Thursday, May 24, 2007

Bize başka bir halk lazım

Türkiye gerçekten de olağanüstü günler yaşıyor. Türkiye’nin bu olağanüstü siyasi gündemine eşlik edercesine gökyüzünde de, yeryüzündeki temayüle koşut olağanüstülükler yaşanmaya başladı. Bildiğiniz gibi, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği Cumhuriyet mitingleri serisinin sonuncusu 19 Mayıs’ta Samsun’da yapılacak. Bununla birlikte Salı günü basına yansıyan bir habere göre, aynı günün gecesi Venüs ve Ay, bayrağımızı oluşturacak şekilde yan yana gelecekmiş. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi öğretim üyeleri bu tarihi olayı basına heyecanla açıkladılar. Bu açıklamalarda bu hadisenin 19 Mayıs’a, üstelik böyle bir konjönktüre denk gelmesinin ilahi bağlantılarına göndermeler yapıldı. Ancak zannederim bir husus atlanmış. Bu da benim katkım olsun: Şöyle ki, gökyüzündeki bu ulvi durum gece daha iyi görünecek ve bu görüntü saat gece yarısına doğru semadan silinecekmiş. Gece yarısı size neyi hatırlatıyor? Söyleyeyim: E-muhtıranın verildiği saat... Yeryüzünün ve gökyüzünün güçleri birbirleriyle mükemmel bir uyum ve işbirliği içerisinde hadiseyi el ele götürüyorlar. Her şey Türkiye’nin laik rejimi için…

İşin içine gökyüzü de karıştığına göre, Türkiye’de gerçekten durum ciddi olmalı. Öyle ki, yüz binlerce vatandaş meydanlara sökün ediyor, İzmir’de düşman bir kez daha denize dökülüyor, memleket yeniden kurtarılıyor. Kimden? Halkın belirli bir kesiminden. Şeriat tehlikesi, bölünme senaryoları ve komplo teorileri gırla gidiyor ama, bunca provokasyona rağmen –çok şükür- vatandaş henüz birbirine düşmüş değil. Vatandaş iyi niyetli. Kimse ülke karışsın, kardeş kardeşi kırsın istemiyor. Bu iyi. Çünkü artık güvenecek ne hukukumuz, ne de bağımsız işleyen bir siyasi sistemimiz var. Mümtaz Soysal’ın çıktığı son tv programında dediğinin aksine (rejim, halkın ellerine teslim edilemeyecek kadar mühim bir meseledir) halk -tüm kafa karışıklığına rağmen- ülkenin siyaseti ve hukukunun bir adım önünden gidiyor.

Şu son aylarda olan biten her şeyi herkes kendi açısından yorumluyor. İşin garibi bu yorumların her birisinin de kendine göre haklılık payları var. Halk cumhuriyetin kuruluşunda ağzına tıkılan lokmanın tadına seksen yıl gargara yaptıktan sonra henüz varıyor. Mamafih henüz geçmişle yüzleşme aşamasına gelinemediği için kafalar ciddi biçimde karışık. Sorunların varlığı şöyle böyle fark ediliyor ama, gerçek nedenleri –dedik ya, geçmişle yüzleşilemediğinden- analiz edilemiyor. Bu sıkışmışlık ve çaresizlik hissi ile alanları dolduran aşırı biçimde uyarılmış halk, yüz binlerin dirsek teması ile kendini o anlık iyi hissediyor. Tıpkı Hrant’ın cenazesinde bizim de kendimizi iyi hissettiğimiz gibi. Lakin eve döndüğümüzde, hatta miting alanından ara sokaklara dalıp benzerlerimizle göz temasımızı kaybettiğimiz anda, elimizdeki şeyin ne kadar geçici ve güvenilmez olduğunu anlıyoruz. Anlıyoruz ki, kendimizi yalnızken de iyi ve güvende hissedebilmenin tek çaresi var. Nedir o? Demokrasi. Herkes için, her zaman, tam ve eşit işleyen sıhhatli bir demokrasi.

Türkiye dönüşüyor. Kendini Atatürkçü ve laiklik koruyucusu olarak tanımlayan, lakin gerçekte kendi kliklerinin menfaati için ülkenin en hassas dengeleriyle oynayanların hareleri pul pul dökülüyor. Kısa vadede nelerin olacağını tahmin etmek zor. Ama uzun vadede bu süreç tersine dönmeyecek. Halk gün geçtikçe korkutulmuşluğunun, aldatılmışlığının daha çok farkına varacak. İnternet dünyasının tüm mesafeleri bir tuşa indirdiği ve orta ölçekli bir Perşembepazarı esnafının Çin’den ithalat yapabildiği bir toplumsal hareketlilikte Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarıyla, Diyanet İşleriyle, Denktaşlar, Soysallar, Nur Serterler ve mezarlıklardan kemik aşırma zihniyle gelinecek nokta, 19 yılda bir gökyüzünden medet uman bir akıldışılığa savrulmaktır. 19 yıl nereden mi çıktı? Venüs ile Ay bir daha bundan 19 yıl sonra, yani 2026 yılında ay-yıldız konuma gelecekmiş, ondan.

Kim öle kim kala.

Agos gazetesi, 18 Mayıs 2007

We need a new people

Turkey is passing through a genuinely extraordinary phase. As if to accompany this extraordinary political agenda of Turkey, extraordinary events in parallel with the tendencies on earth have started to occur up in the sky also. As you know, the final demonstration in the series of demonstrations organised by the Ataturkist Thought Association to rally support for Turkey’s secular regime will be held in Samsun on May 19. On the other hand, according to a report announced in many newspapers on Tuesday, on the same night Venus and moon will pair up depicting our flag. Academicians of Samsun 19 May University announced this historical event to the press in great excitement. The heavenly links of the event in such a conjucture of time were alluded to by the academicians. However, I think something was skipped. Let me make my small contribution: They say this sublime situation in the sky will be seen better at night and the view will disappear by midnight. What does midnight remind you of? I will tell you: the time when the “e-note” was delivered… Powers of earth and the sky are working out the problem hand-in-hand in perfect sync and cooperation. Everything is for the sake of Turkey’s secular regime…


The situation in Turkey must be really serious, as even the sky feels the need to intervene. That is to say, several hundred thousand protesters march, the enemy is dumped into the sea once again in İzmir and the country is rescued all over again. But from whom? From a specific section of the people of this country. Although conspiracy theories and rumours regarding the danger of an Islamic state and the separation of the country are always floating, luckily, the citizens aren’t at each other’s throats yet. The citizen is well-intentioned. Nobody wants the country to be thrown into chaos and brother to kill brother. This is great. Because we neither have laws to trust nor an independent political system to rely on anymore. Contrary to what Mumtaz Soysal said in a recent television interview – “the issue of the regime is too great to pass into the hands of the people” – the people are one step ahead of national politics and law despite all the confusion.


In recent months, everyone has been interpreting everthing from his/her own point of view. The strange thing about this is that everyone is right to a certain extent. After having gargled for about eighty years, the people of this country have just begun to perceive the taste of the food they were fed when the republic was founded. Nevertheless, they are still seriously confused, as there hasn’t come the stage to face the past yet. The presence of the problems is somehow realised, but the real reasons can not be analysed - because, as I just stated, they haven’t faced up to the past. Feeling stuck and desperate, extremely provoked crowds gather for a rally and, standing shoulder to shoulder with hundreds of thousands of other protesters, they momentarily feel good. As we felt at Hrant’s funeral. But by the time we get back home or even when we leave the rally area and enter side streets and lose eye contact with our companions, we understand how temporary and unreliable that feeling is. We understand that there is only one way to feel good and safe even when alone. What is it? Democracy. A reliable democracy which always works fully and equally for everyone.


Turkey is evolving. The true nature of those who define themselves as Kemalists and protectors of secularism but in fact disturb the delicate balance across the country for the sake of their cliques is now being revealed. It is difficult to foresee what will happen in the short term. However, in the long term, the process will not reverse. People will become more and more aware that they are startled and trapped. In this times of social briskness when all distances are reduced to the touch of a key by means of the Internet and a local tradesman in Persembepazarı can import products from China; the mentality of the Turkish History Association, the Turkish Language Association, the Department of Religious Affairs, Denktas, Soysal, Nur Serter, etc. and the mindset which collects bones from the cemetery, will only be thrown to a point of irrationalism which hopes for help from the sky once every 19 years. Are you asking me why it’s 19 years? Because, Venus and the moon will pair up and depict the moon and star of our flag 19 years later, in 2026, again.

God knows who will be here to see that...

Agos Neswpaper, 18 May 2007


Friday, May 18, 2007

Demokrasi yoksa

Türkiye siyasetinin bugünkü tıkanmışlığının pek çok sebebi var. Aslında tüm çözümler de o tıkanmışlığın nedenlerini, tarihsel arka planını anlamakta yatıyor. O zaman birkaç soru soralım: Seksen yıllık mazisi olan bir ülke neden hâlâ kuruluş aşamalarının sıkıntılarını yaşıyor? Neden hâlâ sınırlar konusunda, rejim hakkında, halkın sadakati ve demokrasi ehliyeti üzerinde şüpheler var? Neden hâlâ bu memleketin bizim olduğunu kabullenemiyor, onu her gün yeniden ve yeniden ele geçirmek için çaba sarf ediyoruz? Neden her yerden görülsün diye en yüksek direklere, en devasa bayrakları dikme ihtiyacındayız? Bu kendine güvensizlik, bu korku, bu endişe neden? Neden sakinleşemiyor, günün gerçek problemlerine odaklanamıyoruz? En önemlisi de, cumhuriyet ve demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede, neden GERÇEK siyasi partilerimiz yok?

Cevabı çok basit: Baştan beri, tepeden dayatılan, halkı teğet geçen bir dikta anlayışı ısrarla sürdürülüyor. Cumhuriyet, yönetim biçimi olarak seçildi ama rejimin kuralları çoğu kez hiçe sayıldı. Laiklik gibi rejimin çok hassas olduğu bir kavram, en çok da laiklik koruyucuları tarafından hırpalandı, halkın belirli bir kesimini karşısına aldı. Ekonomi politikaları yatırım ve üretim odaklı olmaktan çıkarak, özellikle 30’lu yılların sonuna doğru ülke vatandaşı olan gayrimüslimleri yağmalama eksenine oturdu. Varlık Vergisi, Çift Kura Askerlik ve sonrasındaki 6-7 Eylül Olayları, 1964 Mübadelesi, rejimin de, demokrasinin de en ağır yara aldıkları kara dönemlerdi aslında. Hedef seçilen kesim gayrimüslimler olduğu için bu durum başta ülkenin genelini pek rahatsız etmedi. Ama burada oluşan yağmacı zihniyet, daha sonra devletin kendi varlığına yöneldi. Aynı zihniyet tüm demokratikleşme çabalarını da kendi varlığına tehdit olarak algıladı. Nitekim darbeler de, kendini hukuk ve demokrasinin üzerinde gören zihniyetin ürünleri oldu. Rejim seçkinleri kendilerini her daim kollayıp kayıracak bürokratik bir ağ yarattılar. Bu ağın işlevsel kalabilmesi için çoğunluk hukuku eğip büktü. Öyle ki, ülkede demokrasi de, hukuk da amaç değil araç haline geldi. Her durumda farklı yorumlandığı ve sıkça ihlal edildiği için, demokrasi kendi özgün standartlarına ulaşamadı. Kurumsallaşamadı. Kökleşemedi. Bu sığ anlayış tıpkı durgun suyun kokması gibi, kendini dışarıya kapamakla kokuştu. Sağlıklı, üretken, dünyayla etkileşen dinamiklerden yoksun kaldı. İçi kof siyasi yapı, artık kendini pazarlayamaz, ülke ihtiyaçlarını karşılayamaz oldu. AB süreci ile bu vaziyet iyice açığa çıktı.

Geldiğimiz bu son noktada sanırım kimse mutlu değil. Bir yanda ‘laiklik elden gidiyor’ fişteklemeleriyle meydanlara taşan yüz binlerce vatandaş, öte yanda evlerinde bu mitinglerin kendilerine karşı düzenlendiğini düşünen diğer yüz binler, ortak bir korku ve endişede birleşiyorlar: Ülkede işler hiç de yolunda gitmiyor… Kamplaşmalardan, toplumsal kutuplaşmalardan rahatsızlar. Herkesin hassasiyet gösterdiği farklı bir konu var. Ancak çözüm konusunda kafalar son derece karışık. Bu aşırı uyarılmışlık ve çaresizlik hissi aslında kimsenin içine sinmeyen ve dayatılan tercihlerin çare olarak algılanmasına yol açıyor. Ya hep, ya da hiç’in ellerine teslim olmuş gibiyiz. “Eğer şeriat gelecekse darbe olsun”, “AKP geleceğine ne olursa olsun CHP’ye oy verelim”, “Madem rejim tehlikede, demokrasiden, hukuktan taviz verilebilir” diyenlerin ruh durumu bu.

Bir an evvel sakinleşmek, ister laik, ister mütedeyyin, ister liberal olsun, her görüşten insanın temel gereksiniminin demokrasi olduğunu anlamak gerekiyor. Bugün böyle bir çıkmazın içinde debeleniyor oluşumuz, geçmişte demokrasiye sahip çıkmamamızdan, hatalarımızla yüzleşmememizden, işimize gelen antidemokratik uygulamalara kucak açmamızdan kaynaklanıyor. Biz demokrasiyi eğip büktükçe, biz hukukun üstünlüğünü kaba kuvvete tercih ettikçe, aslında çocuklarımızın onurlu ve refah içinde bir hayat yaşamaları için gerekli bütün imkânları da çarçur etmiş olduk. Şimdi sokaklar öfkeli, ümitsiz, hasarlı yüz binlerce gençle dolu. Onlar aslında her gün meydanlarda, sokaklarda kendi mitinglerini yapıyorlar.

Hülasa, demokrasiden başka çare yok. Demokrasi yoksa adalet yok, barış yok, huzur yok, güven yok, para yok, aşk yok, onur yok, gelecek yok. Hiçbir şey yok.

Agos Gazetesi, 11 Mayıs 2007

If there is no democracy

There are several reasons for the dilemma at the heart of Turkish politics today. In fact, all solutions lie in understanding the reasons of that very predicament and its historical background. Let’s pose a few questions now: Why is a country with an 80-year-old past still experiencing the problems of the period when it was being built? Why are there still doubts about the borders, the regime, and the public’s loyalty and adequacy in democracy? Why can’t we still accept that this is our country and instead struggle to recapture and recapture it every single day? Why are we in need of putting up the hugest flags on the highest posts so that they can be seen from everywhere? Why is this lack of self-confidence, this fear, and this anxiety? Why can’t we calm down and focus on the actual problems of today? What’s more, why are there no REAL political parties in a country which is claimed to be ruled by the Republic and democracy?

The answer is quite simple: Since the beginning, a dictatorial approach which is imposed on and ignores the public has been insistently perpetuated. The Republic was adopted as a polity, but the rules of the regime were for the most time dismissed. Secularism, a concept the regime dotes on, has been mostly battered by the guardians of secularism themselves and has had part of the public against it. Economic policies diverged from its focus on investment and production and in lieu, especially in the late 1930’s, pivoted on plundering the non-Muslim minorities. The notorious Varlik Vergisi (Wealth Tax) of 1942, Yirmi Kura Askerlik (Work Battalions), 6-7 September 1955 riots and the 1964 deportation of the Greeks were in fact dark periods when both regime and democracy received a severe blow. Since the target were non-Muslim minorities, this situation, at first, did not bother the country in general. However, the plundering mentality shaped at that point targeted the very entity of the state in time. The same mentality regarded all endeavours to democracy as a threat to its own being. As a matter of fact, coups came out as the products of that mentality which placed itself above law and democracy. The elite circle who profited from the policy spun a bureaucratic web around themselves as a permanent protective shield. The majority distorted the law so that this web would remain instrumental. This was how both democracy and law turned into a means, not an end in itself. Since it was interpreted differently in different situations and was violated very often, democracy could not reach its own standards. It could not get institutionalised. It failed to take root in the country as a whole. As it closed its doors to the outside world, this shallow mentality stunk just like a still water does. It got devoid of healthy and prolific dynamics interacting with the world. This political structure hollow inside could no longer promote itself and satisfy the needs of the country. This situation was most conspicuous during the UN Process.

Today we have reached a point where I guess no one is happy. On the one hand, there are hundreds of people filling the squares after the provocations of “secularism is going out of hand;” and on the other hand, hundreds of people in their homes thinking these meetings are being organised against them. Both parties coalesce around one common fear and anxiety: things are not going that well in the country… People are unhappy about this splitting into camps and public polarisation. Everybody has a different subject to which s/he shows sensitivity. But they are extremely confused about the solution. This feeling of being over-stimulated and helplessness leads to the options - which are in fact dictated and embraced by no one - being viewed as a solution. We seem to be in the “it’s all or nothing” mode. This reflects the mood of people who say, “I want coup if Islamic law is to come”, “Let’s vote for CHP so that AKP won’t rule”, “As the regime is in danger, we could make concessions to democracy and law.”

We need to calm down as soon as possible and realise that the basic need of people of every turn of mind, whether secular, religious, or liberal, is democracy. The fact that we are in such a dilemma today arises from the fact that we did not protect democracy in the past, that we do not face our mistakes, that we embrace anti-democratic processes that are in our interest. While we continued to twist and distort democracy, preferred bullying to the supremacy of law, we wasted all the necessary opportunities of our children to lead an honourable and prosperous life. Now the streets are crammed with hundreds of angry, desperate and damaged youngsters. They are in fact holding their meetings in the squares and streets.

In brief, there is no solution apart from democracy. If there is no democracy, there is no peace, no comfort, no trust, no money, no love, no pride, no future. There is nothing at all.

Agos, 11 May 2007

Where do we stand?

For us Akhtamar, sometimes Ağtamar, yet at other times Ahtamar.

These are how it was called until the 80s, when, for some peculiar reason, this over 1000-year-old temple became Akdamar*. In the same way as the name Ani was changed into Anı*, most other places and historical buildings were either ignored or their ties to the civilisation they belonged to were attempted to be cut, if they couldn’t be demolished physically. After all, names are the most prominentarena for waging such wars. Launched just after the forced emigration of the Armenians in 1915, this act of vandalism against names has been perpetuated, in waves, throughout the history of the Republic. As you probe into it, you find these waves correspond to the peak periods of nationalism. Quite easy to understand.

Such name wars apparently mean a lot to both US and THEM. This US and THEM is indeed a very challenging classification. It is a generalisation that could mislead even the most intelligent, knowledgeable, conscientious and sensitive people. Whichever generalisation has ever managed to be fair anyway! The act of generalisation, as its name bespeaks, entails confining everything that is unique, humane, peculiar and different to one definition, name and description. Whysoever do we ever need this sweeping act? We must be afraid. We must be afraid of coming to terms with our fears. What if something way different from our cliché-ridden generalisations in which we find relief surfaces from under these fears…

Should facing it be the pivot, then this US and THEM generalising each other represent the marginal points located at the either edge of that central point. In this way, these two positions generalising each other stand on the farthest edges relative to each other. Such a stance is both more secure and easier. And very often more profitable.

The restoration of Surp Khach (Saint Cross) Armenian Church on the Akhtamar Island (Van Lake) of Turkey is, in this sense, at a very sensitive point. What its opening entails and how it should be perceived depend on your standpoint. On the one hand, the opening hosts a myriad dramas and tragedies. It is more an evaluation of the present over the past. The tragedy of a people, its poignant treatment in the lands where a refined civilisation originated, and the symbol and name wars still, still continuing over relics. This is hurtful as such… In fact, Karekin II, Supreme Patriarch and Catholicos of All Armenians, chose to look at the issue from this vantage point in the Zadik message he issued. A point of view getting bitter in its agony, thus missing the balance.

On the other hand, there is this familiar denialist position. An outlook eliding and fearing differences, and one that is bent on shaping the past and present according to its own perception. The appropriation of Hrant Dink’s comments, with insistence, in the documentary on the Armenian Genocide, entitled “The Big Lie,” despite the refusal of the Dinks Family, which hit our headlines this week is a case in point.

Oppressive yet familiar. Midst all this turmoil, the middle outlook, striving to look at things from the middle is, alas, still faint and under pressure. All attempts extending beyond generalisations and endeavours to understand the Other meet with a strong resistance. As a matter of fact, a more democratic, more tranquil and well-off Turkey will only be realised through the permeation of that faint outlook throughout the politics of the country. Note, all the meaningful distances covered in this country yesterday and today do stem from this outlook.

The restoration and opening of Surp Khach Armenian Church in Van, to me, thus marks a crucial juncture according to this middle outlook.

Amongst the heated debates over whether to put up a cross on the roof of the church or not, the disagreements over the opening date, the struggles to abuse the situation for political ends, this incident can also be regarded as a remarkable breaking point in Turkey’s policy on Armenians. In the 90-year-old traumatic history of Turkish-Armenian relations, endeavouring to overlook the significance of this opening may lead to the loss of a great opportunity and the waste of the struggles of a host of politicians and institutions to form that well-balanced stand all the way.

Well, we have nothing to say to those who choose to take a firm stand at the either edge. However, those who suppose they stand in the middle must check their positions, for it seems not possible to look somewhere else to explain the reasons for us being barely discernible and exhibiting a faint voice.

When Hrant was there standing in the middle alone, most of us were watching him from the edge…


* Akdamar is a near homophone of Akhtamar yet sounds Turkish

* Anı is a Turkish word meaning “memory”

Agos,13 April 2007

Tuesday, May 15, 2007

Kaosun neresindeyiz?

Tandoğan ve Çağlayan toplanmalarını pek çok açıdan okumak mümkün. Ama zannediyorum ki, demokratik ve bilinçli bir topluluğun gerçek bir endişe ile sesini duyurma teranesi, bu iki toplanma için de çok iddialı saptamalar. Milli birlik ve beraberliğin bu toplanmalarla pekiştiğini söylemek ise, çok daha hayali bir temenni olur. Her toplanma özü itibarıyla demokratik olmadığı gibi (demokratik olma ölçüsü kalabalığın birbirini ezmeden, kapkaç olmadan, güler yüzle yürüyebilmiş olması ile ölçülmez) birkaç yüz bin kişiyi yan yana getirebilmek de o faaliyetin geri planını aklamaz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Evet, her iki toplanma da önemli olaylardır. Çünkü bu toplanmalar, aslında rejime dair içi varsayıldığı kadar dolu olan bir kaygıdan değil, provoke edilmiş, belirli bir toplumsal yarılmaya işaret eden, uzlaşmayı ve gerçek Türkiye’nin gerçek sorunlarını ıskalayan bir durumu açığa çıkarmaktadır. Kentli, orta sınıf, kadın ağırlıklı ve sivil görünümlü resmilerin oluşturduğu bir topluluk, aslında içinin ne kadar dolu olduğu belli olmayan bir endişe ile sokağa dökülmüşlerdi. “Ne mutlu Türk’üm diyene diyemeyenler bizim düşmanımızdır” diyerek, ülkenin elli küsur alt kimliğini birden silkeleyen çok tehlikeli bir tehdide bayrak sallatan bir zihniyet, aynı zamanda, o alanda olmayan bu ülkenin %60’lık bir kesimini de dışlıyordu kuşkusuz. Bu mitinglere katılanlar bunu süzebilmişler miydi? Şüphesiz hayır. Onlar, aslında ilan edilen erken seçimlerde oy atacakları bir siyasi partinin olmamasının sıkıntısını gidermek için oradaydılar daha çok. Ama bunun neden böyle olduğunu tahlil etmek pek mümkün olmuyordu her nedense.

AKP olgun davranıp miting ve askerin açıklamalarından sonra en az % 5 daha artan seçmen tabanını sokağa indirmiyor. Çok iyi ediyor ama, bu gittikçe derinleşen toplumsal yarılmayı durdurmaya yeterli olmayacak gibi. Çünkü karşılarında “Değil % 35, %95’le de gelseler belli kişiler belli konumlara gelemezler diyen” bir zihniyet var. Dolayısıyla, erken seçimlerde varılacak sonuç bir çözümü değil, daha da derinleşen bir krize işaret edecek. Burada laiklik çekincelerine ve türban hassasiyetine sahip olan kesimler de içinde olmak üzere, halk sadece bir figürandan ibaret. Halk tepede üretilen ve kendisini yenileyemeyen kadük bir projenin onaylayıcısı olmak durumunda. Buna karşı çıkmaya çalışmış tüm demokratik çeşitlilikler Cumhuriyet tarihi boyunca iğdiş edildiğinden, resmi ideolojinin karşısında sadece dinin, yani Müslümanlığın ayakta kalabilmiş olması da beklenen sonuç. Lümpenlikten dönüşerek burjuvalaşmaya başlayan Müslüman sınıfın partisi AKP’nin nasıl olup da sistem partilerinden daha demokratik ve üretken kaldığı, AB sürecinde ve 4.5 yıllık iktidarlarında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir üretkenlik gösterebilmeleri de,AKP’nin başarısından çok CHP’ce temsil edilen zihniyetin günün gerçeklerinin dışına savrulmasında yatmakta. Müslüman’dan Türk yaratma projesi bugün yol ayrımına gelmiş durumda. Ecevitlerin “Ülkeyi misyonerler bastı. Bizi Hıristiyan yapıyorlar” feveranları pek çoklarının düşündüğü gibi bunamışlıktan değil, bu projeyi tekrar diriltme arzusundan kaynaklanıyordu. Danıştay baskını, Santoro cinayeti, Hrant Dink suikastı ve Malatya katliamı da bu bağlamda değerlendirilmeli.

Dolayısıyla, erken seçimler ile mecliste yenilenecek halk iradesi sizi fazla ümitlendirmesin. Ben bunun daha da ciddi provokasyonlar serisine yol açacağını, tıpkı Tandoğan ve Çağlayan toplanmalarında kullanılan halk kesimlerine pompalanan laiklik endişeleri gibi, tansiyonu gittikçe yükselen bir atmosfer yaratılacağını ve bu sürecin sonunda da ciddi kırılmaların yaşanacağını tahmin ediyorum. AKP karşıtı sivil ve askeri bürokrasi algılamasına göre işler, en çılgın teşebbüslere girişilmesini dahi mecburi kılan bir boyuta varmış durumda çünkü.

Biraz moral bozmak gibi oldu ama, başka türlü de anlaşılmıyor.

Sunday, May 06, 2007

Konuşmanın maliyeti

Türkiye tarihi günler yaşıyor.

14 Nisan’da Ankara’da yüz binlerce hassas vatandaş hassasiyetlerini göstermek üzere toplanıyor.

“Bu meydanda ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ diyenler yok” diye slogan atıyorlar aynı hassasiyetle.

Malatya’da bir grup genç, milli ve dini hassasiyetlerle harekete geçiyorlar.

Bu hassas çocuklar, üç kişiyi lime lime doğruyor.

Son derece hassas seyreden cumhurbaşkanlığı süreci, AKP’nin adayını açıklaması safhasına geliyor.

Ve nihayetinde, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı açıklanıyor. Hemen ardından muhtemelen yine hassas bir genç YÖK başkanı Teziç’e suikast girişiminde bulunuyor.

Böyle bir gündemde Ermeni toplumu da kendi hassasiyetini çelişkili bir biçimde yaşıyor. Yıllardır kapandıkları iç dünyalarından çıkıp, daha görünür, daha konuşur olmaya başladıkları bir sürecin bir noktasında, Hrant Dink suikastı ve hemen ardından yaşanan Malatya katliamı, bu çelişkiyi daha da sivri ve daha da can acıtır hale getiriyor. Patrik Hazretleri, yaşadığımız bu felaketlerin hemen sonrasında bize en çok umut veren şeyi, “Hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Hrant Dink’iz” ve “Hepimiz Hıristiyan’ız” sivil tepkisini, ona temkinli bir mesafe koyarak eleştiriyor. “Bunları söyleyenler çekildikten sonra, Ermeni cemaati ortada korunmasız ve tek başına kalıyor” diyor; yani kabak bizim başımıza patlıyor demeye getiriyor. Çelişki de zaten burada.

Kenara çekilen onlar ve ortada kalan bizler bu söylemle birbirinden ayrılmış oluyor. Yani, tam da biz olmanın keyfine tekrar varırken, yine bizler ve onlar olarak ayrışıveriyoruz. Bu da yalıtılmış olmaya, kapalı dünyamıza geri dönmeye ve elbette susmaya doğru doğal bir çekilim aslında. Çok da normal. Ortada bir suikast, bir rahip cinayeti ve korkunç bir katliam var. Bunlar gerçek. Bu düşüncede olan sadece Patrik Hazretleri değil; belki geniş bir kesim de böyle hissediyor. Konuşursan yanarsın. Hakkını ararsan kurşun yersin, boğazın kesilir. Seni kimse korumaz. Bu ülke böyle bir ülkedir. Kimseye güvenemezsin.

O zaman “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” ve “hepimiz Hıristiyan’ız” diyenler de ya bunu kasıtlı yapıyorlar, ya da en azından samimiyetsizdirler.

Bu söylemde kristalleşen, yabana atılır veya hor görülebilir bir endişe değil. Mesnetsiz ve temelsiz de değil. Bilakis, verilmek istenen mesajın ne kadar isabetli bir biçimde yerine ulaştığını ispat ediyor. Bununla birlikte temkinli olmanın sınırı da bulanıklaşıyor. Gerçek duyguları ifade eden sözlerden, yine muğlak, araya mesafe koyan, sahte bir dile geçiyoruz böylelikle, fark etmeden. Zannediyoruz ki, ne kadar az konuşsak, ne kadar az görünür olsak, o kadar güvende olur, tükenme süremizi o oranda öteleriz.

Hâlbuki bu koca bir yanılsama. Bize öğretilen bir şey. Bizden istenen de beklenen de bu; ve öyle içselleşmiş ki, onu savunur hale gelmişiz. Tıpkı mezbahanın yolunu ezbere bilen ve sürüleri kesilmeye götüren yaşlı kılavuz koyun gibi…

Ben eminim ki Sayın Patrik de bunu cemaati için endişelendiğinden, pederane hislerle söylüyor. Kimsenin zarar görmesini istemiyor. Ermeni toplumunun bu hassas süreci en az hasarla atlatmasını arzu ediyor. Lakin bu psikolojinin bir de yukarıda belirttiğim bu yönü var. Türkiye Ermeni toplumu olarak bu konuda zaten çok deneyimliyiz. Son yüz elli seneyi bir kâbus halinde geçirdik. Ne yapsak hata, ne desek suç oldu. Bugün ise yasını tutamadığımız acımız bir kenara, hâlâ gerçekte vatan haini, kalleş, işbirlikçi olmadığımızı anlatmak zorundayız.

Aslında bu hafta Abdullah Gül’ün olası cumhurbaşkanlığının Türkiye için ne anlama geldiği ve Ermeni toplumunun bunu nasıl algılayacağı üzerine yazacaktım. Çünkü Hrant’ı kaybettiğimiz ve Türkiye’nin siyasi yapısının kökten değiştiği bugünlerde yaşananları yorumlama şeklimiz, önümüzdeki on seneleri biçimleyecek.

Türkiye’nin bu yeni geleceğinde Ermeniler nasıl yer alacaklar? Vatandaş mı olacağız, yoksa tebaa mı kalacağız? Konuşacak, üretecek miyiz, yoksa kendi iç dünyamıza çekilip tükenişimizin ne kadar süreceğini mi hesaplayacağız?

Şüphesiz akılların gerisinde de hep aynı soru var: Bunun maliyeti ne olacak?

27 Nisan 2007, Agos gazetesi

The cost of speaking

Turkey is going through historical days.

Hundreds of sensitive citizens gather together in Ankara on April 14 in order to demonstrate their sensitivity.

With the same sensitivity, they shout slogans as “Here are not those who say ‘We are all Armenians’.”

A group of young people take action with national and religious sensitivities in Malatya.

These sensitive boys cut three people into slices.

The period of presidential elections that follows a very sensitive route comes to the phase of announcement of the candidate of AKP.

And eventually presidential candidacy of Abdullah Gül is announced. Immediately after this, probably a sensitive boy again attempts to assassinate Higher Education Board President Teziç.

Armenian community also lives through its own sensitivity paradoxically.

Just as they had started to get out of their inner world, into which they had retired for years, become more apparent and speak louder, this paradox gets even more severe and painful with Hrant Dink assassination and the massacre in Malatya soon after. His Beatitude Patriarch comments at a cautious distance on the civil reaction of “We are all Armenians, we are all Hrant Dink’s” and “We are all Christians”, which had given us the greatest hope just after all the tragedies we lived through. “When those who utter these words draw away, Armenian community stays alone and unprotected out in the middle,” he says, implying that we carry the can in the end. Here lies the paradox essentially.

This discourse thus distinguishes between them who draw away and us who are left flat. As we could just feel the pleasure of becoming us once again, we are yet separated into us and them. This is actually a natural retreat to isolation, to our closed worlds and, surely, to silence. It is quite normal at all. There is an assassination, murder of a priest and a horrible massacre at hand. These are facts. His Beatitude Patriarch is not the only person who thinks in this way; a large segment perhaps feels like that. When you speak, you will have had it. If you seek your right, they will either shoot you or cut your throat. Nobody shall protect you. This is the way how this country is like. You cannot ever trust anyone.

Well, then, those who say “We are all Armenians, we are all Hrant Dink’s” and “We are all Christians” make this on purpose, or to say the least, they are insincere.

The anxiety crystallized in this discourse is not one that can be ignored or sneered away. It is not ungrounded or baseless, either. On the contrary, it proves how well the message has served its purpose. However, the boundaries of restraint get blurred at the same time. We unconsciously replace the words that express real feelings with an ambiguous, pretended language that keeps us distant. The less we speak and the less we are seen, we suppose that the safer we will be and the farther we will defer our time of exhaustion.

This is just a huge illusion yet. This is something that has been taught us. This is what we are asked and expected to do; we have internalized it so much that we eventually found ourselves in the position of defending it. Just like the aged guide sheep that knows the way to the slaughterhouse by heart and leads the flocks to being slaughtered...

I am pretty sure that Mr. Patriarch says so due to his concerns for his community with fatherly sentiments. He does not want anybody to be harmed. He wishes Armenian community to overcome this sensitive process with the least damage possible. However, this state of mind also has another dimension that I mentioned above. As Turkey’s Armenian community, we are already very experienced at this point. We have lived through the last one hundred and fifty years like a nightmare. Whatever we did was a mistake and whatever we said was an offence. And today, set aside our grief that we cannot lament, we still need to explain that we are not traitor, treacherous, or collaborator in actual fact.

In fact, I was going to write about the implications of Abdullah Gül’s probable presidency for Turkey and how the Armenian community would perceive this. Because the decades ahead will be shaped by our way of interpreting the facts of these days when we have lost Hrant and Turkey’s political structure has been undergoing a deep-rooted transformation.

How will Armenians take part in this new future of Turkey? Shall we become citizens, or subjects? Shall we speak and produce, or retreat to our inner world to calculate how long it will take for us to be exhausted?

Without doubt, there is always the same question behind minds: What will be the cost of this?

27 april 2007, Agos Newspaper

Today is 24 April

An Easter passed by without Hrant, and now we are welcoming the first 24 April without Hrant. I am sure that he would make one of his incredible, shocking inventions at this 24 April and somewhat influence the hardened, rigorous hearts. He would say, “Let’s not struggle desperately in the 1915 meters depth of a well,” or “Let’s turn the 23.5 April to a peace festival of the two peoples.” Amongst discourses lacking morality and conscience, he would thus spread hope to our hearts like an oasis in the midst of a desert or a lighthouse shining out in the dark. I will mostly miss the language of Hrant which I call Hrantish. However, one of the features of Hrantish is its infectiousness. This infectiousness arises from the morality that this language carries within. This discourse is direct and sincere. It bears no calculations, no strategies. Since we are so tired in this much viciousness and intrigue, when we hear Hrantish we attend to it as if we hear a piece of divine music. That’s why we will continue to live this discourse and keep it alive. So Hrant will be among us with his discourse and heart. We can talk with this language that shelters and cleanses all of us; by this way we can see that we are not hurt, and understand that we do not lose anything from our honour or the reality of our historical pains. Now, we know this.

We have grown accustomed to categorising and classifying everything. It seems that this kind of existence has a dialectical effect. We are trying to find a more meaningful, more important place for ourselves in the space by dividing the time into past, present and future, and assuming that each of these pieces are independent within themselves, whereas, just like the time, we are all in an existence, a whole. Each stone thrown to the sea of existence is continuing to shape all the existence with its own effect. That is, the so-called confrontation with the past, the thing that trembles you when pronounced, is not to look at a piece of time that is separated from the present and the future with just a nostalgic feeling or a historical concern. In contrast, it means to look at our lives, ourselves. By integrating our existence through integrating the time that we have divided into pieces, instead of being the ones living in the past or on a daily basis, or the ones that always postpone life, we become the living ones, people who really live.

Therefore, there is actually nothing that has come to an end.

So, disregarding how many years, even if it has been 92 or 392 years after the Armenian tragedy, it keeps standing at a point in our existence and continues to shape our present. To assume that there is no such reality or to try to see it in a way that we wish only makes the influence of that moment on our lives more adverse. It is possible to try it not for just 92 years, but for all eternity. There are no barriers to this, except for our wisdom and conscience.

However, against all unfavorable things, we are standing on a more positive position today in comparison with yesterday. We owe this primarily to our brave intellectuals like Hrant. Many taboos that are broken by them are being spoken today everywhere. Therefore, the assassination of Hrant combined the events that took place 92 years ago and January 19, 15:00 in the memories... Hrant had already stated in his last article that instead of leaving his country, if necessary, he would travel the tough roads where his elders did and participate in that march without knowing where he was going. Actually, he was aware that he had started that long march long long ago. From the very first moment when he was made into a target, he too was a follower of Zohrab.

As I have mentioned before, while talking about the taboos, the locks of whose doors Hrant broke, we won’t be able to proceed without referring to his name and its attendant discourse. Maybe we shall come to terms with our common past through Hrant. Maybe this arduous work will be eased by his big smile. Turks, Kurds, Circassians, Armenians and others will know the worth of Hrant to the extent they are able to be confronted with their own history. And only then will Ali pass the ball to Agop and the blind well that we struggle desperately in be closed, and will 23.5 April become our common festival.

20 April, Agos Newspaper

Bugün 24 Nisan

Hrant’sız bir Paskalya geçirdikten sonra, şimdi de Hrant’sız ilk 24 Nisan’ı karşılıyoruz. Ben eminim, bu 24 Nisan’da da o müthiş, o sarsıcı buluşlarından birisini yapar, sertleşmiş, katılaşmış yüreklere bir şekilde sızmasını bilirdi. “Bir kuyunun 1915 metre dibinde debelenmeyelim”, “Gelin 23.5 Nisan’ı iki halkın barış şenliğine dönüştürelim” derdi. Ahlak ve vicdan fakiri onca söylemin arasında çölde bir vaha, karanlıkta parlayan bir deniz feneri gibi yüreklerimize umut dağıtırdı. Hrant’ın en çok dilini, yani Hrantçayı özleyeceğim. Lakin Hrantçanın bir hususiyeti de, onun bulaşıcı olması. Bu bulaşıcılık bu dilin taşıdığı ahlaktan kaynaklanıyor. Bu dil dolaysız ve içten. Hiçbir hesap, hiçbir strateji içermiyor. Bunca ahlaksızlık ve bunca dalavere içinde o kadar yorulmuşuz ki, Hrantçayı duyar duymaz kulak kesiliyoruz tanrısal bir müzik duymuşçasına. İşte bu nedenle bu dili yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz. Böylelikle Hrant da söylemiyle, yüreğiyle aslında aramızda olmaya devam edecek. Hepimizi (b)arındıran bu dilde konuşabilir, konuşunca da dünyanın başımıza yıkılmadığını görür, bizi hep korkuttukları gibi onurumuzdan veya tarihteki acılarımızın gerçekliğinden bir şey kaybetmediğini anlarız. Bunu biliyoruz artık.

Her şeyi bölerek, tasnif ederek düşünmeye alışmışız. Bu varoluşun diyalektik bir tesiri olsa gerek. Zamanı geçmiş, şimdi ve geleceğe bölerek ve her birini de kendi içinde bağımsız addederek bir şekilde uzay mekânda kendimize daha anlamlı, daha mühim bir yer edinmeye çalışıyoruz. Oysa tıpkı zaman gibi, hepimiz de bir oluşun, bir bütünün içindeyiz. Oluş denizinin içine atılan her taş, kendi tesirince tüm oluşu biçimlendirmeye devam ediyor. Yani şu geçmişle yüzleşmek denen, telaffuz edildiği anda da insanın tüylerini diken diken eden şey, bugün ve gelecek günlerden kopmuş bir zaman parçasına, nostaljik bir hisle veya sadece tarih merakı ile bakmak değil, bilakis hayatımıza, kendimize bakmak demek. Parçalara böldüğümüz zamanı bir bütün hale getirerek oluşumuzu da bütünlediğimizde, geçmişte yaşayanlar, günübirlik yaşayanlar ya da hayatı hep yarına erteleyenler değil, yaşayan, ama gerçekten yaşayan insanlar oluruz.

Dolayısıyla aslında bitmiş hiçbir şey yok.

Bu sebeple, üzerinden ister 92, ister ise 392 yıl geçsin Ermeni trajedisi varoluşumuzun bir noktasında duruyor ve ânımızı biçimlendirmeye devam ediyor. Onu yok farz etmek ya da onu kendi arzu ettiğimiz biçimde görmeye çalışmak, o ânın bizim hayatımızdaki tesirinin daha olumsuz olmasına yol açıyor, o kadar. Değil 92 sene, sonsuza değin denemek mümkün bunu. Kendi akıl ve vicdanımızdan başka bir engel yok buna.

Ancak tüm olumsuzluklar bir yana, bugün dünden daha olumlu bir yerde duruyoruz. Bunu, başta Hrant Dink gibi cesur aydınlarımıza borçluyuz. Onlar tarafından kalbura çevrilen pek çok tabu, bugün artık her yerde konuşulur hale geldi. Bu sebeple, Hrant’ın katli, 92 yıl öncesini 19 Ocak saat 15’le bitiştiriverdi zihinlerde. Hrant da zaten son yazısında ülkesini terk etmek yerine, gerekirse atalarının çıktığı o zalim yollara çıkacağını, nereye gittiğini bilmeden o yürüyüşe katılacağını söylüyordu. Aslında o da farkındaydı ki, çoktan o yürüyüşe çıkmıştı. Hedef seçildiği ilk andan itibaren, o da Zohrab’ın izindeydi artık.

Daha evvel de dediğim gibi, Hrant’ın, kapılarındaki kilitleri kırdığı tabuları konuşurken, onun adını anmadan edemeyeceğiz. Belki Hrant üzerinden yüzleşeceğiz ortak geçmişimizle. Belki onun kocaman gülümsemesi sayesinde biraz daha kolay olacak bu iş bizim için. Türkler, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve diğerleri, tarihleriyle yüzleşebildikleri oranda kavrayacaklar Hrant’ın değerini.

İşte o zaman, Ali topu Agop’a da atacak, içinde debelendiğimiz 1915 metrelik o kör kuyu da kapanacak, 23.5 Nisan da hepimizin ortak bayramı olacak.
20 Nisan, Agos gazetesi

Followers