Wednesday, November 21, 2007

Yüzleşme

Geçen Pazar günü benim de danışma kurulunda bulunduğum Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği’nin ilk faaliyeti olan “Dün… Bugün… Yarın… Yüzleşme” temalı bir panel düzenlendi. Panelist olmama rağmen maalesef ağır bir grip geçirdiğim için hazırladığım konuşmayı yapamadım. Panel ile ilgili haberi Agos’ta okuyacağınız için, ben ayrıntılara girmeden, eğer panelde olsaydım neler söyleyecektim, bir nebze bunlara değinmek istiyorum.

Yüzleşme, her şeyden evvel oldukça olumsuz yüklenmiş bir sözcük. “Yüzleşme” telaffuz edildiği anda genellikle suç, suçlanmak, haksızlığa uğramak, deşifre olmak, rezil olmak gibi pek çok endişe ve hisler bütününü de beraberinde getiriyor. Yüzleşilecek olan şey, mutlaka yüzleşen kişinin aleyhinde olacak, aleyhine çalışacak gibi varsayılıyor. Bu kanı bir rastlantı değil şüphesiz. Muteber olanı topluma her alanda dikte eden majör ses, kulaklarımıza böyle fısıldamış bir kere. O ses, o sesten ne duyduysak onunla yetinmemizi, ondan ötesine geçmememizi buyuruyor bize. Ancak insanoğlu da pek meraklı. Bu özelliğimiz pek iyi bilindiği için, merakın galeyana gelmemesi için ustaca hazırlanmış çeşitli korku düzenekleri salınıyor bilinçdışımıza. Öyle ki, olur da bir “karşılaşma” fırsatı önümüze çıkarsa, korkumuz merakımızı yensin ve yüzleşmeler bölgesinden hızla uzaklaşılsın. Şüphesiz yüzleşmeden kaçınma sadece bizim dışımızdan dayatılan bir şey değil. Kendi özel mazimizde yüklendiğimiz sayısız suçluluk hissi, geçmişimizden hortlayıp bugünümüzü mahvedecek pek çok olası şeytanın, bilinçdışımızın karanlık nemli dehlizlerinde tutulmasını sağlıyor. Her bastırma, geçmişteki travmatik bir anın hediyesidir ve istisnasız her biri çeşitli rahatsızlıklar olarak geri döner bize.

Oysa yüzleşme bireyin ve toplumun kendi mazisine, potansiyellerine, değerlerine ve sorumluluklarına sahip çıkması demektir. Çünkü mazisinden korkan birey ve toplumlar, korkularıyla yüzleşmemek adına oradaki pek çok değerini de gözden çıkarmak zorunda kalırlar. Yüzleşme, izafi olarak dün, bugün ve yarın arasında parçalanmış insan varlığının yeniden bir bütünlük ve süreklilik kazanmasının olmazsa olmazıdır. Ne gariptir ki, yüzleşmeden kaçınan düşünce, yüzleşmenin tam da yaşama ait süreklilik ve bütünlüğün tehdit altında olduğunu varsayar. Buradaki endişe, zorlukla kurulmuş o anki düzenin, ortaya çıkacak yeni bilgilerle alt üst olması korkusudur ve bir yandan çok da insanidir. İnsanidir ama, bu onun doğru olduğu anlamına gelmez. Çünkü bize kalitesiz bir yaşamı dayatır. Korku ve suçluluk hisleriyle dolu, huzursuz bir yaşamı.

İşte bugün Türkiye’de yaşadığımız bu akıl tutulması, tarihiyle yüzleşmemiş bir devlet ve toplumun kaçınılmaz halidir. Estetize edilmiş bir tarih hikâyesinin içinde bir türlü kendi anlamını bulamayan, sürekli gerçeğin dışına savrulan bir simülasyonun içinde debeleniyoruz. Geçmişin şeytanlarının saldığı korku o kadar güçlü ki, onlarla yüzleşmemek için mazimizdeki her türlü hazineyi de gözden çıkarmışa benziyoruz. Bu durum toplumun tüm etnik, kültürel ve sosyo-ekonomik kesimlerinin birbirinden hızla uzaklaşmasına ve birbirini tehdit olarak algılamasına yol açıyor. Böyle bir ortamda soğukkanlı konuşmak mümkün olmadığından, sorunlarımızı da çözemiyoruz. Hastayız ve hastalık bizi gergin, uzlaşmaz ve şiddete eğilimli kılıyor. Tıpkı Hrant’ın dediği gibi…

Yanılmıyorsam 1999 yılıydı. Vartanants Korosu olarak Sezen Aksu ile birlikte turneye çıkmıştık. Turne “Türkiye Şarkıları” adını taşıyordu. Ermeni, Kürt, Rum, Yahudi ve Türkler olarak çok önemli bir mesajı en kestirme yoldan, müzikle vermeye çalışıyorduk. Aspendos’taki konserden önce Diyarbakır Çocuk Korosu’nun başındaki karnı burnunda genç Kürt müzik öğretmeni eşim ve bana yaklaştı ve özetle “Tarihte size çok acı verdik. Kendi halkım adına sizden özür dilemek istiyorum” dedi. Böyle bir Karşılaşma’ya bu kadar hazırlıksız olan biz ise, sadece birkaç kelime sarf edebildik gözlerimize hücum eden yaşları geri iterek.

Hülasa, yüzleşme kimse için kolay değil.

19.11.2007, Agos

Followers