Sunday, August 31, 2008

Veda yazısı

Daha evvel bahsetmiştim ama, sizlere yazdığım bu son yazımın hatırına bir kez daha anlatmak istiyorum. Agos’ta ilk yazılarım 1997 yılında yayımlanmaya başlamıştı. Yazarlığın olmazsa olmazıdır; anlatacak çok şeyim, hayata dair pek çok itirazım vardı. Kapalı, suskun bir toplumun içinde, ondan daha da kapalı, içine çökmüş bir cemaatin kozasında yetişmiştim ve bu zelil “sessizlik”i bir türlü hazmedemiyordum. Görmezden gelinmenin, hakkını savunamamanın ve susmanın bir tür kölelik olduğunu hissediyordum. Hissediyordum lakin, itirazlarımı, dert edindiklerimi ve yüreğimde hazırladığım sözleri ete kemiğe büründürüp sunacağım ne bir platform, ne de imkânım vardı.

Sonra Agos kuruldu… Eminim benim gibi pek çok insan tam da bu sessizlik nedeniyle büyük bir coşkuyla karşılamıştı Agos’u. Bize bir Zadik armağanı olarak verilen sevgili ve biricik Agos’u…

Hrant’ın adını da ilk kez o zaman duydum.

Coşkuyla yazılarımı kaleme alıyor, Agos’ta basıldıkça da çok mutlu oluyordum. Sırf bu mu? Sorular yönelten, gündem yaratan, itiraz eden, hesap soran, fikrini korkmadan söyleyen, bizi bizim ağzımızdan anlatan onurlu ve gür bir “ses”e kavuşmuştuk nihayet. Yazı yazmaya ve Agos’a göndermeye devam ettim. Bir süre sonra, yazılarımdan biri basılmadı. Bir süre bekledim ve artık basılmayacağına ikna olduğumda da Agos’a küstüm. Hep zannettiğiniz gibi, altmışlarında bilge bir bey amca değil, en nihayetinde 27 yaşında, toy bir gençtim. Sonraki haftalarda Oşin ağabeyin bir yazısını okudum. Yazıda bazı hususlar kafama takıldı; oturdum bir şeyler karaladım ve gönderdim. Oşin ağabey bırakın hiddetlenmeyi, pek mesut olmuş, daha evvel haberi olsaymış, kendi köşesinde yayımlayacakmış. Söz konusu yazım tabii ki basıldı; derken…

Derken Hrant aradı beni. O hayran olduğum kişi telefonun öte tarafındaydı. Makalemi övdü ve bana neden yazı göndermediğimi sordu. Sormaz olaydı. Ben de başladım şikâyete. “Ben o kadar emek veriyordum da neden yazım basılmıyordu?”, “Bari neden basılmadığına dair bir bilgi verilseydi” gibi bir sürü laf işitti benden. Hrant sabırla yazı yazmam konusunda beni ikna etmeye çalışıyor, ben ise şikâyetlerimi sürekli tekrarlıyordum. İş tam kabak tadı veriyordu ki, -kendimi epey zorlayarak- bir şartla yazabileceğimi söyledim. “Nedir?” diye sordu. Ben de “Vallahi, köşe verirseniz yazarım, yoksa yazmam” dedim. Birkaç saniye kesildi konuşma. Sonra “Peki sürekli yazabilecek misin?” diye sordu Hrant. İçimden, “Allah allah” diye geçirdim. Herhalde yazardım. Nasıl yazmazdım!

“İyi o zaman, bu haftadan itibaren başla yazmaya… Ama bak, aksatırsan gözünün yaşına bakmam, ona göre” dedi. “Söz” dedim. “bir hafta bile aksatmam.”

Hrant’la bu köşe için yaptığım sözleşme buydu.

O günden beri bir hafta bile yazımı aksatmadım. Köşeyi kaybetme korkusundan değil, ona verdiğim sözü tutmak, yaptığımız sözleşmeye sadık kalmak için. Ve tabii ki, bu sözleşmenin asıl öznesi olan siz kıymetli okuyucularıma olan saygımdan ötürü…

Geçen hafta, işte bu sözleşmeyle bana açılmış olan bu köşede yazımı okuyamadınız.

Dolayısıyla Hrant’la yaptığım sözleşme yenilenmemiş oldu. Yeni Agos’un yeni yönetiminin bu tasarrufuna saygı duymak bize yakışacak olan davranıştır. Zaten 19 Ocak’tan sonraki bir yıl boyunca da yayın kurulu üyesi ve editör olarak Agos’a katkıda bulunmaya çalışmış, sonra gördüğüm lüzum üzerine istifamı vermiştim.

Bu köşede bundan böyle benim yerime Yetvart Danzikyan’la muhabbet edeceksiniz. Kendisi çeşitli platformlarda takip ettiğim, çok değerli bir yazarımız, fikir insanımızdır. Bana gösterdiğiniz teveccühü kendisinden esirgemeyeceğinizi biliyorum. Agos bizim göz bebeğimiz. Ona katkıda bulunacak herkes de bizim için çok değerlidir. Ona laf gelmesini de, hor davranılmasını da yüreğimiz kaldırmaz.

Bu size bu köşede yazdığım son yazım. Bu veda yazısını yazmak benim için hiç kolay değil. Ammavelakin, Hrant’la yaptığım sözleşme benim açımdan devam ediyor. Yazdığım ve yaşadığım müddetçe de devam edecek. Hrantça yazmaya ve ses vermeye devam edeceğiz. Benim kendime 19 Ocak’ta verdiğim söz budur. Yazı işleri müdürlüğünü yaptığım ve köşe yazdığım Taraf gazetesinde buluşmaya, muhabbet etmeye devam edeceğiz.

Yapacak daha çok işimiz var.

Sözümüz var.

Hülasa, tebdili mekânda da ferahlık var.

Şimdilik hoşçakalın…

08.082008
Sayı:645

Bu süreç nasıl yönetilecek?

Hatırlarsanız, Patriklik Ruhani Kurul’u, Patrik Mesrob II’nin sağlık durumu hakkındaki ilk açıklamayı 26 Mayıs’ta yaptı. Açıklamada ‘Cemaatimiz içinde, uzun zamandan beri, patriğimizin sağlığıyla ilgili gerçek veya gerçekdışı söylentiler dolaşıyordu. Bizler ise bir açıklama yapabilmek için öncelikle doktorların tetkik sonuçlarını bekledik. Patriğimizin son sağlık kontrolleri geçtiğimiz hafta tamamlandı. Dolayısıyla, konuya ilişkin açıklama yapmayı uygun gördük’ deniyordu. Daha sonra 11 Haziran’da iki uzman hekimin Patrik’i yeniden muayene ettikleri, 19 Haziran’da ise basına kapalı yapılan bir toplantıda Patrik’in sağlık durumuyla ilgilenmek üzere en az üç hekimden oluşacak bir heyet oluşturulacağının kararlaştırıldığı basına yansıdı. Aynı ‘yansımadan’ hekimlerin İngilizce bir rapor yazımına giriştiklerini de öğrendik. 14 Temmuz’da Patriklik Basın Sözcüsü Luiz Bakar’ın ‘Önümüzdeki haftaya kadar tamamlanacak olan raporda tüm detaylar anlatılacak, konuya ilişkin gelişmeler ve raporlar hakkında, basına da gereken bilgiler verilecektir’ sözlerini yine Agos’tan okuduk. Ancak geçen hafta Agos’a tekrar açıklamada bulunan Sayın Bakar, Patrik’in sağlık kontrollerini yapan doktorların raporun basına açıklanmasının gerekli olmadığını söylediklerini, dolayısıyla, raporu basınla paylaşmanın, Patrik’in sıhhatiyle çok yakından, sevgi ve saygıyla ilgilenen doktorların arzularına uygun düşmediğini söyledi.

Allah Allah! Binlerce kişinin ruhani lideri olan önemli bir şahsın sağlığı konusunda bilgilendirmenin nasıl yapılacağını ne zaman sevgi ve ilgi dolu doktorların arzusu belirler oldu?

Bu argümanı ciddiye alan gazetemiz, Alman, Amerikan ve Esnaf hastanelerine başvurarak görüş alıyor; uzmanlar da etik, deontolojik ve hasta-doktor ilişkileri açısından Patrikhane’nin bu kararının doğru olduğunu onaylıyor. Agos’un başyazısını ve Etyen Mahçupyan’ın köşesini okumasak, ortada bir gariplik olduğu gerçeğini ıskalamak işten bile değil.

Oysa ortada ciddi bir gariplik var.

Bu konuyla ilgili bir süre evvel yazdığım yazıda, olayın insani boyutu, hayatın sürprizlerinin herkesi ve her kurumu kapsadığı ile ilgili bir tespitte bulunmuş, her şeyden evvel bu insani boyutun gözden kaçırılmaması, tartışmaların zamanlaması ve etiğine dikkat edilmesi gerektiğini yazmıştım. Bu sürecin, arzu edilen insani ve etik rotada ilerleyebilmesi için de Ruhani Kurul’un Patrik’in sağlık durumu ile ilgili gelişmelerden cemaati sık ve net bir biçimde bilgilendirmesinin en önemli unsur olduğunu belirtmiştim. Bunun da herkesin herhalde kabul edeceği bir nedeni vardı: Mesrob II herhangi bir birey değil, tüm bir cemaatin dini ve yerine göre ‘cismani’ liderliğini üstlenmiş özel bir kişiydi.

Oysa Patrikhane bu konuda basına oldukça mesafeli duran, ketumiyeti bile aşan bir savrukluk içerisinde davranıyor. ‘Patrik’in sıhhatiyle çok yakından, sevgi ve saygıyla ilgilenen doktorların arzularına uygun düşmediği’ gibi bir tutum, basına kapalı toplantılarda sadece vakıf yöneticilerini bilgilendirmek, bu sürecin nasıl yönetileceği konusunda ciddi soru işaretleri uyandırıyor. Patriklik sözcüsünün, söylentilerin önünü almanın basını bilgilendirmekle mümkün olmadığı görüşü de bu endişeyi destekler nitelikte.

Hali hazırda kullanılan dil ve yöntem Patrikhane’nin böyle bir süreci yönetebilmekte hazırlıksız olduğu, konu hakkında sadece vakıf yöneticilerinin muhatap alınması da, cemaatin merkeze uzak ‘atıl’ kısmının kaale alınmadığı izlenimi veriyor. Oysa önümüzde, belirsizliğin hakim olabileceği bir süreç var ve bu sürecin sonunda olası bir patriklik seçimi, Rahip Anuşyan örneğinde olduğu gibi, riskli karşılaşmalar ve tehlikeli virajlarda soğukkanlı, açık ve özgüvenli bir duruşu talep ediyor. Patrikhane’nin böyle bir süreçte en büyük destekçisi tabii ki cemaatin kendisi ve tüm hassasiyetlerin deşifre edildiği basınımız olacak.

Hülasa, bu süreci hem Patrikhane, hem cemaatimiz, hem de basınımız daha ciddiye almak zorunda.

25.08.2008
Sayı:643

Gül Yerevan'a gider mi?

Bir de Ermenistan vardı. O zamanlar ben Ermenistan’ın bu kadar yakında, hemen sınır komşumuz olduğunu bilmiyordum. Ermenistan SSCB denilen o gizemli devin devasa topraklarının içinde bir yerlerdeydi işte. Ermenistan hakkında epeyce estetize edilmiş bilgileri çevremden duyuyor ve bu efsanevi ülke ile bir çocuk olarak nasıl bir bağ kuracağım konusunda çelişki yaşıyordum. Gitmemiştim, görmemiştim, orada doğmamış, oralı kimseyle tanışmamıştım. Ama adı Ermenistan’dı. Ben de Ermeniydim ve bu bana sık sık hatırlatılıyordu.


Yıllar geçti SSCB dağıldı, Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. Uzak ülke hemen yakına geldi. Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisi olduğu halde, Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmadı. Karabağ savaşında durum Azerbaycan’ın aleyhine döndüğü ve Kelbecer’in Ermenilerin eline geçtiği 1993 yılında, Türkiye Azerbaycan’ın ambargosuna destek vermek üzere sınır kapısını kapattı. Ter Petrosyan’ın ‘Soykırım meselesini rafa kaldıralım, ekonomik ve kültürel ilişki kuralım, ilişkiler geliştikçe bu ihtilaf da kendi doğal mecrasında çözüm yoluna girer’ teklifi Türkiye tarafından itibar görmedi.


Türkiye’nin Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmamasındaki ana argümanlar soykırım ihtilafı, Karabağ meselesi, Ermenistan’ın 1921 Kars Anlaşması ile belirlenen sınırı ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımadığı iddiasından oluşuyor. Bu argümanların hiçbiri niyet ve irade olduğunda aşılamayacak sorunlar değil. Nitekim eski hükümetin Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan bu yılın başlarında Münih’te düzenlenen Güvenlik Zirvesi’nde ilişki kurmak için önkoşulları olmadığı, Türkiye’de olduğu gibi Ermenistan’da da aşırılıkçıların bulunabileceğini, lakin Ermenistan’ın resmi görüşlerini temsil eden tek yetkili organ olarak hükümetlerinin Kars Anlaşmasını tanıdıklarını söylemişti. O zaman güzide basınımız bu önemli açıklama yerine Erdoğan’ın Oskanyan’ı nasıl azarladığını manşetlerine taşımayı tercih etmişlerdi.


AKP’nin Kıbrıs politikasında gösterdiği kararlılığın aksine, soykırım ihtilafında var olan devletçi politikaları takip etme dışında önemli bir girişimi olmadı bugüne kadar. Erdoğan’ın 2005 yılında yaptığı ortak tarih komisyonu kuralım teklifi, yeni bir açılımdan ziyade, bir düello mantığını ima ediyordu. Aynı mantıkla, geçenlerde Astana’da yapılan Agitpa 17. Genel Kurulu’nda Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili ortak tarih komisyonu kurulması önerisinin Ermenistan’ın çekimser oyuna rağmen kabul edilmesi de diplomatik bir başarı olarak kabul gördü.


Ancak statükoya böylesine çakılmış bir pozisyondan bir sonuç çıkmayacak gibi görünüyor. Zannediyorum şu an için bu pek arzu edilmiyor da. Çünkü çözümü arzulayan zihniyetin, bir araya gelmenin ve geçilmesi güç kavşakları by pass etmenin yollarını ararken daha yaratıcı ve samimi olması gerekiyor. Bu anlamda Ermenistan Başbakanı Serj Sarkisyan’ın Eylül ayında oynanacak iki ülke futbol takımının maçına Cumhurbaşkanı Gül’ü davet etmesi oldukça iyi bir fırsat. Hatırlarsanız, yetmişli yıllarda ABD-Çin arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen masa tenisi karşılaşmaları oldukça işe yaramış, Nixon Çin’i ziyaret etmiş ve bu durum literatüre ping-pong diplomasisi olarak geçmişti.


Umarız Gül Ermenistan’a gider. Böylelikle, büyük ülkelerin politikalarında ambargo kabul etmeyeceklerini göstererek çözümsüzlüklerden medet umanlara iyi bir cevap verilmiş olur.

17.08.2008

Sayı:642

Saflar tutulurken

Geçen pazartesi sevgili dostumuz Hrant Dink’in suikastının davasının altıncı oturumu yapıldı. Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan son dalga operasyonun ertesine denk gelen 7 Temmuz duruşmasının lakayt tavırlarıyla sanık ve avukatlarınca adeta sabote edilmesi, zaten bir yıldır henüz anlamlı bir mesafe kat etmemiş davanın geleceği hakkında iyimser olmamızı engelliyor. Bu kişiler ilk günlerdeki kadar olmasa da hâlâ arkalarında ciddi bir destek hissediyorlar ve yaptıklarının kötü bir şey olmadığı konusunda da kirli bir vicdan rahatlığına sahipler.



Coşkun İğci’nin jandarma, Erhan Tuncel’in ise emniyet görevlilerini suikast hakkında defalarca uyarı ve ihbarda bulunduklarını ifade etmelerine rağmen, Trabzon ve Samsun’da devam eden ihmal ve kasıt davalarının, ana dava dosyası ile birleştirilmesi talebinin reddedilmesi, suikastın sadece Samast-Hayal ve Tuncel üçlüsünde sıkışması, belki birkaç görevlinin daha ceza almasıyla yetinilmesi, böylelikle de aysbergin görünmeyen kısmına ilişilememesi korkumuzu da destekliyor.


Yani 19 Ocak 2007’de var olan endişelerimiz aynen devam ediyor.


Diğer yandan geçenlerde Taraf gazetesinde yayımlanan Neşe Düzel’in Ali Bayramoğlu ile yaptığı röportajda, bir üst düzey emniyet yetkilisinin 22 Ocak 2008’deki ilk Ergenekon operasyonundan sonra Bayramoğlu’nu arayarak ‘Hrant sizin çok yakın arkadaşınızdı, bilin ki kanı yerde kalmadı. Çünkü Dink’i Ergenekon öldürdü. Bunu biliyoruz ama henüz kriminal delile sahip değiliz’ demesi, Hrant’ı tehdit eden, onu hedef haline getirmek üzere hem yargıyı, hem de medyayı kullananların şu an Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu olmasıyla birlikte düşünüldüğünde, suikastın birkaç ruh hastası gencin işi olamayacağı da ortaya çıkıyor. Ama bu zaten malûmun ilanı. Bunu ilk günden beri biliyoruz. Ümidimiz bu bağlantıların mahkeme tarafından da kurulması. Bu yazıyı okuduğunuz sırada açıklanmış olması gereken Ergenekon iddianamesinde Dink suikastı ile bağlantılı önemli bilgilere ulaşılmış olacağını ümit ediyoruz.


Dolayısıyla, Hrant Dink’in katledilmesinin pek çok yönden Türkiye’de bir milat olacağı savımız gün geçtikçe güçleniyor. Kendini memleketin tek sahibi zannedenlerin sürekli darbe planları yapıp, ülkeyi buna göre şekillendirmek için zelil çeteler ve onların zelil eylemlerine bel bağlamalarının önüne geçilmesi için önemli bir fırsat yakalanmış görünüyor. Bu noktada, geçmişte nice suikast, katliam ve hukuk ihlallerine seyirci kalan, seyirci kalmak bir yana Ergenekon tipi yapılanmaların toplumsal itibarını sağlayan zevat, Ergenekon tutuklamaları karşısında demokrasi neferi kesiliyorlar. Hadi onu da anladık diyelim. Hrant’ın suikastına ağıt yakanların, Ergenekonu AKP’nin siyasi bir muadiliymiş gibi değerlendirerek karşı saf tutmalarına ne diyeceğiz? Ergenekon soruşturmasını önemsemeyi AKP’yi desteklemekle bir tutup ‘Taraf olmayalım’ diyenler, nasıl bir pozisyon aldıklarının ve tarih önünde gelecekte nasıl hesap vereceklerinin farkındalar mı?


Bu nasıl bir körlük Allah aşkına!


Onlarca yıl bir adalet erozyonunda yaşamak belli ki kafaları da, vicdanları da bloke etmiş. AKP ile araya mesafe koymak adına Ergenekon’a bu denli yanaşmanın başka türlü bir izahı olmasa gerek. Oysa kanımca AKP’ye anlamlı bir mesafe koymanın en doğru dürüst yolu, Ergenekon soruşturmasında sonuna kadar gidilmesinde, açılacak davanın bir linç operasyonuna dönüşmemesi, mecrasından sapmaması için denetleyici ve zorlayıcı bir toplumsal baskı oluşturmakta ısrarlı olmaktan geçiyor.


Bunu görmek bu kadar mı zor?
11.08.2008
Sayı: 641

Feministler dile düşünce

Bir erkeğin, olası iyi niyetine ve gayretine rağmen ‘kadın’ konusunu ne kadar anlayabileceği ve erkeği merkeze alan, kadını da öteki kılan, ama özellikle de şu mahrem sayılan ‘iki kişi arasındaki özel mesele’ battaniyesiyle örtülen avantajlı tahakküm ilişkilerinden ne kadar sıyrılabileceği şüpheli. Şahsım adına bir erkeğin kadının ‘yanında’ aldığı pozisyonun, en az ‘karşısında’ aldığı pozisyon kadar sorunlu olduğunu keşfedeli çok olmadı. Nasıl keşfettiğimi de anlatayım: Eşimin ve bazı kadın arkadaşlarımın takip ettikleri bağımsız feminist bir oluşum olan Amargi’nin toplantılarına erkek katılımcı alınmıyordu. Bu toplantıların bazılarına –o zaman biraz daha cahildim ve kendimi feminist zannediyordum- ben de katılmak istemiş ve bu kuralı duyduğumda ne yalan söyleyeyim ‘erkeklik’ gururum kırılmıştı. Düşünsenize, ben bütün erkeklik heybetimden ve ayrıcalıklarımdan sıyrılıp tenezzül ediyor, ama bu yüce gönüllülüğüm ‘hoşgörüsüz ve cinsiyetçi’ bir duvara çarpıp tuzla buz oluyordu. Hani feminizmi öncelemesi gereken “Önce insan ol” teranesi var ya, erkek dünyasının tekelindeki demokratlık damarım böyle bir engeli reddediyor, kendini feminist zanneden bu kadınlara gerçek feminizmin ne olduğunu tarif ettikten sonra yüzlerine “Önce ahlaklı ve demokrat olun ulayyn” diye haykırmak istiyordum.


Eh, ben erkektim, buna hakkım vardı…


Oysa feministlerin de hâlâ kullanmak zorunda oldukları dil, bir erkek hegemonyasını ima ediyor, o dilin içinde debelenen kadın, yabansı ülkelerin göçmenleri gibi, her zaman haklarından peşinen vazgeçen bir edilgenliğe hapsoluyordu. Dünün kadına yönelen açık şiddeti bugün gündelik dilin ve aile mahremiyeti ile kutsanmış alanında varlığını sürdürüyordu. Bu yetmezmiş gibi, feministlerin kendi dillerini kurma ve direniş alanları yaratma çabalarına biz önce insan ve önce demokrat olmayı düstur edinmiş pek duyarlı eksper erkekler olarak destek peşrevlerine çıkıyor, böylelikle kendi erkek alanımızdaki kıyasıya rekabetin ve babalarımızın devasa penislerinin gölgesinde yeterince erekte olamamış pipilerimizi kanla şişirmek için bu alanlara da göz dikiyorduk.


Kadınların feministliğini sorguluyorduk ama, önce insan ve önce demokrat olma düsturumuzun kendi ailelerimizden ve işyerlerimizden başlaması gereken bir ahlakı talep ettiğini hiç düşünmüyorduk. Kadınlara feminizmin nasıl olması gerektiğini anlatmaya cüret ederken, bir demokratın kendi özel alanında, kendi hayatındaki kadına demokratça davranıp davranmadığı pek mevzu bahis değildi. Feministlerin, mağdur edilmiş bir kadına sahip çıkma telaşlarının maksadını aşması eleştirilebilirdi ama, kendine demokrat diyen nice üniversite hocasının, nice yazar çizer ve entelektüelin kadınlara yönelik aşağılıkça davranışları onların demokratlıklarının kadük olması için yeterli değildi. Bunca yıldır sözde demokrat erkekler dünyası içerisindeyim ama, daha ne kendi kadınına, ne de diğer kadınlara bu imtiyazlı ve hiyerarşik erkek bakışını aşabilmiş, bu zelil imkanı elinin tersiyle iterek eşitlikçi bir ilişkiyi kotarabilmişine pek rastlamadım. Hatta solcu, demokrat ve entelektüel dünyasında kadına uygulanan indirgemeci tutum ve sembolik şiddetin, eğitimsiz kesimdeki açık şiddetten çok daha yaygın ve ikiyüzlü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.


Müjde ve Sevan Nişanyan hadisesinde feministler maalesef ciddi hataya düştüler. Zaten başka türlüsü pek mümkün değildi. Erkeklere ait olan dünyada, erkeklerin diliyle konuşmaya çalışırken, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tayin edenlerin erkekler olduğunu unuttular. Sevan’ın bir Ermeni ve bir muhalif olarak, kadınlar gibi ‘öteki’ler grubuna dâhil olduğunu, medyadaki fırsatçı kalemlerce hemen hedef yapılacağını, çocuklarının zarar göreceğini, bu durumun Müjde Nışanyan’ın üzerindeki manevi yükü daha da arttıracağını, üstelik böyle kurulmuş bir düzende Sevan’ın kısa sürede kahramanlaşacağını hesap edemediler.


Feministler gerçekten de hata yaptılar; en büyük hataları da, hata yapma tekelinin erkeklerde olduğunu öngörememiş olmaları oldu.

04.08.2008
Sayı: 640

Followers