Friday, May 18, 2007

Demokrasi yoksa

Türkiye siyasetinin bugünkü tıkanmışlığının pek çok sebebi var. Aslında tüm çözümler de o tıkanmışlığın nedenlerini, tarihsel arka planını anlamakta yatıyor. O zaman birkaç soru soralım: Seksen yıllık mazisi olan bir ülke neden hâlâ kuruluş aşamalarının sıkıntılarını yaşıyor? Neden hâlâ sınırlar konusunda, rejim hakkında, halkın sadakati ve demokrasi ehliyeti üzerinde şüpheler var? Neden hâlâ bu memleketin bizim olduğunu kabullenemiyor, onu her gün yeniden ve yeniden ele geçirmek için çaba sarf ediyoruz? Neden her yerden görülsün diye en yüksek direklere, en devasa bayrakları dikme ihtiyacındayız? Bu kendine güvensizlik, bu korku, bu endişe neden? Neden sakinleşemiyor, günün gerçek problemlerine odaklanamıyoruz? En önemlisi de, cumhuriyet ve demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede, neden GERÇEK siyasi partilerimiz yok?

Cevabı çok basit: Baştan beri, tepeden dayatılan, halkı teğet geçen bir dikta anlayışı ısrarla sürdürülüyor. Cumhuriyet, yönetim biçimi olarak seçildi ama rejimin kuralları çoğu kez hiçe sayıldı. Laiklik gibi rejimin çok hassas olduğu bir kavram, en çok da laiklik koruyucuları tarafından hırpalandı, halkın belirli bir kesimini karşısına aldı. Ekonomi politikaları yatırım ve üretim odaklı olmaktan çıkarak, özellikle 30’lu yılların sonuna doğru ülke vatandaşı olan gayrimüslimleri yağmalama eksenine oturdu. Varlık Vergisi, Çift Kura Askerlik ve sonrasındaki 6-7 Eylül Olayları, 1964 Mübadelesi, rejimin de, demokrasinin de en ağır yara aldıkları kara dönemlerdi aslında. Hedef seçilen kesim gayrimüslimler olduğu için bu durum başta ülkenin genelini pek rahatsız etmedi. Ama burada oluşan yağmacı zihniyet, daha sonra devletin kendi varlığına yöneldi. Aynı zihniyet tüm demokratikleşme çabalarını da kendi varlığına tehdit olarak algıladı. Nitekim darbeler de, kendini hukuk ve demokrasinin üzerinde gören zihniyetin ürünleri oldu. Rejim seçkinleri kendilerini her daim kollayıp kayıracak bürokratik bir ağ yarattılar. Bu ağın işlevsel kalabilmesi için çoğunluk hukuku eğip büktü. Öyle ki, ülkede demokrasi de, hukuk da amaç değil araç haline geldi. Her durumda farklı yorumlandığı ve sıkça ihlal edildiği için, demokrasi kendi özgün standartlarına ulaşamadı. Kurumsallaşamadı. Kökleşemedi. Bu sığ anlayış tıpkı durgun suyun kokması gibi, kendini dışarıya kapamakla kokuştu. Sağlıklı, üretken, dünyayla etkileşen dinamiklerden yoksun kaldı. İçi kof siyasi yapı, artık kendini pazarlayamaz, ülke ihtiyaçlarını karşılayamaz oldu. AB süreci ile bu vaziyet iyice açığa çıktı.

Geldiğimiz bu son noktada sanırım kimse mutlu değil. Bir yanda ‘laiklik elden gidiyor’ fişteklemeleriyle meydanlara taşan yüz binlerce vatandaş, öte yanda evlerinde bu mitinglerin kendilerine karşı düzenlendiğini düşünen diğer yüz binler, ortak bir korku ve endişede birleşiyorlar: Ülkede işler hiç de yolunda gitmiyor… Kamplaşmalardan, toplumsal kutuplaşmalardan rahatsızlar. Herkesin hassasiyet gösterdiği farklı bir konu var. Ancak çözüm konusunda kafalar son derece karışık. Bu aşırı uyarılmışlık ve çaresizlik hissi aslında kimsenin içine sinmeyen ve dayatılan tercihlerin çare olarak algılanmasına yol açıyor. Ya hep, ya da hiç’in ellerine teslim olmuş gibiyiz. “Eğer şeriat gelecekse darbe olsun”, “AKP geleceğine ne olursa olsun CHP’ye oy verelim”, “Madem rejim tehlikede, demokrasiden, hukuktan taviz verilebilir” diyenlerin ruh durumu bu.

Bir an evvel sakinleşmek, ister laik, ister mütedeyyin, ister liberal olsun, her görüşten insanın temel gereksiniminin demokrasi olduğunu anlamak gerekiyor. Bugün böyle bir çıkmazın içinde debeleniyor oluşumuz, geçmişte demokrasiye sahip çıkmamamızdan, hatalarımızla yüzleşmememizden, işimize gelen antidemokratik uygulamalara kucak açmamızdan kaynaklanıyor. Biz demokrasiyi eğip büktükçe, biz hukukun üstünlüğünü kaba kuvvete tercih ettikçe, aslında çocuklarımızın onurlu ve refah içinde bir hayat yaşamaları için gerekli bütün imkânları da çarçur etmiş olduk. Şimdi sokaklar öfkeli, ümitsiz, hasarlı yüz binlerce gençle dolu. Onlar aslında her gün meydanlarda, sokaklarda kendi mitinglerini yapıyorlar.

Hülasa, demokrasiden başka çare yok. Demokrasi yoksa adalet yok, barış yok, huzur yok, güven yok, para yok, aşk yok, onur yok, gelecek yok. Hiçbir şey yok.

Agos Gazetesi, 11 Mayıs 2007

No comments:

Followers