the same path. This is not to challenge anybody but a state of existence… Because we know that first there were words and a person who has no words is not living. According to this view which many may find absurd, in fact Hrant is not dead. In this sense, in the hearts and minds of tens of thousands attending the funeral ceremony following his death, Hrant has resurrected.
This is why this year, Zadik is more filled with grief but also much more precious compared to past holidays.

Agos newspaper, 06.04.2007

Sunday, April 22, 2007

Böyle başa böyle traş

Perihan Mağden

Cuma günkü Hürriyet'te Yalçın Doğan: "Her cinayet, her saldırı, toplumu her geren olaydan sonra, İÇİŞLERİ BAKANI Abdülkadir Aksu kürsüye çıkıyor, aynı anlama gelen ve hiçbiri hiçbir anlam ifade etmeyen beylik sözlerle durumu idare ediyor. İlginç olan yüzündeki ifade, öyle değil elbette, SANKİ GÜLÜYOR GİBİ."
"İçişleri Bakanı olarak Aksu'nun karnesi kırık notlarla dolu.
Üç parti değiştiriyor, ama nedense hep el üstünde, hazret hep DEĞİŞMEZ İçişleri Bakanı," yazıyor. Cuma cuma.
Hrant Dink öldürüldüğünde Muhteşem Düo (Pişkinlikler Şövalyeleri) İstanbul'a ışınlanıp kameraların karşısındaki yerlerini aldıklarında (Çiçek'le Böcek) 'O-HA!' olmuştum. Tiksinmiştim memleketin gidişatından.
301 Çiçek ile Mevcutlu Aksu! Dink öldürülmüş; karşımıza (19 yaşındaki çocuklar çetesinden evvel) bunları çıkartıyorlar 'teminat' olarak.
Aksu'nun mütemadiyen İçişleri Bakanı kaldığı bir ülkede yaşıyor olmanın demokrasi ayıbı dahi başlı başına yeter! Artanlarla da çocuk çeteleri, bıçak tabanca, vurmaca doğramaca.
Medyalamamızın Amiral Gemisi'nin deniz subaylarından biri dahi bu haklı isyanı dile getiriyor.
Sürekli SIRITIYOR Aksu ve ne kadar sırıtsa az. "Ben ne derinnn 1 İçişleri Bakanıyım. İktidarlar devrilir, o gider bu gider; ben mutlaka gelirim. Hiçbi halta yaramam. Ota da, çoka da bulaşmam bakanbakan yuvarlanır giderim. Siz boşunuza yormayın çenenizi," diye DE eminim zevklenip nice zevklenmelerinin yanında, hakikaten Mütemadi Natürel 1 Sırıtış'ı var, habire sergiliyor.
Rahşan Ecevit'ten Bahçeli'ye, memleketimizdeki MÜTHİŞ Misyoner Tehlikesi'ne alakaları çeken aklıevvellerin hepsini de kutlarız! Tehlikeyi uzaklarda aramayalım. Tüm bu şizoid/paranoid tohumculuk çalışmaları eserlerini vereceklerdi, veriyorlar. Pıtrak pıtrak.
Pelitli'deki internet kafelerde, İHLAS Boğazkesen Yetiştirme Yurtları'nda filan memleket işsiz/güçsüz/okulsuz/eğitimsiz/geleceksiz kımıl zararlısı kaynıyor. Bunların tek meşgalesi 'vatan kurtarmak'. Vatan elden gitmesin de, bunların elinden gitsin. Tek gailesi bu okumasız yazmasız beyinlerinin.
Akşam haberlerinde sorgu esnasında nasıl da rahat, nasıl da çocuklar gibi şen olduklarını anlatmaktaydı Fatih Portakal, Malatya'dan, Kanal D'de. E, gazalarının 'mübarek' olduğuna inanıyorlar. Boğaz kesmelerin tümünü camdan atlayan ağbimsilerine yüklemişler, Rahip Santoro'nun katili küçük Ogün'ün annesinin mahkeme çıkışında kameralara haykırdığı gibi, "Allah için yatar" ve çıkınca Malatyalı Katiller Galerisi'ndeki şanlı yerlerini alıverirler. Köşeci filan olurlar ultra dinci nasyonalist gazetelemelerde. Ya da Ağca gibi Hıristiyanşizoid olurlar hapiste. Rüzgâr nereye savurursa artık.
Malatya'dan Trabzon'a her yer bu zavallı çocuklar kaynıyor ve Hükümetimiz (Olacak) Aksu'yu görevden ALMAK gibi asgari demokratik bir jesti DAHİ bizlere çok görüyor. Aman cumhurbaşkanlığı seçimleri var, aman sonra seçimler, aman Askeriye'yle gerilmesin aralar aman aman. Yaman yaman.
Küçük Hesapların Ak Partisi, tamam iktidarda kalmayı 'becerip' yakın çevre sınıflarını nemalandırmaya muvaffak oluyor ve fakat Türkiye çok karanlık sulara girdi, ilerliyor, lanetlenmiş bir şilep gibi seyrediyor bu korkunç sularda.
Hiçbir önemi yok karrrdeşim: Borsa yükseldi perşembe günü, dolar sudan ucuz, Araplar'a İETT arsasını ne biçim pazarlamışız, yurtdışından yağan esrarengiz sıcak paranın haddi hesabı yok.
AK Parti'yi yalnızca bunlar alakadar ediyor. Yalnızca bunlar alakadar ediyor ki, bu denli işe yaramaz, bu denli herkesin (Hürriyet subaylarının dahi) tepkisini toplayan bir Aksu inatla, görmezden, duymazdan gelinerek/aldırışsızca 'görevden' alınmıyor da alınmıyor.
Politikacı birine sordum bir kez Mültefit Kürt Aksu'nun sırrını? Vazgeçilmezliğinin, derinnn devlet adamlığının YANI SIRA (bi şeyler daha olsun, diil mi?) neye dayandığını?
"Çok idarecidir," dedi. "Gelene ağam, gidene paşam; dünya yansa umuru değil, öyle biridir."
Eminiz öyle BİRİ olduğuna.
Süleyman Demirel'in şahikasını yaratıklandırdığı sorunlu zamanlarda ARAZİ OLMA sanatının büyük bir virtüözü olduğundan da eminiz.
Asker, polis, jandarma idare ediyordur mükemmelen 'Bizim Abdülkadir' Modeli.
Ama İçişlerimizi idare edemiyor. Yani karanlık cinayetlerin karanlıkta kalmasını TEMİN ETMEK ise 'idare etmek' (ki, eminim öyledir) 'mükemmel' idare ediyor idaresizliği de-
Artık bu adamın Alis'in Kedisi gibi (Halk arasında: Yorkshire Kedisi) suratından bir an bile kaybolmayan (kendinden memnun/pozisyonundan memnun) sırıtmasıyla mütemadiyen İçişleri Bakanlığı'nı işgal etmesi biraz FAZLA olmuyor mu?
Sayın İNADIM İNAT AK Parti Yetkisizleri?
Asgari bir demokratik nezaketti cumhurbaşkanı adayının açıklanması. Hayır bu germe/oyalama oyunuyla esasında azami derecede sembolik kalması gereken bu makamın önemini köpürtelim. En mühimi: gündemi işgal edelim. Gerelim, gerdirelim, oynayalım, zıplayalım.
Bu esnada kendini 'hakiki' Müslüman farz eden küçük kardeşleriniz İHLAS yurdundan çıkıp korumasız misyonerleri boğazlasınlar.
Aksu sırıtsın. Siz eşelenin.
Bizim kafamızda berberliği öğreniyor olsanız, ona bile razıyım.
Yalnızca salonlarınızı mermerliyorsunuz. O kadar. Rüküş rüküş.

Radikal, 21.04.2007

Thursday, April 19, 2007

Nerede duruyoruz

Bize göre Akhtamar, bazen Ağtamar, bazen de Ahtamar.

80’lere kadar böyleyken, 80’lerde artık ne olmuşsa Akdamar olmuş bu bin küsur yıllık mabet. Ani’nin, Anı olması gibi, diğer pek çok yer ve tarihi yapı da şayet fiziksel olarak yok edilememişse, ya yok farz edilmiş, ya da ait oldukları uygarlıkla bağları silinmeye çalışılmış. Eh, isimler de bu savaşın döndüğü en görünür alan. Ermeni Tehciri’nden hemen sonra başlayan bu isim vandalizmi Cumhuriyet tarihi boyunca da devam etmiş dalgalar halinde. İncelediğinizde, bu dalgaların en milliyetçi dönemlere denk düştüğünü de görürsünüz. Oldukça anlaşılır.

Pek çok şey ifade ediyor olmalı bu isim savaşları, hem Bizler hem de Onlar için. Bu Biz ve Onlar çok netameli bir sınıflama. En akıllı, bilgili, vicdanlı ve duyarlı kişileri dahi yanıltabilecek bir genelleme. Genellemelerin hangisi adil olabilmiştir ki zaten! Genellemek, işte adı üstünde, eşsiz, insani, özgün, farklı her şeyi bir tanımın, adın ve sıfatın içine hapsetmek demek. Peki niye ihtiyaç duyarız ki buna? Korkuyor olmalıyız. Korkularımızla yüzleşmekten korkuyor olmalıyız. Ya bu korkuların altından genellemelerimizle içimizi serinlettiğimiz kabullerden daha farklı bir şey çıkarsa diye. Yüzleşmek eğer ortadaki bir noktaysa, birbirlerini genelleyen bu Biz ve Onlar, o orta noktanın iki ucundaki marjinal uçları temsil ediyor. Böylelikle birbirlerini genelleyen iki kesim, birbirlerinden en uzak noktada duruyorlar. Böylesi hem daha güvenli geliyor, hem de kolay. Çoğu zaman da daha kazançlı.

Surp Haç Kilisesi’nin restore edilmesi bu anlamda çok hassas bir noktada duruyor. Bu açılışın ne anlama geldiği, nasıl yorumlanması gerektiği tamamen olaya nereden baktığınızla ilgili. Bir açıdan açılış pek çok dram ve trajedi içeriyor. Daha çok, şu anın geçmiş üzerinden değerlendirmesi. Bir halkın dramı, rafine bir uygarlığın doğduğu topraklarda uğramış olduğu hazin muamele ve hâlâ, hâlâ yıkıntılar üzerinden süren sembol ve isim savaşları. Bu başlı başına yaralayıcı… Nitekim Dünya Ermenileri Patriği Karekin II, yayınladığı Zadik mesajında bu konuya buradan bakmayı tercih ediyor. Türkiye’den de yükselen çok ciddi yorumlar var bu bakıştan kaynaklanan.

Diğer uçta da bildiğimiz o reddeden duruş var. Farklılıkları yok sayan, ondan korkan ve hem tarihi, hem bu günü kendi tahayyülüne göre biçimlemek isteyen bir görüş. Tüm bu karmaşa içinde, ortada duran, ortadan görmeye çalışan bakış, ne yazık ki hâlâ çok cılız ve baskı altında. Genellemelerin dışına taşan, Öteki’yi anlamaya gayret eden tüm çabalar büyük bir mukavemet görüyor. Hâlbuki daha demokratik, daha huzurlu ve daha müreffeh bir Türkiye, o cılız bakışın ülke politikasına nüfuz etmesiyle mümkün olabilecek. Dikkat ediniz, bu ülkede dün ve bugün alınan tüm anlamlı mesafeler bu bakış açısından üreyerek hayat bulmuş.

İşte Van Surp Haç Ermeni Kilisesi’nin restorasyonu ve açılışı bu ortadan bakışa göre bence çok da kıymetli bir açılım ifade ediyor. Haç tartışmaları, açılış tarihinde yaşanan sıkıntılar, hadisenin siyasal bir malzeme olarak kullanılma teamülünün arasında, bu hadise Türkiye’nin Ermeni politikasında önemli bir kırılma noktası olarak da görülebilir. Doksan yıllık travmatik Türk-Ermeni ilişkileri tarihinde bu açılışın değerini görmemeye çalışmak büyük bir fırsatın kaçırılmasına, bu dengeli duruşu kurmaya çalışan onca siyasetçi ve kurumun da teşviklerinin kırılmasına yol açabilir. Hani, iki uçta kendi tercihleri doğrultusunda aslanlar gibi duranlara söyleyecek bir şey yok. Ama ortada durduğunu zannedenlerin arada bir konumlarını kontrol etmelerinde fayda var. Bu kadar az görünmemiz ve bu kadar cılız ses vermemizi başka türlü izah etmek zor çünkü.

Hrant tek başına ortada dururken, çoğumuz onu kenardan seyrediyorduk.

Wednesday, April 11, 2007

Nasıl bir Zadik, nasıl bir Agos?

Bayramlar ve özel günler ivedi vakaların, yoğun gündemlerin ve şüphesiz cinayetlerin gölgesinde kaldığında o ülkede önemli bir şeyler yolunda gitmiyor demektir. Bizler de, işlerin hiç de yolunda gitmediği ülkemizde, bedenen Hrant’sız bir Zadik (Diriliş) Yortusu ve aynı güne denk gelen (5 Nisan 1996) 11. kuruluş yıl dönümümüzü kutluyoruz bu hafta. Bize bu acıyı ve bu ayrılığı reva görenleri lanetlemek gelse de içimizden, bizim böyle bir geleneğimiz yok. Canımızı yakanların canını yakmayı, öç almayı, bela okuyup şer düşleri kurmayı, bize karşı işlenen suçları gelecekte işleyeceğimiz suçların payandası yapmayı seçmiyoruz biz. Bu BİZ, sadece Ermenileri değil, böyle düşünen tüm kardeş halkları kapsıyor. Orada barışa inanan herkes var ve asla dışlayıcı, ırk-çı değil. Bu ciddi büyüklükte bir kesimin işine gelmeyebilir; hoşuna gitmeyebilir de… Durduğumuz yerin, tıpkı Hrant’ın durduğu yer gibi güvenli bir yer olmadığını da çok iyi biliyoruz. Bu duruşun kısa vadeli bir getirisi de yok. Çünkü bu yer karşıtlık, düşmanlık ve o zeminin bolca sunduğu kar mekanizmalarını üretmiyor. Bu yerde toptancı bir zihniyet yok, iletişim ve paylaşım var. İnsanlara baktığımızda o insanın önce ırkını, sonra dinini, mezhebini, cinsel kimliğini, sosyal statüsünü değil, o özel kişiyi görmeyi, onunla iletişim kurabilmeyi ve buna değer vermeyi seçiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, milliyetçilik de, onun gemiyi azıya aldığı biçimi ırkçılık da bir hastalıktır. İnsanlık bu hastalığı bâtıldan akıla giderken, saçını kurutmadan dışarı çıktığı sabah ayazında kapmıştır.

İşte hem Hrant, hem de Agos 11 yıldır bu görüşü savundu. Hep kral çıplak dedi ve konuşulmayanı konuşur kılmak için çabaladı. Çünkü biliyordu ki, bizler dili tutulmuş, daha da ötesi, dili koparılmış bir milletiz. Bizlere sanki belirli durumlarda tekrarlayacağımız söz kalıpları verilmiş ve sanki ülkenin her yerinde, gece gündüz 24 saat gür sesli bir suflör bizlere bunları tekrarlamaktadır. İşte Hrant da, Agos da tam bu noktada sahneye çıkıyor. Suflorun aklı karışıyor? Peki Hrant ve Agos gerçekten bu kadar önemli mi? Ülkenin koca koca başka sorunları, bu başka sorunları dert edinen onca demokratın onca çabası yok mu? Küçük bir cemaatin çıkardığı bir gazete, nasıl olur da koskoca bir ülkenin kaderinde önemli bir yer edinir? Yoksa algı ve duygularımızın yanıltmasına kurban gidip, gereğinden fazla mı önemsiyoruz kendimizi?

Tıpkı mazide yaşanan olumsuz tecrübelerin kişiyi hasta etmesi gibi, toplumlar da geçmişlerinde yüzleşemedikleri acı hatıraların yan etkileriyle boğuşurlar. Ermeni tehciri ve bu tehcir esnasında Ermeni milletinin yaşadığı yıkılış, Türkiye halklarının vicdanında henüz yüzleşilememiş büyük bir felaket olarak günümüzü etkilemeye devam etmektedir. Bu Türk için, Kürt için, Çerkes, Laz ve Türkmen için böyle olduğu gibi, Ermeni için de böyledir. Hrant “Bizler hastayız” derken bunu kastediyordu. Bu yüzleşme korkusu Türkiye’nin ana tıkacıdır. Size hiç çekinmeden ve büyük bir cüretle söyleyebilirim ki, Türkler ve Ermeniler tehcir sorunuyla gerçekçi ve onurlu bir biçimde yüzleştiklerinde, kendilerini hasta eden diğer korku ve endişelerinden de özgür olacaklardır. Bunun da tek yolu bilimi ve vicdanı eğip bükmeden, korkmadan, sakince konuşmaya çalışmaktır.

İşte Hrant ve Agos 11 yıldır bunu yaptı. Konuştu ve anlattı. Hrant pek çok kez susturulmaya çalışıldı. Sadece cemaat dışından değil, içinden de tepki aldı. Nihayetinde, ataları gibi sevginin tehcir edildiği kötü yüreklerin kurbanı oldu. Mamafih Hrant’sız Agos bundan böyle de aynı şeyi yapacak. Bu bir meydan okuma değil; bir varoluş biçimi… Çünkü biliyoruz ki başlangıçta söz vardı ve sözü olmayan insan ölüdür. Çoğuna saçma gelecek bu teze göre, aslında Hrant ölmemiştir. Bu manada, onun ölümü ardından düzenlenen cenaze töreninde on binlerce kişinin aklı ve yüreğinde Hrant yeniden dirilmiştir.

Bu nedenle bu Zadik, diğerlerinden daha hüzünlü, ama çok daha değerlidir.

Agos Gazetesi,05.04.2007


Thursday, April 05, 2007

Biz kimiz?

Milliyet’in Tarhan Erdem yönetiminde KONDA’ya yaklaşık elli bin kişi ile yüz yüze görüşerek hazırlattığı “Biz Kimiz?” araştırmasında ve bundan hemen evvel, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” sloganlarının tartışılma biçiminde, toplumsal bilinçaltımızın ne gibi korkularla yüklü olduğu, ya da toplumsal hafızanın, toplumsal algının nasıl şekillendiği çok belirgin bir biçimde açığa çıktı. Benim dikkatimi çeken husus, tıpkı Yusuf Halaçoğlu’nun Hrant Dink’in cenazesine gelen topluluğun sayısını azaltabilmek için akıl almaz yollara başvuruşu gibi, Konda’nın araştırmasının nüfus algısı ile ilgili bölümlerinin yorumlanmasında ve internette dolaşan ivedi notlu dosyalarda Türkiye’deki Türk, Sünni ve Müslüman olmayan kesimlerin genel nüfustaki yerinin mümkün olduğunca azaltma çabaları oldu. Değerleri, hak taleplerini, düşünce özgürlüğünü ve ibadet eşitliğini nüfus oranlarına göre düşünen, ya da zaten çoğunluğun lehine olan adaletsiz durumu nüfus oranlarına göre aklama çabalarına girişen patetik bir ruh durumu bu. Bu yaklaşımın açık bir ırkçılık içermesi bir yana, toplumsal dengelerin nasıl bir anlayışın üzerine kurulmuş olduğu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin tam da bu anlayışla nasıl reddedildiği de kendini açıkça ortaya koyuyor. Bu zihniyet pek tabii ki Kürt meselesini sadece bir terör sorunu, Ermeni Meselesini diaspora ve Ermenistan’la girişilmiş bir onur savaşı, Kıbrıs Meselesindeki yeni açılımları da Kıbrıs’ın Rum’a satılması olarak algılıyor. Bu anlayış Alevi, azınlık ve insan hakları gibi, ilişkili tüm konularda aynı biçimde tezahür etmekte.

Dolayısıyla bu bakış açısında, Güneydoğu’nun Türkiye’nin genelinden neden üç kat daha yoksul olduğu, yine Güneydoğu Bölgesi’nin okur-yazarlık oranında Türkiye ortalamasının neden üç kat, üniversite eğitiminde de beş kat gerisinde kaldığı ve tüm bu verilerin Kürt Sorunu’nda ne gibi etkilerinin olabileceği gibi yorumların pek bir kıymetiharbiyesi yok. Hatta böyle araştırmalar yapmak, yorumlamak ve siyasete bunun üzerinden politikalar üretmesini tavsiye etmek bölücülük yapmakla eşdeğer. Nitekim Atatürkçü Düşünce Derneği Milliyet’in “Biz Kimiz” araştırmasını halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiği gerekçesiyle savcılığa şikâyet etti. Lakin buna rağmen aynı kesimlerce bu ülkede yaşayan Türk Müslüman ve Sünni olmayanların sayılarının abartıldığı kadar çok olmadıkları özellikle vurgulanıyor. Bu yapılırken bir yandan da Kürtlerin Türklerin aleyhine kasıtlı biçimde çoğaldıkları gibi, gerçek dışı, kasıtlı bilgiler dolaşıma çıkıyor. Güneydoğu’nun fakirliği ve eğitimsizliği de bu doğurganlığın bir sonucu olarak görülüyor. Hâlbuki gerçek bunun tam tersi: Araştırmalara göre insanlar çok doğurdukları için fakirleşmiyor, bilakis, fakirleşen halk kesimi her zaman daha çok doğurma eğiliminde. Buna ilaveten kafa sayısına göre partilerle oy pazarlığı yapan toprak ağalarının bu nüfus hareketlerini kontrollerinde tuttuğunu da biliyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde –son örnekleri Güney Amerika’da dünya sahnesinden çekilmek üzereler- on binlerce, hatta yüz binlerce dönüm arazilere hükmeden toprak ağaları yok. Bu ağalar Ermeni Tehciri’nde beri derin devletle derin ilişkiler içersindeler ve neredeyse hepsi de TBMM’de halklarını temsil ediyorlar.

O zaman, bu sorunların nasıl bir tarihi perspektiften gelerek şekillendiği, nasıl ilişkiler üzerinde temellenip süregeldiği ve nasıl sorunlara yol açtığı çok ciddi bir soru. Ve bu soru, ya Halaçoğlu’nun yaklaşımı gibi, “aslında o kadar çok değiller, o zaman ciddiye alınmayabilirler”, ya da “kaba kuvvetle çözülmesi gereken bir güvenlik sorunu” anlayışıyla cevaplanmak isteniyor. Bu güne kadar uygulanan politikalar belli ki her geçen gün ülkeyi daha da önü alınamaz bir huzursuzluğa itiyor. Bu zihniyet yeni değil, geçen yüzyılın başında baş gösteren Ermeni Meselesini Ermeni nüfusun tamamını yerlerinden sürerek çözmeye çalışan, sonra da bizzat kendi ağızlarıyla artık böyle bir sorunumuz kalmamıştır diyen zihniyetin ta kendisi. Sorunun gerçek teşhisi, sorumluların üzerine güçlü bir ışık tutuyor. Sergilenen tüm telaş, tüm panik, tüm hırçınlık da bundan.

Agos Gazetesi, 29.03.2007

Followers