Sunday, May 06, 2007

Bugün 24 Nisan

Hrant’sız bir Paskalya geçirdikten sonra, şimdi de Hrant’sız ilk 24 Nisan’ı karşılıyoruz. Ben eminim, bu 24 Nisan’da da o müthiş, o sarsıcı buluşlarından birisini yapar, sertleşmiş, katılaşmış yüreklere bir şekilde sızmasını bilirdi. “Bir kuyunun 1915 metre dibinde debelenmeyelim”, “Gelin 23.5 Nisan’ı iki halkın barış şenliğine dönüştürelim” derdi. Ahlak ve vicdan fakiri onca söylemin arasında çölde bir vaha, karanlıkta parlayan bir deniz feneri gibi yüreklerimize umut dağıtırdı. Hrant’ın en çok dilini, yani Hrantçayı özleyeceğim. Lakin Hrantçanın bir hususiyeti de, onun bulaşıcı olması. Bu bulaşıcılık bu dilin taşıdığı ahlaktan kaynaklanıyor. Bu dil dolaysız ve içten. Hiçbir hesap, hiçbir strateji içermiyor. Bunca ahlaksızlık ve bunca dalavere içinde o kadar yorulmuşuz ki, Hrantçayı duyar duymaz kulak kesiliyoruz tanrısal bir müzik duymuşçasına. İşte bu nedenle bu dili yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz. Böylelikle Hrant da söylemiyle, yüreğiyle aslında aramızda olmaya devam edecek. Hepimizi (b)arındıran bu dilde konuşabilir, konuşunca da dünyanın başımıza yıkılmadığını görür, bizi hep korkuttukları gibi onurumuzdan veya tarihteki acılarımızın gerçekliğinden bir şey kaybetmediğini anlarız. Bunu biliyoruz artık.

Her şeyi bölerek, tasnif ederek düşünmeye alışmışız. Bu varoluşun diyalektik bir tesiri olsa gerek. Zamanı geçmiş, şimdi ve geleceğe bölerek ve her birini de kendi içinde bağımsız addederek bir şekilde uzay mekânda kendimize daha anlamlı, daha mühim bir yer edinmeye çalışıyoruz. Oysa tıpkı zaman gibi, hepimiz de bir oluşun, bir bütünün içindeyiz. Oluş denizinin içine atılan her taş, kendi tesirince tüm oluşu biçimlendirmeye devam ediyor. Yani şu geçmişle yüzleşmek denen, telaffuz edildiği anda da insanın tüylerini diken diken eden şey, bugün ve gelecek günlerden kopmuş bir zaman parçasına, nostaljik bir hisle veya sadece tarih merakı ile bakmak değil, bilakis hayatımıza, kendimize bakmak demek. Parçalara böldüğümüz zamanı bir bütün hale getirerek oluşumuzu da bütünlediğimizde, geçmişte yaşayanlar, günübirlik yaşayanlar ya da hayatı hep yarına erteleyenler değil, yaşayan, ama gerçekten yaşayan insanlar oluruz.

Dolayısıyla aslında bitmiş hiçbir şey yok.

Bu sebeple, üzerinden ister 92, ister ise 392 yıl geçsin Ermeni trajedisi varoluşumuzun bir noktasında duruyor ve ânımızı biçimlendirmeye devam ediyor. Onu yok farz etmek ya da onu kendi arzu ettiğimiz biçimde görmeye çalışmak, o ânın bizim hayatımızdaki tesirinin daha olumsuz olmasına yol açıyor, o kadar. Değil 92 sene, sonsuza değin denemek mümkün bunu. Kendi akıl ve vicdanımızdan başka bir engel yok buna.

Ancak tüm olumsuzluklar bir yana, bugün dünden daha olumlu bir yerde duruyoruz. Bunu, başta Hrant Dink gibi cesur aydınlarımıza borçluyuz. Onlar tarafından kalbura çevrilen pek çok tabu, bugün artık her yerde konuşulur hale geldi. Bu sebeple, Hrant’ın katli, 92 yıl öncesini 19 Ocak saat 15’le bitiştiriverdi zihinlerde. Hrant da zaten son yazısında ülkesini terk etmek yerine, gerekirse atalarının çıktığı o zalim yollara çıkacağını, nereye gittiğini bilmeden o yürüyüşe katılacağını söylüyordu. Aslında o da farkındaydı ki, çoktan o yürüyüşe çıkmıştı. Hedef seçildiği ilk andan itibaren, o da Zohrab’ın izindeydi artık.

Daha evvel de dediğim gibi, Hrant’ın, kapılarındaki kilitleri kırdığı tabuları konuşurken, onun adını anmadan edemeyeceğiz. Belki Hrant üzerinden yüzleşeceğiz ortak geçmişimizle. Belki onun kocaman gülümsemesi sayesinde biraz daha kolay olacak bu iş bizim için. Türkler, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve diğerleri, tarihleriyle yüzleşebildikleri oranda kavrayacaklar Hrant’ın değerini.

İşte o zaman, Ali topu Agop’a da atacak, içinde debelendiğimiz 1915 metrelik o kör kuyu da kapanacak, 23.5 Nisan da hepimizin ortak bayramı olacak.
20 Nisan, Agos gazetesi

No comments:

Followers