Thursday, October 09, 2008

HRANT DİNK YA DA YENİ AHLAK / KARİN KARAKAŞLI

Son haftalarda Hrant Dink ismine, cinayete ilişkin kahredici ‘ihmal’ ayrıntılarının yanı sıra, kahredicilikte cinayet haberlerinden aşağı kalmayan çeşitli tartışmalarda da rastlar olduk. Bunlardan ilki Birgün gazetesi üzerinden yürütülen ‘sol’ tartışması iken, bir ikinci cephe de Patrikhane Basın Sözcülüğü tarafından dillendirilen görüşler üzerinden açıldı.
Her iki tartışmanın da göndermede bulunduğu yılların doğrudan ve çok yakından tanığıyım. Ama burada daha tali konuma gerileyen geçmiş zaman ayrınıtılarına girmeden önce, süreçlerle ilgili ilgisiz herkesin ortaklaşabileceğini umduğum temel sıkıntımı ifade etmek isterim. Hadi, diyelim, Hrant Dink cinayetine ilişkin süregiden ifşaatın vahametine edecek bir şey yok; iyi de, tüm ideolojik ve toplumsal hesaplaşmaları Hrant’ın ismi üzerinden yapmak zorunda mıyız?
Mesele Hrant Dink’in siyasi ve toplumsal düzeyde gündeme getirdiği konularda yeni düşünceler üretmek olsa yaşanan sürece ‘tartışma’ diyeceğim ama, bu haliyle ancak ‘hesapların dürülmesi’ deyişini çağrıştırıyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan bilgi, Birgün yayın kurulundan bir üyenin Hrant Dink’in yazılarına etnik köken vurgusu dolayısıyla itiraz etmesi ise, sormak gerekir: Çok mu şaşırdık? ilk örnek mi? Ve hemen eklemeli: Tek bir yazarın şerhi, 19 Ocak’tan bu yana Türkiye’nin onurlu geleceği adına bu cinayetin aydınlanışına yönelik yayınlarını sürdüren, Hrant’ın yazarı olduğu Birgün’ü nasıl kapsayabilir?
Doğrudur, Hrant çoklukla “fazla Ermeni” bulunmuştur, çünkü etnik kimliğini ve vatandaşlığını aynı coşku ve açıklıkla bir siyasi duruşa havale eden, samimiyeti ile de kitleleri etkileyen böyle bir insana pek rastlanmamıştı. Hrant, bir yandan hayatta eylem olarak karşılığı olan görüşler üreterek, kendisini asla böyle adlandırmamış olsa da ‘aydın’ tanımını kökünden sarstı; diğer yandan da, nostaljik ya da gölge Ermeni prototiplerini yerle bir etti. Tam da bu yüzden, cenazesindeki yüz binler, onun Türklüğü de sağaltan ve bedeli canıyla ödetilen Ermeniliğinin hakkını “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıyla helalleşerek teslim ettiler ve Hrant Dink, yaşam mücadelesinin son noktasını bizzat ölümüyle koymuş oldu.
Hrant, sözünün dondurulmasını, varlığının putlaştırılmasını istemez. “İlahlara illallah” diyendir. Ama hatırasına saygı göstermek de, tüm semavi dinleri aşan, asgari bir insanlık vazifesidir. Bu vazifenin yerine getirilişinde azami özeni göstermesi gereken kesimlerden biri de Patriklik makamı olsa gerek.
Hrant Dink, Türkiye Ermeni toplumu içerisinde sivilleşme tartışmalarını başlatırken, sorgulayıcı üslubunu Patriklik makamına da yöneltti, ancak bunu yaparken olumlu hiçbir icraatı görmezden gelmediği gibi, sivilleşme olgusunun içerdiği sorumluluğa gönderme yaparak yönetici kesimi de kıyasıya eleştirmekten çekinmedi. Öte yandan, eğer konu gerektirmişse Patrik de dahil tüm kesimlerle yazısını paylaştı, çünkü onun toplumsal sorumluluk duygusu gazeteciliğinin de önündeydi. Ancak, herhalde bu mesaiyi anlatmanın “Hrant, Mesrob’suz adım atmaz” ifadesi dışında, insaflı ve izanlı seçenekleri mevcuttur. Kaldı ki, benim anılarım, bunun tersinin daha çok geçerli olduğu ve Patrik 2. Mesrob’un bir dönem tüm siyasi demeçlerini Hrant Dink’e danıştığı yönündedir.
Hiçbir zaman unutulmamalı ki, Hrant’ın adım atmaya cesaret ettiği yerlere biz çoğumuz yaklaşamadık bile. Ve Hrant o en ırak noktaya, yalnızlaştırılma pahasına vardı. Bugün onun ölümünün bize dayattığı, yeni ahlaktır. Ahlak bilgisi kitaplarında karşılığı olmayan, muhatabın veremediği yanıtların ailesi ve sevenlerinin boğazında yumru olabileceğini hesaba katan bir ahlak. O ahlak da Hrant Dink’i değil, yalnızca bizim ne mene bir insan olduğumuzu kanıtlar.
KARİN KARAKAŞLI

Sunday, August 31, 2008

Veda yazısı

Daha evvel bahsetmiştim ama, sizlere yazdığım bu son yazımın hatırına bir kez daha anlatmak istiyorum. Agos’ta ilk yazılarım 1997 yılında yayımlanmaya başlamıştı. Yazarlığın olmazsa olmazıdır; anlatacak çok şeyim, hayata dair pek çok itirazım vardı. Kapalı, suskun bir toplumun içinde, ondan daha da kapalı, içine çökmüş bir cemaatin kozasında yetişmiştim ve bu zelil “sessizlik”i bir türlü hazmedemiyordum. Görmezden gelinmenin, hakkını savunamamanın ve susmanın bir tür kölelik olduğunu hissediyordum. Hissediyordum lakin, itirazlarımı, dert edindiklerimi ve yüreğimde hazırladığım sözleri ete kemiğe büründürüp sunacağım ne bir platform, ne de imkânım vardı.

Sonra Agos kuruldu… Eminim benim gibi pek çok insan tam da bu sessizlik nedeniyle büyük bir coşkuyla karşılamıştı Agos’u. Bize bir Zadik armağanı olarak verilen sevgili ve biricik Agos’u…

Hrant’ın adını da ilk kez o zaman duydum.

Coşkuyla yazılarımı kaleme alıyor, Agos’ta basıldıkça da çok mutlu oluyordum. Sırf bu mu? Sorular yönelten, gündem yaratan, itiraz eden, hesap soran, fikrini korkmadan söyleyen, bizi bizim ağzımızdan anlatan onurlu ve gür bir “ses”e kavuşmuştuk nihayet. Yazı yazmaya ve Agos’a göndermeye devam ettim. Bir süre sonra, yazılarımdan biri basılmadı. Bir süre bekledim ve artık basılmayacağına ikna olduğumda da Agos’a küstüm. Hep zannettiğiniz gibi, altmışlarında bilge bir bey amca değil, en nihayetinde 27 yaşında, toy bir gençtim. Sonraki haftalarda Oşin ağabeyin bir yazısını okudum. Yazıda bazı hususlar kafama takıldı; oturdum bir şeyler karaladım ve gönderdim. Oşin ağabey bırakın hiddetlenmeyi, pek mesut olmuş, daha evvel haberi olsaymış, kendi köşesinde yayımlayacakmış. Söz konusu yazım tabii ki basıldı; derken…

Derken Hrant aradı beni. O hayran olduğum kişi telefonun öte tarafındaydı. Makalemi övdü ve bana neden yazı göndermediğimi sordu. Sormaz olaydı. Ben de başladım şikâyete. “Ben o kadar emek veriyordum da neden yazım basılmıyordu?”, “Bari neden basılmadığına dair bir bilgi verilseydi” gibi bir sürü laf işitti benden. Hrant sabırla yazı yazmam konusunda beni ikna etmeye çalışıyor, ben ise şikâyetlerimi sürekli tekrarlıyordum. İş tam kabak tadı veriyordu ki, -kendimi epey zorlayarak- bir şartla yazabileceğimi söyledim. “Nedir?” diye sordu. Ben de “Vallahi, köşe verirseniz yazarım, yoksa yazmam” dedim. Birkaç saniye kesildi konuşma. Sonra “Peki sürekli yazabilecek misin?” diye sordu Hrant. İçimden, “Allah allah” diye geçirdim. Herhalde yazardım. Nasıl yazmazdım!

“İyi o zaman, bu haftadan itibaren başla yazmaya… Ama bak, aksatırsan gözünün yaşına bakmam, ona göre” dedi. “Söz” dedim. “bir hafta bile aksatmam.”

Hrant’la bu köşe için yaptığım sözleşme buydu.

O günden beri bir hafta bile yazımı aksatmadım. Köşeyi kaybetme korkusundan değil, ona verdiğim sözü tutmak, yaptığımız sözleşmeye sadık kalmak için. Ve tabii ki, bu sözleşmenin asıl öznesi olan siz kıymetli okuyucularıma olan saygımdan ötürü…

Geçen hafta, işte bu sözleşmeyle bana açılmış olan bu köşede yazımı okuyamadınız.

Dolayısıyla Hrant’la yaptığım sözleşme yenilenmemiş oldu. Yeni Agos’un yeni yönetiminin bu tasarrufuna saygı duymak bize yakışacak olan davranıştır. Zaten 19 Ocak’tan sonraki bir yıl boyunca da yayın kurulu üyesi ve editör olarak Agos’a katkıda bulunmaya çalışmış, sonra gördüğüm lüzum üzerine istifamı vermiştim.

Bu köşede bundan böyle benim yerime Yetvart Danzikyan’la muhabbet edeceksiniz. Kendisi çeşitli platformlarda takip ettiğim, çok değerli bir yazarımız, fikir insanımızdır. Bana gösterdiğiniz teveccühü kendisinden esirgemeyeceğinizi biliyorum. Agos bizim göz bebeğimiz. Ona katkıda bulunacak herkes de bizim için çok değerlidir. Ona laf gelmesini de, hor davranılmasını da yüreğimiz kaldırmaz.

Bu size bu köşede yazdığım son yazım. Bu veda yazısını yazmak benim için hiç kolay değil. Ammavelakin, Hrant’la yaptığım sözleşme benim açımdan devam ediyor. Yazdığım ve yaşadığım müddetçe de devam edecek. Hrantça yazmaya ve ses vermeye devam edeceğiz. Benim kendime 19 Ocak’ta verdiğim söz budur. Yazı işleri müdürlüğünü yaptığım ve köşe yazdığım Taraf gazetesinde buluşmaya, muhabbet etmeye devam edeceğiz.

Yapacak daha çok işimiz var.

Sözümüz var.

Hülasa, tebdili mekânda da ferahlık var.

Şimdilik hoşçakalın…

08.082008
Sayı:645

Bu süreç nasıl yönetilecek?

Hatırlarsanız, Patriklik Ruhani Kurul’u, Patrik Mesrob II’nin sağlık durumu hakkındaki ilk açıklamayı 26 Mayıs’ta yaptı. Açıklamada ‘Cemaatimiz içinde, uzun zamandan beri, patriğimizin sağlığıyla ilgili gerçek veya gerçekdışı söylentiler dolaşıyordu. Bizler ise bir açıklama yapabilmek için öncelikle doktorların tetkik sonuçlarını bekledik. Patriğimizin son sağlık kontrolleri geçtiğimiz hafta tamamlandı. Dolayısıyla, konuya ilişkin açıklama yapmayı uygun gördük’ deniyordu. Daha sonra 11 Haziran’da iki uzman hekimin Patrik’i yeniden muayene ettikleri, 19 Haziran’da ise basına kapalı yapılan bir toplantıda Patrik’in sağlık durumuyla ilgilenmek üzere en az üç hekimden oluşacak bir heyet oluşturulacağının kararlaştırıldığı basına yansıdı. Aynı ‘yansımadan’ hekimlerin İngilizce bir rapor yazımına giriştiklerini de öğrendik. 14 Temmuz’da Patriklik Basın Sözcüsü Luiz Bakar’ın ‘Önümüzdeki haftaya kadar tamamlanacak olan raporda tüm detaylar anlatılacak, konuya ilişkin gelişmeler ve raporlar hakkında, basına da gereken bilgiler verilecektir’ sözlerini yine Agos’tan okuduk. Ancak geçen hafta Agos’a tekrar açıklamada bulunan Sayın Bakar, Patrik’in sağlık kontrollerini yapan doktorların raporun basına açıklanmasının gerekli olmadığını söylediklerini, dolayısıyla, raporu basınla paylaşmanın, Patrik’in sıhhatiyle çok yakından, sevgi ve saygıyla ilgilenen doktorların arzularına uygun düşmediğini söyledi.

Allah Allah! Binlerce kişinin ruhani lideri olan önemli bir şahsın sağlığı konusunda bilgilendirmenin nasıl yapılacağını ne zaman sevgi ve ilgi dolu doktorların arzusu belirler oldu?

Bu argümanı ciddiye alan gazetemiz, Alman, Amerikan ve Esnaf hastanelerine başvurarak görüş alıyor; uzmanlar da etik, deontolojik ve hasta-doktor ilişkileri açısından Patrikhane’nin bu kararının doğru olduğunu onaylıyor. Agos’un başyazısını ve Etyen Mahçupyan’ın köşesini okumasak, ortada bir gariplik olduğu gerçeğini ıskalamak işten bile değil.

Oysa ortada ciddi bir gariplik var.

Bu konuyla ilgili bir süre evvel yazdığım yazıda, olayın insani boyutu, hayatın sürprizlerinin herkesi ve her kurumu kapsadığı ile ilgili bir tespitte bulunmuş, her şeyden evvel bu insani boyutun gözden kaçırılmaması, tartışmaların zamanlaması ve etiğine dikkat edilmesi gerektiğini yazmıştım. Bu sürecin, arzu edilen insani ve etik rotada ilerleyebilmesi için de Ruhani Kurul’un Patrik’in sağlık durumu ile ilgili gelişmelerden cemaati sık ve net bir biçimde bilgilendirmesinin en önemli unsur olduğunu belirtmiştim. Bunun da herkesin herhalde kabul edeceği bir nedeni vardı: Mesrob II herhangi bir birey değil, tüm bir cemaatin dini ve yerine göre ‘cismani’ liderliğini üstlenmiş özel bir kişiydi.

Oysa Patrikhane bu konuda basına oldukça mesafeli duran, ketumiyeti bile aşan bir savrukluk içerisinde davranıyor. ‘Patrik’in sıhhatiyle çok yakından, sevgi ve saygıyla ilgilenen doktorların arzularına uygun düşmediği’ gibi bir tutum, basına kapalı toplantılarda sadece vakıf yöneticilerini bilgilendirmek, bu sürecin nasıl yönetileceği konusunda ciddi soru işaretleri uyandırıyor. Patriklik sözcüsünün, söylentilerin önünü almanın basını bilgilendirmekle mümkün olmadığı görüşü de bu endişeyi destekler nitelikte.

Hali hazırda kullanılan dil ve yöntem Patrikhane’nin böyle bir süreci yönetebilmekte hazırlıksız olduğu, konu hakkında sadece vakıf yöneticilerinin muhatap alınması da, cemaatin merkeze uzak ‘atıl’ kısmının kaale alınmadığı izlenimi veriyor. Oysa önümüzde, belirsizliğin hakim olabileceği bir süreç var ve bu sürecin sonunda olası bir patriklik seçimi, Rahip Anuşyan örneğinde olduğu gibi, riskli karşılaşmalar ve tehlikeli virajlarda soğukkanlı, açık ve özgüvenli bir duruşu talep ediyor. Patrikhane’nin böyle bir süreçte en büyük destekçisi tabii ki cemaatin kendisi ve tüm hassasiyetlerin deşifre edildiği basınımız olacak.

Hülasa, bu süreci hem Patrikhane, hem cemaatimiz, hem de basınımız daha ciddiye almak zorunda.

25.08.2008
Sayı:643

Gül Yerevan'a gider mi?

Bir de Ermenistan vardı. O zamanlar ben Ermenistan’ın bu kadar yakında, hemen sınır komşumuz olduğunu bilmiyordum. Ermenistan SSCB denilen o gizemli devin devasa topraklarının içinde bir yerlerdeydi işte. Ermenistan hakkında epeyce estetize edilmiş bilgileri çevremden duyuyor ve bu efsanevi ülke ile bir çocuk olarak nasıl bir bağ kuracağım konusunda çelişki yaşıyordum. Gitmemiştim, görmemiştim, orada doğmamış, oralı kimseyle tanışmamıştım. Ama adı Ermenistan’dı. Ben de Ermeniydim ve bu bana sık sık hatırlatılıyordu.


Yıllar geçti SSCB dağıldı, Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. Uzak ülke hemen yakına geldi. Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisi olduğu halde, Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmadı. Karabağ savaşında durum Azerbaycan’ın aleyhine döndüğü ve Kelbecer’in Ermenilerin eline geçtiği 1993 yılında, Türkiye Azerbaycan’ın ambargosuna destek vermek üzere sınır kapısını kapattı. Ter Petrosyan’ın ‘Soykırım meselesini rafa kaldıralım, ekonomik ve kültürel ilişki kuralım, ilişkiler geliştikçe bu ihtilaf da kendi doğal mecrasında çözüm yoluna girer’ teklifi Türkiye tarafından itibar görmedi.


Türkiye’nin Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmamasındaki ana argümanlar soykırım ihtilafı, Karabağ meselesi, Ermenistan’ın 1921 Kars Anlaşması ile belirlenen sınırı ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımadığı iddiasından oluşuyor. Bu argümanların hiçbiri niyet ve irade olduğunda aşılamayacak sorunlar değil. Nitekim eski hükümetin Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan bu yılın başlarında Münih’te düzenlenen Güvenlik Zirvesi’nde ilişki kurmak için önkoşulları olmadığı, Türkiye’de olduğu gibi Ermenistan’da da aşırılıkçıların bulunabileceğini, lakin Ermenistan’ın resmi görüşlerini temsil eden tek yetkili organ olarak hükümetlerinin Kars Anlaşmasını tanıdıklarını söylemişti. O zaman güzide basınımız bu önemli açıklama yerine Erdoğan’ın Oskanyan’ı nasıl azarladığını manşetlerine taşımayı tercih etmişlerdi.


AKP’nin Kıbrıs politikasında gösterdiği kararlılığın aksine, soykırım ihtilafında var olan devletçi politikaları takip etme dışında önemli bir girişimi olmadı bugüne kadar. Erdoğan’ın 2005 yılında yaptığı ortak tarih komisyonu kuralım teklifi, yeni bir açılımdan ziyade, bir düello mantığını ima ediyordu. Aynı mantıkla, geçenlerde Astana’da yapılan Agitpa 17. Genel Kurulu’nda Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili ortak tarih komisyonu kurulması önerisinin Ermenistan’ın çekimser oyuna rağmen kabul edilmesi de diplomatik bir başarı olarak kabul gördü.


Ancak statükoya böylesine çakılmış bir pozisyondan bir sonuç çıkmayacak gibi görünüyor. Zannediyorum şu an için bu pek arzu edilmiyor da. Çünkü çözümü arzulayan zihniyetin, bir araya gelmenin ve geçilmesi güç kavşakları by pass etmenin yollarını ararken daha yaratıcı ve samimi olması gerekiyor. Bu anlamda Ermenistan Başbakanı Serj Sarkisyan’ın Eylül ayında oynanacak iki ülke futbol takımının maçına Cumhurbaşkanı Gül’ü davet etmesi oldukça iyi bir fırsat. Hatırlarsanız, yetmişli yıllarda ABD-Çin arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen masa tenisi karşılaşmaları oldukça işe yaramış, Nixon Çin’i ziyaret etmiş ve bu durum literatüre ping-pong diplomasisi olarak geçmişti.


Umarız Gül Ermenistan’a gider. Böylelikle, büyük ülkelerin politikalarında ambargo kabul etmeyeceklerini göstererek çözümsüzlüklerden medet umanlara iyi bir cevap verilmiş olur.

17.08.2008

Sayı:642

Saflar tutulurken

Geçen pazartesi sevgili dostumuz Hrant Dink’in suikastının davasının altıncı oturumu yapıldı. Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan son dalga operasyonun ertesine denk gelen 7 Temmuz duruşmasının lakayt tavırlarıyla sanık ve avukatlarınca adeta sabote edilmesi, zaten bir yıldır henüz anlamlı bir mesafe kat etmemiş davanın geleceği hakkında iyimser olmamızı engelliyor. Bu kişiler ilk günlerdeki kadar olmasa da hâlâ arkalarında ciddi bir destek hissediyorlar ve yaptıklarının kötü bir şey olmadığı konusunda da kirli bir vicdan rahatlığına sahipler.



Coşkun İğci’nin jandarma, Erhan Tuncel’in ise emniyet görevlilerini suikast hakkında defalarca uyarı ve ihbarda bulunduklarını ifade etmelerine rağmen, Trabzon ve Samsun’da devam eden ihmal ve kasıt davalarının, ana dava dosyası ile birleştirilmesi talebinin reddedilmesi, suikastın sadece Samast-Hayal ve Tuncel üçlüsünde sıkışması, belki birkaç görevlinin daha ceza almasıyla yetinilmesi, böylelikle de aysbergin görünmeyen kısmına ilişilememesi korkumuzu da destekliyor.


Yani 19 Ocak 2007’de var olan endişelerimiz aynen devam ediyor.


Diğer yandan geçenlerde Taraf gazetesinde yayımlanan Neşe Düzel’in Ali Bayramoğlu ile yaptığı röportajda, bir üst düzey emniyet yetkilisinin 22 Ocak 2008’deki ilk Ergenekon operasyonundan sonra Bayramoğlu’nu arayarak ‘Hrant sizin çok yakın arkadaşınızdı, bilin ki kanı yerde kalmadı. Çünkü Dink’i Ergenekon öldürdü. Bunu biliyoruz ama henüz kriminal delile sahip değiliz’ demesi, Hrant’ı tehdit eden, onu hedef haline getirmek üzere hem yargıyı, hem de medyayı kullananların şu an Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu olmasıyla birlikte düşünüldüğünde, suikastın birkaç ruh hastası gencin işi olamayacağı da ortaya çıkıyor. Ama bu zaten malûmun ilanı. Bunu ilk günden beri biliyoruz. Ümidimiz bu bağlantıların mahkeme tarafından da kurulması. Bu yazıyı okuduğunuz sırada açıklanmış olması gereken Ergenekon iddianamesinde Dink suikastı ile bağlantılı önemli bilgilere ulaşılmış olacağını ümit ediyoruz.


Dolayısıyla, Hrant Dink’in katledilmesinin pek çok yönden Türkiye’de bir milat olacağı savımız gün geçtikçe güçleniyor. Kendini memleketin tek sahibi zannedenlerin sürekli darbe planları yapıp, ülkeyi buna göre şekillendirmek için zelil çeteler ve onların zelil eylemlerine bel bağlamalarının önüne geçilmesi için önemli bir fırsat yakalanmış görünüyor. Bu noktada, geçmişte nice suikast, katliam ve hukuk ihlallerine seyirci kalan, seyirci kalmak bir yana Ergenekon tipi yapılanmaların toplumsal itibarını sağlayan zevat, Ergenekon tutuklamaları karşısında demokrasi neferi kesiliyorlar. Hadi onu da anladık diyelim. Hrant’ın suikastına ağıt yakanların, Ergenekonu AKP’nin siyasi bir muadiliymiş gibi değerlendirerek karşı saf tutmalarına ne diyeceğiz? Ergenekon soruşturmasını önemsemeyi AKP’yi desteklemekle bir tutup ‘Taraf olmayalım’ diyenler, nasıl bir pozisyon aldıklarının ve tarih önünde gelecekte nasıl hesap vereceklerinin farkındalar mı?


Bu nasıl bir körlük Allah aşkına!


Onlarca yıl bir adalet erozyonunda yaşamak belli ki kafaları da, vicdanları da bloke etmiş. AKP ile araya mesafe koymak adına Ergenekon’a bu denli yanaşmanın başka türlü bir izahı olmasa gerek. Oysa kanımca AKP’ye anlamlı bir mesafe koymanın en doğru dürüst yolu, Ergenekon soruşturmasında sonuna kadar gidilmesinde, açılacak davanın bir linç operasyonuna dönüşmemesi, mecrasından sapmaması için denetleyici ve zorlayıcı bir toplumsal baskı oluşturmakta ısrarlı olmaktan geçiyor.


Bunu görmek bu kadar mı zor?
11.08.2008
Sayı: 641

Feministler dile düşünce

Bir erkeğin, olası iyi niyetine ve gayretine rağmen ‘kadın’ konusunu ne kadar anlayabileceği ve erkeği merkeze alan, kadını da öteki kılan, ama özellikle de şu mahrem sayılan ‘iki kişi arasındaki özel mesele’ battaniyesiyle örtülen avantajlı tahakküm ilişkilerinden ne kadar sıyrılabileceği şüpheli. Şahsım adına bir erkeğin kadının ‘yanında’ aldığı pozisyonun, en az ‘karşısında’ aldığı pozisyon kadar sorunlu olduğunu keşfedeli çok olmadı. Nasıl keşfettiğimi de anlatayım: Eşimin ve bazı kadın arkadaşlarımın takip ettikleri bağımsız feminist bir oluşum olan Amargi’nin toplantılarına erkek katılımcı alınmıyordu. Bu toplantıların bazılarına –o zaman biraz daha cahildim ve kendimi feminist zannediyordum- ben de katılmak istemiş ve bu kuralı duyduğumda ne yalan söyleyeyim ‘erkeklik’ gururum kırılmıştı. Düşünsenize, ben bütün erkeklik heybetimden ve ayrıcalıklarımdan sıyrılıp tenezzül ediyor, ama bu yüce gönüllülüğüm ‘hoşgörüsüz ve cinsiyetçi’ bir duvara çarpıp tuzla buz oluyordu. Hani feminizmi öncelemesi gereken “Önce insan ol” teranesi var ya, erkek dünyasının tekelindeki demokratlık damarım böyle bir engeli reddediyor, kendini feminist zanneden bu kadınlara gerçek feminizmin ne olduğunu tarif ettikten sonra yüzlerine “Önce ahlaklı ve demokrat olun ulayyn” diye haykırmak istiyordum.


Eh, ben erkektim, buna hakkım vardı…


Oysa feministlerin de hâlâ kullanmak zorunda oldukları dil, bir erkek hegemonyasını ima ediyor, o dilin içinde debelenen kadın, yabansı ülkelerin göçmenleri gibi, her zaman haklarından peşinen vazgeçen bir edilgenliğe hapsoluyordu. Dünün kadına yönelen açık şiddeti bugün gündelik dilin ve aile mahremiyeti ile kutsanmış alanında varlığını sürdürüyordu. Bu yetmezmiş gibi, feministlerin kendi dillerini kurma ve direniş alanları yaratma çabalarına biz önce insan ve önce demokrat olmayı düstur edinmiş pek duyarlı eksper erkekler olarak destek peşrevlerine çıkıyor, böylelikle kendi erkek alanımızdaki kıyasıya rekabetin ve babalarımızın devasa penislerinin gölgesinde yeterince erekte olamamış pipilerimizi kanla şişirmek için bu alanlara da göz dikiyorduk.


Kadınların feministliğini sorguluyorduk ama, önce insan ve önce demokrat olma düsturumuzun kendi ailelerimizden ve işyerlerimizden başlaması gereken bir ahlakı talep ettiğini hiç düşünmüyorduk. Kadınlara feminizmin nasıl olması gerektiğini anlatmaya cüret ederken, bir demokratın kendi özel alanında, kendi hayatındaki kadına demokratça davranıp davranmadığı pek mevzu bahis değildi. Feministlerin, mağdur edilmiş bir kadına sahip çıkma telaşlarının maksadını aşması eleştirilebilirdi ama, kendine demokrat diyen nice üniversite hocasının, nice yazar çizer ve entelektüelin kadınlara yönelik aşağılıkça davranışları onların demokratlıklarının kadük olması için yeterli değildi. Bunca yıldır sözde demokrat erkekler dünyası içerisindeyim ama, daha ne kendi kadınına, ne de diğer kadınlara bu imtiyazlı ve hiyerarşik erkek bakışını aşabilmiş, bu zelil imkanı elinin tersiyle iterek eşitlikçi bir ilişkiyi kotarabilmişine pek rastlamadım. Hatta solcu, demokrat ve entelektüel dünyasında kadına uygulanan indirgemeci tutum ve sembolik şiddetin, eğitimsiz kesimdeki açık şiddetten çok daha yaygın ve ikiyüzlü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.


Müjde ve Sevan Nişanyan hadisesinde feministler maalesef ciddi hataya düştüler. Zaten başka türlüsü pek mümkün değildi. Erkeklere ait olan dünyada, erkeklerin diliyle konuşmaya çalışırken, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tayin edenlerin erkekler olduğunu unuttular. Sevan’ın bir Ermeni ve bir muhalif olarak, kadınlar gibi ‘öteki’ler grubuna dâhil olduğunu, medyadaki fırsatçı kalemlerce hemen hedef yapılacağını, çocuklarının zarar göreceğini, bu durumun Müjde Nışanyan’ın üzerindeki manevi yükü daha da arttıracağını, üstelik böyle kurulmuş bir düzende Sevan’ın kısa sürede kahramanlaşacağını hesap edemediler.


Feministler gerçekten de hata yaptılar; en büyük hataları da, hata yapma tekelinin erkeklerde olduğunu öngörememiş olmaları oldu.

04.08.2008
Sayı: 640

Wednesday, April 16, 2008

Bir Yunan, bir İtalyan ve bir Türk



Çıkan hafta birbirleriyle paralellik kurduğum iki hadise yaşandı. İlki, Ayvalık’ta gerçekleşen Yunanlı bir astsubay ve bir Türk kızının nikâhında, Yunanlı damadın Türklerin öldürdüğünü iddia ettiği babasının resmi önünde saygı duruşunda bulunulmasını istemesi ve sonrasında gelişen trajikomik hadiseler, diğeri ise Milano’dan Tel-Aviv’e barış yürüyüşüne çıkan İtalyan kadın ressam Giusseppina Pasqualino di Marineo’nun tecavüze uğradıktan sonra öldürülmesiydi. Modern insanın türlü trajik hallerinin özeti niteliğinde, yüzeydeki trajik ya da komik cilanın altında çok daha farklı bir yaşam örgüsünün, duyguların, dilin olduğunu şöyle bir fark ettiren iki hadiseydi bunlar. Gündelik yaşamın her anında aslında olagelen pek çok yaşantı halleri, hepimizin gözleri önünde sürekli gerçekleşen, ancak şu iki hadise kadar çarpıcı olmamalarından ötürü rutinin içinde eriyen insan uygarlığının çığlıkları olarak da görülebilirdi pekâlâ. En azından ben öyle gördüm; paylaşayım.

Midilli’de yaşayan “Yunanlı astsubay” Mihalis Kutsakiozis Ayvalık’ta tanıştığı “Türk kızı” (tırnak içindeki ifadeler çok önemli) Seval Kelebik’e âşık oluyor. Çift kısa sürede evlilik kararı alıyor. Nikâh töreninden sonra babasının ve dedesinin resimlerini bir masaya yerleştiren Mihail Kutsakiozis, resimlerin yanında mum yakmak istiyor. Çekirdek hadise özetle bu… Lakin epeyce emek harcadığım halde, kıyametin neden ve tam ne zaman koptuğu, hadiselerin hangi sıralamayla gerçekleştiğini net olarak çözemedim. Basına yansıyan kısmıyla Yunanlının ruh hastası ya da provokasyon yapma niyetindeki bir milliyetçi olabileceği, olayı planlayarak yaptığı gibi bir intiba bulunsa da, hadiseyi açıklamakta alışıldık olan bu üst dilin yetersiz kaldığı gözleniyor. Çünkü Mihail Kutsakiozis kıyamet koptuktan sonra sırra kadem basmak yerine yeni eşinin evine gidiyor. Orada kavga etmeye devam ediyor; hatta iddiaya göre Seval Kelebik’in saçını çekiyor, tuvalete kilitliyor! Cüzdanını karıştırıp 100 lirasını alıyor ve sonrasında da gözaltına alınıyor. Yunanistan’a dönerken eşini sevdiğini ve isterse Midilli’de yaşayabileceklerini, eşinin ve kendisinin mizaçlarının sinirli olduğunu ifade ediyor.

Tabii bu sinirli adamın aslında sadece ruh hastası ya da Yunan Ergenekon’una mensup bir provokatör olduğunu söylemek işimizi kolaylaştırabilir. Lakin hayat çok daha karmaşık; tabii insanın doğası da… Gündelik hayatın, yaşamın sürekliliğini -bunca kötülüğe rağmen- sağlayan tüm potansiyelleri de bu karmaşık iç içe geçmeden doğuyor. Mihail bir asker ve Yunan-Türk karşıtlığının belki de çok yoğun olduğu Türkiye’ye yakın bir adada yaşıyor. Babası ve dedesi, onun ifadesine göre “Türkler” tarafından mağdur edilmiş. Ancak hem yakın olması, ama daha çok, içerilerden gelen bir çağrı, yüzleşme arzusu ile Türkiye’ye, babası ve dedesinin vatanı olan Ayvalık’a geliyor. Bu asla bir tesadüf değil. Orada bir “Türk” kızına âşık olması da belki planlamadığı, ama yine tesadüfle açıklanamayacak bir hadise olsa gerek. Hayatı boyunca içinde taşıdığı tüm olumsuz duyguların aniden ortaya saçıldığı bir alt üst olma durumu yaşıyor. Atalarının anısı önünde bir “Türk” kızıyla, yani ona göre atalarının kanına giren bir milletin temsilcisiyle yaşanan bir “Karşılaşma” bu, dile kolay... Aslında hem öç almak, hem bu yükten kurtulmak, hem de bir yandan barışmak istiyor. Bu hislerden hangisi baskın, hangisi planlı, ya da hangisi spontane, kim bilebilir? Nikâh kıyıldıktan sonra babası ve dedesinin resimleri önünde Ortodoks bir ayin düzenleme arzusu, sadece Türkleri incitmek dürtüsü ile açıklanabilir mi? Peki bir “Yunanlı” ile evlenme kararı alan “Türk kızı” Seval Kelebik’in bu ayini milletine bir hakaret olarak yorumlaması ve salonu terk etmesi nasıl okunmalı? Zaten hakaret bağlamındaki an, gelinin peşinden giden damadın yalnız başına salona geri dönmesi ile geliyor. Damat “Siz Türkler kültürsüz bir halksınız” diyor. Seval Kelebik bir Türk olarak tüm bu olanlara seyirci kalmasının mümkün olmadığını söyledikten sonra, Mihail Bey’le boşanmaya henüz karar vermediğini açıklıyor. Gerçekten hem hazin, hem de umut verici bir hikâye bu. Yaşayan, tarihlerinin, kişisel geçmişlerinin altında –ara sıra yalpalamalar olsa da- ezilmeden ayakta ve insan kalmaya çalışan “sıradan” hayatların hikâyesi…

İkinci hadisemiz çok daha trajik. Dünya barışına katkıda bulunmak üzere arkadaşı Silvia Moro ile Milano’dan yola çıkan bir İtalyan ressam Gebze yakınlarında tecavüz edildikten sonra öldürülüyor. “Pippa Bacca” ismiyle de anılan ressam ve performans sanatçısı Giusseppina Pasqualino di Marineo’nun “Gelinler seyahatte” projesi kapsamında gelinliği ile çıktığı bu barış yürüyüşünün hazin sonu aslında hepimizi çok üzüyor. Ancak hadisenin çıplak dehşeti gölgede kalacak şekilde, ülkemizi ziyarete gelen turistlere sorulan “Türkiye’yi nasıl buldunuz? Şiş kebap, boğaz, rakı nasıl?” tadında otokolonyal bir merakla kurbanın ailesinin ve İtalyan kamuoyunun düşüncesi merak ediliyor. İlk hadiseyle bir şekilde ödeşen, karşılayan, lakin rollerin değiştiği bir “karşılaşma” var ortada. Kurbanların ikisi de gelin. Öç isteyen ilahların sunağında iki tane kadın var. Masumiyetin, ancak kaybedildiğinde, yok edildiğinde anlam kazandığı bir dünya üzerinde, İtalyan sanatçının çıktığı yol, aslında Batı’nın Doğu’ya karşı bilinç dışında taşıdığı suçluluk hissinin cezalandırılma talep eden ruh durumunun tezahürü gibi. İtalyan rahiplerin öldürüldüğü, bıçaklandığı bir coğrafyadan, Batı kolonyalizminin kan gölüne çevirdiği ve etnik açıdan temizlenmiş bir noktaya, Tel-Aviv’e giden bu güzergâh, sanki bir Via Dolorosa’ya, yani İsa’nın çile yoluna dönüşüyor. Sanki nihai noktaya ulaşılsa bu makûs kader yenilecek, tarih bir anda kendi üzerinde dönüp yeniden şekillenecek. Olmazsa da, sanki İtalyan sanatçının kefene dönüşen gelinliğinin güvezliğinde, Batı’nın tüm suçlarının kefareti ödenmiş olacak, hesap kapanacak. Kurbanın ailesi üzgün, lakin bizlerin pek alışık olmadığı bir kabullenmişlikle, vakarla karşılıyorlar kızlarının katlini. “Bu bir kişinin yaptığı bir hadise; kim bütün Türkleri suçlayabilir ki?” diyorlar.

Hâlbuki kim aslında sadece bir kişi ki!

Yazının başlığındaki “Türk” nerede diye sorarsanız; editörümün yazının uzamasını anlayışıyla karşılamasını ümit ederek kısaca onu da anlatayım. Radikal gazetesi genel yayın yönetmeni sevgili İsmet Berkan’ın takdirle izlediğimiz altı bölümlük müthiş “Ergenekon’un yakın tarihi” dizisinin bitiminden iki gün sonra, geçen Pazar yayımlanan “Teşekkürler baba!” başlıklı yazısı söz konusu şimdi. İsmet Berkan’ın “gecikmiş” olarak nitelediği bu yazı, Fenerbahçe’nin Chelsea’yi 2-1 yendiği maçın çıkışında kulak misafiri olduğu bir telefon konuşması ile ilgili. Genç bir taraftar, maçtan sonra telefondan şöyle sesleniyor babasına: “Babacığım, son olarak, sana çok ama çok teşekkür etmek istiyorum, beni Fenerbahçeli yaptığın için. Ellerinden öperim.”

İsmet Berkan belli ki bu konuşmadan çok etkilenmiş. “O genci hiç unutmayacağım” diyor. “O konuşma standartlarımı değiştirdi” diyor. “Oğlumu Beşiktaşlı yapmıştım, çünkü başka türlüsünü bilmiyordum. Bunu yaparken bir beklentim de yoktu. Ama şimdi var. Ümit ediyorum bir gün ben de oğlumdan böyle bir telefon alacağım. Herhalde Beşiktaş'ın bir başarısı üzerine alacağım bu telefonu ve zaten çok mutlu olacağım telefonu açtığımda ama oğlum eğer bana aynı sözleri söylerse herhalde havalarda uçacağım. Çok şey mi istiyorum?” diyor.

Buram buram itaat ve onay arzusu kokan bu sözler, Freud’un tespitiyle tarih boyunca Tanrı-Kral-Baba üçlüsünde yekleşen otoriteyi alaşağı edememiş, kardeşlik birliğini, hani Batı’da şu 1789’da şahikasına ulaşmış fraternite, yani “babayı” alaşağı ederek eşit biraderliği tesis edememiş Doğu’nun ruh durumunu ifade ediyor. Bu yazının otoriteye karşı ciddi bir çıkışı ima eden Ergenekon yazı dizisinden sonra gelmesi de tesadüf olmamalı. Başkaldırışın, karşı çıkışın sınırını, yani oğulların babaya olan itaatinin mutlaklığını sunağın önüne bırakıyor. “Seni ara sıra eleştirsem de, alaşağı etmeye niyetim yok. En nihayetinde sen beni nasıl yaptıysan, öyle kalacağım” der gibi. Sayın Berkan merak etmesin, sevgili oğlu da –ne yazık ki- aynı telefonu seneler sonra muhtemelen açacak kendisine. İstediği yeni ve olağan dışı bir arzu değil; Doğu’da yüzyıllardır süregelen bir itaat-onay zincirinin bir halkası sadece.

Hülasa, üç hadiseyi yan yana getiren, onları birbirleriyle ilgili bulan ve kendine dair sonuçlar çıkaran da sadece ben’im. Kutsal Kitap’ta BEN, BEN OLAN’ım diye seslenen Tanrı-Kral-Baba’nın mahiyetinde, sadece miniskül bir insan; fazlası değil.

Taraf, 15.04.2008

Saturday, March 22, 2008

Kenan Pars, kimlikler ve gündelik hallerimiz

Sevgili Hrant Dink bir yazısında, birbirleriyle kurdukları -ya da kuramadıkları- ilişkinin muhteviyatı bakımından Ermenileri ve Türkleri “hasta” olarak nitelerken, şüphesiz hem iki kesimin aşırı uçlarını kastediyor, hem de bu aşırı uçların tesirindeki biz isimsiz kalabalıkları bu tespitin dışında tutmuyordu. Farklı olarak yaptığı bir diğer şey de, kendini bu kalabalığın tepesinden konuşan bir seçkin değil, halkın içinden birisi olarak görmesi ve çözüm önerileri sunmasıydı. Yani bu ortak bir sorundu: Kişinin sadece ve yalnız kendi etnik kimliği üzerinden bir duruş sergilemesi, eninde sonunda o aşırı uçlara kaymasıyla sonuçlanacak, bu ise, nefret ve korku stratejisinin yeniden üretilmesinden başka bir işe yaramayacaktı. Nefret ve korku hem içe kapanmayı, hem de doğurgan bir suskunluğu ifade eder. Kendiliğinden, rastgele oluşmaz. Planlanır, dolaşıma sokulur ve denetlenir.

Geçen hafta Aşkale’nin kurtuluş törenlerinde tezahür eden zihniyeti henüz konuşmuştuk ki, aynı zihniyetin bir başka tezahürü yılların sinema ve tiyatro sanatçısı Kenan Pars’ın vefatında sergilendi. Haberlere göre, Kenan Pars, nam-ı diğer Krikor Cezveciyan, son nefesinde kelime-i şehadet getirmişti. İslamcı basının yanı sıra egemen medya da bu muteber haberi eze eze, yağını çıkara çıkara okuyucusuna ulaştırdı. Kenan Pars’ın 88 yıllık yaşamı ve sanatı son paragraflarda dip not olarak yer aldı. Ölürken kelime-i şehadet getirmiş olduğu iddiası, vefatının bile önüne geçti.

Aşkale’de yaşanan nasıl ki sadece bir kutlama değilse, Kenan Pars’ın vefatı da sıradan bir hadise değildi belli ki. Gündelik hayatta daha örtülü, daha belirsiz yaşanan pek çok karşılaşma, hesaplaşma, iman tazeleme, vicdan muhasebesi veya gövde gösterisi, belli ki işte böyle günlerde kendini daha bir açık ediyordu. Bakhtin’in “Karnaval” kavramı ile de açıklanabilecek bu durum, gündelik hayatta dile getiremediğimiz pek çok his ve düşünceyi, toplum, ahlak, yasa ve devlet baskısı olmadan ifade edilebilmesinin de yolunu açar. Özel günler hem baskın ideolojinin gövde gösterisi yaptığı, hem de baskın ideolojinin tesiri altında yaşayan kitlelerin bu ideolojiyi, ideolojinin muteber dilini eğrilterek ters yüz etme imkanlarının oluştuğu kaos anlarıdır. Kaos dişidir ve eril olan düzene tehdit potansiyeli taşır. Mesela törenlerde Ermeni çeteci rolünü oynayan zavallı belediye işçisi kundaktaki Müslüman bebeği temsilen süngülerken, töreni izlemeye gelen çocuklardan birisi bir çığlık atar. Bu stratejinin planlamadığı, hazırlıksız yakalandığı bir durumdur ve stratejinin gözlere çektiği perde o an düşer. Plan darmadağın olur. Kamuoyu tepki verir ve böylesi zelil bir araçtan faydalanmanın etiği sorgulanmaya başlar. Kenan Pars’ın da son nefesinde Müslüman olduğu haberi, sadece bu haberin çıplak görüntüsüne bakıldığında bizi sinirlendirecek, üzecek potansiyele, sakilliklere sahip olabilir. Lakin onun cenazesinde bulunan sıradan bir vatandaşın kendisine uzatılan mikrofona “O kiliseye de, camiye de, sinagoga da giden bir gönül insanıydı” cümlesi, başta amaçlanan ayrımcı, yıkıcı, dışlayıcı mantığın dilini ters yüz eder, felce uğratır.

Gündelik hayatın ve sıradan insanların bu yapıcı potansiyellerini gözden kaçırırsak, ruh kurutan kötümserliğin pençesine düşmüş oluruz. Nitekim Hrant hepimizin hasta olduğunu söylerken zannederim bu durumu kastediyordu. Hepimiz, bize düşmanlık, güvensizlik, şüphe, korku zerk eden bu zihniyetin tesiri altında hastalandık çünkü. Çok iyi hatırlarım; 70’li ve 80’li yıllarda Ermeniler, üzerlerindeki baskının artmasıyla doğru orantılı bir biçimde çeşitlenen rehabilitasyon biçimleri icat etmişlerdi. Bunlardan ilki, Ermenilerin tüm tarihsel olumsuzluklara rağmen dünya sahnesinden yok olmama başarısını göstermiş bir halk olduğu fikriydi. Bu fikir, nesnel bir araştırmaya değil, Ermenilerin üstün bir ırk olduğu iddiasına dayanıyordu. Ermeniler belki ezilmişlerdi, belki güçlü bir devlet sahibi olamamışlardı, katliamlarla soylarına kastedilmişlerdi ama, herkesin, ama özellikle de şu göçebe Türklerin gıpta ile baktıkları rafine bir uygarlık yaratmışlardı. Öte yandan, birkaç Ermeninin yan yana geldiği çoğu ortamda dile gelen bir “Ünlü Ermeniler listesi” söz konusuydu. Bu liste de, tabii ki nesnel bir ölçüte göre değil, o an sohbette bulunanların tercih ve bilgisine göre keyfi oluşurdu. Listenin üst sıralarında MIG uçaklarının tasarımcısı Artem Migoyan bulunabildiği gibi, soyadındaki ses benzerliği yüzünden Nazi partisi üyesi Avustruyalı orkestra şefi Herbert Von Karajan’ın listeye girdiği gözlenebilirdi.

Bu patetik durumun Türklerdeki karşılığı da hiç nesnel değildi şüphesiz. Milli takımın aldığı bir galibiyet ile Türk’ün makûs talihini yenilmesi, küfür diyarının ve kibirli garbın dize getirilmesi söz konusuydu. Müslüman olan her Hıristiyan, Türklere ve Müslümanlara yapılan bir adaletsizliğin itirafı, tesellisi gibiydi sanki. Kenan Pars’ın şahsında, kamuoyunca sevilen bir sanatçının zelil kimliğinden soyunarak son nefesinde Müslüman olması, yersel ve göksel adaletin mükemmel bir tezahürüydü. Belki de bu durum, Ermenilere karşı duyulan öfkenin, ama belki daha çok, suçluluk duygusunun kamufle edilmesi manası taşıyordu.

Hasılı “Son nefesinde Müslüman olan Ermeni” ile “Ünlü Ermeniler listesi”ni yaratan saik ortak, hastalık da aynıdır. Korku, şüphe, öfke ve güvensizlik hisleri… Bu hislerin daha rafine veya daha sofistike yaşandığı başka bir karşılıklılık durumu daha vardır. Bir sıkışmışlığın ve bir sorunun var olabileceğini kabul eden, lakin gerçek bir Karşılaşma’dan da kaçınan bir ruh durumudur bu. Bu durumun Ermenilere karşılık gelen kısmını “Evrensel olma takıntısı” olarak adlandırabiliriz. Türkiye’de Ermeni olmanın dayanılmaz yükü karşısında bunalan, kendisini etnik bir kimlikle tanımlamayı aşağılanma olarak gören, cemaatin etnik yapısı ve “premodern” ilişkiler ağı içerisinde yer almayı tiksindirici ve kısıtlayıcı bulan, cemaatle ilişki içinde olmamayı bir özellik olarak taşıyan bir kimlik bunaltısıdır bu. Bu kişiler kendilerini dünya vatandaşı olarak görürler ve evrenselliklerine toz kondurmazlar. Dünya meseleleri hakkında kafa yorarken, yerelliğin vıcık vıck ilişkilerine, yılan hikâyesine dönmüş meselelerine tenezzül edip bakmazlar bile. Dünya hızlı bir çevresel felakete sürüklenirken, Ermenicenin, Ermeni kültürünün, velhasıl Ermeniliğin yaşatılması gibi teferruatlarla uğraşmanın gereksizliği fikri, bu yüklerden bir omuz hareketiyle kurtulmanın da formülünü verir.

Türklerde buna karşılık gelen ise “Egemen ulus sendromu”dur. Türkiye’nin ve Türklerin vebali çoktur ve başta Ermeniler olmak üzere pek çok halkın sıkıntı çekmesinde bu tür demokrat ve duyarlı Türkler kendilerini sorumlu hissederler. Hrant Dink’in katledilmesi ile bu sendrom kaldırılamaz hale gelmiştir. Çare olarak Ermeni kültürü tanınmaya çalışılır, Ermeni yemekleri, dili öğrenilir. Sonra, mutlaka birkaç Ermeni dost edinilir. Eğer varsa, onlara eskisine nazaran daha şefkatli davranılır, pozitif ayrımcılık uygulanır. “Kardeşime dokunma!” sloganları çok anlamlı, çok devrimcidir. Böylelikle, aslında istenmeden de olsa, onlarla yine kimlik üzerinden, hiyerarşik bir ilişki kurulmuş olur.

Farkındaysanız, hepimiz dönem dönem bu gruplardan birisine mutlaka azalık etmişizdir. Ne yapmak gerektiği konusunda ise sihirli bir sözüm yok. Karşılıklı konuşabilmeye devam ettiğimiz ve bize dayatılan rolleri mercek altına alabildiğimiz müddetçe, bulunduğumuz durum dünkünden mutlaka daha müspet olacaktır. Hastalık da gündelik yaşamın doğal hallerindendir ve insanın hasta olmasını kabul etmesi, iyileşmenin ilk adımıdır.



18 Mart 2008/Taraf gazetesi

Karşılaşma/Encounter

Interview with Markar Esayan

The Miracle of Ordinary People: The Encounter

Markar Esayan writes the weekly column “Narrow Gate” in the weekly newspaper Agos in Turkey. His new book, The Encounter, published by Hay Editions in 2007, is an important milestone in Armenian literature in Turkey. His first award-winning book, entitled The Narrow Room of the Moment (2004), and his latest, in which he tells the story of small people, bear certain similarities insofar as they both relate the history of minorities in Turkey. The Encounter tells the events of 1915 as well as those around the Wealth Tax (1940s) through the eyes of ordinary people.

The Encounter tells the story of ordinary people. Who are these for you?

Before anyone else, I guess it’s me. By small people, I mean that there are a great deal of problems in the way history is transmitted in Turkey. All stories have been specified by the general outlines dictated by a unique historical discourse. Others were left either untold, or were not able to reach a large majority. This in turn has resulted in an important weight put on society’s unconscious. Consequently, I thought that it would be best to return to the stories of those ordinary people. Especially when it comes to minorities, I have been faced with the total destruction of their history since my youth. As I had written in my first novel, since the number of Armenians and other minorities in Turkey has drastically been reduced, we are no longer able to hear the evidence of the value they added to this country directly from them. I believe that literature should serve this purpose. By relating the lives of ordinary people, I thought that this history could be read differently. This has been a very popular literary approach all over the world, especially during the last century. The Encounter bears the same approach; it is a novel that tells how small people played a part in the history of Turkey.

What does the word ‘encounter’ mean to you?

The word summarises the book. Actually, I hesitated between two words: ‘encounter’ and ‘confrontation’. However, I think that ‘confrontation’ is a more abstract and inactive word. It relates to a situation where there is no second person and relationship involved, and is therefore a troublesome word. As for encounter, there is a connotation of willingness and honesty. It involves change and optimism. After the assassination of Hrant [Dink], I am convinced that it is these ordinary people who write history. Real relationships created by small people in everyday life, which turn widespread narratives upside down. These relationships are in fact created at the moment of the encounter. This is what feeds life itself: history silently written by lives invisible to the hearts and inside each home.

What part does the great 19th century Armenian composer, Gomidas Vartabet, play in the novel?

Gomidas was a composer of great renown among the early 20th century Ottoman and European intellectual milieu. I have always been moved by symbolically seeing the tragic events of 1915 through Gomidas’ own story. I would very much like to see the Turkish public opinion appreciate him as its own richness. Unable to bear the pain of those who died in 1915, Gomidas lives with the fear of being taken away all his life, and finally loses his mind. Finally, with the help of Sultan Abdülmecit, he is sent to Paris.

You dedicated the novel to the memory of Hrant Dink, the editor-in-chief of Agos, who was assassinated in 2007. What is the correlation with him in the novel?

What mattered for Hrant was that people could be aware of their own internal chaos and adopt the a humane attitude not to reject this. It is difficult to talk about a subject that divides people. This is because people need to tell their own story while still being somehow afraid. Hrant is very much like the character Pehlivan Usta in the novel. What this character wants to do in the novel is equivalent to what Hrant wanted to accomplish. That is, to return to his own hell and face it, and then transform it to paradise. Listening to ordinary people, this is exactly what Pehlivan Usta and Hrant were doing.

Yeliz Kızılarslan

Monday, January 07, 2008

HRANT İÇİN ADALET İÇİN


Tam bir yıl oldu!

İnançla, inatla, sabırla terk etmediği yurdunda, memleketinin insanlarının gözü önünde, o 19 Ocak günü vurdular Hrant Dink’i. Zalim ve küstah bir hikâye yazıcısı gibi, tüm hayallerinin üzerine kalın bir çizgi çekip, aldılar O’nu aramızdan. Ölümüne giden yolun son dönemecinde, hiçbir zaman işlemediği “Türklüğü aşağılamak” suçuyla mahkûm olduğunda, “Onurumla oynamayın, terk ederim” demişti; tutamayacağını bile bile bu sözünü. Hrant Dink yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandı çünkü. Kendi ifadesiyle, “kaynayan cehennemleri bırakıp, hazır cennetlere kaçmak” O’na göre değildi. O’na karşı planlı ve acımasız bir sürek avı başlatanların bu sözlerdeki onurlu duruşu anlayacağını düşünüyordu. Çünkü doğruluğa, şeffaflığa ve insanlığa olan sevgisi, büyük politikaların labirentinde kaybolmuş insanlara olan inancını canlı tutuyordu. Bizler, Hrant Dink’in arkadaşları olarak O’nu kaybetmenin acısını ilk günkü kadar derinden duyuyor olsak da, bu sözlerdeki haklılığına da sonuna dek inanıyoruz.

Çünkü biz Türkiye halklarının kardeşliğine inanıyoruz…

19 Ocak bir milat oldu Türkiye için. Acısını sessizce taşıyan, kendisine yapılan haksızlıktan nefret üretmeyen yüz binler, O’nun arkasından yürüdüler omuz omuza, “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” diye. Çünkü son yazısında kendisinin de belirttiği gibi, Hrant Dink Ermeni olduğu için hedef seçilmiş, yine Ermeni olduğu için kendisine açılan davada hüküm giymişti. Nitekim, “Ermeniyi öldürdüm” diye bağıran bir piyonun kurşunlarıyla can verdi Hrant Dink. Sevgilisine yazdığı son mektubunda, tetiği çeken zavallıya değil, “Bebeklerden katiller yaratan karanlığa” işaret ediyordu Rakel Dink de.

Türkiye bu ayıbı kaldıramaz. Bu ayıba ortak olmak istemeyenler artık sessiz kalamaz! Biz adalet istiyoruz. Bu davanın sonuna kadar hem mağduru, hem sahibi hem de takipçisiyiz. Ne pahasına olursa olsun bu karanlığı sorgulamaktan vazgeçmeyeceğiz. Hakkımızı hukuk yoluyla arayacağız. Hrant Dink davası sadece Dink Ailesi’nin davası değildir. Bu suç tüm Türkiye’ye karşı, biz yurttaşlara karşı işlenmiştir. Bu dava, hepimizin davasıdır. Hrant Dink’in katillerinin bulunması ve bu cinayetin tüm bağlantılarıyla ne pahasına olursa olsun aydınlatılmasının, Türkiye’nin suikastlarla, yolsuzluklarla, çetelerle, derin organizasyonlarla bir meçhule doğru sürüklenmesinin önündeki belki de yegâne engel olacağına inanıyoruz. Hrant Dink suikastının gerçek sorumlularının bulunması, Hrant Dink’i sevdiklerine geri getirmeyecek, ama onlarca masum insanın cinayetlerinin aydınlatılması, yıllardır yaşadığımız pek çok acı ve sıkıntının da nedenini verecek.

19 Ocak, işte o zaman aydınlık bir Türkiye’nin miladı olacak.

Rakel Dink eşinin cenaze töreninde yaptığı konuşmasında yüz binlere şöyle sesleniyordu: “Evet O büyük oldu, çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz. Sessizce büyük konuştunuz, siz de büyüksünüz. Bu günle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.

Şimdi bizler de insanların güvercin tedirginliğinde yaşamaya mahkûm edilmediği bir ülke için, 19 Ocak’ta, saat üçte, düştüğü yerde buluşuyoruz…

Followers