Saturday, July 28, 2007

Oradaydık

2 Temmuz günü oradaydık…

Orada oluşumuzun sebebi ne yargıya müdahale etmek

ne de gövde gösterisinde bulunmaktı.

İki bin kişi, tarihe tanıklık etmek üzere yan yana geldik.

Cenazeye gelen iki yüz bin kişinin ve inanıyorum ki

çok daha fazla yurttaşın temsilcisi olarak davaya katıldık.

İçeriye giremememizin ise hiçbir önemi yoktu.

19 Ocak günü kamuoyunun vicdanında açılan büyük bir yara var. Bunu tamir etmeye hangi mahkemenin gücü yeter bilemiyorum. Soruşturmanın devam ettiği ve iddianamenin hazırlandığı bu uzun süre zarfında vicdanımızda açılan yara daha da derinleşti, tanık olduklarımızla daha da depreşti. Her cinayet, her suikast iğrençtir ve vicdanları lekeler. Lakin Hrant başka türlü bir kayıp. Bilinçdışımızda ve toplumsal hafızamızda ifade ettikleriyle çok daha derin artçıları olan bir sarsıntı yarattı onun katledilişi. Hrant’ı tanıdığım ilk günden beri onun varlığını, kurduğu Agos’u beklenmedik bir sürpriz gibi algıladım. İçine doğduğum bu toplum ve bu kapalı cemaatin böyle birisini meydana getirmesi tahlillerime de, tasavvurlarıma da aykırı geldi hep. Tıpkı Küçük Prens’in küçücük ve çorak gezegeninde (B-612) sahip olduğu biricik çiçek gibiydi Hrant, ve –bana göre– hem biz Ermeniler, hem de kendine demokrat diyen herkesin, Küçük Prens’in o minicik çiçeğinin üzerine titremesi gibi ihtimam göstermesi ve koruması gerekiyordu onu.

Koruyamadık….

Hrant sağken bir yazı yazmıştım, takip edenler hatırlar. Cnbc-e’de –hâlâ– yayınlanan bir dizi var, Cold Case adında. Türkçe meali, “soğumuş, unutulmuş” ya da “çözülememiş” dava. Ben bu diziyi her seyrettiğimde genellikle ağlıyor buluyordum kendimi. Dizide öldürülen ve genellikle de “Öteki”ler arasından seçilen mağdurların davaları, üzerinden yıllar geçtikten sonra çözülüyor, gerçek suçlular yakalanıyor ve cezalandırılıyor. FBI’da bulunan özel bir birim, kapatılan her davaya yıllar sonra geri dönüp, olayı sonuca bağlıyor. Başta bu etkilenmişliğimi o günkü dizinin performansına bağlıyor, “Helal olsun be adamlara!” türü derin analizler yaparak kalkıyordum televizyonun karşısından. Bir süre sonra kendimdeki bu durumun sürekli hale geldiğini ve farklı bir durumdan kaynaklandığını fark ettim.

Fark ettim ki, “adalet” ve “güvenlik” duygumuz bu ülkede o kadar yaralanmış, o kadar örselenmiş ki, kıytırık bir Amerikan polisiyesi üzerinden, geç kalınmış bile olsa, “adaletin” yerine gelmesi bizlerde derin bir sarsıntıya yol açıyor. O zaman anladım ki, ne kadar kaçsanız, ne kadar unutmaya çalışsanız da, o “yüzleşme, adalet ve güvenlik” açlığı peşinizi asla bırakmıyor. Bir suikastın üzerinden ister altı ay geçsin, bir kırımın üzerinden ister 92 yıl, adaletin yerini bulmasını ve bu ciddi yükten kurtulmayı diliyorsunuz.

Zannediyorum ki, adalet yerini bulana değin, her haksızlık için bu hisleri taşıyacağım.

Bir başka anı daha…

2 Temmuz 1995 günü Sivas’ta askerlik görevimi yapıyordum. Madımak Katliamı’nın 2. seneidevriyesiydi. Geniş güvenlik önlemleri alınmış, şehir merkezine 5 dakika mesafede olan tugayın tüm askerleri bu sebeple Madımak Oteli ve çevresine konuşlanmıştı. Küçük bir grup olarak biz de nöbet görevini üstlenmek üzere tugayda kalmıştık. 2 Temmuz sıcağında nizamiye kapısında Çerkes dostum Murat’la 14 saate yakın ayakta tam teçhizat nöbet tuttuk. Murat bir ara sıcak ve açlıktan bayıldı. Onu nöbetçi kulübesine yatırdım, yarı yarıya kendimden geçmiş bir halde başımda kaynayan miğferimi yoldaki çukurun içindeki çamurlu suya soktum. Tekrar kafama geçirdim. Sonra beton tümseğin üzerine oturdum ve düşünmeye başladım. “İki sene evvel 37 kişi cayır cayır yanarken iyi ki burada değildim” dedim. Madımak Oteli’ne 5 dakika mesafede vazife yapan bir tugayın binlerce askerinden biri olarak, bu mesuliyeti kaldırabileceğimi düşünmüyordum çünkü.

O günkü zor nöbetimi 37 pırıl pırıl insana, bu yazımı da sevgili Hrant’a adadım.

Agos gazetesi, 06.07.2007

No comments:

Followers