Tuesday, November 03, 2009

Bizi bizle ‘Torunlar’ buluşturacak

Ermeni konusunu her yazdığımda, bunca parçalı tarihi olabildiğince nüanslarıyla vermeye çalıştığım halde –destek mesajlarının yanında- neredeyse birbirinin kopyası iletiler alıyorum.

Kimisi sert, kimisi ise daha yumuşak bir üslupla beni şöyle uyarıyor bu iletiler:

“Hep Ermenilerin kayıplarını yazıyorsun. O dönemde Müslümanlar da çok kayıp verdi. Üstelik Ermenilerin de katlettiği birçok Müslüman var.”

Hatırlarsanız Cumhurbaşkanı Gül, Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşmada 1915 konusunda “[soykırım olduğuna dair] fikirlerim ortada, değiştirmiş değilim” sözüne atfen, yine aynı ruh hali ile konuşmuş, pek de övgü almıştı.

“O dönemde milyonlarca da Müslüman öldü.”

Ölülerin ölüleri hiçleştirdiği bir vicdan sıkışması bu.

Yüzleşmenin, hatırlamaya başlamanın sıkıntısı bu.

İnkârcılığın gücünün zayıflamasından, gerçeklerin içeriye sızmasının verdiği rahatsızlıktan gayrı bir şey değil bu. Yani Ermenilere yapılan fenalıklar, ancak yanına “bize” yapılmış o türden bir haksızlık konduğunda çekilebilir oluyor.

Çünkü hiç kolay bir iş değil bu. Çok iyi anlıyorum. Böyle hissetmek, Ermeniyi bu kadar düşman, yabancı, dışarılıklı gördükten sonra hele...

Halbuki, Ermeni de buranın insanıydı. Bizden bir parçaydı. 1915’te olan, bize de olandı. Buradan baktığımızda, kaybı sahiplenip empati kurabiliriz Ermeni’yle.

Geçen gün yazdığım gibi, her Ermeni’nin yüzde 25’i Türktür, Kürttür, Müslümandır. Her Türkün, Kürdün ve Müslümanın da dörtte biri Ermenidir. Tek bir Ermeni kalmasa dahi bu ülkede, tüm mirasını kazısan da, hiçbir muktedirin işi değildir, yüreğe, hafızaya, hücrelerine işlemiş o gerçeği kazımak.

Yüzyıl da geçse çıkar o, çocukların, torunların hafızalarında...

***

Anneannem adlı kitabı hatırlarsınız. Değerli dostum Fethiye Çetin Ermeni olduğunu öğrendiği anneannesinin (Heranuş) hikâyesini ve bu bilgiden yola çıkarak Ermeni akrabalarını buluşunu anlatıyor, bu kitapla Türkiye’de belki tahmin etmeyeceği bir kırılmanın tohumunu atıyordu.

Çünkü bu ülkede sayısını bilmek mümkün olmasa da, Ermeni anneanneler, babaanneler o kadar çoktu ki!

İşte anneannem kitabının çatlattığı yarıktan sızan hafıza parçacıkları bir ikinci kitapta Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay tarafından Torunlar adıyla Metis Yayınevi’nden çıktı, daha yeni...

Evet, bir kısım Ermeni kadın kurtulmuştu. Dersim’in bir bölgesi dışında, çoğu Müslüman, Kürt, Türk edilmişti. Onların varlığı pek çok ailede gizlenmiş, utanılan, korkulan bir şey olmuştu. İşte bu kitapta, o talihsiz kadınların bu korkudan daha az nasiplenmiş torunları, hatta torunlarının çocukları kendi Ermeni anneannelerini ve babaannelerini anlatıyorlar.

Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar eden Dicle, bıraktığı notta “Çok fazla acı var” demişti. Bu kitabı okurken aklımdan hep bu söz geçti.

Ne kadar çok acı var gerçekten de! Tasnif ederek, bölerek, tek başımıza nasıl baş edebiliriz bu kadar acıyla? Kitapta konuşan torunlar da aslında hep aynı isyanı dillendiriyorlardı.

“Neden gizlendi bu bilgi bizden? Neden konuşamadık? Niçin onları kendi acıları ile yalnız bıraktık?”

Babaannesinin Ermeni olduğunu öğrenen 45 yaşındaki Deniz anlatıyor: “Babaannemin ismi değiştirilmiş. Hep isimler değiştirilmiş. Geçmişe dair hiçbir bilgi ortalık yerde bırakılmamış. (...) Yani çok masum olduğunu [sevkıyat memuru olan dedesinden bahsediyor] düşünmüyorum. Bir sürü insanı yerinden yurdundan edeceksin, bunu yapmak için onay vereceksin. Bunların içinden bir tanesini de alacaksın. Bunu alışının arkasında ne olabilir? Olsa olsa çok güzel bir kadın olabilir. Belki sorsan özgür iradesini, babaannem yollarda telef olmayı seçecekti.”

Anneannesi Ermeni olan Diyarbakırlı Arif de benzer şeyler söylüyor. Dedesi Diyarbakır’ın önemli dinadamlarından. “Ninem bir dinadamı tarafından korunmak için mi alındı, yoksa güzelliğinden mi? Bazıları diyor ki korumak için aldı. Ama bakıyorum güzel kızlar alınmış hep...”

Herkes için de duyması çok zor hikayeler bunlar. Ama bunlar bizim hikâyemiz.

Yine babaannesi Ermeni olan Gülçin şöyle anlatıyor babaannesinin hikâyesini:

“Dedemin de bir karısı ve bir çocuğu var. Babaanneme, malvarlığından dolayı veya işte güzel bir Ermeni kadınla birlikte olmak için –hangisi daha ağır basıyor hiç bilemedim- evlenme teklif ediyor. Birkaç defa elçi gönderiyor. Kadın kabul etmiyor. ‘Benim bir oğlum var, bunu büyütmek için sağ bırakıldım. Bir Müslümanla beraber olmam mümkün değil’ diyor. Bunun üzerine babaannem dedemin adamları tarafından kaçırılıyor. Zorla evlendiriyorlar.”

Bu talihsiz kadınların sayılarını bilmiyoruz. Torunlar kitabı bu kadınların yaşadıkları zulmün, geride bıraktıkları ailelerinin, inançlarının, dillerinin üzerine dikenli bir perde çekip, yeni hayatlarına onurla sahip çıkışlarının hikâyesi. Onların can ve kan verdiği torunların ağzından Sevgili Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay’ın çabalarıyla gün ışığına çıkıyor.

Yazıyı o torunlardan olan Deniz’in sözleriyle bitirelim.

“Yapabileceğim tek şey... hakikaten Ermenilerin de bizim de hepimizin şu anda yapabileceği tek şey bunların yaşanmışlığını bilmek, o acıyı paylaşmak. Ötesi beni çok da ilgilendirmiyor...”

Ötesi beni de çok da fazla ilgilendirmiyor.
Taraf, 02.11.2009

‘Hem suçlu hem güçlü ordu’ mu

Olacak olan oldu. Öngörülen kaza gerçekleşti. TSK’nın politikasına hâkim olan aklın “Kol kırılır, yen içinde kalır” geleneği duvara tosladı. Türkiye, gerçeklerin önünde yoğun bir sis görevi gören kırmızı çizgilerini “şeffaflık” marka silgiyle silmeye başladıkça, buna koşut kırılmalar da yaşanmaya başladı. TSK’ya dün hâkim olan, bugünlerde de hâkimiyetini sürdürmeye çalışan İttihat ve Terakki, daha doğrusu Enver ve Talat “aklıyla” iş bu keyifsiz noktaya kadar geldi.

Belgeyi ilk kez 12 haziranda yayımlayan Taraf’a o zaman ateş püsküren Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi’nin son gelişmeler üzerine yazdıklarını hatırlayalım: “Artık Enver Paşa’nın 70-80 bin askeri Sarıkamış dağlarına gömmesine rağmen hesap vermediği dönemde değiliz...”

Yazarın notu: Evet, Enver, Talat gibilere o günlerde hesap sorulabilseydi, kim bilir ölen milyonlarca başka masumun yanında, Ermenileri kırıp geçiren 1915 katliamları da yaşanmayacaktı.

Ama bugün, yarınlar için bir şansımız var.

Açıkçası demokratikleşmeyi sürekli savunan bir yazar olarak, ordunun bugün içinde düştüğü bunalımı keyifle karşılıyor değilim. İçimde bir zafer duygusu da yok. Bu hiç iyi değil çünkü. Ama tarih de gösteriyor ki halkıyla ve değişimle intibak sorunu yaşayan her yapı, önünde sonunda aynı kadere mahkûm oluyor. Kendi değişmediği için, zamanın müdahalesine uğruyor. Bu müdahale şüphesiz “demokrat” güçlerle “totaliter” zihniyetin türlü yerlerdeki tezahürleri arasında bir bilek güreşi, bir iktidar mücadelesi halinde vuku buluyor.

Her şerden bir hayır doğar demekten başka ne diyebiliriz ki!

Oysa vaziyetin bu noktaya varacağı ne kadar da belliydi! Geçmişte yaşanan darbe ve siyasete müdahalelerin yanlışlığına dair toplumda oluşan güçlü uzlaşının verdiği mesaj okunabilseydi keşke. Halbuki 2003-2004 yıllarındaki Ayışığı ve Sarıkız darbe girişimlerini kadük kılan dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün duruşu kişisel kalmayıp kurum içinde bir özeleştiri ve yeniden yapılanmaya dönüşebilseydi, ordu bugün bu vahim noktada olmayabilirdi.

TSK’daki cuntayı kabak gibi ortaya seren “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı”nın ıslak imzalı aslının Adlî Tıp raporuyla da belgelenmesi üzerine belge üzerine daha fazla yorumu lüzumsuz buluyorum. Kamuoyunda son yıllarda yaşadığı güven kaybına yönelik TSK’nın son imaj çalışması “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganının “Hem Suçlu, Hem de Güçlü Ordu”ya dönüşmemesi için, TSK’nın bu şerden acilen bir hayır çıkarması lazım. Yoksa yukarıda söylediğim gibi bunu “Güçlü Türkiye” onun yerine yapacak.

Lakin yazıyı yazarken öğrendiğime göre, cunta belgesi hakkında –hedefinin hâlâ ne olduğunu tam bilmediğimiz- bir soruşturma açan Genelkurmay, şimdi ise bu belgeyi kimin sızdırdığına dair ikinci bir soruşturma başlatmış.

Eh, iki günde bir mucize, ani bir aydınlanma beklemiyorduk ama, bu kadarına da pes doğrusu!

Peki, bu ne demek?

Bu bir paradoks; izah edeyim: Şayet siz sivil savcılığın ve hadi diyelim paralel yönde hareket eden askerî savcılığın soruşturma sonucunu beklemeden, cuntayı ele veren subaya yönelik bir soruşturma başlatıyorsanız, daha en baştan güvenilirliğinize darbe vuruyorsunuz demektir. Çünkü ancak ilk soruşturma TSK’daki cuntayı ele veren bu ihbar mektubu ve ekli belgelerin düzmece ve gerçekdışı olduğunu kanıtlarsa o subay –kanımca bir grup bu- yönünden bir suç unsuru oluşur ve ikinci soruşturmayı açmanın mantığı ortaya çıkar.

Ama bu yapılan, “İhbarcı subay-lar-ı önce kim bulacak” telaşıdır, örtbas etme gayretidir. Yani bu zihniyet için hâlâ cuntanın varlığından ziyade, onu faş eden yapı önemlidir.

Bir Türkiye’de Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök, Necati Doğru, Hikmet Çetinkaya, Fikret Bila bile TSK’ya eleştiri getiriyor, ondan cunta hesabı bekliyorsa, bence TSK bu durumun vahametini daha iyi anlamalıdır.

Bakınız, bu işin şaka kaldırır bir yanı yok. Ergenekon savcılarına gönderilen “Bilgi Destek Planı”nda 22 Temmuz seçimlerinden sonra Meclis’e giren DTP ile ilgili 9. maddede “Bölge halkının terörle mücadele bağlamında rahatsız edilmesi” gibi önlemler var. Bu “önlem” şüphesiz Kürtlerin kapı zillerini çalıp kaçmayı ima etmiyor. Mesela yeni bulgular üzerine özel yetkili savcılıkça soruşturulan 29 Eylül 2007’deki Beşağaç katliamı, 7 ekimdeki Şırnak’ta 15 askerin şehit olduğu gezici birlik katliamı ve 21 ekimde 16 askerin şehit olduğu, Taraf’ın yayınları sayesinde PKK tarafından kaçırılıp sonra salınan sekiz askerin üzerine kalması önlenen Dağlıca baskını ve şüphesiz yineTaraf’tan haberdar olduğunuz Aktütün baskınının arka planı...

Kürtlerde yönelik uygulanacak önlemler acaba bunlar mı? Ve eğer böyleyse, TSK’nın her şeyden önce bunları araştırması gerekmez mi?

Kanımca TSK’nın ciddi bir “U” dönüşü yapması gerekiyor. O “U” dönüşü şüphesiz onurlu istifaları da talep ediyor.

Gerçekten büyük ve güçlü olmanın gereği olarak...
Taraf, 29.10.2009

‘Güven bunalımı’ doğmadı zaten hep vardı

Kürt ve Türk sorunu ile ilgili açılım sürecinin çok zor olduğundan geçen yazımda bahsetmiştim. Bunu söylemenin yeni bir tarafı yok, biliyorum. Nitekim Avrupa’dan gelecek PKK’lı grubun eve dönüşü Başbakan Erdoğan’ın açıklamasıyla tehir edildi, vize işlemleri ise yapılmadı. Umarım, –ki gelen bilgiler maalesef bu yönde değil- bu karar tıpkı ilk grubun ülkeye hangi şartlarda kabul edileceği ile ilgili müzakere sürecinde olduğu gibi, AKP ve DTP arasında oluşan ortak bir akılla alınmıştır. Kamuoyu önünde AKP ve DTP, birer “siyasi parti” olarak birbirlerine ne kadar çatarlarsa çatsınlar, sonuçta bu tarihî görevde en büyük yük onların sırtında. Aralarındaki koordinasyon ve işbirliği bozulduğu anda bir çuval incir berbat olur.

Ama daha vahim olanı, bu “açılım” bir fiyaskoyla sonuçlanırsa, kendimizi başlangıçtaki noktadan çok daha zorlu bir statükonun labirentinde sıkışmış bulma olasılığıdır. Bunu söylerken, açılım karşıtlarının bir korku ve tehdit bombası gibi ortalığa fırlattıkları “Türk-Kürt çatışması” ihtimalini ima etmiyorum. Bence böyle bir olasılığı kesinlemek –geçmişte yaşadığımız bunca provokasyondan edindiğimiz tecrübeyle de- her şeyden evvel halkımızın sağduyusuna bir hakarettir. Benim asıl kaygım, yıllardır bu barışı arzulayan geniş kesimin sukutu hayale uğraması ve barışın gerçekleşebileceğine olan inanca indirilecek psikolojik darbedir.

Yukarıda bunun çok zor bir süreç olduğu tesbitinin yeni bir şey olmadığını söyledim. Ama tam da, bildiğimizi zannettiğimiz gerçekler, bu alenilikleri nedeniyle hak ettiği ihtimamdan mahrum kalıyor. Oluşan iyimser havayla, aslında ne çetrefilli bir meseleyle cebelleştiğimizi, sorunun kangren oluşuna, ülkenin tüm siyasetine nüfuz etmesine koşut olarak, ne kadar karmaşıklaştığını hafife aldığımızı düşünüyorum. Nitekim, Habur’dan evlerine dönen PKK’lıların karşılanma manzaralarının fiili eve dönüş organizasyonunu –şimdilik- sekteye uğrattığı ortada.

Dile kolay, ortada sonuncusu 25 yıl sürmüş, Kürtlerin 29. kez devletle kapıştığı bir savaş var. Aslında adı telaffuz edilmese de, bu, düşük yoğunluklu bir iç savaş. Toplamda, faili meçhulleri ve kayıt dışı kayıpları da eklediğinizde yüz bin “insanın” öldüğü koca bir yıkım bu. Devlet, bu savaşın bir türlü sona ermemesini ve bunun gerekçelerini, sürekli şehit veren ve türlü bedel ödeyen halkına “İsyan eden bölücü Kürt” teması üzerinden “kesin bir haklılıkla” anlatmış. Sivil-askerî bürokrasi, savaşa yandaş medya ve –Şemdinli gibi utanç verici kararlarla- yargı bu dezenformasyona destek vermiş.

Diğer yanda ise mağdur ve madun bir Kürt halkı var. Aynı evden hem orduya, hem PKK’ya, hem de faili meçhullere birer evladını vermiş bir coğrafyadan bahsediyoruz. Devlet, JİTEM, itirafçı PKK’lılar ve koruculuk sistemiyle bölgeye bir iç sömürge bakışıyla ve böl-yönet taktiğiyle girmiş. Aynı aileler hem PKK’lı, hem korucu çıkartmaya mahkûm edilerek kendi içinde kimyasal bir zehirlenmeye uğramış. Aileler arasına araya kan girmiş. Açılım paketinin içi boş eleştirilerine iştirak etmedim. Ancak, bu kadar karmaşık ve kanla mühürlenmiş bir düğümü açarken, bunun Türkler ve Kürtlerde yarattığı tahribatı rehabilite edecek çalışmalar nerede diye hep soruyorum açıkçası. Daha düne kadar vatanın bölünmemesi için evladını şehit verdiği ile avutulan bunca insana “devlet sana yalan söyledi, aslında kardeş kardeşi boşuna kırdı” derken, bu duruma hemen intibak edilmesini beklemiyorduk herhalde.

Üstelik ortada akan kandan beslenen siyasi bir anlayışın sesi bunca cazgır biçimde çıkarken...

Şimdi, şehit ailelerine 34 PKK’lının karşılanması görüntülerinin “naifliğini” nasıl anlatacaksınız? Bu dönüşü yıllardır bekleyen, artık barışı arzulayan bölge halkı için bu olayın bir barışı kutlama özlemi olduğunu, bu sevinci durdurmaya değil DTP’nin, PKK’nın dahi engel olamayacağını Çankırı’daki, Trabzon’daki şehit ailesine nasıl anlatacaksınız?

“Hiç de kolay bir süreç değil bu” demem bundan. Başbakan’ın eve dönüşlere ara verirken “Güven bunalımı doğdu” demesi, DTP’yi siyasi rant devşirmekle itham etmesi, sürecin omuzlarından aşağı nasıl bastırdığını gösteriyor. Çünkü geçen yazımda “neden zor”u açıklarken, sadece Kürtlerin değil, tüm vatandaşların devlete güvenmediğini, yılların iç sömürge politikasının tahrip edici sonuçlarının bu güvensizliğin ana nedeni olduğunu söylemiştim.

Hâsılı, güven bunalımı doğmadı, zaten vardı, iyice açığa çıktı. Eğer açılım, dış konjonktürün elverişliliğine bu kadar abartılı bir şekilde dayandırılır ve toplumdaki travmanın rehabilitasyonu ayağı topal kalırsa ummadığımız noktalarda sıkıntı çekeriz.

Barışa hazırlıksız yakalandık, bu kesin. Bu yaşadıklarımız barışı hazmedebilmenin de o kadar kolay olmadığını gösteriyor.

Lakin her şeye rağmen barış kazanacak.
Taraf, 26.10.2009

En zoru barışa alışmak

Çok zor bir süreç bu.

Kürt açılımından bahsediyorum. Habur’dan memleketlerine giriş yapan 34 PKK’lının serbest kalmasıyla yaşanan milâdı kastediyorum. Diğer yandan Dışişleri Bakanı Davutoğlu Meclis’te Ermeni açılımını izah ediyor, ondan evvel ise MGK’dan Ermeni açılımını destekleyen açıklamalar geliyor.

Yüzyıldır el değmemiş kırmızı çizgilerin baş döndürücü bir hızla delik deşik edildiği tarihî günler yaşıyoruz.

Habur’dan girişin 1999’daki gibi olmaması için AKP hükümeti azami gayret içerisinde, büyük bir siyasi risk alıyor. Öte yandan Ahmet Türk ve kurmayları, bu sürecin diğer ayağını dengeli götürmeye çalışıyorlar. Arada kalma pahasına, bunun bir teslim alma değil, onurlu bir eve dönüş olması için büyük risk alıp mücadele ediyorlar.

Evvelki gece 34 PKK’lının nasıl karşılanacağı pazarlıkları yapılırken Ahmet Türk pille desteklenen yorgun kalbine rağmen sonuna dek müzakereleri sürdürüyor. DTP hem barış şansını iyi değerlendirmek, hem de Kürtlerin kandırılma olasılığını sıfırlamak istiyor.

Çünkü bu ülkede kimse kimseye güvenemiyor. Ama her şeyden evvel kimse devlete güvenmiyor.

Çok ama çok zor bir süreç bu.

Travmalar zamanı dondurur. Nefret ve mağduriyet duygusu değişimin kıvrak ritimlerini kendi loş ve yoğun balçığında sıfırlar.

Oysa bugün Türkiye’de yeni bir şeyler oluyor. Barışın kapımızı çaldığının farkında olmayan kesimler, yılların alışkanlığı ve öfkesiyle bugüne adapte olamıyorlar.

Bir de bu kesimlere yönelik sözde siyaset yapan zavallı bir muhalefet var. Akan kardeş kanını durduracak böyle bir açılıma heyecan ve kararlılıkla destek vereceklerine, gittikçe daha da saldırganlaşıyorlar.

Peki, soruyorum size:

Barış tamamıyla sağlandığında, “akan kan durduğunda” bugün vatan hainliği ile suçladığınız Gül, Erdoğan, Türk ve Atalay’ın yüzüne nasıl bakacaksınız Sayın Bahçeli, Sayın Baykal?

Bu en kritik günlerde yaptığınız provokasyonları, kameralı şaklabanlıkları halka nasıl izah edeceksiniz?

1999’daki fırsat kaçmasaydı, o güne kadar ölen 25 bin evladımız için yas tutup geleceğe bakacaktık. Olmadı, 15 bin evladımız daha öldü. Etti 40 bin şehit. Dile kolay...

Geçen gün Kürt açılımındaki son gelişmeleri değerlendirmek için evinde ziyaret ettiğim değerli yazar ve barış insanı Vedat Türkali şöyle diyordu:

“CHP eğer gerçekten sosyal demokrat bir parti olsaydı, gelen kafileleri karşılamak için Habur sınır kapısına giderdi.” Ve daha önemi bir acı gerçeğin altını çiziyordu:

“Üzülerek, ama çok üzülerek söylüyorum. Kürt sorununun çözülmesi için kan akması gerekti. Şart değildi kan dökülmesi. Ama bugün çözümü konuşuyorsak maalesef kan aktığı içindir.”

Sorunu çözmek isteyen kesimlerin ağzında sürekli olarak “Akan kan durdurulsun” cümlesi olması bu yüzden değil mi? Ne olurdu kan akmadan bu sorun çözülseydi?

Habur’dan gelen grubun getirdiği mektubu okudunuz mu? Oradaki 10 maddeye göz attınız mı?

Apo’nun yol haritasının açıklanması, operasyonların durdurulması, Kürtçe eğitim hakkı, çocuklarına Kürtçe isim takabilmek, Kürt kültürüne göre yetiştirebilmek, tarihî, kültürel ve edebî değerleri yaşatabilmek, Kürt kimliği ile siyaset yapabilmek, bölgenin koruculardan ve özel harekât timlerinden arındırılması, sivil ve demokratik bir Anayasa ve özgürce tartışabilmek ve birlikte çalışabilmenin şartlarının sağlanması.

Diyeceksiniz ki, bu talepler de o akan kanın sayesinde böyle makul hale geldi. Bundan on yıl önce PKK, bağımsız Kürdistan hedefiyle mücadele ediyordu.

Ben de diyeceğim ki, bu sorun yeni değil ki! Bu ülkede PKK’dan önce 28 Kürt isyanı oldu. Nedeni Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kurma inatları mıydı? Yoksa sadece güvenli ve onurlu bir şekilde yaşamak istiyorlar da, en basit insan haklarının talepleri dahi bölücülükle yaftalanıp, en sert şekilde bastırılıyor muydu?

Aynı yanlış politikayı II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki Ermenilere tatbik etmişti. Onları dinlemek ve asgari isteklerini devlet olmanın en temel mantığına münasip olarak yerine getirmek yerine, bu talepleri baştan isyan olarak yargıladı. Almanya’nın desteği, 20. yüzyılın sosyal Darwinci zihniyeti ile 1915 felaketi ile “Ermeni sorunu halledildi”, güya...

Peki, siz Kürt ve Ermeni açılımlarının art arda gelmesinin bir tesadüf olduğunu mu zannediyorsunuz?

Yok canım! O kadar saf olamazsınız.

Ermeni ve Kürt sorunlarının yaratıcı mantığı İttihat ve Terakki zihniyetinin zenofobik, pragmatist ve ırkçı ideolojisidir.

Ne demiş Albert Einstein “Karşılaştığınız problemleri, onu yaratan düşünce tarzıyla çözemezsiniz.”

AKP’nin, -özellikle CHP’den farkı- İttihat ve Terakki zihniyetiyle organik ilişkilerini kesmiş olmasıdır. AKP’yi besleyen, onu gerçek kılan taban da, devletten geçinmeli –özellikle sermayenin Türkleştirilmesi ile tek parti döneminde zenginleşen- laik elit değil haliyle. Sermayesi, Öteki’ni yağma etmeye değil, alın terine dayalı bir Anadolu burjuvazisine yaslanıyor AKP. Gücü ve farklı düşünebilme yeteneği buradan geliyor.

Bu yüzden CHP gibi suç ortaklığında diretmiyor. Sırtında tarihin tüm resmî ahlaksızlıklarını taşımak zorunda olduğu bir yumurta küfesi yok.

Çok zor bir süreç bu. Çok zor olduğu için çözülünce de çok rahatlayacağız.

İşe önce birbirimize güvenmeye ve barışa alışmakla başlayacağız.
Taraf, 22.10.2009

Başbakan Erdoğan’a vatandaş arzuhali...

Son yazım “Türkiye’ye acilen Hrant Dink Anonim Cinayeti açılımı gerekli” başlığını taşıyordu. Ne hoş tesadüftür ki, hemen ertesi günü (15 ekim) Irak gezisi öncesinde çeşitli konularda görüş bildiren Başbakan Erdoğan’ın Türkiye Ermenileri üzerine yaptığı değerlendirmeler geldi. Hemen bir gün sonra ise, Dink cinayetinde ihmali bulunduğu iddiasıyla hakkında Erdoğan’ın izniyle bir ön soruşturma başlatılmış olan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek görevinden alındı.

Sayın Erdoğan açılımlar üzerine değerlendirme yaptığı o konuşmada şöyle diyordu: “(...) Kaldı ki bugün bizim ülkemizde Ermeni vatandaşlarımız var ve bunlarla iç içe herhangi bir sıkıntı yaşamadan hayatı devam ettiriyoruz, ettireceğiz. Onların her şeyiyle, güvenliği, inancı bizim güvencemiz altında. Bunun sorumluluğu, mesuliyeti içerisindeyiz. Bu konuda da en ufak bir farklı düşünce söz konusu değildir. Zaman zaman bazı istenmeyen olumsuz şeylerin olması Ermeni vatandaşlarımıza karşı bir tavır olarak değerlendirilemez. Yani böyle bir değerlendirmenin içine girmek de Türk Milleti’ne ve Türkiye’ye karşı haksızlık olur. Bunlar kişisel, bireysel yanlışların birer tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Zaman zaman bunların kurumsal bağlantılarının olduğunu da görüyoruz, teşhis ediyoruz. Onların üzerine de ona göre gidiliyor, gidilmektedir, gidilecektir de. Türkiye bir hukuk devletidir, bunu unutmayalım. Bir hukuk devleti olmanın da teminatı olarak bizler bu işi en sağlıklı, ciddi olarak [nasıl] tutabiliriz diye yasamayla, yürütme olarak, bakın bunun altını çiziyorum, biz elimizden geleni yapıyoruz. Yargı sürecine bizim bir müdahale yetkimiz yoktur. Böyle bir hakkımız yoktur.

Allah için, böyle insani bir yaklaşımı seksen küsur yıldır özlemle bekliyoruz.

Ama...

Çıtayı yükseltmek de benim gibi çıkıntıların vazifesi. Bizler bunun için varız.

Evvela, Sayın Erdoğan’ın –sanırım farkında olmadan- kullandığı hiyerarşik, gizli ötekileştirici dile itirazım var.

“Bizim ülkemizde”, “onların”, “bunların” diye konuşurken, bilinçdışımızdaki hiyerarşi, ötekileştirme gayrı ihtiyari dışarı vuruyor, farkında mıyız acaba?

Kendi adıma konuşayım, kendi standardımı anlatayım ki anlamak kolay olsun:

Bu ülke benim ülkem, cebimdeki T.C. hüviyeti, bu ülkenin tapusunun bende olduğunu gösteriyor. Tıpkı diğer her bir 70 milyon yurttaş gibi...

Ermeni ve Hıristiyan –veya başka bir şey- olmam bu gerçeği değiştirmez, bu ülkenin her şeyiyle eşit vatandaşı olma ısrarımdan hiç vazgeçmedim, haklarımdan bir gram aşağısına da razı olmam. Bu güne değin itilip kakılmış Ermenilerin, Alevilerin, Kürtlerin, eşcinsellerin ve Müslümanların bu ülkenin asli bir unsuru olarak itibarları iade edilene kadar bu ısrarımdan dönmem. Ne komşumdan ayrıcalıklı olmayı, ne de başkasının benden üstün olmasını kendime yedirebilirim.

Ayrıcalık sahibi olmak, ahlaksız olmak demektir çünkü.

Kimseye emanet değilim. Cumhurbaşkanı’ndan, Başbakan’a, ondan Genelkurmay Başkanı’na kadar tüm kamu görevlileri sade ve sıradan vatandaş Markar Esayan’ın hizmetindedir. Benim oyum, canım ve vergimle görev yapıyorsunuz. Kimsenin nesnesi de değilim. Doğruyu yapıyorsanız, bu zaten göreviniz olduğu içindir. Vatandaş olarak bana verdiğiniz hizmet, göreve gelirken bana peşinen borçlandığınız şeydir.

O yüzden, Meclis’te en kalbî toplumsal birlik ve beraberlik mesajları verir “Türkü, Kürdü, Çerkesi, Lazı...” diye sayarken, artık Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudiye de kalbinizde eşit yer verirseniz iyi edersiniz. Böyle yapınız ki, kendi ülkemizdeki gurbetimiz, yersiz ve yurtsuzluğumuz artık sona ersin. Kendimiz nihayet saygın ve eşit birer vatandaş gibi hissedebilelim. Yaralarımızı sarabilelim.

Ama daha önemlisi, devlet aklındaki değişimin mesajı şer odaklarına ulaşsın, İttihat ve Terakki döneminin kapandığını iyice idrak etsinler.

“Zaman zaman bazı istenmeyen olumsuz şeylerin olması Ermeni vatandaşlarımıza karşı bir tavır olarak değerlendirilemez” cümlesinden kastınız Dink cinayeti ise, bunu hiçbir zaman “bizim de dahil olduğumuz” Türkiye toplumunun tamamına mal etmedik. Bu çok saçma ve haksızca olurdu.

Lakin bu, Dink cinayetinin anonim görüntüsünü de ortadan kaldırmıyor.

“Zaman zaman bunların kurumsal bağlantılarının olduğunu da görüyoruz, teşhis ediyoruz. Onların üzerine de ona göre gidiliyor, gidilmektedir, gidilecektir de” demeniz büyük incelik. Sizden beklentimiz, yargıya müdahale etmeniz değil tabii ki. Ama yargı bu kadar tavsıyor, adalet bu kadar gecikiyorsa, kimden medet umacağız ki! Kime çatacağız?

Sizlere tabii.

En nihayetinde Dink 2007 yılında öldürüldü. Yani sizin iktidarınız döneminde. Büyük bir olasılıkla AKP’yi devirmek ve ülkeyi AB sürecinden koparmak isteyen Ergenekon güçlerinin planının bir parçasıydı Dink, Santoro ve Malatya misyoner cinayetleri...

Tam da bu yüzden, bu cinayetleri çözmek AKP’nin namus borcudur.

Bunu böyle yazıyorsam, bu ülkede dünden daha farklı ve heyecan verici gelişmeler olduğu içindir.

Gazze katliamına “One Minute” dediğinizde sizi destekleyen yazılar yazdım. Samimiyetinize inanıyorum çünkü. Bu duruş çok şeyi değiştirebilir. Reelpolitik’in zelil ahlakından bizi kurtarabilir.

“Onları”, “bunları”, “şunları” yeniden BİZ yapabilir.

En kalbî duygularımla, arz ederim.
Taraf, 19.10.2009

Türkiye’ye acilen Hrant Dink Anonim Cinayeti açılımı gerekli

Bazı şeyleri klişeleştirmek üzere sürekli tekrarlıyorum.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırların açılması ve diplomatik ilişki kurulmasını da aşan anlamlara sahip olan “normalleşme” sürecinin en büyük kahramanı Hrant Dink’tir. Yani, bugünleri görmeyi hak eden belki de ilk kişidir Hrant Dink.

Hrant Dink o buz kırıcı nitelikte söylemini sadece Anadolu duyarlılığı ve vicdanından değil, o pırıl pırıl, başka türlü işleyen benzersiz zekasından alıyordu.

Benzersiz, Allah’ın lûtfu denecek türden bir kimyası vardı.

Cesurdu, dürüsttü, nevi şahsına münhasırdı.

Bu yüzden, onu, Türkiye kamuoyundan önce keşfetti şer odakları.

Çünkü onların da zekâları, ait oldukları kötücül düşünce sisteminde benzersizdir.

Anonim bir ittirmeyle, Hrant Dink’in sahnede yalnız bırakıldığı, arkasında ise “Misyoner çocuğu, vatan haini, Ermeni dölü” şeklinde düzenlenen dekorda, birçoğu ise, sadece Hrant düşmanlığı üzerinden kariyer yapıp televizyon televizyon zehir saçan figüranlar eşliğinde, üç vakte kadar gelecek cinayetin normalleşmesini sağlayan süreçte ölüme mahkûm edildi o.

“Hepimiz Ermeni, hepimiz Hrant” olamadan, hepimiz duyarsız ve hepimiz kör olmuştuk çoktan.

Anonim cinayetten sonra, kendi kış uykusundan uyananlar da bu yüzden pek mütehassis olmuştu. “Göz göre göre gelen cinayeti nasıl görmedik” diye...

Sanırsınız ki İsviçre’de yaşıyorsunuz. Cumhuriyet’in her yılına bir gazeteci cinayetinin denk düştüğü, faili meçhuller diyarı ülke burası değil!

Hrant Dink Vakfı, Hrant Dink’e adanmış kitaplar serisinin ikincisini yayımladı hemen bu yakınlarda. Kitabın ismi, Hrant Dink: Bu Köşedeki Adam.

Kitap Dink’in Agos’taki köşesinde tabuları olağanüstü diliyle ceviz gibi bir bir kırdığı köşe yazılarından oluşuyor.

Yayıma Agos macerasında bir nefer gibi Dink’in yanında duran değerli dostum Karin Karakaşlı hazırlamış. Kapak tasarımı ise, 23 Ocak’taki miladi cenaze yürüyüşünde göğsüne bastırdığı babasının fotoğrafını gururla taşıyan kardeşim Sera’ya ait.

Alın bu kitabı... Satın aldıktan sonra gönlünüze de alın. Neden biliyor musunuz? Hedefe alındıktan sonra, didik didik edilip, suç duyurusunda bulunulan, “al gerisini de sen hallet” diye “yargı”ya ikram edilen o ünlü “zehirli kan” yazısı, bugün Türk-Ermeni yakınlaşmasındaki itici mantığının manifestosu.

Yani, eğer bir yakınlaşmadan bahsedebiliyorsak bugün, Hrant’ın uğruna haksız yere mahkûm edilip cezasının onaylandığı o yazılardaki zihin açıcı önerileri, bugün Türkler ve Ermeniler aklın ve vicdanın yolu olarak kabul ettikleri içindir.

Ama Hrant, ne 6 eylüldeki ilk, ne de dünkü ikinci dostluk şöleninde yer alamadı. Hoplayıp, zıplayamadı, o türlü türlü zihin açıcı sözleriyle bu günleri taçlandıramadı.

Olmadı. Oldurmadılar.

2007’nin yazında başlayan cinayet davası ise, 11. duruşmasının görüldüğü noktada Ergenekon davasına tezat, suya sabuna dokunmadan yerinde sayıyor. AKP yönetimi, Karabulut hadisesine kadar Cerrah’a verdiği desteği davaya nedense vermiyor. Bizzat ailenin Başbakan’a yazdığı dilekçeyle çalışmaya başlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu, cinayette –en hafif deyimiyle- ihmali olan devlet ricalinin sorgulanmasını ve davaya dahil edilmesini şiddetle önerirken, sadece Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz’e –o da birtakım askerlerin Öz’ün aleyhinde ifade vermesiyle- bir dava açılabildi.

O davalar da ana davayla birleştirilmiyor. Avukatların mahkemeden talepleri sürekli reddediliyor.

Bu cinayet öyle pespaye bir derin organizasyon ki, 2005 yılının sonlarından itibaren ihbarlar sürekli gelmeye başlamış, hem Jandarma, hem de Emniyet istihbaratlara.

Bir değil, iki değil, üç değil, dört değil, tam beş kez ihbar istihbaratı gelmiş “ÖLDÜRÜLECEK” diye.

Yok sayılmış!

NEDEN!

Bu sorunun cevabı çok önemli. Biz canı yananlardan ziyade, Ergenekon diye tabir edilen devletin kanserli dokusundan kurtulmak için, Dink cinayetindeki organizasyonun açığa çıkması Türkiye demokrasisi için çok önemli.

Ergenekon yapbozunda eksik parçalar, emin olunuz Dink, Rahip Santoro ve Malatya Misyoner cinayetlerinin tüm karanlık yönleriyle açığa çıkartılmasıyla mümkün.

İttihat ve Terakki heyulasından yavaş yavaş kurtulmaya başladığımız, açılımların peş peşe geldiği şu günler, Ermeni açılımıyla birlikte, AKP’nin acilen bir Hrant Dink Anonim Cinayeti Açılımı yapması şart.

Hrant Dink riskini bile bile “sahte cennetlere” göç etmemiş, yurdunda kalmıştı. Bari cinayet davası sahte cennetlerin yolunu tutmasın, kendi yurdunda teraziye gelsin.

Taş gibi, adalet de yerinde ağırdır çünkü.
Taraf, 15.10.2009

Ermenistan’la yeni bir dönem, yeni bir ahlak

Türkiye ve Ermenistan’ın yüzyıllık yalnızlığını bitirecek yolun en önemli resmî adımıydı protokollerin imzalanması. Açıkçası, içimde her zaman bir ihtiyat payı bırakmış olmakla birlikte, temeli 2005’te atılmış ve büyük bir başarıyla gizli tutularak “dış etkilerden” korunmuş olan müzakere sürecinin herhangi bir kazaya uğramayacağını ümit ediyordum. İmza töreniyle aynı anda canlı yayınlanan CNN TÜRK’teki Şirin Payzın’ın sunduğu özel haber programında imza saatine kadar yaptığımız değerlendirmelerde de, son dakika krizini ne ben, ne Kadri Gürsel, ne de tecrübeli diplomat Yalım Eralp tahmin etmiştik.

Ancak iki ülkenin konuşma metinlerine yaptıkları itiraz, ciddi bir krize yol açtı. Türkiye tarafının metninde yer alan “Bu yol çok zorlu bir yol, Ancak bu yol çıkılmaya değer bir yoldur. Bu yolculuk ancak burada bulunan ortaklarımızla ve Kafkasların bütün halklarıyla el ele yapılabilir” ve “Tarihin iyi anlaşılması” ifadeleri, Ermenistan’ın vetosuyla karşılaştı. Ermenistan tarafı ise “Bu sürecin başka süreçlerle bağlantısı yoktur” ifadesini kendi konuşma metnine sokmuştu. Bu da Türkiye’nin itirazına yol açtı.

Yüreğimizi ağzımıza getiren bu kriz çok şükür ki aşıldı. Hayırlısı olsun. Son dakikalara dek yapılan diplomatik cinlikler her iki ülkenin hükümetleri üzerindeki kamuoyu baskısının ne kadar etkili olduğunu ortaya koyuyor. Protokollerde yer almadığı halde, Türkiye’nin Yukarı Karabağ sorununu ilişkilerin normalleşmesinde “fiilen” önkoşul olarak sürekli dayatması, Erdoğan’ın sürekli sarf ettiği “Karabağ sorunu çözülmeden sınırları açmayız” söylemi, belki iç kamuoyunu ve Azerbaycan’ı belli ölçülerde tatmin edebilir; ancak yeni dünya düzeninde ve uluslararası diplomasi kurallarında bunun bir karşılığı yok. Belki de her iki ülke, kendi kamuoylarını sürece entegre etmek, baskıyı emmek için böyle bir uzlaşıya gitmiş olabilir. Protokole sokamadıkları ve kendi ülkelerinde onları zor durumda bırakacağından korkulan soykırım ve Karabağ konusunda sert açıklamaların danışıklı dövüş olması bile mümkün.

Ama eğer öyle değilse, Ermenistan açılımında Türkiye’nin paradoks ima eden Karabağ tavrı normalleşmenin tıkanmasına ve sürecin Türkiye aleyhine işlemesine yol açabilir. Avrupa’nın son kapalı sınırına sahip olmakla Türkiye’nin AB’ye üye olması mümkün olmadığı gibi, 2010 yılıyla birlikte soykırımın 100. yılı atmosferinin hâkim olmaya başlaması, sıfır ilişkiden yana olan şahinlerin güçlenmesine, uygun momentumun kaybedilmesine yol açabilir. Türkiye’nin 1993 yılında sınırları kapatarak kendi kendini soktuğu bu cendereden mutlaka çıkması lazım. Demirel yönetiminin doksanlı yıllarda Türkiye ile önkoşulsuz ilişki kurmaktan yana olan Petrosyan’ı yalnız bırakması nerdeyse yirmi yıllık bir zamanın heba olmasına, en önemlisi de, bağımsızlığını yeni kazanmış genç Ermenistan’ın Türkiye’siz yaşamayı öğrenmesine yol açtı. Bölgedeki bu boşluğu Rusya ve İran Türkiye aleyhine doldurdu. Ancak Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla birlikte dünyada yönetsel paradigma değişti. Artık –Erdoğan’ın Princeton Üniversitesi’nde de söylediği gibi- savaşa değil, istikrar ve kazan-kazan yöntemine dayalı bir dünya algısı geçerli. Geçen yüzyıldan miras kalmış yıllanmış sorunların artık tedavülden kaldırılacağı, bunu iyi yöneten ülkelerin de yeni dünya düzeninde daha ön sıralarda yer alacağını öngörebiliriz.

Gelelim diaspora heyulasına... Özellikle 1960’larda Uruguay’la başlayan parlamentolarda alınan soykırım kararları, 17 büyük ülkeyi içine alarak, Amerika’ya dayandı ve normalleşmesinin tavsamasına bağlı olarak Obama’nın telaffuzuna kaldı. Osmanlı vatandaşı yüzbinlerce insanın 1915’te İttihat ve Terakki Hükümeti’nin zelil siyaseti sonucu yaşadığı katliamlar ne Türklere, ne Kürtlere, ne de bir ülkenin tamamına mal edilebilir. Soykırım kararlarına Türkiye’nin gösterdiği tepki, onurlu bir duruştur. Ancak 1915 felaketine yönelik sürdürülen muhatabı aşağılayıcı, acıyı yok sayan, hatta mağduru suçlu gösteren inkârcı tutumun diasporanın bu yönde acılaşmasındaki katkısı unutulmamalıdır. Buna paralel olarak içeride ise Cumhuriyet tarihi boyunca azınlıklara karşı uygulanan utanç verici ayırımcı politikalar da hatırlandığında, Türkiye’nin Ermeni politikası artık yeni bir ahlakı talep etmektedir. Hep söylediğim gibi, diaspora çok parçalı bir yapıdır. İçlerinde benim ailemin yarısının da olduğu bir topluluktan bahsediyorum. Onların Türkler ve Ermeniler arasındaki bu kan davasının bitmesini ne kadar arzu ettiklerini, artık ölülerini gömerek yaslarını tutmak ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek istediklerini çok iyi biliyorum.

Hrant Dink büyük çaba harcadığı Türk-Ermeni barışında bugün gelinen noktayı görmeyi en çok hak eden kişiydi. Bugün “anonim” bir cinayet olan Hrant Dink suikastının 11. duruşması yapılıyor. Çok önemli bir tanık, gizli tanık odası yapılmadığı için dinlenemeyecek. 11 duruşmadır bir arpa boyu yol da kat edilmiş değil.

Adaletsizlik en büyük ahlaksızlık değil mi zaten!
Taraf, 12.10.2009

Ey devlet, Enver Şahin’in çığlığını duydun mu?

Taraf çıktığı ilk günden bugüne kadar sergilediği tarafsız taraflılık ilkesiyle bu ülkede doğruluğa hasret kalmış ciddi bir kesimin medyadaki sesi oldu. Bu ülkede her zaman ilkeli, cesur, adaleti savunan insanlar vardı. Sayıları da bize –yalan- söyledikleri gibi hiç de az değildi üstelik. Yani biz Türkiyeliler, Batılılardan hiç de daha ilkesiz ve daha tembel değiliz. Ne ki, devlet aygıtının gücünü halkına karşı acımasızca kullananlar cezasız kaldığından, çeşitli kesimlerin kendi kompartımanlarında başlattıkları mücadele ateşi için için parlasa da, oksijen çabuk tükendiği için çabuk söndü.

Gönüller, eller, dertler, muhabbetler birbirine değmedi bir türlü.

Amma velakin, altı yüz yıl süren imparatorluğun yıkılışının etkilerinden kurtulmak için harcadığımız bir koca yüzyıl da orada öylece duruyor. Bu uzun sürede az bedeller ödemedik. Birarada yaşama kültürümüz, kültürümüzün zenginlikleri epey zarar gördü. Yeni bir ülke kurarken, sanki şartmış gibi kendi kendimizi de yıktık. Her şeye rağmen yine de biraradayız. Müslümanın gayrımüslime, Türkün Kürde, solcunun mütedeyyine değdiği, muhabbetleştiği bir ülke, kompartımanları parçalayan, toplumsal barışını kuran, gönüllerin yüzölçümünü arttıran bir rehabilitasyon evresine girecektir. Birbirinin sorununu dinleyebilenler, o sorunların aynı çarpık zihniyetten kaynaklandığını keşfedecektir. Kadının ezilmişliğinin sosyo-politik kökenleri ile, trafik terörünün, ya da Kürt sorununun, ya da kolluk kuvvetlerinin uyguladığı terörün nedenselliklerindeki ortaklaşmayı kavrayacaktır.

Taraf
bu anlamda ölçülerini aşan bir katkı sağladı ülkemize. Cihan gözlü Liceli Ceylan Önkol’un paramparça edilişinin, Şırnak’ta panzerle ezilen Yahya Menekşe’den, kurşunlanarak öldürülen Uğur Kaymaz’dan, Kızıltepe’de vücudundan 11 mermi çıkarılan yedi yaşındaki Rozerin’den, Diyarbakır’da dövülerek öldürülen 16 yaşındaki Şemsettin Yavuzkaplan’dan, velhasıl sadece 1992-1994 yılları arasında öldürülen 273 Kürt çocuktan, evet 273 ÇOCUKtan daha çok vicdanları burktuysa, bu biraz da Tarafsayesinde oldu.

Kayıplar bu kadar çok ve vaziyet bu kadar kritik olunca, yıllardır katlanan, katmerlenen diğer sorunlar da uzun bir adalet kuyruğunun sonunda bekliyor. Yazıyı sitayişkâr biçimde Taraf’tan açmamın nedeni, evvelki gün Hertaraf sayfasında yayımlanan engelli bir dostumuzun, Enver Şahin’in o muhteşem etkileyicilikteki yazısıydı. 2005 yılında geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle omurgası kırılan ve belden aşağısı felç olan Şahin, hayatının nasıl değiştiğini, o en dar kompartımana nasıl hapsolduğunu, bu esarete karşı nasıl bir mücadele verdiğini anlatıyordu makalesinde.

Bu ülkenin muteber vatandaş tanımının sadece siyasî olmadığını da anlıyorduk böylelikle. Muteber olmak için beyazlamış Türk, devşirilmiş laik Müslüman, zenginleşmiş erkek, kentli kodaman olmak yetmiyordu ki! Bedenen de engelli olmamanız gerekirdi. “Çok geçmeden edindiğim tecrübelerden anladım ki hayatımın akışını değiştiren, hiçbir şekilde bedensel engelli bir bireyin yaşamına uygun olmayan çevreydi” diyordu Şahin. Bağnazlık yüzünden evinden çıkamayan kadınla, gayrımüslim olduğu için kamu görevlisi olamayan kişinin yaşadığı darlıkla ne kadar da benzeşiyordu onu hali? Ama Şahin asıl düş kırıklığını kaza geçirmeden kazandığı Fırat Üniversitesi Otomotiv Öğretmenliği Bölümü’ne devam etmek istediğinde yaşamıştı. Yaşamıştı çünkü okuyacağı derslikler 3. kattaydı. Asansör yoktu. Engellilerin o kata çıkması için hiçbir düzenleme yapılmamıştı.

Hiç düşünülmemişti, hiç umursanmamıştı!

“O daracık yaşam alanına geri mi dönecektim”
diye soruyordu Şahin. Kararlıydı, dönmeyecekti.

Engelleri aşmak, darlıkları kırmak üzere gurur duyulacak bir mücadele başlatmıştı Şahin. Engelli bir üniversite öğrencisinin, eğitimini sürdürebilmesi için okul binasının uygun hale getirilmesi gerektiğine dair yasalar bulunduğunu öğrenince harekete geçmişti. Üniversitesi, kaynak yetersizliği gibi özrü kabahatinden büyük nedenlerle kendisini defalarca geri çevirince dava açmış, kaybetmişti. Yasalarla güvenceye alınmış haklarla çelişen yargı sistemimiz, bu sefer de engelli vatandaşın canını yakmıştı. Sonuç alamayınca hâlâ süren tazminat davasına başvurmuş, ama devamsızlıktan dolayı okuldan atılmaktan da kurtulamamıştı.

Bütün Öteki’lerini yok sayan zihniyet, koca kıllı parmaklarıyla ona da evinin yolunu göstermişti.

Oysa en demokratik devlet, sokaklarında, okullarında, konser salonlarında, otobüs ve metrolarında en çok engelli vatandaşı görünen devlet olmalıydı.

Acaba kıymetli devletlu büyüklerimiz arasından sevgili Şahin’in feryadının ne kadar çok insanı temsil ettiğini anlayan çıkar mı? Ceylan’ın ailesini evinde ziyaret etmeye tenezzül etmeyen büyüklerimiz, acaba Şahin’in 3. kattaki dersliğine ulaşabilmesini ve bunutüm engelli öğrenciler için de standart bir uygulama haline gelmesini sağlayabilir mi?

Soru ortada duruyor; bakalım bir sahiplenen çıkacak mı?
Taraf, 08.10.2009

Ermenistan’la iki devlet tek millet olabilir miyiz

Başbakan delikanlı siyaset yaptığı için lafından dönmedi.

“Azerbaycan’a ihanet etmeyiz” açıklamasını, protokollerde altı haftalık iç istişare süresinin dolmasına yakın günlerde kaçıncı kez yine sarf ediverdi.

“İhanet” gibi bizim coğrafyada pek kolay sarf ediliveren, lakin ağır bedelleri olan bir kelimeyle neyi kastediyordu Başbakan?

Tabii ki Karabağ konusunda bir ilerleme olmadan Ermenistan’la sınırların açılması ve diplomatik ilişki kurulmasının geleceği anlamı...

Yani 29 ekimde İsviçre’de Türkiye ve Ermenistan arasında paraflanan iki protokolde yer almayan bir koşulu ‘fiilen’ pakete sokmuş oluyordu.

Bir yandan BM Güvenlik Konseyi’nde “Riske dayalı dünya düzeninden güven ve dayanışmaya dayalı bir dünya algısına geçilmesi gerekli” derken, diğer yandan da Avrupa’nın tek kapalı hududunu açmak ve iki milyonluk bir komşu ülke ile ilişkilerin normalleşmesi için o ülkenin bir başka komşusu ile birkaç asırdır çözülememiş Karabağ sorununun hallini şart koşmak...

Kafalar karışıyor değil mi? Ama aslında hiç de anlaşılmaz değil bu durum.

AKP komşularla sıfır problem ilkesini benimsemiş bir parti. Bu işlerin böyle geldiği gibi gitmeyeceğini gören, geçmiş muadillerine göre daha ileri bir vizyona sahip. MHP ve CHP’nin hayal bile edemeyeceği politikaları gündeme sokarak risk alıyor. Arkasındaki halk desteği konjonktürel olarak düşme eğilimine girse bile, partinin orta vadede misyonunu tamamladığına yönelik bir işaret de henüz yok.

Çünkü ülke siyasetinde, AKP’den rol çalacak, hatta daha ileri roller üstlenecek bir parti yok.

MHP’nin oy tabanı yarıya yakın bir oranla Bahçeli’nin Kürt politikasını desteklemiyor. CHP’li seçmen ise neredeyse topyekûn Baykal’dan kurtulmak ve artık “yeni bir şeyler” söyleyecek, Erdoğan gibi güçlü bir lider için dua ediyorlar.

Peki, AKP neden açılımlarda zikzak çiziyor?

Her şeyden önce AKP oyla iktidara gelen bir siyasi parti. Herhangi bir ülkede değil, Türkiye’de siyaset yapıyor. Kırmızı çizgilerin, resmî ideolojiye yaslanmış zümrece bir cumhuriyet tarihi boyunca ötekileştirme, bölme, şeytanlaştırma ve yanlış bilgilendirme ile çok güçlü örüldüğü bir ülkede yani...

Enerjisinin büyük bölümünü darbe planlayan askerî-sivil bürokrasi ile harcamakla paradoksal olarak kısmen demokratlaşmış, meşruiyetini halktan ve Türkiye’den, artık değişmesini bekleyen dış dünyadan almak durumunda kalmış bir koalisyon.

Ama dünden kopmak o kadar da kolay bir iş değil. Kolay olmadığı doğru, ama Erdoğan’ın açılımlar üzerinde konuşurken işaretini verdiği “Hazmede hazmede, hazmettire hazmettire ilerleyeceğiz” stratejisi hiç doğru değil.

Bu açılımlar yüzyıllardır gasp edilmiş haklarının iadesi. Neyi hazmettireceksiniz daha? Lice’de tek atışla paramparça edilen Ceylan için devletin parmağını kıpırdatmadığı bir ülkede yaşıyoruz biz hâlâ!

Ermeni açılımında ise tek amaç 2010’un 24 Nisanına kadar Obama’yı oyalayıp “Soykırım” sözcüğünü telaffuz ettirmemek midir? Ermeni açılımı her kritik eşiği geçtiğinde Azeri kardeşlerimizin Rus kartına davranmasını engellemek için zayii edilecek kadar önemsiz midir Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi?

Siyasette momentum çok önemlidir. Yani demiri tavında dövmezseniz, iyi niyetle yola çıkmış olmanızın hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaz. Devlet, başta Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Müslümanlar olmak üzere vatandaşlarına hem özür, hem de onlara uzun yıllar borçludur. 17.500 faili meçhule neden olmuş, en basit insan hakkı talebini bölücülük olarak değerlendirip ülkenin başına bir iç savaş musallat etmiş bir devletin yapacağı en isabetli iş acilen demokrasiyi hazmetmektir.

Kürt ve Ermeni açılımı da artık Türkiye’yi yönetenlerden yeni bir ahlakı talep etmektedir. Hemen sınırımızda küçük bir ülke var. Orada yaşayanların pek çoğunun dedeleri Osmanlı vatandaşıydı. Bin yıl birlikte yaşadıktan sonra iki ülke tek millet olma payesini Ermeniler de hak etmiyor mu? Tek suçları Ermeni olmaları mı?

Ermenistan ilişki kurmak için ön koşul dayatmıyor. Ne 1915’i soykırım olarak kabul edin diyor, ne de iddia edildiği gibi Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir itirazları var. Kars Antlaşması’nın tanınmadığına yönelik atıf yapılan 1991 Bağımsızlık Bildirgesi’nde, Ermenistan’ın SSCB döneminde yapılan anlaşmalara taraf olduğu maddesi de var. Üstelik aynı yıl Ermenistan Birleşmiş Milletler’e üye olurken, diğer üye devletlerin toprak bütünlüğünü tanıdığına dair belgeyi de imzalamış oldu.

Birbirine sırtını dönmek, kavga etmek, konuşarak, ilişki kurarak sorunları çözmekten daha mı iyi? On yıllardır yaptığımız zaten bu değil mi?

O zaman bu hazımsızlık niye?
Taraf, 01.10.2009

Birkaç eksik birikmişti

Birkaç eksik birikmişti...

Böylelikle, karımla pek de hazzetmediğim şu alışveriş merkezlerinden birinin çekim gücüne bıraktık kendimizi. Saniyede binlerce kilovat elektrik harcayan, dev gırtlağından yüzlerce kişiyi yutup, aynı anda beriden kusan bu alışveriş mabedine gitmek için bindiğimiz taksi şoförü, ki önde, yanında oturduğum koltuğun yarısını işgal edecek denli kiloluydu, yolun yarısını kat etmemiştik ki dev cüssesini de gölgede bırakacak bir tonla “Rahatsız olmazsanız, bir sigara yakabilir miyim” diye bana doğru gürledi.

Önce dağılan saçımı düzelttim, sonra da bu ülkede her şeyin büyüğüne itaatin hakkımızda hayırlı olacağına dair engin deneyime dayanarak bu sorunun cevabının asla hayır olmaması gerektiğine karar verdim. “Buyurun” dedim, “için”. Ellerinde daha önce yaptığımız bir kaç küçük alışverişin paketleri olduğu için arkada oturmayı seçen karım, benden altı yaş küçük olmakla daha özgür büyümüş olmanın verdiği özgüvenle “İçin, ama” dedi, “bu hem bizim, hem de sizin sağlığınız için zararlı. Üstelik yasalara da aykırı...”

Hayda...

O anda aklımdan en yakın hastanenin yerini hesap ederken, içimden de karıma kızıyordum. Hem bir erkek olarak lafımın üzerine laf getirip erkeklik onurumu bilmem kaçıncı kez üç paralık etmiş, hem de kendi değil, benim hayatımı riske atmıştı. “Adamın yanında oturan sen değilsin tabii” diye söylenir, ellerimi de gelebilecek bir atağa karşı yüzüme siper edecek şekilde hazır tutarken, dev cüsseli taksici mahzun sesle “Ben zaten ölmüşüm be ablacım” deyiverdi. “Şu sigara olsa olsa ancak vefalı bir dost olur bana.” Kıpırdayamadığım için başımı olduğunca sola çevirip adamı bir süzdüm. Aslında gösterdiğinden çok daha genç olduğu kırışıksız ve parlak cildinden hemen anlaşılıyordu. “Hayırdır, neler geçti başınızdan” dedim.

Ve anlattı...

Özel hayatında çok kısa sürede çok ağır darbeler almıştı. Son olarak da annesini kaybetmişti. Kısa sürede 63 kilodan 140 kiloya çıkmış, bir sürü de ciddi sağlık sorunu yaşamıştı. Mesafe kısa olmasa, beni de bir sigara tellendirecek kadar üzdü anlattıkları...

Ama mesafe kısaydı. Onun için bir şeyler yapmak istedim. Önce beylik konuştum. “Daha çok gençsin, yaşadığın kötü tecrübelerin altına bir çizgi çek ve yeniden başla. Hayat, tüm zorluğuna rağmen yaşamaya değer...”

Söylediklerim çok tepeden, çok geneldi, kendimden hazzetmedim. İnerken durdum, “Dostum, yokuş aşağı gidiyorsun. Gecikmeden psikiyatrik destek al, bir diyetisyene git. Sürekli şikâyet edenlerden, kendine acıyanlardan, düşkünlüğünden zevk alanlardan olma. Harekete geç, yeniden başla...”

Erdoğan’ın sosyal demokrat versiyonu aranıyor


Alışveriş merkezini tüm enerjimiz emilmiş halde terk ettik. El edip, yine bir taksiye bindik. Yaşlı ve zayıfça bir şoföre “ajansı” dinlerken eşlik ettik. Baykal, Kalecik Karası Festivali’nin açılışında konuşuyordu: “Sayın Başbakan açılım konusunda kimseye bir şey söylemiyor. Bir gözü ABD, bir gözü de İmralı’da. Sanki kafasının için de bir şey var da söyleyemiyor. Başbakan olarak senin görevin millete tuzak kurmak mı? Kafalarının arkasında başka niyetler var. AKP iktidarı Hollywood artistlerinden medet umar hale gelmiştir.”

Aklımdan Baykal’ın çevresinde benim az önceki taksi şoförüne verdiğim “sert” nasihatleri verecek türden birileri olup olmadığını düşündüm. “Sayın Baykal, yokuş aşağı gidiyorsunuz. Sürekli şikâyet edenlerden olmayın, harekete geçin, yeniden başlayın” diyen bir dostu var mıydı acaba?

İçimden sorduğum bu soruya cevap taksi şoföründen geldi. Gerçekten geldi. Baykal’ın konuşmasına tahammülü benden evvel tükenmiş ve söyleniyordu.

“Beyefendi, ben bir sosyal demokratım. Ömrüm boyunca Karaoğlan’a oy verdim. Ama şimdi artık bir partim bile yok! Oy vereceğim bir partim kalmadı kendi ülkemde. İsyan ediyorum Baykal’a.”

“Peki” dedim, “eleştirileri hakkında ne düşünüyorsun? Açılımlara nasıl bakıyorsun? Erdoğan’ı nasıl buluyorsun?”

“Adam –Erdoğan’ı kastediyor- üç saat konuşuyor, her şeyi anlatıyor, dikkat ettiniz mi, önündeki kâğıda bir kez bile bakmıyor. Kendine güvenli ve sorunlara hâkim. Baykal’a ‘varsa açılıma bir itirazın, gel, söyle değiştirelim’ diyor; bizimkinden tık yok. Ortaya bir fikir de koymuyor. Varsa yoksa itiraz ediyor. Keşke Erdoğan’ın İslâmcı-muhafazakâr olmayan bir sosyal demokrat versiyonu olsaydı, özeniyorum vallahi.”

“Ama 22 Temmuz’da Kürtler, azınlıklar, liberaller dahil büyük bir çoğunluk AKP’ye oy verdi. Partiyi merkeze çekmeye çalışıyorlar. Onlar da değişiyor, hâlâ korkuyor musunuz AKP’den” dedim, “Doğrudur belki” diye cevapladı. Ama ben Baykal’a oy vermeyen bir CHP’li ve sosyal demokratım. Bizim de halka yakın, güçlü bir partimiz olmalı” dedi.

Başta söyledim ya, birkaç eksik birikmişti. Biz bütçemize göre eksiklerimizi iyi kötü giderdik. Geriye, hayata ve siyasete dair önemli eksikleri işaret eden çok değerli iki anı kaldı.
Taraf, 28.09.2009

Müslümanlar, Kürtler bizler ve işte hepimiz

Yine geçen yazıdan devamla...

Evet, Ermenilerin başına 1915’te gelen felaketin Kürtlerin başına gelmesini istemiyoruz, nokta... Kaç yazıdır söylediğim gibi, bunun artık mümkün olabileceğini de zannetmiyorum. Bunun pek çok nedeni var. İlki, soykırımların yaşandığı çağın kötücül koşulları, en azından dünyanın bizim de içinde bulunduğumuz bu coğrafyasından yavaş yavaş çekildi. Dünya küçüldü ve şeffaflaştı. İletişim devrimi sayesinde dünyanın en ücra köşesi hemen yanı başımızda bitti. Bugün kanlı diktatörlüklerin ve hegemonların en büyük düşmanı yerel direnişçilerden çok Twitter ve Facebook gibi küresel örgütlenme ağları.

Öte yandan, Kürt sorununun çözümünü imhada gören İttihatçı zihniyet gücünü gittikçe kaybediyor. TSK’nın ise geçmişte özellikle Kürt sorunu, şeriat korkusu pompalaması ve darbeler üzerinden yaptığı hatalardan ders alma sürecine –ama gönüllü, ama mecburen, lakin isabetli bir kararla- girdiğini söyleyebiliriz. Asker bunu mümkün olduğu kadar az zayiat vererek yapmaya çalışıyor. Lakin bu refleks, suça bulaşmış kadronun sahiplenilmesi çelişkisini de beraberinde getiriyor. Diyarbakır’daki faili meçhuller davasında Kayseri Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz’ün hâlâ görevden alınmamış olması bu çelişkinin bir tezahürü olsa gerek. Bence TSK, Kürt açılımında hükümetle “yöntem” konusunda ciddi bir çekişme yaşamıyor. Çünkü açılım, en nihayetinde “insan olmanın en temel gerekleri”nin üzerine oturuyor. Bir Kürdün bu en basit insani haklarda bir Türkle eşit olmamasını artık halkınıza nasıl açıklayabilirsiniz ki! Bence asıl endişe, Ergenekon davası ile darbelerin, darbe teşebbüslerinin ve suça bulaşan muvazzaf ve emekli askerlerin adalete hesap vereceği ve bunun kurumun siyaset üstü anormal statüsü ve iktidarının sonu olacağı korkusu. Siyaset güçlendikçe bu kurum da tüm demokrasilerde olması gereken gerçek konumuna çekilecek, rahatlayacaktır.

Geçen yazımda alıntılayarak verdiğim Tanzimat Fermanı, tabanın can ve mal güvenliğini sağlamak ve Müslüman ve gayrımüslimlerin birbirine eşit olması gereğine vurgu yapmakla, devletin geçmişte bu görevini yerine getirmemiş olduğunu ikrar etmiş olmuyor muydu? 1839’da yapılan bu özeleştiride samimi olunsaydı yüz binlerce günahsız insan hayatta olacak, bugün de Kürt sorunu gibi bir açık yaraya sahip olmayacaktık. Yüz elli yıllık bir kayıptan ve ödenen büyük bedelden sonra, eşitlik konusunun halkta artık sağlam bir karşılığının oluştuğu, birikimli günlere eriştik.

Osmanlılık ekolünü Balkan Savaşı hezimetinden sonra bir darbeyle bitiren ve ülkenin dümenini kanlı bir maceraya doğru kıran ırkçı İttihatçı paşalar aslında çoğunlukla İslam’a nefretle bakmalarına rağmen, Ermenilere karşı giriştikleri imha eylemlerinde dinî fanatizmi ve bölgesel feodaliteyi çok “başarılı” bir biçimde kullandılar. Müslümanların ve Kürtlerin 1915 konusundaki yüzleşmeye katkıda bulunmaları gereken günlere eriştik artık. Bugün “kılıçartığı” denen benim gibilerin dedelerinin hayatta kalabilmiş olmasını, inancında samimi, vicdanlı Müslüman komşularımıza borçlu olduğumuz gibi, bir kısım Osmanlı paşalarının, subaylarının onurlu direnişleri de her zaman minnetle anılmıştır. Lakin bir de madalyonun diğer yüzü mevcut ki, 1915 gibi trajediler yaşanmış oldu.

Aramıza katılmasından büyük memnuniyet duyduğum kıymetli dostum Hilâl Kaplan ilk yazısında belki de tam da bu yüzleşme gerekliliğe şöyle vurgu yapıyordu: Türkiye halklarının büyük çoğunluğu için kurucu toplumsal kodların ekseriyeti İslâmiyet’ten neşet etmiştir. Dolayısıyla zulüm olan her şeyden kendimizi temyiz edebileceğimiz bir siyasal ufukta birleşmek için Müslümanların oldukça ağır bir yükü omuzlaması gerekiyor. Elbette ki bu yükü omuzlayabilecek olan Müslüman da ancak, asli amacı bu ülkede adaletin tesis edilmesi olan, bu amaç dahilinde otoriter laiklikle mücadele etmek kadar aynı laiklik anlayışı tarafından ezilen Aleviler ve gayrımüslimler gibi toplumsal gruplarla ortak mücadele veren; İslâm’ı malzeme ederek zorunlu din dersleri, Cuma hutbeleri, vb. ile halkı milliyetçileştiren/devletçileştiren ve bu suretle İslâm’ın da içini boşaltıp mesajını tahrif eden Türk-İslâm sentezi ürünü söylem ve kurumlarla arasına mesafe koyarak bu söylem üzerinden gadredilen başta Kürtler olmak üzere tüm mazlumlarla dayanışmaya kendini adamış bir Müslüman, yani “herkese Müslüman”dır. Zira unutulmamalıdır ki ancak “herkese Müslüman” olunarak “adaleti titizlikle ayakta tutan; kendisi, ana-babası ve akrabası aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler”den olunabilir (Nisa 135).

Bugün, yeni ve temiz bir sayfa açmak için geçmişi yeniden anlamlandırmaya çalışırken, bizi mahveden zehirli çorbadaki kendi tuzumuzu anmamak, tüm sorumluluğu bizden münezzeh “can”sız sistemlere yüklemek beni en tedirgin eden husus. Bu yüzleşme başlamazsa, eşitlik ve hak taleplerimiz hep kendi klanımızla sınırlı kalacak ve rahatlayan kesimler sistemle uzlaşacak.

Ortalıkta dolaşan güvensizlik hayaleti de bu eksiklikten kaynaklanıyor sanırım.
Taraf, 24.09.2009

O eski açılımların kaderi ne olmuştu

Geçen yazıdan devamla...

Gerçekten de Kürt ve Ermeni sorunu bir kısım yönleriyle birbirlerine paralellikler içeriyor. Öncelikle, her iki “belirtisiz” isim tamlaması da, Kürd’ün, Ermeni’nin sorunu değil, Türk’ün sorunu haline gelmişler zamanla. “Türklük” bu ülkenin çatısı değil, ayrıcalıklı sınıfı olunca, özellikle yönetenlerde böyle gönüllü bir algı kayması olmuş.

Oysa bunlar pek eskiden “belirtili isim tamlamaları”ydılar. Kürd’ün, Ermeni’nin, Rum’un, Süryani’nin epey bir sorunu vardı mesela. Osmanlı’nın ilk “demokratik açılımı” olan Tanzimat Fermanı’nı dünyaya duyuran Mustafa Reşit Paşa ve reformlar uğruna Abdülaziz’i yerinden edip II. Abdülhamit’i başa bela eden Mithat Paşa gibi reformcular da belli ki bu “eşitlik” meselesinin tesisini epey hafife almışlardı.

Herhalde iyi niyetliydiler. Osmanlı’nın üzerine gelen felaketi görüyorlardı. III. Selim’le başlayan modernleşme çabaları ordunun yeniden organize edilmesiyle kısıtlı kalmıştı. “Güçlü ordu, Güçlü Osmanlı” martavalı, belli ki o zamanlar da epey rağbet görmüştü.

Ama yanlıştı.

Osmanlı reformistlerinin en büyük hatası –tıpkı Kemalistler gibi- halkı bir gecede değiştirebileceklerine olan inançlarıydı. Dahası, reformları, güçlü, eşitlikçi, hürriyetçi bir düzen kurmak için değil, başlarındaki dağılma belasını bertaraf etmek üzere pragmatik bir yöntem olarak görüyorlardı. Yani şu asıl olması gereken, eşitliğe olan samimi inanç, pragmatizmin, Batı’yla kurulan aşk-nefret ilişkisinin sarhoşluğunda eriyip gidiyordu.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı çok ileri düzenlemeler içeriyordu. Bu fermanı gerekli kılan en önemli saiklerin arasında gayrımüslimlerin artan can güvenlik ve eşitlik taleplerini karşılamak, aslında bu yöndeki Batı baskısını da bertaraf etmekti. Ferman’da can ve mal güvenliğine yapılan şu atıf pek manidardı:

Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur. Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olduğu zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.

Zurnanın zırt dediği yer ise “Yüce devletimizin tabası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır” maddesi olur. Ferman şu sözlerle nihayetlenir:

Tanrı hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Tanrı’nın lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.

Yasa koyucunun bedduası tutmuştu, ama tersinden. Özellikle de Doğu’da gayrımüslimlerle iç içe yaşayan eşraf bu eşitliği kabullenememişti. Yüzyıllardır alıştıkları üstünlükleri böyle gâvur işi usulle kaybetmek istemiyorlardı. Devlet ricali arasında da yeni düzenden hazzetmeyenler çoktu. Özellikle Abdülhamit dönemindeki Ermeni kıyımlarının genel özelliği bu minvaldedir. Bu katliamların cezasız kalması, İttihat ve Terakki’nin sosyal Darwinci liderlerinin kafalarındaki kötücül nihai çözümün de ilham kaynağı olacaktır.

1915’e gelince...

Ermenilerin başına gelen felaketin asıl nedeni resmî tezin iddiasının aksine dış desteğin varlığı değil, bilakis, yokluğudur. Ermeni siyasi önderleri Avrupalı milletlerin özgürleşme hareketlerinden etkilenmişlerse de, çok geç kalmışlardır. Ermenilerin kolayca yararlanmaya açık zayıflıklarının farkında olan İttihatçılar koca imparatorluğun yıkılmasının tüm hıncını Millet-i Sadıka’dan çıkarırlar. Ermenilerin etkisiz reform hareketi, eşitlik talepleri ve bölgesel direnişleri yok edilmeleri için bir manivela olarak kullanılır. Tıpkı bugün Kürt sorunundan ötürü Kürt halkının mesuliyeti olamayacağı gibi, çoğu Anadolu’nun ücra mezralarında bin bir zulüm ve çileyle yaşayan o günkü Ermenilerin ne bir kabahati, ne de o kabahati işleyecek güçleri vardır halbuki. Bunu en iyi İttihatçı paşalar bilmektedir.

Çoğu kez soruyorum kendime; Ermeniler bu felaketten kurtulabilirler miydi diye. Zannediyorum öyle kanlı bir geçiş döneminde Ermeniler gibi zayıf ve korunmasız bir halkın kaybetmekten başkaca bir şansı yoktu. Ama çağlar değişti. O karanlık günlerde Ermeniler imha edilirken, buna pek yakından, ama katliamlara direnerek, ama bizzat katılarak tanıklık eden Kürtlerin bugünkü torunlarının, Ermenilerden çok daha fazla şansı var bugün. Yeter ki karşılıklı güven yeniden kurulsun. Bu da, geçmişin kazalarının –ki başında 1915 gelmektedir- karakutularını cesaretle açmakla mümkün.

Dedim ya geçen yazımda, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Ermenilerin başına gelen Kürtlerin başına gelmesin, başka bir şey istemem.

Vallahi istemem.
Taraf, 21.09.2009

Karakutular diyarında geçmişle yüzleşme

Günümüzün kronik sorunlarını anlamaya ve çözüme gidecek yolu gösterecek isabetli bir pusula bulmaya çalışırken, geçmişin deneyimlerini doğru analiz etmek hayati bir önem taşıyor. Sorunlar, “kronik” payesini, adı üstünde, doğuş anından itibaren kendini aynı rutinlikte tekrarlamasıyla kazanıyor.

Çünkü geçmişte yaşanan kazaların karakutuları bulunup açılmadan, bu kazaların tekerrür etmesi kaçınılmazdır. Müsebbiplerin zihniyeti ise gerçeğe ve adalete galebe çalmaya devam eder.

Zaten Türkiye’de son yıllarda sağlıklı bir demokrasi olma yönünde atılan adımlar, bu karanlığın seyrelmeye başlamasıyla eşzamanlı olmadı mı? Çok değil, bundan daha birkaç sene evvel, faili meçhullerdeki devlet rolünün ve ülkedeki faşizan uygulamaların başbakan düzeyinde kabul edilmesini hayal etmek bile mümkün müydü?

Hakikat zamana dayanıklıdır. Zorbalık ve yalanın cilası döküldüğünde yüz değil, isterse bin yıl geçsin, gelip onun dizinin dibine oturmanızı, kendisinden af dilemenizi bekler. Gerçek, kin tutmaz; bedel ödeyen sizsinizdir çünkü.

***

Kürt sorununda da çözüm, geçmişteki kazaların karakutularını bulup gerçek failleri tarih ve adalet önünde mahkûm etmekten geçer.

Bu pazarlığa açık bir konu değildir.

Değişim, değişimi arzulayan bünyenin kendi hücrelerinde gerçekleşir. Başkalarını da olumlu yönde değişime zorlamanın sihri, kendi bünyenizde zuhur edecek aydınlanmayı mümkün kılmaktan geçer.

İstediğiniz kadar bedel ödeyin, istediğiniz kadar aynı uğursuz noktada patinaj yapın, sarih gerçek budur.

***

Bu anlamda Kürt sorununun barışçı çözümünden yana olanların Ermeni sorunu, ama özellikle 1915 konusunda resmî tezin bir adım ötesine geçemediğini üzüntüyle takip ediyorum. Fikirlerine saygı duyduğum, elini taşın altına sokmaktan imtina etmeyen nice kalem, konu 1915’e geldiğinde aynı ezberi tekrarlamaya devam ediyor. Hatta Kürt sorunu konusunda geçmişten ders almanın gerekliliği üzerine yazılan yazılar dahi, Kürtlerin, Ermenilerin yaptığı hataya, yani “ihanete” düşmemeleri tavsiyesiyle sınırlı kalıyor.

Örneğin Nazlı Ilıcak, Neşe Düzel’in Şivan Perwer ve İsmail Beşikçi ile yaptığı röportajlara gönderme yaptığı Ateşle oynama… Sonra yanarız başlıklı makalesinde, federasyon ve ayrılma konusunda fikir beyan edilmesinin tehlikelerini 1915’e giden süreci –Kürtlere- hatırlatarak vurguluyordu dün.

Ilıcak, Taha Akyol’un aynı ezberden mustarip Ortak Acı-Türkler ve Ermenilerkitabından aldığı bilgilerle, “sadakat” ve “ihanet” arasında çelişkiye düşen Osmanlı tebaası birtakım Ermenilerin nice kalkışmadan sonra son olarak Van’da ayaklanmasıyla tehcirin önünün açıldığını söylüyor.

Yani sakınmak için dahi olsa, “sadakatsiz” Kürtlere, tartışmanın kırmızı çizgilerini gösteriyor. “Buraya kadar tartışın, bundan ötesine geçildiğinde Ermenilerin başına gelenler sizin de başınıza gelebilir, dikkat” demeye getiriyor.

Belki de bu açıdan doğru söylüyor.

1915 konusunda yazarken hep vurguluyorum. Bu konu beni bir Ermeni olmaktan çok öte, bir insan ve bir yurttaş olarak ilgilendiriyor.

Bu coğrafya yüzbinlerce evladını önce ret, sonra da yok etti. Bir halk hayattan ve yurdundan kökünden koparıldı. Geriye kalan çocuklar, kadınlar ve mallar da SUÇLULAR tarafından paylaşıldı.

Bu ülkenin üzerinde bir lanettir bu...

Cumhuriyet’e sağ salim ulaşabilen Ermenilerle de sürekli uğraşıldı, ötekileştirildi, şeytanlaştırıldı, mallarına, Varlık Vergisi, 36 Beyannamesi, 6-7 Eylüllerle el kondu. Sürekli göç veren Ermeniler, birkaç on yıl sonra yok olacak sayılara indirildi. İçinden belki son bir armağan olarak mucize eseri çıkarttığı evladı da 19 Ocak 2007’de kaldırıma düşürüldü.

15 eylülde doğum gününü kutladığımız sevgili Hrant Dink’ti o...

1915’e giden yol da öyle Van ayaklanması veya 1918’de Rus ordusu ile geri dönüp intikam alan bir kısım Ermenilerin katliamlarıyla izah edilecek gibi değil doğrusu. El insaf! Gerisinde en az bir asırlık acı bir hikâye var. Tıpkı Kürtler gibi, ağır baskı ve adaletsizlik karşısında eşitlik ve güvenlik talep eden, bu taleplere ise –tabii ki Batı’nın da iyi ve kötü niyetli müdahaleleriyle- cinayetlerle kesilen bir halkın dramı var.

Şimdi; kendi adıma bir şey istiyorsam namerdim. Ben diyorum ki, bulun 1915’in karakutusunu, açın onu cesaretle, çözün Kürt sorununu.
Taraf, 17.09.2009

Parçalı bulutlu, mutedil fikirler

İstanbul ve Trakya’yı kasıp kavuran yağmur, tatilimizin son günlerine doğru Antalya’ya seksen kilometre mesafedeki küçük ve sakin tatil beldemize de ulaştı. Cennetin fragmanı olacak türden bir koydan ülkeyi izlerken, olanlara inanmayı biraz olsun kolaylaştıracak bir fon değişimi yaşanmış oldu böylelikle.

Sele kapılmış sürüklenen belediye otobüsünün tavanında mahsur kalmış vatandaşların görüntüsü...

Bir minibüsün içinde sıkışarak boğulan yedi kadının haberi...

O minibüsü kullanan şoförün “Ben bu vicdan azabıyla nasıl yaşayacağım!” feryadı...

28 kişinin öldüğü (sahi gerçek sayı ne?) felaket sonrasında başbakanı ile “seldeki asker rolü” üzerinden çelişen, derken, sanki Ayamama Deresi’nin taşma alanındaki o plazalara inşaat ruhsatını veren bu devlet değilmiş gibi, “Kimsenin gözünün yaşına bakmadan hepsini yıkacağız” diye celallenen bir mülki amirin varlığı...

Daha bir hafta evvel sapasağlam ve kupkuru bıraktığım İstanbul ile, Adrasan sahillerindeki derme çatma bakkaldan aldığım Taraf’ın ilk sayfasında gördüğüm İstanbul arasında ne kadar da fark var Allahım!

İnsanı tabiatın efendisi –ve de en şapşalı- yapan en önemli hususiyetlerden biri, zaman ve mekânın kendi varlıklarına koşut ilerlediğini, onların hazır bulunmadığı mekânlarda gerçekleşen şeylerin gerçekliklerinin de şüpheli olduğunu düşünmeleri belki de. Bu hayrete roman yazarken de sıkça düşerim. Kendi kurguladığım, gerçeklerle içiçe soktuğum olay örgüsünü demlenmeye bırakıp bir süre sonra olay yerine yeniden döndüğümde “Vay be!” derim, “Neler de olmuş buralarda! Nasıl da olmuş!”

Ama olur işte. Yaparsın ve olur. İyi yaparsın iyi, kötü yaparsın kötü olur.

***

Biz de pek çok şeyi kötü yaptık. Belki ilk kez denerken kötü sonuçlara ulaşmak rastlantı veya kader olarak mazur görülebilirdi.

Ama biz kötüde direttik. Bu ise gönüllü bir ahlak yaratmaktı. Aslında tepede üretilen ahlaksızlığı tabana, halka yaymaktı.

Bunca yıl gerçeğe direndikten sonra, ne bekliyorduk ki! Akrep yumurtasından civciv çıkmasını mı?

Su havzalarını olduğu gibi imara açar, üç çeyrek yüzyıl boyunca adalet tanrıçasının gönül rahatlığıyla ırzına geçerken, Topbaş’ın, Gerçeker’in nasıl konuşmasını umuyordunuz ki!

Tutarlılık adına, “Biz sadece 16 yıldır İstanbul’u yönetiyoruz, asıl suç CHP’nin”, “Yargı reformunda önerilen değişiklikler bizim gibi demokrasisi olgunlaşmamış ülkeler için zararlıdır” demeleri daha uygun olmaz mıydı?

Öyle de yaptılar. Halefleri ve selefleri gibi...

Çünkü öyle yapmasalar, yapacak tek bir şey kalıyordu geriye.

Nedamet getirip, tövbe etmek!

Şimdi günah keçisi yapmayın adamları.

Biz bu ülkeyi elbirliği ile bu hale getirdik.

***

İşte yine şehit haberleri geliyor. Ordu, PKK’ya operasyon düzenliyor. Çok sayıda PKK’lının “etkisiz” hale getirildiğini açıklıyor sonra.

25 yılda otuz binin üzerinde “bizden”, 40 bin civarında ise “onlardan” insan ölmüş. Kürt açılımı yapmaya çalışan hükümet, tam da bu kayıpların üzerine kuruyor barışın mantığını; Daha fazla kan akmasın! Analar daha fazla ağlamasın. Silahlar sussun!

Başbakan, bakanlar, âkil adamlar ve hatta şehit anaları “Silahlar sussun” derken, TSK açıklama yapıyor: “Son terörist ölene kadar operasyonlara devam.” Hükümet susuyor. Başbakan Ata göleti üzerinden askere sahip çıkıyor. “Böyle barış olmaz. Bu işi bitirene kadar ateşkese uy” diyemiyor.

Ne DTP’nin ne de PKK’nın, “Tüm riskleri göze alıp, kurşun yeme pahasına kurşun atmayacağım. Öldürerek değil, ölerek seni barışa zorlayacağım. Bu fırsatı bu kez satın alacağım” deme gücü veyahut gelişmişliği var.

O zaman çelişki de yok!

Herkes kanlı bir tutarlılık sergiliyor. Çünkü beslenilen fikri temel aynı. Aynı yüzleşmemişlik herkeste, aynı.

Mağdur, mağdur edenin diliyle konuştuğu müddetçe kaybetmeye mahkûmdur halbuki.

O zaman tutarsızlık, Başbakan’ın “Bu ülkede faşizan uygulamalar oldu”, “Artık faili meçhullerin ülkesi olmayacağız”, Ahmet Türk’ün “17.500 faili meçhulü unutmaya hazırız” ve Baydemir’in “Mehmetçiğe sıkılmış kurşun bana sıkılmış olur” sözleri oluyor.

Belki gerçek yüzleşmelerin doğum sancısı bu tutarsızlıklar. Lakin henüz temennileri aşacak, köprüleri atacak kararlılık, eylemlere yansımış değil.

Ama her halükârda, şerle tutarsız kalmak, ahlaksız olmaktan yeğdir diyorum ben.
Taraf, 14.09.2009

Arada değil, Tam orada

Uzun süre tatili ıskaladıktan, bu ihtiyacı yok saydıktan sonra, nihayet kendimi bir sayfiye yerine atma muvaffakiyetini gösterdim.

Nihayet ben de,

“Bu yazıyı size önümde deniz, arkamda çam ormanları olan rüya gibi bir yerden yazıyorum”,

ya da,

“Ülkemiz gerçekten bir cennet, keşke birbirimizi yemek yerine bu cennet vatanın kıymetini bilebilsek”,

ya da,

“Şimdi bu sakinlikte iyice bir sakinleşince, içinden çıktığım keşmekeşin, ülkenin içinde debelendiği karmaşanın aslında bir hayal olduğuna inanmaya başladım”

türünden klişeler yazabileceğim.

Ne güzel!

Yaşasın!

***

Kim bilir, belki ben de içinde bulunduğum keşmekeş ve kavgadan nedamet getirip, şu on günlük tatilimde bol bol Ertuğrul Özkök okuyup, Özkök gibilerini gerçekten, ama gerçekten anlamaya çalışır, bu türden bir kepazeliğin içindeki erdemi damıtıp bir Kehre des Denkens geçirir, ya da bir Gestalt kayması yaşar ve her şeyin aslında ne kadar boş olduğuna ikna olabilirim. Mesela ani gibi görünen, ama aslında, altında bir ömürlük bir kendinden kaçış, pardon bilgelik barındıran bir kararla, köşemin ismini “Arada” değil de, “Tam Orada”ya çevirebilirim.

Olur ya, böylelikle belki içimde beni yiyip bitiren kifayetsizlik hissini bertaraf eder, işte o baş harfi büyük Pipi’ye sahip olmanın, en çok arzulanan, en iyi yazıları yazan, en çok okunan, en uzağa işeyen, en parlak kişi olmanın dayanılmaz mesuliyetinden kurtulur, biraz olsun huzura ererim.

Oysa, Faust’un, onca kepazelik yaptıktan sonra o son anda nedamet getirip Mefisto’ya “Ben oynamıyorum, vazgeçtim” demesi gibidir böyle güdük gel-gitler.

Tövbenizde samimi değilseniz, maskara eder sizi, kabul görmez. Ya da siz zaten birinci sınıf bir maskarasınızdır da, o suni hamleniz sizi bir an görünür kılar, gecenin karanlığında otobanın tam ortasında size doğru son sürat gelen arabanın güçlü far ışıklarıyla, bir tavşan gibi hareketsiz, donar kalırsınız öyle...

Ya da, tüm bunları boş verip...

Önümde uzanan şu altın kumsaldan bir kuş gibi havalanıp, denizin derinliğine koşut türlü türlü yansıma oyunlarıyla yeşilin ve mavinin sayısız rengini yeni evlenen çiftlerin üzerine bereket pirinçleri saçan nedimeler gibi –gözlerime- serpiştiren o denizin üzerinde bir süre seyrettikten sonra, hani o roller-coaster tarzı yere inmelerde yaşandığı türden bir mide kasılması, yürek daralması yaşayarak ani bir yükselişle karşımda dikilen çam ormanı kaplı dağın zirvesindeki o ulu ağacın o en tepesindeki en körpe son dal göğsümü sıyırdıktan sonra, O hissi tanımlayabilirim.

Yücelme!

Yücelme. Kendini kendinden en çok boşalttığın anda gelir...

O anda bir şey daha olur.

Eşzamanlıdır adeta. Sen kendinden dışarı akarken, o gerçekleşir, ÖLÜM’ü unutursun.

İnsan zorunlu olmadan ne yapar?

İnsan zorlanmadan ne yapar?

İnsan gerçekten ne zaman değişir?

İnsan ne zaman salt kendisi olur?

İnsan kendisiyle ne zaman yüzleşir?

Gerçekten ama gerçekten...

Tüm yapıp etmelerimiz, kendi bölgelerini tayin etmek için oraya buraya sidiklerini bırakan hayvanlardan gayrı değil, bakmayın. Kendi yerimiz... Onunla kifayet etseydik bir de.

O dostum söylemişti: “Tahakküm etmek istemeyen tahakküm olmaz” diye.

Ben hep böyle yaşadım. Özgürlüğümü buna borçluyum.

On günlük bir tatildeyim. Gerçekten cennet gibi bir yerdeyim. İnsana ölümü de, dünyanın ne kepaze bir yer olduğunu da bir an için de olsa unutturabilecek kadar güzel bir yer. Ama unutmayın, her insan dünyayı sadece kendi gözü kadar görür.

Size tatilde bir hayatı boşa harcayıp kendinden o kadar kaçtıktan sonra, kendisi üzerine düşünmeye çalışan klişelerle dolu bir yarı entelektüel yazısı yazmaya çalıştım.

Sürçülisan ettiysem, affola...
Taraf, 07.09.2009

Açılım üzerine açılım

Rahmetli sevdiklerimiz açılım enflasyonunun yaşandığı bu günleri görmeyi kim bilir ne kadar çok arzu ederdi. Şüphesiz henüz elimizde çok net bir kazanım yok, ancak hem Kürt, hem Ermeni, hem Kıbrıs, hem de azınlık sorunlarında dün olduğumuz yerden çok daha olumlu bir noktada olduğumuz da bir gerçek.

Adını zikrettiğimiz her bir sorun, onlarca, hatta yüzyılı aşkın zamanlarda çözülememişliği oranında kronikleşen, katmanlaşan, damar sertliğinden mustarip bir hal almış vaziyette.

Bu durum, tarafların kendi pozisyonlarını “tabii” ve “değişmez” olarak algılamalarına da yol açıyor, çözümü arzu edenlerde evvelki acı tecrübelerin neticesinde daha temkinli, hatta heyecanlı davranmalarını da getiriyor beraberinde.

Evvelki günkü Aysel Tuğluk’un “Tıkanma halinde ayrılmayı dahi tartışabiliriz” sözü gibi, Türkiye’de pek çoklarının tüylerini diken diken edecek açıklamalar da geliyor art arda.

Lakin bunlara soğukkanlılıkla yaklaşmak, anlayışlı ve itidalli olmak gerekiyor. Dediğim gibi, çok uzun yıllarda yaşanmış çok derin acıların yarattığı güvensizlik söz konusu. Hem zaten konuşmanın, tartışmanın da fikrî bir sınırı olmamalı. Herkes aklındakini söylemeli, yeter ki şiddeti kimse savunmasın, kutsamasın, tartışmayı siyaset zemininden ayırıp, dağları, sokakları işaret ederek tehlikeli mecralara taşımasın.

Her şeyden önce, birbirimize güveni yeniden tesis etmenin yolunu bulmak zorundayız. Birbirinden korkan ve birbirine şüpheyle bakanların ülkesinde nasıl barış konuşulabilir ki!

Pek bunun yolu ne mi?

Konuşmak, konuşmak, konuşmak...


Anlayacağınız, çenemizin acayip düşmesi gerekiyor. “Ağzı olan herkesin” konuşması gerekiyor. “Üzerine vazife olan, olmayan” herkes bu sürece kendi fikrini söyleyerek katılmalı. Tabuları kırmanın, şeytanları kaçırmanın tek yolu daha yüksek sesle konuşmak ve düne kadar dünya başımıza yıkılır diye söylemediğimiz, fısıltılara mahkûm ettiğimiz düşüncelerimizi ifade etmek.

Tıpkı geceleyin mezarlık içinden geçenlerin yüksek sesle şarkı söylemesi gibi...

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bir aydır yaptığı görüşme maratonu bu manada Kürt sorununda hem toplumsal ve siyasi mutabakatın zeminini sağlıyor, hem de tüm taraflar açısından ciddi bir psikolojik rehabilitasyon işlevi görüyor.

Sayın Atalay’ın da zikrettiği gibi, vatandaş ilk defa devletinin kendisini dinlediğine, fikrini sorduğuna şahit oluyor. AKP’nin çözüm paketinin içinin boş olduğunu, bu süreç sonunda paketi hep birlikte dolduracağımızı ısrarla zikretmesi de bence şüphe değil, güven uyandırıcı bir unsur.

Gelelim Ermenistan açılımına...


Aynı şeyleri Türkiye-Ermenistan ilişkileri için de söyleyebiliriz. Birine güvensizlik ve düşmanlık üzerinde denge bulmuş bir ilişkisizlik, yeni hiçbir şey söylememenin, yapmamanın zelil konforuna da hapsedebilir bizi, bu hareketsizliğe isyan edip birbirimize doğru cesurca adımlar atmayı da sağlayabilir.

O adımı attığımızda, kendimize benzer insanlar göreceğiz çünkü. Düne kadar sadece nefret ettiğimiz kelimelerden ibaret olan cansız kavramlar, canlı kanlı insanlara dönüşecek.

Kafamızdaki önyargılardan kurtulmanın çaresi de ne mi?

Dinlemek, dinlemek, dinlemek...


Şimdi Ermenistan’la Türkiye arasında önemli bir adım daha atıldı. Parafe edilen iki protokol, taraflar arasında müzakerelerin bir takvim dahilinde sonuçlanmasını öngörüyor. İki ülke resmen konuşmak ve birbirini dinlemek için irade ortaya koyuyor. Temaslar kültürel, ekonomik, akademik, çevre, enerji ve siyasi mecralarda hız kazanacak. İki ülkenin siyaseti de, insanı da birbirine dokunma, tanıma şansı elde edecek.

Böylelikle hasar görmüş güven duyguları da tamir olacak, yavaş yavaş.

Bu iradenin iki ülke tarafından gösterilmesi heyecan verici. Tabii ki her iki ülkenin siyasetçileri de kendi kamuoyu hassasiyetlerine duyarlı olmak zorunda. Ermenistan Karabağ’ı bir önkoşul olarak protokole sokturmama maharetini gösterirken, Türkiye’de anlaşma maddelerinin Meclis’te onaylanmasıyla işlerlik kazanacağını açıklayarak inisiyatifi elinde tutma becerisini gösteriyor.

Ancak artık sınırların açılması, diplomatik ilişki kurulması, 1915 konusunda komisyonlar kurulması, sınırların tanınması ve karşılıklı büyükelçilik açılması konusunda hükümetler düzeyinde bir mutabakat var. Öngörülen altı haftalık çalışma süreci ise, iki ülkenin birbirleriyle müzakerelerinden ziyade, kendi kamuoyunu –zaten imzalanmış- bu anlaşma maddeleri üzerinde ikna etmekle geçecek.

Türkiye üç tarafı denizlerle, dört tarafı ise düşmanlarla çevrili, sürekli bölünme hezeyanları içerisinde yaşayan küçük bir ülke olduğu kompleksinden artık kurtuluyor. Kürt, Ermeni, Kıbrıs, azınlık, derin devlet gibi sorunlarını çözmek istiyor. Bunu engellemek isteyenlerin kıymet taşımayan inatlarının ise toplum nezdinde artık bir karşılığı yok.

Daha önümüzde uzun bir yol var. Ama gidişat hep daha iyiye olacak. Rüzgâr, güneş, felek hep barıştan yana. Taraf, 03.09.2009

Monday, August 31, 2009

Haklısınız Sayın Arınç bizler onurlu insanlarız

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç özellikle “laik” kesimin tüylerini diken diken eden isimlerden biri. Sivri diye nitelenen dili genellikle doğru tespitleri içeriyor. Söylediklerine inandığı, inandığına göre de yaşadığı için de “tehlikeli” addedilen insanlar grubuna giriyor. İnandıkları üzerinde uzlaşma, yamulma kabul etmeyen kişiler, ‘ehlileştirilme’ imkânları pek az olduğundan ‘tehlike’ arz ederler. Arınç’ın “Kral çıplak” türünden açıklamalarını, bir devlet adamı olarak ve arkasında ciddi bir halk desteği olduğunu da bilerek sarf ettiğinden kemalist ve ulusalcı kesimlerde ciddi nefret uyandırıyor. Açıkçası ben keyif alıyorum Arınç’ın sözlerinden. Geçenlerde Büyükada’da Başbakan’la azınlık temsilcilerini buluşturan toplantıda Kezban Hatemi Başbakan’la kendisini, metruk Rum Yetimhanesi’ni gezdirmişti. Biliyorsunuz, bu yetimhane 1960’ların Yunan-Rum karşıtı yüz kızartıcı uygulamalarının süregeldiği bir ortamında, “yangın” bahanesiyle tahliye edilmiş ve kapatılmıştı. Öyle ki, yetimhaneyi yıllar sonra gezenler, birkaç dakika içinde yuvalarından olan bu çocukların eskimiş, yılların sıcağı ve soğuğu ile kavrulmuş ayakkabılarıyla karşılaşacaklardı. Merak etmeyiniz, o minik ayakkabılar çuval çuval toplandı ve karanlıkta kalan mazimizin bir ibret vesikası olarak ileride belki bir müzede sergilenecekleri günü bekliyor. Daha da önemlisi bu hikâyeyi duyan Başbakan Erdoğan ve Arınç’ın verdiği tepki olsa gerek. O sivri dilli diye eleştirilen Sayın Arınç, yetimhaneyi daha fazla gezmeye yüreği elvermediğinden nemli gözlerle binadan ayrılmak zorunda kalmış. Tanıklar Erdoğan’ın da çok duygulandığını söylüyorlar. Burada amacım ne Erdoğan’a ne de Arınç’a methiye düzmek değil. İsteyen istediği kadar yanlış anlasın, o da umurumda değil zaten. Ben sadece bu yaklaşımı kendi vatandaşlarının malına devletçe el koymayı meşrulaştıran Vakıflar Yasası’nı iyileştirme görüşmelerinde CHP’li Onur Öymen ve Bayram Meral’in “Azınlıklar istiyor diye Agop’un mallarını mı vereceksiniz!” açıklamalarıyla mukayese ediyorum. Hani Hrant’ın “Ali şu topu bir de Agop’a atsa ya” dediği Agop’a bakışlarındaki o fark... Aradaki vicdan ve akıl farkı beni derinden etkiliyor. Ben uzun yıllar kendi ülkesinde tutsak ve rehine gibi yaşayan bir Ermeni olarak bu ‘fark’ı önemsiyorum. Yine hatırlıyorum; Şişli Belediye Başkanı Gülay Atığ’ın belediye kasasını boşaltıp İngiltere’ye kaçtığı günlerden sonraki ilk seçimlerdi. CHP’li başkan adayı ile bir vesileyle yan yana gelmiştik. Kendisine Şişli’de işgal altındaki Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’nin arsası hakkında ne düşündüğünü sormuştum. Bu paha biçilmez arsa bizzat “devlet” görevlilerinin iştahını kabartmıştı. Bana verdiği cevap şu olmuştu: “Her iki tarafı da tatmin edecek bir orta yol bulunur elbet.” Bahsettiğimiz, vakfın işgal altındaki tapulu malıydı. Vakıf bunu değerlendirmek istiyor, ama başkan adayının bir seçim vaadi olarak önerdiği çözüm “malı paylaşmak” oluyordu. Şimdi o yerde bir gökdelenin inşaatı yapılıyor. Tüm bu gelişmelerin ne mana ifade ettiğini, ancak bizim gibi simsiyah ‘Türk’ler, yani ötekiler bilebilir. Tuzu kuru olanların ise, o tuzu kurutmak için onlarca yıldır üflenen havanın, bizim gibilerin kursağından çalınan oksijen olduğunu görmeleri lazım. Sayın Arınç, gazetecilerin Ankara temsilcileriyle Kürt meselesi üzerine yaptığı görüşmede şunu söylüyor: “Kimsenin üniter yapıyla, Türkçeyle derdi yok. Ama Kürtler onurlu insanlar. Onlara ‘daha çok hizmet edeceğim’ demek lazım. Dağdaki de “pişmanlık’la inmek istemiyor.” Ve Başbakan’ı tekrar ederek ekliyor “Bedeli ne olursa olsun bu işten dönmeyeceğiz...” 22 Temmuz seçimlerinde azınlıkların çok önemli bir kısmı AKP’ye oy verdi. O oyların sayısı hiç önemli değil. Ama muhafazakâr, İslami hassasiyetleri olan bir partiye, üstelik bunca şeriat geliyor propagandasının ortasında laiklik hassasiyeti güçlü olan gayrımüslimlerin oy akıtmış olmasını kemalistler de, solcular da, sahibinin sesi merkez sağ partiler de iyi okumalı. AKP, demokratik açılımla, Büyükada buluşması gibi azınlık açılımlarıyla bugüne kadar kendisine kemalist, çağdaş, ilerici diyen iktidarlardan dayak yemiş vatandaşlarının onurunu ve gasp edilmiş haklarını iade etmeye çalışıyor. Ama bu açılımlar sadece birer vicdani refleksle yapılıyor da değil. Çünkü AKP, devletin bunları yapmaya mecbur olduğunu da iyi biliyor. Çünkü tüm bu utanç verici politikalar, bizzat bölünmeye giden yolda derin yaralar açtı bu ülkede. Evet, Kürtler onurlu insanlar. Çünkü seksen küsur yıldır kendi devletlerinden dayak yedikleri halde ayrılık değil, sadece eşitlik istiyorlar. Diyarbakır’da çırılçıplak soyularak işkence gören bir Ahmet Türk “17.500 faili meçhulü unutmaya hazırız” diyebiliyor. Hepimiz bu ülkenin iyi olmasını, güzel ve barış dolu bir yurt olmasını istiyoruz. Çünkü hepimiz de onurlu insanlarız. O zaman bu son şansı hor gören MHP ve CHP türünden siyaseti, hükümetin attığı cesur adımlardan ayırt etmek de bizlere düşüyor.

Taraf, 31.08.2009

Thursday, August 27, 2009

Kardeş kardeşi öldürmedikçe savaş asla savaş değildir

Emir Kusturica’nın elli milyon insanın hayatına mal olan İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak Yugoslavya’nın bölünmesi ve kardeşin kardeşi kırdığı iç savaşa kadarki dönemi anlattığı o efsanevi destanı Underground filminin finalinde, savaş taciri Marko son nefesini verirken sevgilisi Natalija’ya şu sözleri fısıldar:

“Kardeş kardeşi öldürmedikçe, savaş asla savaş değildir.”

Savaş hakkında söylenecek her sözü anlamsız kılacak kısa, sade, destansı bir sözdür bu.

Her savaş aslında kardeşin kardeşi öldürmesidir. İnsan öldürmek kendini öldürmektir. Bu gerçek ısrarla görülmediği, insanlar bunu görmekten imtina ettiği için savaşların yıkımı da görmezden gelinir. Savaşlar, ‘hak arama,’ ‘barışı tesis etme,’ ‘özgürlük mücadelesi,’ ‘başka yol kalmadığından son çare” türünden savlarla meşruiyet, kutsallık ve dokunulmazlık kazanır.

Savaş, her yıkımda kelepçesini bir tırnak daha daraltır, daraltır, daraltır...

Savaşın gerçek yüzü, iki kardeşi boğaz boğaza getirecek denli yaşamı “bitirdiğinde” ortaya çıkar. Vücudu tümüyle sarmış kanserin o güne değin sakladığı emarelerini dışarı birden boca etmesi gibi, çoğunlukla her şey için çok geç olur. Savaşın insanın aslında “kendini” yok ettiği bir yıkım olduğu, Marko gibi ekseriyetle son nefeslerde kabul görür.

Bazen bu bile olmaz.

Kaybettiğini bile bile, kana ve ölüme boylu boyunca gömülmüşken bile, çevresinde bunca yıkıma neden olduktan sonra dahi, kazandığını düşündürtecek zehirli bir diken vardır insan evladının yüreğinde.

O dikeni söküp atmak kavgasıdır insanlaşma süreci. O süreç sadece bireyin değil, dünyanın kaderini de belirler.

Siyasi, dinî liderler bu yüzden önemlidir. Bir şeyin öyle ve böyle olmasına karar verme gücü onların elindedir çünkü. Düşünsenize, eğer iki uğursuz Bush dönemi yaşanmış olmasaydı, bugün Irak’ta bir buçuk milyon insan yaşıyor olacaktı. Afganistan ve diğer yerlerdeki devasa kayıplar ha keza...

***

Aklım bu aralar Kürt meselesi ile meşgul olduğundan böyle bir girizgâh yaptım. Son ayaklanma olarak kabul gören PKK ile devletin savaşı, aslında kardeşin kardeşi öldürmesi değil miydi? Dersim gibi önceki felaketleri hesaba katmıyorum bile...

Otuz yıl boyunca kardeş kardeşi öldürdü. Aynı aileden on binlerce kardeş öldü. Çok daha fazlası ruhen öldü. Aileler bölündü. Milyonlarca insan evini terk etti; gurbete, fakirliğin, düşkünlüğün, ayrımcılığın ve hatta suçun eline düştü. Dostluk, kardeşlik, sevgi öldü.

Devlet kirlendi. Suça bulaştı. Faili meçhulleri çare gördü. Ayırımcılığı çare gördü. BüyükDevlet’i felç eden küçükdevlet, istediği gibi at oynattı.

Biz düşmanla savaştığımızı düşündük. Ordu ülkeyi bölmeye ant içmiş hainleri öldürüyordu. PKK da Kürtlere zulmü ve fakirliği reva gören TC’ye karşı özgürlük savaşı veriyordu.

Şimdi bana “Bugün böyle konuşmak kolay tabii” demeyin sakın. “Seçeneğimiz yoktu” demeyin. Bugünün dünden ne farkı var?

Şayet “Kardeş kardeşi öldürüyor” diyebilseydik dün, tıpkı bugün gibi...

“Ölüp öldürmek çare değil, bu insanların derdini dinlemek lazım,” “Haksızlığa karşı mücadele etmenin tek yolu silaha sarılmak değil” diyebilseydik...

Söyleyin, savaşı durdurmanın önünde başka nasıl bir engel var, zihniyetimizden başka?

***

Şimdi Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve hatta MGK, diğer “tarafta” da DTP, Kürt kanaat liderleri ve hatta PKK düzeyinde bunun anlamsız, korkunç bir kardeş kavgası olduğu telaffuz ediliyor. Yani bunun düşmanla değil, kardeşler arasındaki bir savaş olduğu kabul edilmiş durumda.

Yani, hadi bugüne değin düşmanla savaştığımızı düşünüyorduk. Artık kardeşimize kurşun sıktığımızı fark ettiğimize göre, önümüzdeki barış fırsatını değerlendirmez, yeniden silaha sarılırsak...

Savaşı devam ettirmek adına, her şeyi unutup kardeşi yeniden düşmana çevirirsek bu bizi ne yapar?

Açık değil mi, ahlaksız ve savaş taciri olduğu kadar kardeş katili yapar...

O vakit, şu andan itibaren Türkler ve Kürtler olarak kardeş öldürmenin bütün sorumluluğunu birlikte yüklenmiş oluyoruz. Günahları başkasının sırtına yükleyip kenara çekilme konforumuz yok artık.

Cumhurbaşkanı Gül ve AKP hükümetini vatan hainliği ile suçlayan Sayın Bahçeli gibiler de, “Bu kadar savaştık, göz boyamalık birkaç iane karşılığında silahı bırakmamalıyız” diyen bir kısım Kürtler de, atıp tutarken bu son şansın sonrasını iyi hesap etmeliler.

Öyle zannediyorum ki, bu son şansımız zira...

24.08.2009, Taraf

Followers