Saturday, March 22, 2008

Kenan Pars, kimlikler ve gündelik hallerimiz

Sevgili Hrant Dink bir yazısında, birbirleriyle kurdukları -ya da kuramadıkları- ilişkinin muhteviyatı bakımından Ermenileri ve Türkleri “hasta” olarak nitelerken, şüphesiz hem iki kesimin aşırı uçlarını kastediyor, hem de bu aşırı uçların tesirindeki biz isimsiz kalabalıkları bu tespitin dışında tutmuyordu. Farklı olarak yaptığı bir diğer şey de, kendini bu kalabalığın tepesinden konuşan bir seçkin değil, halkın içinden birisi olarak görmesi ve çözüm önerileri sunmasıydı. Yani bu ortak bir sorundu: Kişinin sadece ve yalnız kendi etnik kimliği üzerinden bir duruş sergilemesi, eninde sonunda o aşırı uçlara kaymasıyla sonuçlanacak, bu ise, nefret ve korku stratejisinin yeniden üretilmesinden başka bir işe yaramayacaktı. Nefret ve korku hem içe kapanmayı, hem de doğurgan bir suskunluğu ifade eder. Kendiliğinden, rastgele oluşmaz. Planlanır, dolaşıma sokulur ve denetlenir.

Geçen hafta Aşkale’nin kurtuluş törenlerinde tezahür eden zihniyeti henüz konuşmuştuk ki, aynı zihniyetin bir başka tezahürü yılların sinema ve tiyatro sanatçısı Kenan Pars’ın vefatında sergilendi. Haberlere göre, Kenan Pars, nam-ı diğer Krikor Cezveciyan, son nefesinde kelime-i şehadet getirmişti. İslamcı basının yanı sıra egemen medya da bu muteber haberi eze eze, yağını çıkara çıkara okuyucusuna ulaştırdı. Kenan Pars’ın 88 yıllık yaşamı ve sanatı son paragraflarda dip not olarak yer aldı. Ölürken kelime-i şehadet getirmiş olduğu iddiası, vefatının bile önüne geçti.

Aşkale’de yaşanan nasıl ki sadece bir kutlama değilse, Kenan Pars’ın vefatı da sıradan bir hadise değildi belli ki. Gündelik hayatta daha örtülü, daha belirsiz yaşanan pek çok karşılaşma, hesaplaşma, iman tazeleme, vicdan muhasebesi veya gövde gösterisi, belli ki işte böyle günlerde kendini daha bir açık ediyordu. Bakhtin’in “Karnaval” kavramı ile de açıklanabilecek bu durum, gündelik hayatta dile getiremediğimiz pek çok his ve düşünceyi, toplum, ahlak, yasa ve devlet baskısı olmadan ifade edilebilmesinin de yolunu açar. Özel günler hem baskın ideolojinin gövde gösterisi yaptığı, hem de baskın ideolojinin tesiri altında yaşayan kitlelerin bu ideolojiyi, ideolojinin muteber dilini eğrilterek ters yüz etme imkanlarının oluştuğu kaos anlarıdır. Kaos dişidir ve eril olan düzene tehdit potansiyeli taşır. Mesela törenlerde Ermeni çeteci rolünü oynayan zavallı belediye işçisi kundaktaki Müslüman bebeği temsilen süngülerken, töreni izlemeye gelen çocuklardan birisi bir çığlık atar. Bu stratejinin planlamadığı, hazırlıksız yakalandığı bir durumdur ve stratejinin gözlere çektiği perde o an düşer. Plan darmadağın olur. Kamuoyu tepki verir ve böylesi zelil bir araçtan faydalanmanın etiği sorgulanmaya başlar. Kenan Pars’ın da son nefesinde Müslüman olduğu haberi, sadece bu haberin çıplak görüntüsüne bakıldığında bizi sinirlendirecek, üzecek potansiyele, sakilliklere sahip olabilir. Lakin onun cenazesinde bulunan sıradan bir vatandaşın kendisine uzatılan mikrofona “O kiliseye de, camiye de, sinagoga da giden bir gönül insanıydı” cümlesi, başta amaçlanan ayrımcı, yıkıcı, dışlayıcı mantığın dilini ters yüz eder, felce uğratır.

Gündelik hayatın ve sıradan insanların bu yapıcı potansiyellerini gözden kaçırırsak, ruh kurutan kötümserliğin pençesine düşmüş oluruz. Nitekim Hrant hepimizin hasta olduğunu söylerken zannederim bu durumu kastediyordu. Hepimiz, bize düşmanlık, güvensizlik, şüphe, korku zerk eden bu zihniyetin tesiri altında hastalandık çünkü. Çok iyi hatırlarım; 70’li ve 80’li yıllarda Ermeniler, üzerlerindeki baskının artmasıyla doğru orantılı bir biçimde çeşitlenen rehabilitasyon biçimleri icat etmişlerdi. Bunlardan ilki, Ermenilerin tüm tarihsel olumsuzluklara rağmen dünya sahnesinden yok olmama başarısını göstermiş bir halk olduğu fikriydi. Bu fikir, nesnel bir araştırmaya değil, Ermenilerin üstün bir ırk olduğu iddiasına dayanıyordu. Ermeniler belki ezilmişlerdi, belki güçlü bir devlet sahibi olamamışlardı, katliamlarla soylarına kastedilmişlerdi ama, herkesin, ama özellikle de şu göçebe Türklerin gıpta ile baktıkları rafine bir uygarlık yaratmışlardı. Öte yandan, birkaç Ermeninin yan yana geldiği çoğu ortamda dile gelen bir “Ünlü Ermeniler listesi” söz konusuydu. Bu liste de, tabii ki nesnel bir ölçüte göre değil, o an sohbette bulunanların tercih ve bilgisine göre keyfi oluşurdu. Listenin üst sıralarında MIG uçaklarının tasarımcısı Artem Migoyan bulunabildiği gibi, soyadındaki ses benzerliği yüzünden Nazi partisi üyesi Avustruyalı orkestra şefi Herbert Von Karajan’ın listeye girdiği gözlenebilirdi.

Bu patetik durumun Türklerdeki karşılığı da hiç nesnel değildi şüphesiz. Milli takımın aldığı bir galibiyet ile Türk’ün makûs talihini yenilmesi, küfür diyarının ve kibirli garbın dize getirilmesi söz konusuydu. Müslüman olan her Hıristiyan, Türklere ve Müslümanlara yapılan bir adaletsizliğin itirafı, tesellisi gibiydi sanki. Kenan Pars’ın şahsında, kamuoyunca sevilen bir sanatçının zelil kimliğinden soyunarak son nefesinde Müslüman olması, yersel ve göksel adaletin mükemmel bir tezahürüydü. Belki de bu durum, Ermenilere karşı duyulan öfkenin, ama belki daha çok, suçluluk duygusunun kamufle edilmesi manası taşıyordu.

Hasılı “Son nefesinde Müslüman olan Ermeni” ile “Ünlü Ermeniler listesi”ni yaratan saik ortak, hastalık da aynıdır. Korku, şüphe, öfke ve güvensizlik hisleri… Bu hislerin daha rafine veya daha sofistike yaşandığı başka bir karşılıklılık durumu daha vardır. Bir sıkışmışlığın ve bir sorunun var olabileceğini kabul eden, lakin gerçek bir Karşılaşma’dan da kaçınan bir ruh durumudur bu. Bu durumun Ermenilere karşılık gelen kısmını “Evrensel olma takıntısı” olarak adlandırabiliriz. Türkiye’de Ermeni olmanın dayanılmaz yükü karşısında bunalan, kendisini etnik bir kimlikle tanımlamayı aşağılanma olarak gören, cemaatin etnik yapısı ve “premodern” ilişkiler ağı içerisinde yer almayı tiksindirici ve kısıtlayıcı bulan, cemaatle ilişki içinde olmamayı bir özellik olarak taşıyan bir kimlik bunaltısıdır bu. Bu kişiler kendilerini dünya vatandaşı olarak görürler ve evrenselliklerine toz kondurmazlar. Dünya meseleleri hakkında kafa yorarken, yerelliğin vıcık vıck ilişkilerine, yılan hikâyesine dönmüş meselelerine tenezzül edip bakmazlar bile. Dünya hızlı bir çevresel felakete sürüklenirken, Ermenicenin, Ermeni kültürünün, velhasıl Ermeniliğin yaşatılması gibi teferruatlarla uğraşmanın gereksizliği fikri, bu yüklerden bir omuz hareketiyle kurtulmanın da formülünü verir.

Türklerde buna karşılık gelen ise “Egemen ulus sendromu”dur. Türkiye’nin ve Türklerin vebali çoktur ve başta Ermeniler olmak üzere pek çok halkın sıkıntı çekmesinde bu tür demokrat ve duyarlı Türkler kendilerini sorumlu hissederler. Hrant Dink’in katledilmesi ile bu sendrom kaldırılamaz hale gelmiştir. Çare olarak Ermeni kültürü tanınmaya çalışılır, Ermeni yemekleri, dili öğrenilir. Sonra, mutlaka birkaç Ermeni dost edinilir. Eğer varsa, onlara eskisine nazaran daha şefkatli davranılır, pozitif ayrımcılık uygulanır. “Kardeşime dokunma!” sloganları çok anlamlı, çok devrimcidir. Böylelikle, aslında istenmeden de olsa, onlarla yine kimlik üzerinden, hiyerarşik bir ilişki kurulmuş olur.

Farkındaysanız, hepimiz dönem dönem bu gruplardan birisine mutlaka azalık etmişizdir. Ne yapmak gerektiği konusunda ise sihirli bir sözüm yok. Karşılıklı konuşabilmeye devam ettiğimiz ve bize dayatılan rolleri mercek altına alabildiğimiz müddetçe, bulunduğumuz durum dünkünden mutlaka daha müspet olacaktır. Hastalık da gündelik yaşamın doğal hallerindendir ve insanın hasta olmasını kabul etmesi, iyileşmenin ilk adımıdır.



18 Mart 2008/Taraf gazetesi

No comments:

Followers