Friday, June 29, 2007

Kendimi tanıyor muyum?

Patrik hazretlerinin Der Spiegel dergisine verdiği röportajda AKP ve CHP hakkında görüş belirtmesi ulusal basında olduğu kadar Ermeni toplumu içinde de yankı getirdi. Bu çok doğal, çünkü genellikle dini liderlerin böyle bir tavır geliştirmesi alışıldık değildir. Amma velakin, Türkiye’de yaşayan Ermenilerden bahsediyorsak durum çok daha karmaşık hale gelir. Her şeyden evvel, Patrik Hazretleri’nin geçen hafta Agos’a verdiği mülakatta da belirttiği üzere, “Patrik, cemaati AKP’ye yönlendiriyor” haberi pek doğru değil. Mülakat kaynağından okunduğu takdirde gerçekten de Patriğin böyle –en azından kasıtlı– bir amacının olmadığı anlaşılıyor. Zaten kendisi de temsil ettiği kurumun herhangi bir siyasi partiyi desteklemek gibi bir davranış içersinde bulunamayacağını söylemişti. Bununla beraber aslında hiçbir zaman bir dini merkez özelliği ile baş başa kalamamış, kendini genellikle asli vazifesinin dışındaki alanlarda dolanır bulmuş bir kurumun siyasetten uzak kalabilmesini ummak Patriğin son Genelkurmay ziyareti ile ispatlandığı üzere mümkün görünmüyor. Bu durumda, patriklerin vaziyet gerektirdiğinde cismani, gerektirmediğinde ise ruhani davranış içerisinde olmalarını beklemek çok da adil bir talep değil. Patriklerin tercihlerini o veya bu yönde kullanma keyfiyetleri de bu durumda kaçınılmaz bir istikrarsızlık kaynağı olarak varlığını sürdürüyor.

“Neden böyle oluyor?”a gelince, kısaca “Çünkü böyle olması tercih edildi” demek yeterli. Kim tarafından? Pek tabii, her şeyimizle tabii olduğumuz devlet veya devletin bir kısmına egemen olan zihniyet tarafından. Patrikliğin tüzel kişiliği bile, cumhuriyet döneminde havada bırakıldı. Öyle ki, Ermeniler 1915 travmasını yaşadıktan hemen sonra “laikliğe” şiddetle vurgu yapan, tüm yerleşik sistem ve kurumları tehdit görerek dibinden budayan görece yeni bir düzende, gözden düşen, hatta düşman bellenen dini bir kalıp içine hapsedildi. Böylelikle Ermeniler hem temsil ediliyor, hem de pozitivist, laik sunağın önünde -gerektiğinde- yok sayılabiliyordu. Bu durum bugün de aynen devam ediyor. Tam da bu anlayışın ürettiği politikalarla Cumhuriyetin kuruluşunu 300 bin nüfusla selamlayan Ermeniler, 2007 yılı itibarıyla 60-70 bin aralığına gerilemiş durumdalar. Bugün, Hrant’ın katliyle Ermeni toplumuna yönelen tacizleri anlatmak ve çare bulmak gerektiğinde, Patrik hazretleri, “Genelkurmay”a gidebilecek yegâne cemaat temsilcisi oluyor. Halbuki devletin ona muhatap kıldığı makam Eminönü Kaymakamlığı. Garip değil mi?

Mülakatta, Patrik hazretleri kendilerini AKP’ye, CHP’den daha yakın hissettiklerini söylemiş. Bu, cemaat tarafından ‘AKP’ye oy verin’ şeklinde algılanabilir mi? Belki evet, belki hayır. Çünkü biz henüz Türkiye Ermeni toplumunun güncellenmiş sosyo-politik verilerine sahip değiliz. Ermeni toplumu ile ilgili en basit bir istatistiğe ulaşmak için bile kolları kendiniz sıvamanız gerekiyor. “Ermeniler Türkiye’nin belli başlı kırılma noktalarında nasıl davrandılar?”, “Hrant Dink suikastına, muhtıralara nasıl tepki verdiler?”, “Karma evlilikler toplumun yapısını nasıl etkiliyor?” vb. gibi çok önemli sosyolojik soruların cevapları, geniş ve tahminlere dayalı bir alanı işaret ediyor. Gözlemlerimiz ise tamamen kendi kısıtlı çevremizden menkul bir “algılar dünyasından” bize akıyor.

Sivil toplum örgütü fakiri ülkemizde, Ermenilerin bir de bu dini temsiliyete sıkışmışlık, mecbur edilmişlik hali var. Hani bu durum dini müessesemizi daha güçlü, daha etkin bir odak haline getirmiş olsa, ona da eyvallah diyeceğiz belki. Lakin tüzel kişiliği bile onanmamış, kendini hâlâ Fatih’in fermanına yaslama mecburiyeti ve mahcubiyeti hisseden, din adamı yetiştirme imkânına dahi sahip olmayan bir patrikliğimiz var. Oysa böyle bir çağda böyle bir toplumsal yapıya mecbur edilmek, tam da hedeflenen asıl amaca, tükenişe yol açıyor. Bunu da görmek lazım.

Şayet böyle olmayıp sivilleşme yolunda gerekli adımlar atılabilmiş olsaydı, hem Ermeni toplumu içerisinde çoksesliliğimizi elde etmiş, hem de kendi kendimizi daha yakından tanıyabilmiş olacaktık. Bu kendimizi ifade edebilmekten de öte, taleplerimizi daha şeffaf, daha etkin gündeme getirebilmeye ve sonuca ulaşabilmeye –hakkın kazanımına– yol açacaktı. Böyle çağdaş ve yaşamın genel akışına münasip bir yapılanmada, Patrik hazretlerimizin Genelkurmay’a niçin gitmek zorunda kaldığını, bu ziyaretin neticesinin ne olduğunu da merak etmeyecektik. 70 bin kişinin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir gelişme, iki kişinin arasındaki özel bir sırra dönüşmeyecekti. Belki bu analiz de doğru değil. Ben bilmiyorum; bunların hepsi sadece birer tahmin. Akıl yürütmekten başka ne yapabilirim ki?

Agos, 15.06.2007

No comments:

Followers