Wednesday, April 16, 2008

Bir Yunan, bir İtalyan ve bir Türk



Çıkan hafta birbirleriyle paralellik kurduğum iki hadise yaşandı. İlki, Ayvalık’ta gerçekleşen Yunanlı bir astsubay ve bir Türk kızının nikâhında, Yunanlı damadın Türklerin öldürdüğünü iddia ettiği babasının resmi önünde saygı duruşunda bulunulmasını istemesi ve sonrasında gelişen trajikomik hadiseler, diğeri ise Milano’dan Tel-Aviv’e barış yürüyüşüne çıkan İtalyan kadın ressam Giusseppina Pasqualino di Marineo’nun tecavüze uğradıktan sonra öldürülmesiydi. Modern insanın türlü trajik hallerinin özeti niteliğinde, yüzeydeki trajik ya da komik cilanın altında çok daha farklı bir yaşam örgüsünün, duyguların, dilin olduğunu şöyle bir fark ettiren iki hadiseydi bunlar. Gündelik yaşamın her anında aslında olagelen pek çok yaşantı halleri, hepimizin gözleri önünde sürekli gerçekleşen, ancak şu iki hadise kadar çarpıcı olmamalarından ötürü rutinin içinde eriyen insan uygarlığının çığlıkları olarak da görülebilirdi pekâlâ. En azından ben öyle gördüm; paylaşayım.

Midilli’de yaşayan “Yunanlı astsubay” Mihalis Kutsakiozis Ayvalık’ta tanıştığı “Türk kızı” (tırnak içindeki ifadeler çok önemli) Seval Kelebik’e âşık oluyor. Çift kısa sürede evlilik kararı alıyor. Nikâh töreninden sonra babasının ve dedesinin resimlerini bir masaya yerleştiren Mihail Kutsakiozis, resimlerin yanında mum yakmak istiyor. Çekirdek hadise özetle bu… Lakin epeyce emek harcadığım halde, kıyametin neden ve tam ne zaman koptuğu, hadiselerin hangi sıralamayla gerçekleştiğini net olarak çözemedim. Basına yansıyan kısmıyla Yunanlının ruh hastası ya da provokasyon yapma niyetindeki bir milliyetçi olabileceği, olayı planlayarak yaptığı gibi bir intiba bulunsa da, hadiseyi açıklamakta alışıldık olan bu üst dilin yetersiz kaldığı gözleniyor. Çünkü Mihail Kutsakiozis kıyamet koptuktan sonra sırra kadem basmak yerine yeni eşinin evine gidiyor. Orada kavga etmeye devam ediyor; hatta iddiaya göre Seval Kelebik’in saçını çekiyor, tuvalete kilitliyor! Cüzdanını karıştırıp 100 lirasını alıyor ve sonrasında da gözaltına alınıyor. Yunanistan’a dönerken eşini sevdiğini ve isterse Midilli’de yaşayabileceklerini, eşinin ve kendisinin mizaçlarının sinirli olduğunu ifade ediyor.

Tabii bu sinirli adamın aslında sadece ruh hastası ya da Yunan Ergenekon’una mensup bir provokatör olduğunu söylemek işimizi kolaylaştırabilir. Lakin hayat çok daha karmaşık; tabii insanın doğası da… Gündelik hayatın, yaşamın sürekliliğini -bunca kötülüğe rağmen- sağlayan tüm potansiyelleri de bu karmaşık iç içe geçmeden doğuyor. Mihail bir asker ve Yunan-Türk karşıtlığının belki de çok yoğun olduğu Türkiye’ye yakın bir adada yaşıyor. Babası ve dedesi, onun ifadesine göre “Türkler” tarafından mağdur edilmiş. Ancak hem yakın olması, ama daha çok, içerilerden gelen bir çağrı, yüzleşme arzusu ile Türkiye’ye, babası ve dedesinin vatanı olan Ayvalık’a geliyor. Bu asla bir tesadüf değil. Orada bir “Türk” kızına âşık olması da belki planlamadığı, ama yine tesadüfle açıklanamayacak bir hadise olsa gerek. Hayatı boyunca içinde taşıdığı tüm olumsuz duyguların aniden ortaya saçıldığı bir alt üst olma durumu yaşıyor. Atalarının anısı önünde bir “Türk” kızıyla, yani ona göre atalarının kanına giren bir milletin temsilcisiyle yaşanan bir “Karşılaşma” bu, dile kolay... Aslında hem öç almak, hem bu yükten kurtulmak, hem de bir yandan barışmak istiyor. Bu hislerden hangisi baskın, hangisi planlı, ya da hangisi spontane, kim bilebilir? Nikâh kıyıldıktan sonra babası ve dedesinin resimleri önünde Ortodoks bir ayin düzenleme arzusu, sadece Türkleri incitmek dürtüsü ile açıklanabilir mi? Peki bir “Yunanlı” ile evlenme kararı alan “Türk kızı” Seval Kelebik’in bu ayini milletine bir hakaret olarak yorumlaması ve salonu terk etmesi nasıl okunmalı? Zaten hakaret bağlamındaki an, gelinin peşinden giden damadın yalnız başına salona geri dönmesi ile geliyor. Damat “Siz Türkler kültürsüz bir halksınız” diyor. Seval Kelebik bir Türk olarak tüm bu olanlara seyirci kalmasının mümkün olmadığını söyledikten sonra, Mihail Bey’le boşanmaya henüz karar vermediğini açıklıyor. Gerçekten hem hazin, hem de umut verici bir hikâye bu. Yaşayan, tarihlerinin, kişisel geçmişlerinin altında –ara sıra yalpalamalar olsa da- ezilmeden ayakta ve insan kalmaya çalışan “sıradan” hayatların hikâyesi…

İkinci hadisemiz çok daha trajik. Dünya barışına katkıda bulunmak üzere arkadaşı Silvia Moro ile Milano’dan yola çıkan bir İtalyan ressam Gebze yakınlarında tecavüz edildikten sonra öldürülüyor. “Pippa Bacca” ismiyle de anılan ressam ve performans sanatçısı Giusseppina Pasqualino di Marineo’nun “Gelinler seyahatte” projesi kapsamında gelinliği ile çıktığı bu barış yürüyüşünün hazin sonu aslında hepimizi çok üzüyor. Ancak hadisenin çıplak dehşeti gölgede kalacak şekilde, ülkemizi ziyarete gelen turistlere sorulan “Türkiye’yi nasıl buldunuz? Şiş kebap, boğaz, rakı nasıl?” tadında otokolonyal bir merakla kurbanın ailesinin ve İtalyan kamuoyunun düşüncesi merak ediliyor. İlk hadiseyle bir şekilde ödeşen, karşılayan, lakin rollerin değiştiği bir “karşılaşma” var ortada. Kurbanların ikisi de gelin. Öç isteyen ilahların sunağında iki tane kadın var. Masumiyetin, ancak kaybedildiğinde, yok edildiğinde anlam kazandığı bir dünya üzerinde, İtalyan sanatçının çıktığı yol, aslında Batı’nın Doğu’ya karşı bilinç dışında taşıdığı suçluluk hissinin cezalandırılma talep eden ruh durumunun tezahürü gibi. İtalyan rahiplerin öldürüldüğü, bıçaklandığı bir coğrafyadan, Batı kolonyalizminin kan gölüne çevirdiği ve etnik açıdan temizlenmiş bir noktaya, Tel-Aviv’e giden bu güzergâh, sanki bir Via Dolorosa’ya, yani İsa’nın çile yoluna dönüşüyor. Sanki nihai noktaya ulaşılsa bu makûs kader yenilecek, tarih bir anda kendi üzerinde dönüp yeniden şekillenecek. Olmazsa da, sanki İtalyan sanatçının kefene dönüşen gelinliğinin güvezliğinde, Batı’nın tüm suçlarının kefareti ödenmiş olacak, hesap kapanacak. Kurbanın ailesi üzgün, lakin bizlerin pek alışık olmadığı bir kabullenmişlikle, vakarla karşılıyorlar kızlarının katlini. “Bu bir kişinin yaptığı bir hadise; kim bütün Türkleri suçlayabilir ki?” diyorlar.

Hâlbuki kim aslında sadece bir kişi ki!

Yazının başlığındaki “Türk” nerede diye sorarsanız; editörümün yazının uzamasını anlayışıyla karşılamasını ümit ederek kısaca onu da anlatayım. Radikal gazetesi genel yayın yönetmeni sevgili İsmet Berkan’ın takdirle izlediğimiz altı bölümlük müthiş “Ergenekon’un yakın tarihi” dizisinin bitiminden iki gün sonra, geçen Pazar yayımlanan “Teşekkürler baba!” başlıklı yazısı söz konusu şimdi. İsmet Berkan’ın “gecikmiş” olarak nitelediği bu yazı, Fenerbahçe’nin Chelsea’yi 2-1 yendiği maçın çıkışında kulak misafiri olduğu bir telefon konuşması ile ilgili. Genç bir taraftar, maçtan sonra telefondan şöyle sesleniyor babasına: “Babacığım, son olarak, sana çok ama çok teşekkür etmek istiyorum, beni Fenerbahçeli yaptığın için. Ellerinden öperim.”

İsmet Berkan belli ki bu konuşmadan çok etkilenmiş. “O genci hiç unutmayacağım” diyor. “O konuşma standartlarımı değiştirdi” diyor. “Oğlumu Beşiktaşlı yapmıştım, çünkü başka türlüsünü bilmiyordum. Bunu yaparken bir beklentim de yoktu. Ama şimdi var. Ümit ediyorum bir gün ben de oğlumdan böyle bir telefon alacağım. Herhalde Beşiktaş'ın bir başarısı üzerine alacağım bu telefonu ve zaten çok mutlu olacağım telefonu açtığımda ama oğlum eğer bana aynı sözleri söylerse herhalde havalarda uçacağım. Çok şey mi istiyorum?” diyor.

Buram buram itaat ve onay arzusu kokan bu sözler, Freud’un tespitiyle tarih boyunca Tanrı-Kral-Baba üçlüsünde yekleşen otoriteyi alaşağı edememiş, kardeşlik birliğini, hani Batı’da şu 1789’da şahikasına ulaşmış fraternite, yani “babayı” alaşağı ederek eşit biraderliği tesis edememiş Doğu’nun ruh durumunu ifade ediyor. Bu yazının otoriteye karşı ciddi bir çıkışı ima eden Ergenekon yazı dizisinden sonra gelmesi de tesadüf olmamalı. Başkaldırışın, karşı çıkışın sınırını, yani oğulların babaya olan itaatinin mutlaklığını sunağın önüne bırakıyor. “Seni ara sıra eleştirsem de, alaşağı etmeye niyetim yok. En nihayetinde sen beni nasıl yaptıysan, öyle kalacağım” der gibi. Sayın Berkan merak etmesin, sevgili oğlu da –ne yazık ki- aynı telefonu seneler sonra muhtemelen açacak kendisine. İstediği yeni ve olağan dışı bir arzu değil; Doğu’da yüzyıllardır süregelen bir itaat-onay zincirinin bir halkası sadece.

Hülasa, üç hadiseyi yan yana getiren, onları birbirleriyle ilgili bulan ve kendine dair sonuçlar çıkaran da sadece ben’im. Kutsal Kitap’ta BEN, BEN OLAN’ım diye seslenen Tanrı-Kral-Baba’nın mahiyetinde, sadece miniskül bir insan; fazlası değil.

Taraf, 15.04.2008

2 comments:

Anonymous said...

Yarın 24 Nisan, Medz Yeghern anma günü. Acılarınız acılarımızdır.
İnsanlığın bir daha böyle trajediler yaşamaması
dileğiyle.

Anonymous said...

selam ben senay, gercekten super bir site, eger facebook veya twitter varsa eklemek isterim...

Followers