Saturday, July 28, 2007

Ne sıcak, ne de soğuk

Demokrasi, belli periyotlarla halkın burnuna sandık dayamaktan ibaret değil. Öyle olsaydı, Türkiye’nin çok partili siyasal yaşama geçtiği 1950 seçimlerinden günümüze değin gerçekleşen 13’ü genel seçim, 8’i milletvekili ara seçimi, 11’i yerel yönetimler seçimi, 9’u Cumhuriyet Senatosu kısmi seçimi olmak üzere toplam 41 seçimden sonra bu yolda epeyce yol kat etmiş olmamız lazım gelirdi. 41 tane seçim yapan bir ülke olarak, merkezi çökmüş bir siyasi yapıyla, referandum benzeri bir seçimde oy kullanmaya gidiyoruz. Ülkenin “demokrasiye karşı” olanları ile “demokrasiden yana” olanları sandıkta boy ölçüşmeye davranıyor. Sanki bir çeşit hesaplaşma arzusu içindeyiz. Herkes kendine göre sandıkta “öteki”ne gününü gösterecek. Evet, seçimler demokrasilerde hesaplaşmanın en medeni yolu olabilir, ama bu seçimin hesaplaşma duygusu toplumsal yarılmalar ve müdahalelerle farklı bir renk aldı ve o renk benim hiç de hoşuma gitmiyor.

Bir azınlık grubu mensubu olmanın da sonucu olarak her türlü milliyetçi söyleme karşı kendimi savunma ya da doğal bir refleks gösterme eğilimi taşırım. Ülkemizdeki “milli birlik ve beraberlik”, “bölünme”, “dış ve iç mihraklar”, “ulusal menfaatler” gibi muteber söylemlerin ucu eninde sonunda bana dokunacağından ister istemez algılarım da, analizlerim de etki altına girer. Bu sadece benim ait olduğum cemaatin benim kadar hassas azalarıyla sınırlı olsa pek sorun olmazdı. Lakin son dönemlerde görülüyor ki, bu ülkede bundan başka geçerli bir dil yok ve o dil toplumu sonsuz paydada ve yıkıcı bir şekilde hedef alıyor ve bölüyor. Güvenlik ihtiyacı, “hedef alınanlar” ve “hedef gösterenler” karşıtlığı içinde durmadan tahrik ediliyor, kaşınıyor ve bu ortamda “politika” üretilmeye çalışılıyor. Ve ben bu durumdan da çok rahatsızım.

TESEV’in geçenlerde kamuoyuna tanıttığı araştırmasının çarpıcı sonuçları, ülkede milliyetçiliğin tek dil olarak kendi hegemonyasını dayattığını, bu dilin de, ideolojinin kendi iddiasının aksine, toplumu nasıl parçaladığını ortaya koydu. Bu çok vahim: Çünkü kazandığı varsayılan başat kesimin gerçekte kazanmadığı, kaybettiği ortada. Kazanıyor olma hissiyatıyla uyuşan bu kesimin görmezden geldiği ve bu aymazlıktan hayat bulan klikler, tüm zorlamaları göze alarak yıkıcı yöntemlerini uygulamaya devam ediyorlar. Ülkede çeteler cirit atıyor ve bunlar bizzat bu zihniyetin koruması altında, güya devlet ve milletin bekası için, suikast ve soygunlarına devam ediyorlar. Herkesin gözleri önünde cereyan eden bir trajedi bu, ve bunu konuşmak için başka bir diliniz yok. Aslında ülkenin büyük çoğunluğu –askeriyle, memuruyla, işçisi köylüsü ve orta sınıfıyla– bu memlekette barış olsun, huzur ve refah olsun istiyor. Ama bu dil bizi hep aynı çıkmaz sokağa savurduğu için temelde aynı olan taleplerimiz dahi bizi birleştirmekten uzak. İttihat ve Terakki’nin içimize zerk ettiği bu zehir, bugün hâlâ damarlarımızda dolaşıyor ve bizi felç ediyor.

Hrant da bu dili reddettiği, Hrantça konuştuğu için öldürülmedi mi?

Gelecekte bu günlerin tarihi yazıldığında, 19 Ocak’ın Türkiye için bir milat olduğunu göreceğiz. Türkiye 19 Ocak’ta bir yere doğru kırıldı. Nasıl ki o gün pek çoğunuzun içinde bir şeyler kırılıp, bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde değiştiyse, bu ülke için de o gün önemli bir şey yaşandı. Her ne kadar o kısıtlı ve yıkıcı dilin içine hapsolmuş gibiysek de, 19 Ocak’ta çoğumuz kralın aslında çıplak olduğunu gördük. Çoğumuz kendimizdeki riyayı da gördük. Ne solculuğumuz, ne demokratlığımız, ne milliyetçiliğimiz, ne de vatanseverliğimiz gerçekti.

İncil’de bir söz, “Ne sıcaksın, ne de soğuk; ılıksın. Keşke ya sıcak ya da soğuk olsaydın, ılık olduğun için seni ağzımdan kusacağım” der. 19 Ocak işte böyle bir tarih. Bize bir seçenek sunuyor. Gerçek bir yaşama geçme teklifi bu. Kralın çıplak olduğunu bile bile, yine gözlerimizi yumacak mıyız?

Bu sorunun cevabı, bu kırılmanın da yönünü belirleyecek.

20.07.2007, Agos gazetesi

No comments:

Followers