Friday, June 29, 2007

By method of elemination

Nowadays we see that in Turkey the political persuasion that goes by the name of “nationalism” finds itself misplaced in time and – worse yet, from a dialectic point of view – when trying to survive, ends up distancing itself from democracy, taking on an antidemocratic leverage. It is also a fact that those representatives of this standpoint, such as Baykal, Perinçek, Sinan Aygün, and Nur Serter turn into “figments of the imagination” just like the Cem with the Ferrari yells at his twin with the Murat 124 in Cem Yılmaz´ Opet advertorial. But, in a system where we are trapped in caricatures of the “truth,” the power that these figments of imagination wield are not to be underestimated. Because there are no bounds and ethics to imagination, they are inclined to be less principled, more unrestrained, and irresponsible than the people who try to keep them alive in the real world. It is as if the laws of different universes are at play and of course whichever universe is stronger forces its own reality on the other.

Given that we share the same world with these escapists who find it in themselves to do as they please, it is necessary to keep on putting in the effort to base our way of living on more realistic and more moral grounds. Put another way, the elections ahead are going to be less of an election and moe of a referendum of moral choices. Here, the electorate, that is, the public, bears a greater responsibility than ever before. It is necessary to evaluate those that are involved in the lynching operation against the AKP, those who have done little more than mumbling a few words against the military´s memorandum where showing reactions is concerned and who have in fact supported it, those who whet a weapon from the funerals of those fallen during fighting to throw at the AKP, a CHP that dares to say “Whoever votes for us votes for Atatürk,” or an MHP that speaks of Erdoğan as “Barzani´s mouthpiece” not politically but morally. That being the case, the election ahead is not going to be a competition between a few parties and independent candidates but unfortunately a referendum where two world views are going to be put to the test.

For this reason, what Armenians, Alewites, women, city-dwellers, those with different sexual orientations, true secularists, democrats, and all individuals who bear the moral disposition of democracy should be pondering on this election should be not what party they are going to vote for but what parties they are not to vote for. What should be assessed should be who is moral, who does not fight, who does not look up to libel, tutelage, internal tension, and memoranda for hope, that sort of thing, because with this formula, much is simplified. If the elections proceed without some obstacle, the results of these elections are also going to shed light on our morals and minds. Do we really want democracy in this country or do we make like we do? Are we sincere and honest with our demands, or are we ourselves the problem? I believe that everyone, and especially the thousands that streamed to Hrant´s funeral, need to ask themselves this question and everyone who considers himself a democrat and for peace should take on this belated confrontation, a confrontation whose price becomes heavier the later it runs.

This is why we need truth fighters who will break moulds. Thus the new parliament needs such “viruses” as Baskın Oran and Ufuk Uras whose minds have not been sequestered, whose consciences have not been blunted, and who have analysed the country´s problems well. The likes of independent candidates Oran and Uras making it into parliament means introducing a new grain. Imagine the fact, that for the next five years, five hundred something people will be “lectured” by these academicians. Rest assured that much of this is owed to igorance and some stupefaction. They are so ignorant and their minds so under tutelage that they may not be aware of another choice, another idea, or even the possibility of another idea. On the other hand, the synergy that the likes of “leftist” candidates Baskın Oran and Ufuk Uras would create would be nub of that – and I do not say “leftist” or “social democrat” – honourable and moral party we have been yearning for for so long. That is no imagination.

N.B. Sometimes it is possible to overlook minute details when concerned with impotant issues. We have a right to cast a single vote during the elections. This means that one cannot vote for the AKP and Baskın Oran at the same time. Baskın Oran runs for İstanbul´s second district and Ufuk Uras for the first. Do check which district you reside in.

Agos, 22,06,07

Eleme usulü

“Ulusalcılık” adı altında Türkiye’de bambaşka bir anlam yüklenen görüşün gün geçtikçe tarih dışına çıktığı, işin kötüsü –diyalektik olarak– tutunmaya çalıştıkça demokrasiden çok antidemokratik manivelalara bel bağladığı görülüyor. Bu görüşün Baykal, Perinçek, Sinan Aygün ve Nur Serter gibi temsilcilerinin de Cem Yılmaz’ın Opet reklamındaki Ferrari’li Cem’in, Murat 124’lü ikizine seslendiği üzere “Hayal mahsul”lerine dönüştükleri de bir gerçek. Ama daha çok “gerçeklerin” karikatürlerine mahkûm edildiğimiz bir düzende, hayal mahsullerinin gücünü de küçümsememek gerekir. Böyleleri, hayal etmenin bir sınırı ve etiği bulunmadığı için kendilerini gerçek dünyada var etmeye çalışan kişilerden çok daha ilkesiz, pervasız ve mesuliyetsiz davranma eğilimindedirler. Burada farklı evrenlerin farklı kuralları geçerli gibidir ve pek tabii ki hangi kesim güçlüyse karşısındakilere kendi evreninin gerçeklerini dayatır.

Madem akıllarına eseni yapma özgürlüğünü kendinde bulan hayalperestlerle aynı dünyayı paylaşıyoruz, yaşantımızı daha gerçek ve daha ahlaki bir zemine yerleştirme konusunda çaba göstermeye devam etmek gerekiyor. Zaten önümüzdeki seçimler de, seçimden ziyade böyle ahlaki bir tercihin referandumu olacak. Burada seçmen, yani halk, her seçimde olduğundan çok daha fazla ahlaki bir mesuliyet altında. AKP’ye karşı girişilen linç operasyonunda bizzat yer alanları, muhtıraya karşı birkaç kemkümden başka tepki vermeyenleri, hatta destekleyenleri, şehit cenazelerini bir mızrak yapıp AKP’ye fırlatmak isteyenleri, “Bize oy veren Atatürk’e oy vermiş olacak” diyebilen bir CHP’yi, Erdoğan için “Barzani ağzıyla konuşuyor” diyen bir MHP’yi siyaseten değil, ahlaken değerlendirmek gerekiyor. Bu böyle olunca da önümüzdeki seçim belli sayıda parti ve bağımsız adayın iştirak ettiği bir yarış değil, maalesef iki dünya görüşünün ahlaken sınanacağı bir referanduma dönüşüyor.

Bu sebeple Ermenilerin, Alevilerin, kadınların, kentlilerin, cinsel yönelimleri farklı olanların, laikçi değil ama laiklerin, demokratların ve hülasa demokrasi ahlakına sahip olan tüm bireylerin bu seçimde düşünecekleri şey, hangi partiye oy vereceklerinden ziyade, hangi partilere oy vermemeleri gerektiği olmalı. Kimin duruşu ahlaklı, kim kavga etmiyor, kim iftira, vesayet, iç gerginlikler ve muhtıralardan medet ummuyor, buna bakmalı. Çünkü bu formülle hareket edildiğinde her şey çok daha basit hale geliyor. Eğer seçimler bir şekilde engellenmez de gerçekleşirse, bu seçimin sonuçları bizlerin ahlakı ve aklı hakkında da bir fikir verecek. Biz bu ülkede gerçekten demokrasi istiyor muyuz, yoksa istiyormuş gibi mi yapıyoruz? Taleplerimizde samimi ve dürüst müyüz, yoksa tam da şikâyet ettiğimiz sorunların beslendiği, var olabildiği zeminleri mi oluşturuyoruz? Zannederim, başta Hrant’ın cenazesine gelen yüz binlerin bunu içtenlikle sorgulaması ve herkesin bu gecikmiş, geciktikçe de bedeli ağırlaşan yüzleşmeye katılması gerekiyor.

Bu sebeple ezberleri bozacak hakikat anlatıcılarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla yeni mecliste Baskın Oran ve Ufuk Uras gibi akılları haczedilmemiş, vicdanları körelmemiş, ülke sorunlarını hazmedip doğru tahlilleri yapmış “virüslere” ihtiyaç var. Oran ve Uras gibi bağımsız adayların meclise girmesi, meclisin mayalanması demek. Düşünsenize, beş sene boyunca beş yüz küsur kişi bu hocalardan “ders” görecekler. Emin olun, pek çok garabetlik biraz da cahillikten, şaşkınlıktan kaynaklanıyor. Adamlar o kadar cahil, akılları o kadar vesayet altında ki, bir başka tercihin, bir başka fikrin varlığının veya var olabilme ihtimalinin bile farkında olmayabiliyorlar. Diğer yandan Baskın Oran ve Ufuk Uras gibi “sol” milletvekillerinin mecliste yaratacakları sinerji, o eksikliğini şiddetle hissettiğimiz, artık “sol”, “sosyal demokrat” filan demiyorum, “namuslu ve ahlaklı” bir partinin de nüvesi olabilir. Bu hiç de hayal değil.


Not: Mühim meseleleri konuşmaktan küçük detaylar bazen gözden kaçıyor. Seçimlerde tek bir oy kullanma hakkınız var. Yani örneğin, hem AKP’ye hem Baskın Oran’a oy veremezsiniz. Baskın Oran İstanbul 2. Bölge, Ufuk Uras 1. Bölge adaylarıdır. İkametgâhınızın hangi bölgeye dahil olduğunu lütfen kontrol ediniz.

Agos, 22.06.07

Kendimi tanıyor muyum?

Patrik hazretlerinin Der Spiegel dergisine verdiği röportajda AKP ve CHP hakkında görüş belirtmesi ulusal basında olduğu kadar Ermeni toplumu içinde de yankı getirdi. Bu çok doğal, çünkü genellikle dini liderlerin böyle bir tavır geliştirmesi alışıldık değildir. Amma velakin, Türkiye’de yaşayan Ermenilerden bahsediyorsak durum çok daha karmaşık hale gelir. Her şeyden evvel, Patrik Hazretleri’nin geçen hafta Agos’a verdiği mülakatta da belirttiği üzere, “Patrik, cemaati AKP’ye yönlendiriyor” haberi pek doğru değil. Mülakat kaynağından okunduğu takdirde gerçekten de Patriğin böyle –en azından kasıtlı– bir amacının olmadığı anlaşılıyor. Zaten kendisi de temsil ettiği kurumun herhangi bir siyasi partiyi desteklemek gibi bir davranış içersinde bulunamayacağını söylemişti. Bununla beraber aslında hiçbir zaman bir dini merkez özelliği ile baş başa kalamamış, kendini genellikle asli vazifesinin dışındaki alanlarda dolanır bulmuş bir kurumun siyasetten uzak kalabilmesini ummak Patriğin son Genelkurmay ziyareti ile ispatlandığı üzere mümkün görünmüyor. Bu durumda, patriklerin vaziyet gerektirdiğinde cismani, gerektirmediğinde ise ruhani davranış içerisinde olmalarını beklemek çok da adil bir talep değil. Patriklerin tercihlerini o veya bu yönde kullanma keyfiyetleri de bu durumda kaçınılmaz bir istikrarsızlık kaynağı olarak varlığını sürdürüyor.

“Neden böyle oluyor?”a gelince, kısaca “Çünkü böyle olması tercih edildi” demek yeterli. Kim tarafından? Pek tabii, her şeyimizle tabii olduğumuz devlet veya devletin bir kısmına egemen olan zihniyet tarafından. Patrikliğin tüzel kişiliği bile, cumhuriyet döneminde havada bırakıldı. Öyle ki, Ermeniler 1915 travmasını yaşadıktan hemen sonra “laikliğe” şiddetle vurgu yapan, tüm yerleşik sistem ve kurumları tehdit görerek dibinden budayan görece yeni bir düzende, gözden düşen, hatta düşman bellenen dini bir kalıp içine hapsedildi. Böylelikle Ermeniler hem temsil ediliyor, hem de pozitivist, laik sunağın önünde -gerektiğinde- yok sayılabiliyordu. Bu durum bugün de aynen devam ediyor. Tam da bu anlayışın ürettiği politikalarla Cumhuriyetin kuruluşunu 300 bin nüfusla selamlayan Ermeniler, 2007 yılı itibarıyla 60-70 bin aralığına gerilemiş durumdalar. Bugün, Hrant’ın katliyle Ermeni toplumuna yönelen tacizleri anlatmak ve çare bulmak gerektiğinde, Patrik hazretleri, “Genelkurmay”a gidebilecek yegâne cemaat temsilcisi oluyor. Halbuki devletin ona muhatap kıldığı makam Eminönü Kaymakamlığı. Garip değil mi?

Mülakatta, Patrik hazretleri kendilerini AKP’ye, CHP’den daha yakın hissettiklerini söylemiş. Bu, cemaat tarafından ‘AKP’ye oy verin’ şeklinde algılanabilir mi? Belki evet, belki hayır. Çünkü biz henüz Türkiye Ermeni toplumunun güncellenmiş sosyo-politik verilerine sahip değiliz. Ermeni toplumu ile ilgili en basit bir istatistiğe ulaşmak için bile kolları kendiniz sıvamanız gerekiyor. “Ermeniler Türkiye’nin belli başlı kırılma noktalarında nasıl davrandılar?”, “Hrant Dink suikastına, muhtıralara nasıl tepki verdiler?”, “Karma evlilikler toplumun yapısını nasıl etkiliyor?” vb. gibi çok önemli sosyolojik soruların cevapları, geniş ve tahminlere dayalı bir alanı işaret ediyor. Gözlemlerimiz ise tamamen kendi kısıtlı çevremizden menkul bir “algılar dünyasından” bize akıyor.

Sivil toplum örgütü fakiri ülkemizde, Ermenilerin bir de bu dini temsiliyete sıkışmışlık, mecbur edilmişlik hali var. Hani bu durum dini müessesemizi daha güçlü, daha etkin bir odak haline getirmiş olsa, ona da eyvallah diyeceğiz belki. Lakin tüzel kişiliği bile onanmamış, kendini hâlâ Fatih’in fermanına yaslama mecburiyeti ve mahcubiyeti hisseden, din adamı yetiştirme imkânına dahi sahip olmayan bir patrikliğimiz var. Oysa böyle bir çağda böyle bir toplumsal yapıya mecbur edilmek, tam da hedeflenen asıl amaca, tükenişe yol açıyor. Bunu da görmek lazım.

Şayet böyle olmayıp sivilleşme yolunda gerekli adımlar atılabilmiş olsaydı, hem Ermeni toplumu içerisinde çoksesliliğimizi elde etmiş, hem de kendi kendimizi daha yakından tanıyabilmiş olacaktık. Bu kendimizi ifade edebilmekten de öte, taleplerimizi daha şeffaf, daha etkin gündeme getirebilmeye ve sonuca ulaşabilmeye –hakkın kazanımına– yol açacaktı. Böyle çağdaş ve yaşamın genel akışına münasip bir yapılanmada, Patrik hazretlerimizin Genelkurmay’a niçin gitmek zorunda kaldığını, bu ziyaretin neticesinin ne olduğunu da merak etmeyecektik. 70 bin kişinin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir gelişme, iki kişinin arasındaki özel bir sırra dönüşmeyecekti. Belki bu analiz de doğru değil. Ben bilmiyorum; bunların hepsi sadece birer tahmin. Akıl yürütmekten başka ne yapabilirim ki?

Agos, 15.06.2007

Do I know my self?

Elections have turned out to be more meaningful for us with the nomination of Baskın Oran as an independent candidate in İstanbul 2nd District, the region that includes the Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Eminönü, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Sarıyer, Şişli and Zeytinburnu neighbourhoods.


We certainly think of elections on a Turkey basis of and pay heed to the support of not only Armenians, but all democrats. Therefore, our mental exercises cover this entire public. However, it is obvious that Armenians are experiencing a more particular situation in this period. Perhaps it is possible to regard Alevis as the most similar segment. Because the traditional voting tendencies of the Alevis have cracked with recent developments. AKP´s nomination of leading Alevis such as Reha Çamuroğlu is not the only reason for this crack. Alevis now recognize that the CHP, which they have been supporting in line with their historical tendencies and experiences, is not a leftist party, that its democratic attitude is insincere, and it has turned into a pretentious party that only pumps the fears related to secularism and sharia. On the other hand, the actions of the AKP aimed at breaking the mould, as a party that is presumed to act insensitively and even hostile towards Alevis due to its leaning on an Islamist, religious Sunni base, lead Alevis to the point of making a decision. Alevis constitute a sensitive electoral body that is well-educated, committed to the secular order and modern life, and suffering from centuries-long oppression. Actually, the “crack” mentioned above is just one of the requirements of democracy. It is an archaic attitude to regard Alevis as a block store of votes as if they were a single person. Therefore, the tendency of Alevis and Armenians towards AKP does not conflict with the fact that they acted in an opposite way in the past. Because we have a quite different reality of Turkey today compared to yesterday. It is a result of democratic sensitivity that electoral bodies might change their tendencies, or “entrust” their votes – at least for the sake of democracy – to the parties which they would not consider in the past.


However, there is another reality: Even though the AKP has had a good performance as a government during its reign of 4,5 years and also proved its understanding of criticisms by replacing 100 deputy candidates with women and persons from the left and liberal segments, many people still cannot “justify” voting for this party. It is not realistic to ignore this fact. Therefore, the nomination of Baskın Oran and Ufuk Uras has served as a remedy for many. Because both names are “proper persons” whom we have longed for and who have proved themselves. Undoubtedly, it is sad that not a single Armenian candidate has been nominated in the election – at least in the electable ranks of the lists. It is somewhat possible to relate this aspect to the defensive attitude that emerged after the assassination of Hrant. One cannot help thinking what a great loss Turkey has incurred with Hrant´s assassination. Because our biggest dream was to see Hrant in Parliament one day. The best answer to those who deprived us of our dream is to carry Baskın Oran to Parliament in this election, and to show more active participation as a community in the next elections.


As I wrote the previous week, some Armenians may believe that it is a luxury or risky for us to be interested in elections in a period when Hrant Dink has been killed, Christians were murdered in Malatya, and Kurdish youngsters were attempted to be lynched in Sakarya. Actually, if you reflect on it for a while, you will realize that this way of thinking is a sign of the opinion “Hrant would not have been killed if he had not spoken, or if Agos had not written.” Let us correct a misunderstanding: We are not responsible of the terrible experiences we have gone through. The criterion of humane living cannot be to keep silent, or to withdraw into one´s own world. The Armenian community in Turkey never deserved any of the injustices they have experienced so far. We will not have created a safer Turkey by retiring into ourselves. It will only make our exhaustion silent and quick, that´s all.


This is your choice...

Agos, 08,06,07

Bu seçim sizin

Baskın Oran’ın İstanbul 2. Bölgeden, yani Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Eminönü, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Sarıyer, Şişli ve Zeytinburnu semtlerini kapsayan bölgeden bağımsız milletvekili adaylığı koyması ile seçimler bizim için daha anlamlı hale geldi.

Bizler tabii ki seçimleri Türkiye bazında düşünüyor ve sadece Ermenilerin değil, tüm demokrat kesimlerin desteğini önemsiyoruz. Dolayısıyla, zihinsel alıştırmalarımız da bu geneli kapsıyor. Lakin Ermenilerin şu dönemde daha özel bir durum yaşadıkları ortada. Bu duruma belki en benzer kesim olarak Alevileri görmek mümkün. Çünkü Alevilerin geleneksel oy verme eğilimleri son gelişmelerle çatlamış durumda. AKP’nin Reha Çamuroğlu gibi önemli Alevi isimleri aday göstermesi değil bu çatlamanın tek sebebi. Aleviler tarihsel eğilim ve deneyimleri gereği destekleyegeldikleri CHP’nin aslında sol bir parti olmadığını, demokrat duruşunun sahteliğini, sadece laiklik elden gidiyor ve şeriat geliyor korkularını pompalayan bir kabuk partisine dönüştüğünü artık görüyorlar. Öte yanda ise İslamcı, mütedeyyin Sünni tabana yaslanmış, dolayısıyla Alevilere karşı duyarsız hatta düşmanca davranmaya meyilli olduğu farz edilen bir partinin, yani AKP’nin ezber bozan davranışları Alevileri bir karar verme noktasına götürüyor. Aleviler iyi eğitimli, laik düzene ve çağdaş yaşama bağlı, yüzyıllardır gördükleri baskıdan mustarip, hassas bir seçmen kitlesi özelliği taşıyor. Aslında yukarıda üstüne vurgu yaptığım “çatlama” tam da demokrasinin gereklerinden biri. Alevileri, sanki tek bir kişiymiş gibi blok bir oy deposu olarak görmek oldukça arkaik bir tutum. Dolayısıyla, Alevilerin ve Ermenilerin AKP’ye yönelmesi geçmişte buna ters davranış göstermeleri ile bir çelişki göstermiyor. Çünkü bugün, dünden çok daha farklı bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Seçmen kitlelerinin buna bağlı olarak eğilim değiştirmeleri, ya da oylarını eskiden hiç düşünmeyecekleri partilere –en azından demokrasi adına– “emanet” etmeleri de demokratik hassasiyetin bir sonucu.

Ancak şöyle de bir gerçek var: AKP, 4,5 yıllık iktidarı esnasında iyi bir yönetim gösterdiği ve 100 milletvekilinin adaylığını yenilemeyip, onların yerine kadın, sol ve liberal kesimlerden isimler koyarak kendisine yapılan eleştirileri algıladığını ispatladığı halde, pek çok kişi bu partiye oy vermeyi deyim yerindeyse “kendine yediremiyor.” Bu gerçeği görmezden gelmek pek gerçekçi değil. Dolayısıyla, Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın adaylığı tam da burada pek çoklarına “ilaç” gibi geldi. Çünkü her iki isim de kendini kanıtlamış, hani o çok özlediğimiz “adam gibi adamlardan”. Şüphesiz seçime hiçbir Ermeni adayın –en azından seçilmesi mümkün sıralardan– katılamayacak olması üzücü. Bunu biraz da Hrant’ın katledilmesiyle içine girilen defansif duruşa bağlamak mümkün. İnsan, hele şu günlerde, Hrant’ın katledilmesiyle Türkiye’nin ne büyük bir kayıp verdiğini düşünmeden edemiyor. Çünkü en büyük hayalimiz bir gün Hrant’ın meclise girecek olmasıydı. Bu hayali elimizden alanlara en güzel cevap, en azından bu seçimde Baskın Oran’ı meclise taşımak, daha sonraki seçimlerde de cemaat olarak daha aktif bir katılım göstermek olacaktır.

Geçen hafta da yazdığım gibi, Ermenilerin bir kısmı Hrant Dink’in öldürüldüğü, Malatya’da Hıristiyanların katledildiği, Sakarya’da Kürt gençlerinin linç edilmeye çalışıldığı şu günlerde seçimlerle ilgilenmenin bizim için lüks ya da risk olduğunu düşünebilir. Aslında biraz kafa yorarsanız, böyle düşünmenin “Hrant konuşmasaydı, Agos da yazmasaydı öldürülmezdi” kanaatinin bir tezahürü olduğunu fark edebilirsiniz. Şu yanılgıyı düzeltelim: Yaşadığımız kötü tecrübelerde hiçbir mesuliyetimiz yok. İnsan gibi yaşamanın ölçüsü asla susmak, kabuğuna çekilmek değil. Türkiye Ermeni toplumu tarihten günümüze kadar yaşadığı adaletsizliklerin hiçbirini hak etmedi. Kabuğumuza çekilerek daha güvenli bir Türkiye yaratmış olmayacağız. Sadece tükenişimiz sessiz ve çabuk olacak, o kadar.


Bu seçim sizin…

Agos gazetesi, 08.06.2007

Friday, June 08, 2007

Ermenilerin Seçimi

Toplumsal yarılmaların fişteklendiği bu günlerde en ivedi ihtiyacımızın hangi siyasi yelpazede yer aldığımıza bakmadan demokrat duruşumuzu netleştirmek ve bu demokrat duruşu toplumsal yarılmaların şiddetini göğüslemek üzere ortak bir desende birleştirmek olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin halihazırdaki sorunu kendimizi yakın hissettiğimiz bir partinin olup olmadığından çok, müdahalelerle sakatlanan sivil rejimin ayakta kalabilmesi, iyice soğuyan AB sürecinin tekrar aktif hale gelebilmesi ve teyakkuza geçen milli hassasiyetlerin yerini sağduyulu bir gündelik işleyişe terk etmesidir. Bu olduğunda rejimle ilgili endişelerin ne kadarının gerçekçi, ne kadarının görünürde AKP’nin, gerçekte ise AB ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin engellenmesine yönelik olduğunu da anlayabileceğiz. Mitinglere alet olan kalabalıkları veya rejim ve AKP ile ilgili endişelerini dile getiren tüm kesimleri topyekûn ‘demokrasi karşıtı’, ‘darbeci’ olarak tanımlamak, şüphesiz ne doğru, ne de yukarıda yapılan açılıma uygun bir tavır olur. Ülkenin bugünkü çıkmazının neden ve hangi süreçten kaynaklandığını bildiğini iddia eden bizlerin, yine aynı çıkmazdan mustarip lâkin popüler-resmi söylemin referanslarıyla düşünen kesime tepeden bakma lüksü de yok. Bunu söylüyorum, çünkü kimse kardeş kanı dökülmesini, sivil rejimin sakatlanmasını ve modern yaşama biçimlerinin tehdit altında olmasını arzu etmiyor. Dile kolay, bu konuda onlarca yıldır belirli bir propagandanın tesiri altındalar ve sadece tekrar edildiği için doğru olduğu varsayılan bir düşünce kalıbının içinde sıkışmış durumdalar. Ben halk için artık geri dönülemez bir aydınlanma sürecinin başladığını, bu böyle olmasa bile, var olan monolitik, despotik anlayışın kendi cüssesini taşıyamayacak kadar içeriden çürüdüğünü düşünüyorum.

Dolayısıyla seçimlerde ne olursa olsun oy kullanmak, sivil rejime sahip çıkmak ve şüphesiz biraz sakin olmaya çalışmak her Türkiyeli’nin ödevi. Bu ödev konusunda Türkiyeli Ermenilerin de bir ayrıcalığı yok. Hrant’ın öldürüldüğü, Hıristiyanların boğazlandığı ve cemaat olarak sık sık taciz edildiğimiz bugünler, çelişkili görünse de, cemaat kalıpları içerisinde sıkışıp kalmış bir toplumsal kimliği aşmanın belki de en doğru zamanı. Tabiatıyla Ermeniler de içinde bulundukları büyük toplumla paralel sıkıntılar yaşıyorlar. Despotizm kendi kodlarını büyük toplum içine hangi yollardan sızarak kaydettiyse, Ermenilere de aynı şey oldu çünkü. Ama bu süreçte Ermenilere olan başka şeyler de vardı. Ermeniler 1915’ten sonra hem dışlandılar hem de kendilerini içgüdüsel bir şekilde (belki bilinçdışı bir tepki olarak) ülke siyaseti ve sorunlarından soyutladılar. Yaşadığı yerde kökleşemeyen, ailelerinin en az yarısı yurtdışında olan Türkiyeli Ermenilerin, ülkenin geleceğinde kendilerini nerede ve nasıl gördükleri bir soru işareti. Bu, Ermenilere yapılan büyük bir haksızlıktan kaynaklanıyor, doğru. Ama bu çelişki daha ne kadar taşınabilir ki?

Hülasa, Ermeniler için ülkenin genel seviyesinden bağımsız bir “çıkış” yok. Ülke demokratik olmadığı için, Ermeni cemaati de kendi içinde demokratik değil. Ermeni cemaatinin kendi içinde demokratik olabilmesi, ülkenin demokrasi sürecinde kendi rengince yer almasıyla mümkün. Bu sebeple oy vermemeyi, ya da CHP’ye oy vermeyi aklından geçiren Ermenilerin bir kez daha düşünmesinde fayda var. “AKP’ye oy vermek demokrasiye sahip çıkmaktır” önermesini içine sindiremeyenler için de artık bağımsız adaylar var. Üstelik o adaylar arasında çok tanıdık, çok heyecan uyandıran isimler de ortaya çıktı. Ama bizim için bir isim diğerlerinden çok daha anlamlı.

O isim Baskın Oran. Bölgesi bu yazı kaleme alındığında henüz kesinleşmiş olmasa da, büyük bir ihtimalle Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı 2. Bölge’den seçime iştirak edecek. Yani artık oy vermeme konusunda hiçbir mazeretimiz kalmadı. Bugüne kadar kendini “sol” olarak yutturan partilerin “hakiki ve samimi” sol oylar üzerinde kurdukları tahakkümü kırmak için çok güçlü bir fırsat doğdu. Baskın Oran’ı size anlatmaya gerek var mı? Ama kendisinin büyük bir fedakârlık yaparak böyle bir karar verdiğini ekleyerek, daha sonra hocamız hakkında yazacaklarımıza dair bir parantez açmış olalım.
Agos, 1.06.2007

The Election of Armenians

During these times when societal splits are encouraged, I believe that our most urgent need is to clarify our stance as democrats and to unify this stance in order to brace the violence of the splits. Rather than the existence of a political party we can identify with, the problem of Turkey is the survival of the civilian regime injured with the interventions, the reactivation of the EU process that has cooled considerably and that the national sensitivities on attack go back to a prudent daily functioning. When this happens, we will be able to understand what part of the worries about the regime are realistic and what part are seemingly directed at the AKP but in fact have the EU and the prevention of Turkey’s democratization in their sights. Surely, it is not accurate nor in line with the above mentioned pursuit to define the whole population who became instruments of the demonstrations or all those who have expressed their worries about the AKP as “anti-democracy” or “pro-coup.” Those of us who claim to know why and how the present stagnation came about do not have the luxury to belittle the population that thinks using the references of the popular-official ideology. I say this, because no one desires the shedding of blood, the crippling of the civilian regime and modern ways of living coming under threat. To think of it, the people have been subjected to a certain type of propaganda for decades and are stuck in a mentality thought to be correct if only from being repeated. I think that for the people, an irreversible process of enlightenment has begun, or that at least the monolithic despotic mentality has rotten so much from the inside that it can no longer carry its own weight.

Therefore, no matter what happens, voting in the elections and claiming the civilian regime as well as trying to remain calm are duties of all citizens of Turkey. The Armenian citizens of Turkey are no exception. The present era which has witnessed the murder of Hrant, the slaughter of Christians and harassments against us as a community, although seemingly controversial, might also be the best time to overcome an identity stuck within the norms of the community. Naturally, Armenians are suffering from issues parallel to those of the greater society they are part of. The routes despotism has used to sneak and establish its codes into greater society, are valid for Armenians, too. But other things also happened to the Armenians throughout this process. After 1915, Armenians were excluded and at the same time, instinctively (maybe as an unconscious reaction) isolated themselves from Turkey’s politics and problems. Where and how the Armenian citizens of Turkey, who do not feel rooted in Turkey and have half of their family members abroad, see themselves in this country’s future is a question mark. True, this stems from a big injustice inflicted on Armenians. But how much longer can the community bear this contradiction?

There is no independent “exit” from the general state of affairs for Armenians. Because the country is not democratic, the Armenian community can not be democratic within itself either. The inner democracy of the Armenian community can be established with its participation in the country’s democratization process bearing its own colors. Therefore, Armenians who think of not voting or who think of voting for the CHP should think again. For those who cannot digest the suggestion “voting for AKP is claiming democracy,” there are independent candidates. Moreover, among those candidates are familiar and truly exciting names. But one among all these names is even more important for us.

That name is Baskın Oran. Even though his district had not been determined at the time this article was written, he will probably enter the elections from the 2nd district of İstanbul, where a lot of Armenians live. Now we have no excuses about not voting. A strong opportunity has arisen to break the hegemony established by so-called leftist parties on “true and sincere” leftwing votes. Do I need to tell you about Baskın Oran? Let us add that this decision represents a huge sacrifice on his behalf and thereby open a door to what we will write about our Professor in the coming days.
Agos, 1 June 2007

Yengeç Yürüyüşü

Maalesef bu haftayı da çok acı ve şaibeli bir olayla noktalıyoruz. Ankara Ulus’ta meydana gelen patlamada 6 vatandaşımız hayatını kaybetti, 102 kişi ise yaralandı. Yaşadığımız her menfi hadise sonrası, elimde olmadan, kulaklarımda sevgili Hrant’ın “2007 zor bir yıl olacak” cümlesi çınlıyor. Yalan yok, Hrant’ı kaybettiğimiz günden itibaren her ölüm, her saldırı, her taciz, her hukuksuzluk, her gaddarlık yüreğimi başka türlü yakıyor. Malatya’da boğazları kesilen Hıristiyanların, Kayseri’de çöpe atılan marulları toplarken ehliyetsiz bir sürücü tarafından biçilen 6 çocuğun, kapağı açık unutulan kanalizasyon çukuruna düşerek boğulan Dilara’nın, 13’ünde zorla evlendirilip 15’inde kocası tarafından öldürülen Oya’nın, Kızıltepe’de özel tim polislerince üzerine 18 kurşun boşaltılan 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın, Bursa Osmangazi’de boğazları kesilerek öldürülen Melek anne ve iki çocuğun acısı, zaten öyleydi ya, şimdi çok daha katlanılmaz, çok daha can yakıcı geliyor. Ha, merak etmeyin, çatışmalarda ölen her asker, ölen her insan için de aynı hissi, aynı şiddette duyuyorum. Sonra Sivas’ta –o çatışmalara– asker uğurlayan konvoyun kaza yapmasına, bir kişinin ölmesine de üzülüyorum. Daha bunun Irak’ı, Darfur’u, Filistin’i, Afganistan’ı, Afrika’sı da var. Zaten ancak böyle olabildiği zaman Hrant’a duyduğum acının bir anlamı var. Ancak o zaman bu acının beni insan yapan bir yönü var. Ancak böyle bir acı, nefret, kin ve intikam duyguları üretmek yerine çözümü düşünür, biliyorum. Ama acı yine de acıdır değil mi? Her acıda, o güne değin yüreğimize saplanan tüm acıları anarız tekrar tekrar. Ben de öyle yapıyorum ister istemez.

19 Ocak’ta o uğursuz düğmeye basan o karanlık eller kan dökmeye ve Türkiye’nin demokratik bir toplum olmaya doğru çıktığı yengeç yürüyüşünü engelleme çabalarına devam ediyorlar. Derin devletin Türkiye’nin açık bir toplum olma yönündeki çabalarını önleme hususundaki telaşı, tabiatıyla aleniyetini de arttırıyor. Bir kumpas bu kadar aleni, bu kadar bayağı olabilir mi? Oluyor. Peki bu kadar bayağı, bu kadar patavatsız olan bir kumpas, kendi aleniyeti şiddetinde toplum tarafından algılanabiliyor mu? Umarım öyledir. Öyle olmasına şiddetle ihtiyaç var çünkü. Bir yandan bunca kurban verilirken, o kurbanların kanı derin hayaletlerin üzerine sıçrayarak onları görünür kılıyor. Sorun şu: Görebilir, bilebilir ama görmezden, bilmezden gelebiliriz. İşte başta Hrant’ın katli gibi, yukarıda sıraladığım tüm insanlık ayıplarında iştirakimizin başladığı sınır, tam da bu noktadadır.

Lakin bizler sorunlarımızı “çözmek” için insan öldüremeyiz. Provokasyonlara başvuramayız. İftira atamaz, ırkçılık yapamayız. Hukuku, adaleti eğip bükme gücümüz yok, olsa da kullanmayız. Bütün insanlar bizim kardeşimizdir.

O zaman çaresiz miyiz?

Hayır. Bazen ümidimiz kırılır gibi olsa da, yengeç yürüyüşüne devam edeceğiz. Çünkü Neruda’nın dediği gibi, “Biz halkız, hani şu sayılamayan, hani şu çok halk.” Eninde sonunda tüm ideolojiler, tüm devasa güçler ve hatta reelpolitik, o sayılamayan, o çok olan halkla birlikte evrilir. Bizler akıllarımızı, vicdanlarımızı temiz tuttukça, demokrasiye doğru çıktığımız yengeç yürüyüşü devam eder, hedefine ulaşır meşakkatle de olsa.

Bizim gücümüz aklımızı temiz tutmak ve onu sandığa yansıtmaktan gelir. Üstelik tam da bizi temsil eden bir partinin olmadığını düşündüğümüz, siyasetin çeşitli müdahalelerle, bizzat hukuk tarafından iğfal edildiği bu sıkışık günlerde daha çok inanmalıyız buna. 2007 İttihat ve Terakki lanetinin iktidarını sürdürmek adına en akıl almaz yöntemlere başvurulduğu bir yıl oluyor. Bu saldırıların hedefinde aslında kim ve ne var? Neden Türkiye’nin gördüğü en demokratik, en özgürlükçü bir 4,5 yılın ardından böyle bir karabasan üzerimize birden çöktü? Bu 4,5 yıl boyunca ülkeyi kim yönetti?

Bu basit soruların cevapları, sandıkta tek bir yöne işaret ediyor.

Agos, 25.05.2007

Crawling like a crab

Unfortunately, once again, we end this week on a very bitter and suspicious note. 102 people were wounded and 6 died in the explosion in Ulus, Ankara. After every negative event we live through, I can’t help but recall dear Hrant’s prediction that “2007 will be a difficult year.” I confess - since the day we lost Hrant, each death, each attack, each harassment, each cruelty burns my heart in a different way than before. The sorrow I feel for the Christians who had their throats slit in Malatya, the 6 children who were ran down by an unlicensed driver while collecting food from the garbage in Kayseri, Dilara who drowned in an uncovered manhole, Oya who was married by force at 13 and was murdered by her husband at 15, the 12-year old Uğur Kaymaz who had 18 bullets fired into him by the police special forces in Kızıltepe, Melek and her two children who were murdered in Osmangazi, Bursa - sorrow for them would have been there previously, but now it is much heavier, much more unbearable. And, oh, don’t worry, I feel the same way about every soldier, every person who dies in armed conflict. I mourn after the convoy that had an accident, with one dead, while sending their sons to military service in Sivas. The list continues with Iraq, Darfur, Palestine, Afghanistan, Africa. The grief I feel for Hrant is meaningful only if I can feel this way. It is only then that the pain makes me human. I know that only this kind of grief gives birth not to hate and revenge but to a solution. But the pain still remains unaltered. With every new pain, we relive the previous stabs to our hearts, again and again. This is what I go through, whether I like it or not.

The ill-omened hands that pushed a button on January 19 continue to shed blood and try to block Turkey’s crab-like crawl towards being a democratic society. The haste shown by the deep-state in blocking Turkey’s efforts to become an open society, naturally makes these efforts much more visible. Can a plot be so visible, so shallow? It is. Can society see through and perceive such a shallow and blatant plot? I hope so. We need it desperately to be so. The blood of victims stains the ghost-like perpetrators and makes them visible. However, it is possible to see and to know and yet to pretend not to see, not to know. This is where our participation would begin in all the blights on humanity I list above, including Hrant’s murder.

But, we cannot murder to “solve” our problems. We cannot engage in provocations. We cannot slander, we cannot engage in racism. We do not have the power to bend the law and even if we did, we would not use it. All human beings are our sisters and brothers.

Then, are we powerless?

No. Although it may seem sometimes as if our hopes are shattered, we will continue our crawl. As Neruda said, we are the people, the uncounted, and the many. In the end, all ideologies, all big powers and even realpolitik come to evolve towards the people. As long as we keep our minds and consciences clean, our crawl to democracy will continue and will reach its destination, no matter how difficult the journey may be.

Our power comes from keeping our minds clean and reflecting our beliefs at the polling station. We need to believe it even more strongly at these difficult times when we think we do not have a party that represents us and when politics has been raped by the law itself. 2007 is turning out to be a year where the curse of İttihat ve Terakki/Union and Progress turns to even more outrageous methods in order to hang on to its power. Exactly who and what are the targets of these attacks? Why do we have this sudden nightmare descend upon us at the end of the most democratic, freest 4.5 years? Who was in power for the last 4.5 years?

The answers to these simple questions point to just one direction at the polls.

Agos, 25 May 2007

Followers