Saturday, July 28, 2007

Neither Hot Nor Cold

Democracy does not solely mean to press a ballot box against the noses of citizens at certain intervals. If it were the case, then we would have made great progress since 1950, when the multi-party system was first implemented in Turkey, because we have had a total of 41 elections so far including 13 general elections, 8 parliamentary half term elections, 11 local government elections, and 9 Republican Senate partial elections. As a country that has been through 41 elections, we are going to vote in a referendum-like election with a totally corrupt and collapsed political system. The politicians who are “in favor of” democracy and who are “against” it are about to prove who is more powerful in this election. We seem to have some kind of a desire to settle the accounts, to show “who we are”. Everyone will show the “other” his power. Yes, I totally agree that the most civilized way of competition in democracies is going through elections; however, the feeling of competition in these elections has gained a different feature due to social ruptures and interference, and this aspect is something I strongly dislike.

As a result of being a member of a minority group, I have the tendency to show my natural reaction against all kinds of nationalistic discourse. Since the terminology including word patterns like “national unity and uniformity”, “split”, “external and internal focal points”, and “national interests” will eventually target me in one way or the other, my perceptions and analyses are influenced. If I this was restricted me and similarly sensitive members of my community, the problem would not be as big as it is now. However, in recent days, we have been able to observe that the only valid discourse in this country is a discourse that includes such terminology; and this discourse actually targets and divides the country into hundreds of thousands of parts. The need for security is threatened by the contrast of “those who target” and “those who are targeted”. This contrast manipulates and provokes social division and politicians produce policies under the domination of this discourse. And I am utterly disturbed by what is going on.

The striking results of TESEV’s research introduced to the public in recent days have proved how nationalism imposes its hegemony onto the whole country as the sole language in use, and how this language creates division among the members of society, in contrast to what it actually claims. This is bad news because the principal section of the society thought to be winning is obviously in a process of losing. Circles ignored by sections of society numbed from the sense of winning, exist thanks to this ignorance, and perpetuate their destructive methods no matter what manner of enforcement they may face. The gangs are abundant in all corners of the country and these gangs, under the protection of the state, are maintaining their assassinations and robberies, serving the so-called aim of protecting the state and the nation. This is a tragedy that takes place in front of all the citizens, and you have no other language to speak about it. In fact, the majority of this country – including soldiers, state officials, workers, peasants and members of the middle class – want to live in peace, prosperity and harmony. However, as this language leads us to a dead-end, in the end, we find ourselves divided although we have the same demands. This poison that was injected into our souls by the Union and Progress party is still in our veins today and has a paralyzing effect.

Was not Hrant killed because he rejected speaking that language, since he chose to speak Hrantish instead?

In the future, when all these events are recorded in history, we will see that 19 January is actually the beginning of an important historic era. Turkey was broken toward a certain direction on that day. For most of you, something changed irreversibly in your soul on that day. Similarly, this country entered an irreversible path. Although we seemed to be trapped in that restrictive and destructive language, on 19 January, we actually came face to face with the fact that the King was actually naked. Most of us also faced the evil in our souls. We realized that our leftist policies, democratic vision, nationalism or patriotism were indeed fake.

A quotation from the Bible goes on as follows: “You are neither hot, nor cold; you are warm. I wish you were either hot or cold, because now I will have to vomit you”. 19 January is a similar date. It offers us an option. An offer to begin to lead a real life. Shall we keep our eyes shut although we know that the King is actually naked?

The answer to this question will determine the direction of this break.

20.07.2007, Agos

Ne sıcak, ne de soğuk

Demokrasi, belli periyotlarla halkın burnuna sandık dayamaktan ibaret değil. Öyle olsaydı, Türkiye’nin çok partili siyasal yaşama geçtiği 1950 seçimlerinden günümüze değin gerçekleşen 13’ü genel seçim, 8’i milletvekili ara seçimi, 11’i yerel yönetimler seçimi, 9’u Cumhuriyet Senatosu kısmi seçimi olmak üzere toplam 41 seçimden sonra bu yolda epeyce yol kat etmiş olmamız lazım gelirdi. 41 tane seçim yapan bir ülke olarak, merkezi çökmüş bir siyasi yapıyla, referandum benzeri bir seçimde oy kullanmaya gidiyoruz. Ülkenin “demokrasiye karşı” olanları ile “demokrasiden yana” olanları sandıkta boy ölçüşmeye davranıyor. Sanki bir çeşit hesaplaşma arzusu içindeyiz. Herkes kendine göre sandıkta “öteki”ne gününü gösterecek. Evet, seçimler demokrasilerde hesaplaşmanın en medeni yolu olabilir, ama bu seçimin hesaplaşma duygusu toplumsal yarılmalar ve müdahalelerle farklı bir renk aldı ve o renk benim hiç de hoşuma gitmiyor.

Bir azınlık grubu mensubu olmanın da sonucu olarak her türlü milliyetçi söyleme karşı kendimi savunma ya da doğal bir refleks gösterme eğilimi taşırım. Ülkemizdeki “milli birlik ve beraberlik”, “bölünme”, “dış ve iç mihraklar”, “ulusal menfaatler” gibi muteber söylemlerin ucu eninde sonunda bana dokunacağından ister istemez algılarım da, analizlerim de etki altına girer. Bu sadece benim ait olduğum cemaatin benim kadar hassas azalarıyla sınırlı olsa pek sorun olmazdı. Lakin son dönemlerde görülüyor ki, bu ülkede bundan başka geçerli bir dil yok ve o dil toplumu sonsuz paydada ve yıkıcı bir şekilde hedef alıyor ve bölüyor. Güvenlik ihtiyacı, “hedef alınanlar” ve “hedef gösterenler” karşıtlığı içinde durmadan tahrik ediliyor, kaşınıyor ve bu ortamda “politika” üretilmeye çalışılıyor. Ve ben bu durumdan da çok rahatsızım.

TESEV’in geçenlerde kamuoyuna tanıttığı araştırmasının çarpıcı sonuçları, ülkede milliyetçiliğin tek dil olarak kendi hegemonyasını dayattığını, bu dilin de, ideolojinin kendi iddiasının aksine, toplumu nasıl parçaladığını ortaya koydu. Bu çok vahim: Çünkü kazandığı varsayılan başat kesimin gerçekte kazanmadığı, kaybettiği ortada. Kazanıyor olma hissiyatıyla uyuşan bu kesimin görmezden geldiği ve bu aymazlıktan hayat bulan klikler, tüm zorlamaları göze alarak yıkıcı yöntemlerini uygulamaya devam ediyorlar. Ülkede çeteler cirit atıyor ve bunlar bizzat bu zihniyetin koruması altında, güya devlet ve milletin bekası için, suikast ve soygunlarına devam ediyorlar. Herkesin gözleri önünde cereyan eden bir trajedi bu, ve bunu konuşmak için başka bir diliniz yok. Aslında ülkenin büyük çoğunluğu –askeriyle, memuruyla, işçisi köylüsü ve orta sınıfıyla– bu memlekette barış olsun, huzur ve refah olsun istiyor. Ama bu dil bizi hep aynı çıkmaz sokağa savurduğu için temelde aynı olan taleplerimiz dahi bizi birleştirmekten uzak. İttihat ve Terakki’nin içimize zerk ettiği bu zehir, bugün hâlâ damarlarımızda dolaşıyor ve bizi felç ediyor.

Hrant da bu dili reddettiği, Hrantça konuştuğu için öldürülmedi mi?

Gelecekte bu günlerin tarihi yazıldığında, 19 Ocak’ın Türkiye için bir milat olduğunu göreceğiz. Türkiye 19 Ocak’ta bir yere doğru kırıldı. Nasıl ki o gün pek çoğunuzun içinde bir şeyler kırılıp, bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde değiştiyse, bu ülke için de o gün önemli bir şey yaşandı. Her ne kadar o kısıtlı ve yıkıcı dilin içine hapsolmuş gibiysek de, 19 Ocak’ta çoğumuz kralın aslında çıplak olduğunu gördük. Çoğumuz kendimizdeki riyayı da gördük. Ne solculuğumuz, ne demokratlığımız, ne milliyetçiliğimiz, ne de vatanseverliğimiz gerçekti.

İncil’de bir söz, “Ne sıcaksın, ne de soğuk; ılıksın. Keşke ya sıcak ya da soğuk olsaydın, ılık olduğun için seni ağzımdan kusacağım” der. 19 Ocak işte böyle bir tarih. Bize bir seçenek sunuyor. Gerçek bir yaşama geçme teklifi bu. Kralın çıplak olduğunu bile bile, yine gözlerimizi yumacak mıyız?

Bu sorunun cevabı, bu kırılmanın da yönünü belirleyecek.

20.07.2007, Agos gazetesi

Oyumuz Baskın Oran ve Ufuk Uras’a!

Bugüne değin bir seçmen olarak katıldığım hiçbir seçimde (buna yerel seçimler de dâhil) içimin sindiği, vicdanımı rahatsız etmeyen, beni “iyi” ve “dâhil” hissettiren bir tercih yapamadım. Bu bağlamda derin analizlerle lafı dolandırmak yerine, yukarıdaki gibi çok açık bir başlık attım yazıma. Hakikaten de Hrant’ın katledildiği, arka arkaya gelen terör, muhtıra ve dava süreçleriyle taciz edildiğimiz bugünlerde, 22 Temmuz seçiminin benimkine benzer ruh durumundaki bir kişiye anlamlı gelebilmesi, ancak sevgili dostlarım Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın bağımsız aday olarak ortaya çıkmalarıyla oldu. Sevgili Baskın Oran ve Mehmet Ufuk Uras’ın Meclis’e girme ihtimalleri, yıllardır yok sayılmanın, haksızlık, gasp ve cinayetlere maruz kalmanın panzehiri gibi geliyor bana. Dolayısıyla Hrant’ın katledilmesini, adaylarımın Meclis’e girmesiyle dolaysız bir biçimde ilişkilendiriyorum. Bununla birlikte adaylarımıza destek vermekte duygusal olduğu kadar, pek çok nesnel sebebimiz de olduğunu belirtmeliyim. Hem de kıyas kabul etmeyecek kadar çok.

Ne iyi ki rezervsiz, vicdani rahatsızlık duymadan oy verebileceğimiz ve seçilme şansı çok yüksek olan adayların seçime iştirak ettiği bölgelerde bulunuyoruz. İstanbul dışında ikamet eden okuyucularımızdan anlayış bekleyerek, bu konudaki sevincimi saklamak istemiyorum. Hem Prof. Baskın Oran, hem de Ufuk Uras yıllardır şahsen tanıdığım, görüşlerini bildiğim çok değerli kişiler. Baskın Oran’ı tabii ki Agos’tan tanıyoruz. Onun fikirlerinin yüreğini soğutmadığı kaç Agos okuru olabilir? Hrant’ın, Baskın Hoca’nın Agos’ta yazması için ne büyük bir arzu duyduğunu, onun köşesinin yerini yıllarca hazır beklettiğini bilmeyeniniz var mı? Muhtıra karşısında mahçup tavırlarıyla ve sıradan popülist söylemleriyle siyaset bulandıran bir partinin sondan bilmem kaçıncı sırasından aday olan Efrim Bağ, birkaç hafta evvel Agos’ta yayımlanan söyleşisinde “Bizi bizden olmayan temsil edemez, anlayamaz, Baskın Oran da kim oluyormuş, bizi nereden tanıyor?” tarzında inciler sarf etmişti. Demek ki Ermeni olmakla vicdanlı olmak, dürüst bir üslup geliştirmek ve evrensel insani değerlere sahip olmak garanti altına alınamıyormuş. Kendi fikir birikimine yatırım yapmamış her türden insan aynı adreslerde öbekleşiyor. Şunca yıldır “azınlıklar” üzerine yazdığı ve yaptığı çalışmalarla sağır sultanın işittiği, hatta bu sebeple linç kampanyalarına maruz kalan, hakaret ve saldırılara uğrayan bir Baskın Oran’dan bahsediyoruz. Aslında Baskın Oran ve Ufuk Uras’a oy vermek, Ermeni cemaatinin “amira sendromu”nu ve kapalı cemaatçi toplumsal yapısını da aşmak için en önemli fırsatlardan birisi olacak. Efrim Bağ’ın bilinçaltından gelen bu tespitler aslında çoğu Ermeni’nin bilincinin bir yerlerinde saklı. Onları sorgulamıyoruz. Türkiye’de yaşama durumu bir çaresizlikten mi kaynaklanıyor, yoksa özgür bir iradeye mi işaret ediyor? Bu kendi irademizle yaptığımız bir seçimse, o zaman şu “biz” lafının neleri kapsadığını tekrar düşünmek lazım. Bana göre Baskın Oran da, Ufuk Uras da, demokratik değerleri savunan her kişi ve kurum da, o “biz”e dâhildir ve bu beni sıkıştığım yerden çıkaran, beni iyileştiren bir bilinç durumudur.

Sözlerimi Ufuk Uras’la ilk karşılaşmamı anlatarak noktalayayım. Çok yıllar evvel, yine bir seçim arifesinde, Bomonti’deki evimin karşısındaki bakkalda karşılaşmıştık kendisiyle. Amacım alışverişimi yapıp bir an evvel eve ulaşmaktı. Ufuk Uras ise ÖDP’nin broşürlerini dağıtmak ve oy istemek üzere orada bulunmaktaydı. İşimi bir an evvel bitirmek telaşı -ve karşımdakinin kim olduğunu da bilmeden- kendisine küstahça vaktimi aldığını söyledim. Adamcağız hiçbir karşılık vermeden dışarı çıktı. Benimle konuşan bu zatın kim olduğunu öğrenince –kabalığımın kim olduğu ile ilgisi varmış gibi– bir an tereddüt ettikten sonra, arkasından koştum ve kendisinden özür diledim. Son derece alçakgönüllü bir şekilde konuyu kapattı ve broşür dağıtmak üzere yoluna devam etti.

Sizlerden oy vermenizi talep ettiğimiz insanlar işte bu kişiler efendim.

13.07.2007,Agos gazetesi

We were there

We were there on July 22

The reason we were there was neither interfering with the judicial process nor showing off our power.

Two thousand people gathered to witness a day in history.

We joined the court case as representatives of the two hundred thousand people who were present the funeral and, I believe, many other citizens.

The fact that we could not get inside bore no importance.

A big hole was created in the conscience of the public on 19 January, 2007. I do not know what type of court is strong enough to fix such a big hole. The wound in our conscience has got deeper with what we have witnessed during the long period of inquisition and the preparation of the criminal charge. All murders and all assassinations are disgusting and they leave a stain on the conscience. However, Hrant’s loss is different. His homicide has created such a big and deeply rooted trauma because of what he represented in the social subconscious and memory. Since the day I met Hrant, I had always considered his existence and Agos, which he founded, a surprise. The existence of such a personality in this society and the strictly enclosed community I was born into always exceeded the limits of my imagination and expectations. That is because Hrant was like the unique flower of the Little Prince in his little barren planet (B-612), and, in my opinion, we Armenains and all those people who regard themselves as democratic individuals had the obligation to care for and protect that flower just like the Little Prince did to preserve that rare flower of his.

We could not preserve our flower ….

When Hrant was alive, I wrote an article some of you may now remember. There is a TV series still broadcast on Cnbc-e, called the Cold Case. I found myself crying every time I watched this series on TV. The cases of the victims in the series, ussually selected from among “Others” are solved years later and the criminals are sentenced. A special division in the FBI evaluates each ignored case from the past and concludes it. At first, I thought I was particularly influenced by the performance of the series, my deep analysis being “Congratulations, what a production!”. Some time later I realized that m y reaction was persistent and it derived from another reason.

I realized that the feelings of “justice” and “security” are so seriously damaged in this country that even facing the implementation of justice in the right way in a second rate American crime story causes a deep jolt. I realized that the hunger for “justice, security and the punishment of the guilty,” is never satisfied however hard you try to run away from it and however hard you may try to forget. It does not matter whether six months pass since an assassination or 92 years since genocide, you want justice and you wish to get rid of the heavy burden of injustice.

I think I will have the same feelings against all kinds of injustice and unfair acts until justice is done.

Here is another memory of mine…

I was a soldier doing my military service on July 2 1995 in Sivas. It was the second anniversary of the Madımak massacre. Great security measures were taken and the soldiers of the brigade positioned 5 minutes away from the city center were all deployed in and around Madımak Hotel. As a small group, we had remained at the brigade headquarters. My Circassian friend Murat and I took post and held watch for nearly 14 hours, standing in the heat of July 2 with full equipment. Murat fainted because of the heat and hunger. I helped him to the watchmen’s cabin, laid him down, and put my burning helmet into the muddy water on the roadside. I put it back on. Then I sat on a concrete bump and began to think. I thought, “I was lucky not to be here two years ago while 37 people were burning to death.” I was sure I could not live with the feeling of guilt deriving from not being able to do anything as one of the thousands of soldiers on mission in the brigade 5 minutes away from the hotel.

I dedicate my difficult post on that day to those 37 glorious people and this article to Hrant.

06.07.2007, Agos gazetesi

Oradaydık

2 Temmuz günü oradaydık…

Orada oluşumuzun sebebi ne yargıya müdahale etmek

ne de gövde gösterisinde bulunmaktı.

İki bin kişi, tarihe tanıklık etmek üzere yan yana geldik.

Cenazeye gelen iki yüz bin kişinin ve inanıyorum ki

çok daha fazla yurttaşın temsilcisi olarak davaya katıldık.

İçeriye giremememizin ise hiçbir önemi yoktu.

19 Ocak günü kamuoyunun vicdanında açılan büyük bir yara var. Bunu tamir etmeye hangi mahkemenin gücü yeter bilemiyorum. Soruşturmanın devam ettiği ve iddianamenin hazırlandığı bu uzun süre zarfında vicdanımızda açılan yara daha da derinleşti, tanık olduklarımızla daha da depreşti. Her cinayet, her suikast iğrençtir ve vicdanları lekeler. Lakin Hrant başka türlü bir kayıp. Bilinçdışımızda ve toplumsal hafızamızda ifade ettikleriyle çok daha derin artçıları olan bir sarsıntı yarattı onun katledilişi. Hrant’ı tanıdığım ilk günden beri onun varlığını, kurduğu Agos’u beklenmedik bir sürpriz gibi algıladım. İçine doğduğum bu toplum ve bu kapalı cemaatin böyle birisini meydana getirmesi tahlillerime de, tasavvurlarıma da aykırı geldi hep. Tıpkı Küçük Prens’in küçücük ve çorak gezegeninde (B-612) sahip olduğu biricik çiçek gibiydi Hrant, ve –bana göre– hem biz Ermeniler, hem de kendine demokrat diyen herkesin, Küçük Prens’in o minicik çiçeğinin üzerine titremesi gibi ihtimam göstermesi ve koruması gerekiyordu onu.

Koruyamadık….

Hrant sağken bir yazı yazmıştım, takip edenler hatırlar. Cnbc-e’de –hâlâ– yayınlanan bir dizi var, Cold Case adında. Türkçe meali, “soğumuş, unutulmuş” ya da “çözülememiş” dava. Ben bu diziyi her seyrettiğimde genellikle ağlıyor buluyordum kendimi. Dizide öldürülen ve genellikle de “Öteki”ler arasından seçilen mağdurların davaları, üzerinden yıllar geçtikten sonra çözülüyor, gerçek suçlular yakalanıyor ve cezalandırılıyor. FBI’da bulunan özel bir birim, kapatılan her davaya yıllar sonra geri dönüp, olayı sonuca bağlıyor. Başta bu etkilenmişliğimi o günkü dizinin performansına bağlıyor, “Helal olsun be adamlara!” türü derin analizler yaparak kalkıyordum televizyonun karşısından. Bir süre sonra kendimdeki bu durumun sürekli hale geldiğini ve farklı bir durumdan kaynaklandığını fark ettim.

Fark ettim ki, “adalet” ve “güvenlik” duygumuz bu ülkede o kadar yaralanmış, o kadar örselenmiş ki, kıytırık bir Amerikan polisiyesi üzerinden, geç kalınmış bile olsa, “adaletin” yerine gelmesi bizlerde derin bir sarsıntıya yol açıyor. O zaman anladım ki, ne kadar kaçsanız, ne kadar unutmaya çalışsanız da, o “yüzleşme, adalet ve güvenlik” açlığı peşinizi asla bırakmıyor. Bir suikastın üzerinden ister altı ay geçsin, bir kırımın üzerinden ister 92 yıl, adaletin yerini bulmasını ve bu ciddi yükten kurtulmayı diliyorsunuz.

Zannediyorum ki, adalet yerini bulana değin, her haksızlık için bu hisleri taşıyacağım.

Bir başka anı daha…

2 Temmuz 1995 günü Sivas’ta askerlik görevimi yapıyordum. Madımak Katliamı’nın 2. seneidevriyesiydi. Geniş güvenlik önlemleri alınmış, şehir merkezine 5 dakika mesafede olan tugayın tüm askerleri bu sebeple Madımak Oteli ve çevresine konuşlanmıştı. Küçük bir grup olarak biz de nöbet görevini üstlenmek üzere tugayda kalmıştık. 2 Temmuz sıcağında nizamiye kapısında Çerkes dostum Murat’la 14 saate yakın ayakta tam teçhizat nöbet tuttuk. Murat bir ara sıcak ve açlıktan bayıldı. Onu nöbetçi kulübesine yatırdım, yarı yarıya kendimden geçmiş bir halde başımda kaynayan miğferimi yoldaki çukurun içindeki çamurlu suya soktum. Tekrar kafama geçirdim. Sonra beton tümseğin üzerine oturdum ve düşünmeye başladım. “İki sene evvel 37 kişi cayır cayır yanarken iyi ki burada değildim” dedim. Madımak Oteli’ne 5 dakika mesafede vazife yapan bir tugayın binlerce askerinden biri olarak, bu mesuliyeti kaldırabileceğimi düşünmüyordum çünkü.

O günkü zor nöbetimi 37 pırıl pırıl insana, bu yazımı da sevgili Hrant’a adadım.

Agos gazetesi, 06.07.2007

We are all still Armenians, we are all still Hrant

Five months have passed since Hrant´s assassination.

The first hearing of this murder is on July 2.

The assassination is going on trial with the puppets and puppetmasters involved.

One cannot do without hope, so hope we shall.

It is not possible to live without trust, so we shall force ourselves to trust.

The “meek” and the “honourable” within us will confront each other.

Hrant will once again break the mould. Yet once again he is going to bring light to darkness.

Many mirrors will appear in that darkness and we...

we are going to see our own reflection in those mirrors, and once again,

a sinister encounter will take place.

So much has come to pass during these five months.

Just as Hrant had predicted.

So many people have been slain, their places never to be filled again,

and the emptiness has set fire so many hearts, burnt them to ashes.

Yes, life goes on,

and we decide how it does.

For every injustice to which we turn a blind eye to,

we are rendered more voiceless, weaker,

and, unfortunately, ever more servile...

There will be a “trial” on July 2.

This “trial,” no doubt, is not only the trial of the Dink family.

It can not be, since hundreds, thousands of people have made a promise.

A promise to say,

“We are all still Armenians, we are all still Hrant,”

in front of the court building, on the day of the trial.

We shall be dressed in black that day,

for we still mourn,

And our faces will be solemn, involuntarily,

because justice has not been served yet.

So long as justice is not served,

even if we laugh and whatever we may wear,

we will always be in mourning.

July 2, Monday, 9.30 am

In front of the Istanbul High Criminal Court (Ağır Ceza Mahkemesi, the former DGM), Beşiktaş.

Agos Gazetesi, 29.06.2007

Hepimiz hâlâ Ermeni’yiz, hepimiz hâlâ Hrant’ız

Hrant’ın katledilişinin üzerinden beş ay geçti.

Bu cinayetin ilk duruşması 2 Temmuz’da.

Suikast, kuklalar ve oynatıcılarıyla adaletin terazisine çıkacak.

Umutsuz olmuyor, umut edeceğiz.

Güven duymadan yaşanmıyor, güvenmeye zorlayacağız kendimizi.

İçimizdeki ‘korkak’ ve ‘onurlu’ kişi hodri meydan diyecek birbirine.

Hrant yine ezber bozacak. Yine ışık düşürecek karanlığa.

O karanlıkta çeşit çeşit aynalar görünür olacak ve bizler…

bizler de o aynalarda kendi aksimizi göreceğiz, bir kez daha,

netameli bir karşılaşma daha yaşanacak.

Beş ayda ne çok şey oldu.

Tam da Hrant’ın öngördüğü gibi.

Nice canlara daha kıyıldı, onların bıraktıkları kocaman boşluklar,

nice gönülleri daha yaktı, kül etti.

Evet, hayat devam ediyor,

nasıl devam edeceğine de biz karar veriyoruz.

Gözümüzü kapadığımız her adaletsizlik bizi

biraz daha dilsiz, biraz daha zayıf kılıyor,

ve ne yazık ki biraz daha onursuz…

2 Temmuz’da bir ‘dava’ görülecek.

Bu ‘dava’, sadece Dink ailesinin davası olmayacak şüphesiz.

Öyle olmalı ki, yüzlerce, binlerce kişi söz veriyor.

“Hepimiz hâlâ Ermeni’yiz, hepimiz hâlâ Hrant’ız” diye,

dava günü mahkemenin önünde toparlanmak üzere

sözleşiyorlar.

Siyahlar giyeceğiz dava günü,

çünkü yasımız var daha,

yüzümüz de gayriihtiyari kederli olacak,

çünkü adalet yerini bulmadı daha.

Adalet yerini bulmadan

ne de gülsek, ne de giysek

yaşadığımız hep yas olacak.

2 Temmuz saat Pazartesi, 9.30

İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri (Eski DGM) önü Beşiktaş.

Agos Gazetesi, 29.06.2007

Followers