Wednesday, April 11, 2007

Nasıl bir Zadik, nasıl bir Agos?

Bayramlar ve özel günler ivedi vakaların, yoğun gündemlerin ve şüphesiz cinayetlerin gölgesinde kaldığında o ülkede önemli bir şeyler yolunda gitmiyor demektir. Bizler de, işlerin hiç de yolunda gitmediği ülkemizde, bedenen Hrant’sız bir Zadik (Diriliş) Yortusu ve aynı güne denk gelen (5 Nisan 1996) 11. kuruluş yıl dönümümüzü kutluyoruz bu hafta. Bize bu acıyı ve bu ayrılığı reva görenleri lanetlemek gelse de içimizden, bizim böyle bir geleneğimiz yok. Canımızı yakanların canını yakmayı, öç almayı, bela okuyup şer düşleri kurmayı, bize karşı işlenen suçları gelecekte işleyeceğimiz suçların payandası yapmayı seçmiyoruz biz. Bu BİZ, sadece Ermenileri değil, böyle düşünen tüm kardeş halkları kapsıyor. Orada barışa inanan herkes var ve asla dışlayıcı, ırk-çı değil. Bu ciddi büyüklükte bir kesimin işine gelmeyebilir; hoşuna gitmeyebilir de… Durduğumuz yerin, tıpkı Hrant’ın durduğu yer gibi güvenli bir yer olmadığını da çok iyi biliyoruz. Bu duruşun kısa vadeli bir getirisi de yok. Çünkü bu yer karşıtlık, düşmanlık ve o zeminin bolca sunduğu kar mekanizmalarını üretmiyor. Bu yerde toptancı bir zihniyet yok, iletişim ve paylaşım var. İnsanlara baktığımızda o insanın önce ırkını, sonra dinini, mezhebini, cinsel kimliğini, sosyal statüsünü değil, o özel kişiyi görmeyi, onunla iletişim kurabilmeyi ve buna değer vermeyi seçiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, milliyetçilik de, onun gemiyi azıya aldığı biçimi ırkçılık da bir hastalıktır. İnsanlık bu hastalığı bâtıldan akıla giderken, saçını kurutmadan dışarı çıktığı sabah ayazında kapmıştır.

İşte hem Hrant, hem de Agos 11 yıldır bu görüşü savundu. Hep kral çıplak dedi ve konuşulmayanı konuşur kılmak için çabaladı. Çünkü biliyordu ki, bizler dili tutulmuş, daha da ötesi, dili koparılmış bir milletiz. Bizlere sanki belirli durumlarda tekrarlayacağımız söz kalıpları verilmiş ve sanki ülkenin her yerinde, gece gündüz 24 saat gür sesli bir suflör bizlere bunları tekrarlamaktadır. İşte Hrant da, Agos da tam bu noktada sahneye çıkıyor. Suflorun aklı karışıyor? Peki Hrant ve Agos gerçekten bu kadar önemli mi? Ülkenin koca koca başka sorunları, bu başka sorunları dert edinen onca demokratın onca çabası yok mu? Küçük bir cemaatin çıkardığı bir gazete, nasıl olur da koskoca bir ülkenin kaderinde önemli bir yer edinir? Yoksa algı ve duygularımızın yanıltmasına kurban gidip, gereğinden fazla mı önemsiyoruz kendimizi?

Tıpkı mazide yaşanan olumsuz tecrübelerin kişiyi hasta etmesi gibi, toplumlar da geçmişlerinde yüzleşemedikleri acı hatıraların yan etkileriyle boğuşurlar. Ermeni tehciri ve bu tehcir esnasında Ermeni milletinin yaşadığı yıkılış, Türkiye halklarının vicdanında henüz yüzleşilememiş büyük bir felaket olarak günümüzü etkilemeye devam etmektedir. Bu Türk için, Kürt için, Çerkes, Laz ve Türkmen için böyle olduğu gibi, Ermeni için de böyledir. Hrant “Bizler hastayız” derken bunu kastediyordu. Bu yüzleşme korkusu Türkiye’nin ana tıkacıdır. Size hiç çekinmeden ve büyük bir cüretle söyleyebilirim ki, Türkler ve Ermeniler tehcir sorunuyla gerçekçi ve onurlu bir biçimde yüzleştiklerinde, kendilerini hasta eden diğer korku ve endişelerinden de özgür olacaklardır. Bunun da tek yolu bilimi ve vicdanı eğip bükmeden, korkmadan, sakince konuşmaya çalışmaktır.

İşte Hrant ve Agos 11 yıldır bunu yaptı. Konuştu ve anlattı. Hrant pek çok kez susturulmaya çalışıldı. Sadece cemaat dışından değil, içinden de tepki aldı. Nihayetinde, ataları gibi sevginin tehcir edildiği kötü yüreklerin kurbanı oldu. Mamafih Hrant’sız Agos bundan böyle de aynı şeyi yapacak. Bu bir meydan okuma değil; bir varoluş biçimi… Çünkü biliyoruz ki başlangıçta söz vardı ve sözü olmayan insan ölüdür. Çoğuna saçma gelecek bu teze göre, aslında Hrant ölmemiştir. Bu manada, onun ölümü ardından düzenlenen cenaze töreninde on binlerce kişinin aklı ve yüreğinde Hrant yeniden dirilmiştir.

Bu nedenle bu Zadik, diğerlerinden daha hüzünlü, ama çok daha değerlidir.

Agos Gazetesi,05.04.2007


6 comments:

menan said...

Sevgili büyüğümüz sen gideli hemen hemen 7 ay oldu ya bu ülke 77 yılını kaybetti.Seni anlamadılar, görmediler, bilmediler. Ve senden sonra da hiçbir çaba sarf etmediler anlamak için. Bizler şunu biliyoruz ki seni anlamak istemeyenler bir gün anlaşılamamaktan şikayet edecekler. Çünkü sen onların da sesiydin.Kendi seslerini kısanlar nasıl duyuracaklar ki kendilerini. Cemal Süreya'nın deyişiyle "Herşey geç gelmiyor mu yurdumuza" umarım sen geç gelmezsin bu topraklara yoksa karanlığa biraz daha saplanmış olacağız. Sevgilerle ruhun şad olsun

menan said...

gelmiş olmak yetmez
ellerin küçüldüğü dünyada
gözlerin daha kan için kapandığı ama açılmadığı
susuz topraklara akıp akmak gerek
bultların yere inmesi ve inmesi gerek
yorucu aşka kalem çalmak
dizlerin çembere alışması lazım biraz geoid için
yani ki yüzlerin zenci de sarışın da olması gerek
gitmiş olmak da yetmez gitti mi sen gibi hem sarışın hem zenci ölebilmeli.keşke yüzümüzün yarısı zenci yarıs sarışın olsaydı TANRIM.RUHUN ŞAD OLSUN

menan said...

bir uzak rüya olur ellerim
sana bakar düşer kendisi
ayaklarımızdan bize biz olanlardan
dalıp gider bir uzak iklim
oluşlarda
ve çocukluğumuza bir yol vae gel
gel al
bil o yolları
tüm çocuklarındır
tüm sabahın oyunlarımızda yatsıya kal bize
yağ da bal da satarız biden büyük
abilerimize ablalarımıza
yolumuz var tüm evlere çıkan ve sokaklara bağlanan ayaklarımız var
sen gel bize sana el verelim bizim bahçelerde. Menanadadn saygılarla

menan said...

sevgili iyi niyet nişanesi gerçi haberin vardır ya bir de benden duymanı istedim hani bir Mehmet Uzun Abimiz vardı ya işte o da tüm iyi niyetiyle yanına geldi. Dedim ya haberin vardır.Nasıl olmaz ki çünkü tüm güzel insanlar birbirlerini bulurlar ellerinden hiçbir şey gelmezse bile güzel olanı bulurlar eminim ki seni bulmuştur. senin İsa'yı bulman gibi Che'yi Artin Kemal'i Sabahattin Ali'yi Musa Anter'i Metin Göktepe'yi ve adlarını sayamayıp da kendilerinden özür dilediğim tüm devrimcileri bulman gibi. Haksız mıyım? Şimdilik hoşçakal..

menan said...

Evet hocam tekrardan merhaba...
seni anmak bu sefer
genç ömrümün yeni yol düzeylerinde
ve geçecek ömrümün her halinde
biraz ağzımın içi acır dil mimiklerimden
yayılan biraz yayılan gibi
deniz çakılları dökülünce eteklerimden
bir ay iner suyun sana saklı aynalarına
yayılan sana yayılan acıları gibi
alacaklıdır ay herkesten güneşten bile tanrıdan bile
iyi ama kim bildi ayın bu halini
annesi ölmüş halini
kim yıkadı ayın kendisini ve annesini
ve aynada kim gördü en son büyüklüğünü
iyi bildim bildim sonunda
ne ben gördüm ne kimseler
bir vardı bir yoktu ay geldi ay geçti bir kış sabahı
hala üşüyen baharlarımızla bekler dururuz nice ayalar geçti. hoşçakal

Anonymous said...

Ben almanyadan sevgi, gercekten cok guzel bir blog, eger twitter veya facebook sayfasi varsa hemen
ekliycegim.

Followers