Sunday, August 31, 2008

Feministler dile düşünce

Bir erkeğin, olası iyi niyetine ve gayretine rağmen ‘kadın’ konusunu ne kadar anlayabileceği ve erkeği merkeze alan, kadını da öteki kılan, ama özellikle de şu mahrem sayılan ‘iki kişi arasındaki özel mesele’ battaniyesiyle örtülen avantajlı tahakküm ilişkilerinden ne kadar sıyrılabileceği şüpheli. Şahsım adına bir erkeğin kadının ‘yanında’ aldığı pozisyonun, en az ‘karşısında’ aldığı pozisyon kadar sorunlu olduğunu keşfedeli çok olmadı. Nasıl keşfettiğimi de anlatayım: Eşimin ve bazı kadın arkadaşlarımın takip ettikleri bağımsız feminist bir oluşum olan Amargi’nin toplantılarına erkek katılımcı alınmıyordu. Bu toplantıların bazılarına –o zaman biraz daha cahildim ve kendimi feminist zannediyordum- ben de katılmak istemiş ve bu kuralı duyduğumda ne yalan söyleyeyim ‘erkeklik’ gururum kırılmıştı. Düşünsenize, ben bütün erkeklik heybetimden ve ayrıcalıklarımdan sıyrılıp tenezzül ediyor, ama bu yüce gönüllülüğüm ‘hoşgörüsüz ve cinsiyetçi’ bir duvara çarpıp tuzla buz oluyordu. Hani feminizmi öncelemesi gereken “Önce insan ol” teranesi var ya, erkek dünyasının tekelindeki demokratlık damarım böyle bir engeli reddediyor, kendini feminist zanneden bu kadınlara gerçek feminizmin ne olduğunu tarif ettikten sonra yüzlerine “Önce ahlaklı ve demokrat olun ulayyn” diye haykırmak istiyordum.


Eh, ben erkektim, buna hakkım vardı…


Oysa feministlerin de hâlâ kullanmak zorunda oldukları dil, bir erkek hegemonyasını ima ediyor, o dilin içinde debelenen kadın, yabansı ülkelerin göçmenleri gibi, her zaman haklarından peşinen vazgeçen bir edilgenliğe hapsoluyordu. Dünün kadına yönelen açık şiddeti bugün gündelik dilin ve aile mahremiyeti ile kutsanmış alanında varlığını sürdürüyordu. Bu yetmezmiş gibi, feministlerin kendi dillerini kurma ve direniş alanları yaratma çabalarına biz önce insan ve önce demokrat olmayı düstur edinmiş pek duyarlı eksper erkekler olarak destek peşrevlerine çıkıyor, böylelikle kendi erkek alanımızdaki kıyasıya rekabetin ve babalarımızın devasa penislerinin gölgesinde yeterince erekte olamamış pipilerimizi kanla şişirmek için bu alanlara da göz dikiyorduk.


Kadınların feministliğini sorguluyorduk ama, önce insan ve önce demokrat olma düsturumuzun kendi ailelerimizden ve işyerlerimizden başlaması gereken bir ahlakı talep ettiğini hiç düşünmüyorduk. Kadınlara feminizmin nasıl olması gerektiğini anlatmaya cüret ederken, bir demokratın kendi özel alanında, kendi hayatındaki kadına demokratça davranıp davranmadığı pek mevzu bahis değildi. Feministlerin, mağdur edilmiş bir kadına sahip çıkma telaşlarının maksadını aşması eleştirilebilirdi ama, kendine demokrat diyen nice üniversite hocasının, nice yazar çizer ve entelektüelin kadınlara yönelik aşağılıkça davranışları onların demokratlıklarının kadük olması için yeterli değildi. Bunca yıldır sözde demokrat erkekler dünyası içerisindeyim ama, daha ne kendi kadınına, ne de diğer kadınlara bu imtiyazlı ve hiyerarşik erkek bakışını aşabilmiş, bu zelil imkanı elinin tersiyle iterek eşitlikçi bir ilişkiyi kotarabilmişine pek rastlamadım. Hatta solcu, demokrat ve entelektüel dünyasında kadına uygulanan indirgemeci tutum ve sembolik şiddetin, eğitimsiz kesimdeki açık şiddetten çok daha yaygın ve ikiyüzlü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.


Müjde ve Sevan Nişanyan hadisesinde feministler maalesef ciddi hataya düştüler. Zaten başka türlüsü pek mümkün değildi. Erkeklere ait olan dünyada, erkeklerin diliyle konuşmaya çalışırken, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tayin edenlerin erkekler olduğunu unuttular. Sevan’ın bir Ermeni ve bir muhalif olarak, kadınlar gibi ‘öteki’ler grubuna dâhil olduğunu, medyadaki fırsatçı kalemlerce hemen hedef yapılacağını, çocuklarının zarar göreceğini, bu durumun Müjde Nışanyan’ın üzerindeki manevi yükü daha da arttıracağını, üstelik böyle kurulmuş bir düzende Sevan’ın kısa sürede kahramanlaşacağını hesap edemediler.


Feministler gerçekten de hata yaptılar; en büyük hataları da, hata yapma tekelinin erkeklerde olduğunu öngörememiş olmaları oldu.

04.08.2008
Sayı: 640

No comments:

Followers