Saturday, January 17, 2009

DİNK CİNAYETİ VE ERGENEKON DAVASI

Hrant Dink 19 Ocak 2007’de ırkçı ve planlı bir suikastla öldürüldü. Bu suikast, Cumhuriyet tarihimizde faili meçhul kalan 17 bini aşkın cinayetin utanç listesindeki yerini almasın diye Dink Ailesi avukatları var güçleriyle çabalıyor. Aile avukatlarından Fethiye Çetin Sabah gazetesine verdiği röportajda, süren davada bir buçuk yıldır bir arpa boyu yol alınamamasından duyduğu sıkıntıyı ifade ediyordu. Aynı sıkıntıyı paylaşan Hrant Dink’in eşi Rakel Dink ise, Nisan 2007’de Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazmış, cinayet dosyasında yer verilmeyen çok önemli bulguların incelenmesini talep etmişti. Bu yardım çağrısı üzerine Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla harekete geçen Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun Dink cinayetiyle ilgili yaptığı inceleme ve araştırmalar tam 1,5 yıl sürdü. Ortaya 27 klasör ve 200 sayfalık bir rapor çıktı. Araştırma kapsamında 30’u kamu görevlisi toplam 46 kişi ile görüşüldü. Raporun önemli ayrıntıları evvelki gün gazetemizde de yer aldı.

Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun Dink Cinayeti Raporu, Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonu ve İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin raporlarıyla ortak bir özellik taşıyor. O da, dönemin Trabzon Emniyeti ve Jandarma İl Alay Komutanlığı üzerinde yoğunlaşan çok ciddi iddiaların bu raporlara da “mutlaka araştırılmalı” şeklinde yansımış olması. Müfettişlerin 11.04.2008 tarihinde yaptığı görüşmede, Erhan Tuncel’in, cinayetten önce Trabzon Emniyeti’ne suikast hazırlığı bağlamında Dink’in fotoğraflarını verdiğini, Yasin Hayal’in cinayeti işlettirmeyi planladığı Zeynel Abidin Yavuz ve cinayet sanığı Ogün Samast’ı da deşifre ettiğini söylediği kayda geçiyor. Öte yandan yine Tuncel’in, Dink cinayetini iki kez değil, ilki 2005 yılının ekim ayında olmak üzere en az üç kez ihbar ettiği belirtiliyor. Bu bilgilerin İstanbul Emniyeti’ne de iletildiği, “devamı gelecek” denen bilgilerin güncellenmediği, takibatının da yapılmadığı söz konusu raporlara yansımıştı. Jandarma’ya, cinayetten altı ay evvel Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürmek için –silah bulmak üzere- harekete geçtiği bilgisini veren Coşkun İğci’nin ihbarı da, ortaya “ihmal”in Jandarma yönünden boyutlarını ortaya koymuştu.

Hadi, buralarda Emniyet ile Jandarma arasındaki rekabet, koordinasyonsuzluk ve “iklimsel” ihmal vardı; peki “Hedef Şahıslar Programı” adı altında ülkede risk altındaki kişilere yönelik tüm istihbari bilgileri havuzunda toplayan ve buna göre risk altındaki kişileri koruma programına dahil etmekle görevli İstihbarat Daire Başkanlığı ne yapmıştı? Rapora göre, Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun bu sorusuna kurumdan gelen cevap şu olmuştu: “Yasin Hayal’in Hrant Dink’e yönelik bir eylem planladığı ihbarları Dink’in bu programa alınmasına yeterli bulunmamıştır.” Evet, Dink programa kayıtlı değildir, dolayısıyla korunmasına ve önleme çalışması yapılmasına da lüzum görülmemiştir.

Cinayetten hemen sonra bazı çevrelerin koruma talep etmemiş olmakla Dink’in kendisini cinayetten mesul tutmaya kalktığını hatırlayınca, müfettişlerin bu tespiti daha da anlamlı hale geliyor. Olan bitenden bihaber Hrant Dink korunma talep etmemekle neredeyse kendi kendini öldürtmekle itham edilirken, elinde en az üç ciddi istihbarat olan yetkililer Dink’i korumaya gerek görmemişti.

Ergenekon operasyonlarının son dalgasında Sivas’ta bir Ermeni vatandaşı öldürme planı yaparken yakalanan zanlıların Susurluk sanığı eski özel harekatçı İbrahim Şahin tarafından azmettirildiği iddiaları basına yansıdı. Öyle ki, dinlemeye takılan suikast planının deşifre olmasıyla hedef şahıs korumaya alınırken, yapılan son operasyonla da suikast hazırlığındaki şüpheliler tutuklandı. Bu Ermeni şahısla birlikte, İbrahim Şahin’in evinde ele geçen suikast listesindeki 12 kişinin de hayatı bu operasyonla kurtulmuş oldu.

Peki, 2007 Ocakı ile bugün arasında ne fark vardı? Emniyet güçleri çok daha imkânlı mı çalışmaktaydı? Yoksa tüm bu devlet organizasyonundan sorumlu akıl, başka türlü mü düşünmeye başlamıştı?

Evet, Ergenekon soruşturması Hrant öldürülmeden evvel başlasaydı, çok büyük ihtimalle bugün hayatta olacaktı. O halde o hep kendime sorduğum soruyu şimdi size de sorma zamanıdır: Tuncay Güney’in 2001 yılında Adil Saçan’a verdiği ve dün naklen yayınlanan ifadeleriyle deşifre olan Ergenekon ve bu ifadelere dayalı MİT’in 2003 yılında hem Başbakanlık’a, hem de Genelkurmay’a gönderdiği “çok gizli” ibareli Ergenekon şeması ve dosyası soruşturmaya dönüşmek için neden senelerce bekledi? Bu bir hazırlık-izleme-dinleme süreciyse, neden Sivas’ta olduğu gibi, bunca ihbara rağmen Hrant Dink korunmadı?

Hâsılı, umarız Ergenekon davasının ilerleyen süreçlerinde bu sorularımızın cevabını bulma imkânına da erişiriz. O güne ve Dink cinayetinin tüm safha ve yönleriyle ortaya çıkmasına değin, tüm faili meçhullerin akıbetini takip etmekle mükellefiz. O yüzden bu pazartesi Agos’un önünde toplanıyoruz.

19 Ocak saat 15’te. Hrant’ın düştüğü yerde...

15.01.2009 TARAF

SEÇENEKLER NASIL İKİYE İNER

Son yazımda Gazze konusunu işlerken şiddetin her türlüsünü, her durumda, yani haklılığın insan öldürmeye cevaz verdiği, hatta bu uygarlığın seküler ve seküler öncesi çağlarının değerleriyle de kutsandığı pozisyonlarda bile reddetmek gerektiği konusunda yazmıştım. Yazdım çünkü buna hem aklım, hem de tüm yüreğimle inanıyorum. Üstelik bunun, Kutupyıldızı gibi bize doğru yönü gösteren, lakin kendisine asla ulaşamayacağımız hayali bir hedef olduğunu düşünmeden, mümkün olduğuna yürekten inanarak yazdım. Bu argüman, hele hele dünyanın en kanlı yüzyılından çıkıp, dünyanın daha kanlı diğer bir diğer yüzyılınla girdiğimiz, Gazze’de bebeklerin, Irak’ta bir milyon insanın “barış ve demokrasiyi tesis etmek” iddiasıyla katledildiği bir ortamda çok da sağlam durmuyor, farkındayım. Ama tam da uygarlığımızın ikiyüzlülüğünün yattığı noktada durur bu algılama. “Doğru”yu yapmak ister gözükürsünüz. Bunun için önce doğrunun bulunacağı havuza bakarsınız. O havuzda sürüsüyle seçenek vardır. O havuza nasıl baktığınıza da, oradaki seçenekleri nasıl “iki”ye indireceğinize de, sonra da o “iki” seçenekten sizi “doğru”ya ulaştıracak kararı verme aşamasına hangi usullerle ulaşacağınıza da siz karar verirsiniz.

Hayat insanları ve toplumları çok güç durumlarda bırakır. Kurbanlarını en vahşi biçimde öldüren bir seri katilin idam edilip edilmeyeceğine, üç yaşındaki bir çocuğa tecavüz eden ve öldüren bir kişinin toplum vicdanında açtığı yaranın en adil biçimde nasıl kapatılacağına karar vermek zordur. Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atan ve binlerce kişinin ölmesine ve nesillerin sakat kalmasına yol açan ABD de, bu zor kararın verilmemesi halinde, devam edecek savaşta çok daha fazla insanın öleceğini, bu şekilde aslında daha az insan öldürerek daha fazla insanın ölmesinin önüne geçildiğini iddia etmişti. Hatta bu çok zor kararı alabilenlerin fedakâr erdemlilikleri de oldukça övülürdü. Diğer pek çok örnekte de toplumları için kendilerini feda eden, kan dökmek uğruna daha büyük felaketlerden kitleleri esirgeyen kişi ve tarihî olayların hikâyesi bizleri mest eder.

Ancak “an”ın üzerinden zamanlar ve zamanlar geçtikten ve bizler o “an”a daha soğukkanlılıkla bakma imkânına eriştikten sonra, su yüzüne çıkan “yeni” bilgilerin de yardımıyla anlarız ki, aslında başka seçenekler de pekâlâ mümkündür. Nitekim Başkan Roosevelt öldüğünde Manhattan Projesi’ni (atom bombası) kucağında bulan Truman’ın savaşın bitirilmesi için yapılan diplomatik görüşmelerin kapsamından, stratejik planlardan, savaş sonrasına dönük hesaplardan da haberi yoktur mesela. Çünkü kendisinin de günlüğünde yazdığı gibi, uluslararası ilişkilerle ilgili değildir o, Dış İlişkiler Komitesi’nin toplantılarına ve çalışmalarına katılmamış, hatta incelememiştir bile.

Truman seçenekleri ikiye indirmiş ve kararını vermiştir: Savaş bitirilmeli, 2323 cana mal olan Pearl Harbour’ın intikamı alınmalıdır. Atom bombası iki şehirde toplam 250 bin kişinin hayatına mal oldu. Altı milyonu Yahudi, yirmi milyonu ise SSCB vatandaşı olan toplam elli milyon insanın öldüğü bir savaş ortamında Truman’ın cebinde böyle çılgınca bir kararı almanın meşruiyetini sağlayan iktidar ve özgürlük kartları vardı çünkü.

Gazze’de savaş hâlâ devam ediyor ve ölenlerin sayısı her gün katlanıyor. Katlanan bir diğer şey de halkların birbirine olan nefreti. Dünyada Yahudi düşmanlığı ABD’ye duyulan nefretten aldığı ivme ile tavan yapmış vaziyette. Ben, bir insandan ırkı yüzünden nefret eden, onun mahvını dileyen bir kişinin, Filistin’de ölenler için duyduğu üzüntüsünün samimiyetine de inanmam. Sevgi, merhamet ve barış, nefretle dolu bir yüreğin mukimi olmamıştır hiçbir zaman. Filistin’de birbirini öldüren iki halkın şiddete taparları da bilmeli ki, ne nefsi müdafaa, ne de var olma hakkı, savaşmanın son seçenek olduğu yalanını örtemez. Birbirimizi öldürmeme seçeneğine her zaman sahibiz. Ama öldürüyoruz. O zaman katilleriz. Özgürlük savaşçısı veya barış elçileri değil.

Ben kendimi, seçeneklerimi ikiye indirirken hep ahlaksızlık yaparken yakalıyorum. Kendi bencilliğim ve arzularımın önceden belirlediği sonuçları öngörüp, sonra onları unutkanlık kuyusuna yuvarlayıp, karar verme anında onların sözde iradem dışında beni yönetmesine izin veriyorum. Bu bana özel olarak açılmış bir bilgi değil. Hepiniz de kendinizden bunu biliyorsunuz.

O yüzden bizler de mesulüz, bizler de katilleriz diyorum. Seçeneklerimizi indirirkenki ahlaksızlığımız, içimizde, şiddeti o veya bu nedenle bir yöntem olarak benimsediğimiz için...

12.02.2009 TARAF

ALNIMIZDAKİ GAZZE NIŞANI

Gazze için daha ne yazılabilir bilmiyorum. Orada hem öldürülen, hem de öldürenin yerine kolaylıkla koyabilirim kendimi çünkü. Hissettiğim insan uygarlığına karşı duyduğum Sartre’vari bir bulantı sadece. Kendimin de içinde olduğu bir uygarlığa karşı duyduğum tiksinti, her gün gazetede Gazze’den gelen fotoğrafların hangisini kullanacağımıza karar vermeye çalıştığımız anda kendime yöneliyor ve her şeyimle “kapanmak” istiyorum. Düğmemi kapatmak ve beni kozasında büyüten bu uygarlıkla tüm ilişkimi kesmek istiyorum. Mümkün mü? Değil? Bu hisler nasıl hisler? Tabii ki bencilce. İsyanının, haksızlığa tepkisinin merkezine yine kendini koyan o y(c)üce insan! O benim, o sizsiniz. Gazze’de ölen ve öldürenin ben ve siz olduğumuz gibi...

Hepimiz katil ve kurbanlarız aslında.

Cellât ve kurban olmanın uğursuz zincirinin geçmişten geleceğe doğru nasıl yol aldığına bir baksanıza. O zincir önünde sonunda bir yerinden sizi de yakalıyor. Yakalamakla kalmıyor, kendine, kendi var oluşuna katıyor. Kabil kardeşi Habil’i haset yüzünden öldürdüğünde Allah onun alnına bir Kabil nişanı koymuştu. Öyle ki o nişanı gören ona ilişmesin. Kabil korkuyordu çünkü. Önce Allah’ın, sonra da öç almak isteyen başkalarının canını alacağından korkuyordu. Hiç böyle düşünmemiştim. Allah kendi yarattığı nesli korumak için mi koymuştu o nişanı, yoksa Kabil’i çok sevdiğinden mi? Şimdi düşünüyorum da, belki de öç zincirini ta baştan kırmak için yapmıştı bunu. Kabil’den ziyade, ondan öç almaya niyetli ruhları lanet altında yaşamaktan esirgemek için.

Aynaya dikkatlice bakarsanız, alnınızdaki o Kabil nişanını siz de göreceksiniz.

Çünkü insanoğlu hiçbir şeye sahip çıkmadı, öç “hakkı”na sahip çıktığı kadar. Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “Ölenlerin ahı yerde kalmayacak” oldu hep. Keşke kendimizi temize çıkarmak için bu kadar hevesli olmasaydık. Keşke kurbanlarla empati geliştirirken başka kurbanların ortaya çıkmasına yol açan düşünce yapımızı gaddarca eleştirebilseydik. Baksanıza, dünyanın en çok mağdur edilmiş bir halkı, dünyanın en çok mağdur edilmiş başka bir halkıyla yıllardır savaşıyor. İnsafsızca öldürülen altı milyon Yahudi’nin kanı pahasına kurulmuş İsrail devleti, binlerce yıllık komşusuna yok oluşu, yıkılışı reva görüyor.

***

Köşe yazılarına, politikacıların açıklamalarına bakıyorum bir de. Bir kısmı çok üzgün, bir kısmı çok öfkeli, bir kısmı ise her şeye rağmen oldukça nazik; dengeli bir dil kullanmaya özen gösteriyorlar. Bir de Erdoğan var. Ve onun sert açıklamalarını fazlaca kişisel ve duygusal bulanlar var sonra. Onlara göre böyle açıklamalar Türkiye’nin yüksek menfaatlerini tehlikeye sokuyor. Türkiye’nin Gazze katliamı konusundaki “nitelikli figüran” rolünü bile fazlaca tedbirsiz bulanların başında Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi geliyor. Gazze konusunda İsrail’e bu kadar yüklenen Türkiye’nin, yarın Ermeni soykırımı tasarısı Kongre’ye geldiğinde hangi yüzle Yahudi lobisinden yardım isteyeceğini soruyor. PKK konusunda İsrail’le yapılan işbirliğini unutmakla suçluyor. Tanrı-yazar Ertuğrul Özkök ise yine en “steril” pozisyonu çoktan almış vaziyette. Erdoğan’ın “Biz dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan, bu topraklarda misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz” feci lafına, “Yapılan iyiliğin diyeti istenmez” diyerek cevap verirken uzun uzun, o sihirli sözcüğü son cümlede fışkırtıveriyor: “İnşallah ileride bunun diyeti Türkiye’ye ödetilmez.”

Doğru, Erdoğan çoğu zamanki gibi çiğ, katır kutur. Avrupa’da çoktan Yahudilere saldırıların başladığını, Türkiye’deki Yahudi vatandaşların da çok tedirgin olduğunu düşünmekten uzak. Diğer yanda Vakit gazetesi “Terörist Yahudi yine bebek vurdu” sürmanşeti ile İsrail devletinin savaş tercihinin bütün rizikolarını ülkede yaşayan her bir Yahudi’nin sırtına bir hançer gibi saplıyor. Sözde zulme isyan eden bu zehirli zihniyet, masum insanları hedef göstermekten zerre beis görmüyor. İşte adalet arayanların gerçek ve çirkin yüzü!

***

Ve doğru, öldürmenin hiçbir meşruiyeti olamaz. Zalim zaten vuruyor. Ama dünyadaki kanı sürekli dökülen mazlum halkların, bu böyle olduğu için kan dökmeye hakları olamaz. Neden olamaz? Çünkü bu bir çözüm değil. Tarihte kan dökerek kan dökmenin durdurulduğu hiçbir örnek yok. Kurbanlarla empati kurmadan önce, katillerle “empati” kurmak, yani bizlerin de yaptığımız ve yapmadıklarımızla katillerin önünü açtığımızı, aslında “katiller” olduğumuzu anlamamız lazım.

Hem öldüren, hem de kurbanız çünkü. Rollerimiz her an değişiyor.

Bu uygarlığın bana vermiş olduğu öç alma hakkını reddediyorum. Haklı olsam bile hakkımın göz göre göre yenmesini, öldürmek yerine ise ölmeyi tercih ediyorum. Bu uğursuz zincirin kırılması adına, çocuğumu öldürenin çocuğunun yaşamasını istiyorum. Ekmeğimi çalanın karnı hep doysun istiyorum.

İnsan uygarlığına ve kendime karşı duyduğum tiksinti ile baş edebileceğim tek yol bu. İçimdeki katil ve zorbayla yüzleşmek ve bağış dilemek.

Öldürdüğümüz tüm çocuklardan...

08.01.2009 TARAF

YENİ YIL VE ÖZKÖK'E ÖZÜR YAZISI

Yılın son yazısı ister istemez yazana mesuliyet yüklüyor. Zaman sayaçlarının zilini çaldığı, bir evvelki “es”ten beridir biriken vicdan muhasebelerini yeniden hesaba getirme vaktinin geldiği böyle günlerde yazı yazmanın baştan çıkarıcılığını küçük görmeyin. Oysa bu köşenin bekçisi “özel günler”le sorunu olan bir yazar. Bizde, her yılbaşı, her Noel, her yortu veya her bayram, hatta kendini fark ettirmeden her hafta yanı başımızda bitiveren şu pazar günleri, öyle böyle değil, esaslı gerilim günleriydi. Mutlaka canımızı sıkacak, bizi kederlendirecek bir şeyler –kavga, dargınlık vs.- olurdu. Bu günler yaklaşırken hepimiz gerilir, bu gerilim evdeki elektriği iyiden iyiye yükseltir, o “büyük” gün geldiğinde de, ya babam, ya da annem o büyük kavganın, bazen ise daha da kötüsü, o delici, yakıcı sessizliğin fitilini ateşlerlerdi. Bunun üzerinde de düşünmedim değil. Buldum tabii nedenini, yıllar sonra. Böyle günlerde babam ve annem geriliyor, panikliyor, öfkeleniyorlardı; çünkü...

Çünkü ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bir aileleri olmamıştı. Vazife, mesuliyet ve zorunluluklar onları maskelemekten, –bu özel günler sayesinde- bir anlığına vazgeçtiğinde ne yapacaklarını gerçekten bilmiyorlardı. Bu bilmezlik onları öfkelendiriyordu. Baba kokusunun bir çocuğa verdiği güveni, bir anne dokunuşunun tüm korkuları dağıtan o esenliğini hiç hissetmemişlerdi. Alamadıklarını verme zamanı geldiğinde, şaşırmalarının nedeni buydu. Bir de, asla kabul edemeyecekleri o diğer şey: Öfke... Kendilerinden esirgenen şeylerin, kendi çocuklarına kendileri tarafından verilebileceği ihtimaline duyulan öfke... Ve en nihayetinde de suçluluk hissi. Sevgisiz büyüyen çocukların hayat boyu en yakın arkadaşı olacak o zehirli dost...

Maalesef bu yazdıklarımı pek çoğunuz çok yakından hissediyorsunuz. Çünkü bu ülke, her şeyden evvel bir öksüzler, bir yetimler ve tehcirler ülkesi. Eğer siz değilseniz bile, anne ve babanız, onlar değilse, onların anne ve babaları böyle bu ülkede. Hikâyesi buradan gelen bir ailenin, çekilen acı ve sıkıntıları aile hafızası ve psikolojisinden atması en az birkaç nesil sürüyor. O da eğer kendi üzerinde düşünmeye ve o uğursuz zincirin bir halkası olmaktan imtina etmeye niyetiniz varsa.

***

Klavyenin başına aslında Ertuğrul Özkök’ün 30 aralıktaki “Marjinal gazete, marjinal devlet” yazısı hakkında bir şeyler çiziktirmek için geçmiştim. Özkök, Gazze saldırıları üzerine ayın 29’unda attığımız “Rab’bin sana bunu emretmiş olamaz” manşeti ile Vakit’in aynı günkü “İsrail’i kahret ya Rabbi” manşetini aynı torbaya atıvermiş, herhalde iki manşetin tek ortak kelimesi olan ‘Rab’den yola çıkarak bizi din ve gazete işlerini birbirine karıştıran, taassuba, şiddete yatkın, marjinal ve ırkçı gazeteler grubuna sokmuştu.

Ancak, sabah erken klavye başına geçtiğimde, belki konuya devam eder diye yeni (dünkü) yazısını da okuyayım dedim. Taraf’la ilgili yazısı, bizim yazı işlerinde mizah konusu olmuştu. Hürriyet okurunun iki manşet arasındaki ciddi farkı göreceğinden de zaten emindik. Ancak iddia da vahimdi, ciddiye almak gerekirdi. Özkök yine her zaman yaptığını yapıyor, “düzen ve iktidar tapınmacılığı”nı “kitle gazetesi olma sorumluluğu” olarak yutturmaya çalışıyordu. “İsrail’i savunan tek bir yazı yok” diyordu mesela; böylelikle diğer gazetelerin ilk fırsatta nasıl Yahudi düşmanlığı yaptığını, okurun bilinç dışına adını vermeden sızdırıyordu. Halbuki “kitle gazetelerinin” çoğunda, –aynı gün bizim gazetede de- olayın çok yönlü analizlerini bulmak pekala mümkündü. Ama bunun ne önemi vardı ki!

Lakin bu makaleden ziyade, dünkü “Dj arkadaşlar lütfen” başlıklı yazısı beni çok daha sarstı. Samimiyet maskesi takmış imtiyazlı sınıf feylesofluğuyla eşi Tansu Hanım’ın “İnsanların işini kaybettiği, kaybetmeyenlerin de her gün kaybedecekmiş kâbusunu yaşadığı günlerde ben evimi ışıklandıramam” itirazı üzerine yeni yılda malikânesinin ışıklarını yakamadığından şikâyet ediyor, çocukluğunun, olgunluk dönemlerinin mutlu aile tablosunu gözümüzün içine sokarak tanrıyazarın “insan” doğasını bize sunuyordu. Böyle alçakgönüllü bir insanı kim sevmezdi ki! Her durumda en iyisini düşünen, umut gerektiğinde umut, ama’lar gerektiğinde empati kutusunu tereddütsüz açan, insanla insan, tanrılarla da tanrı olan bir teslis varken karşımızda, biz kifayetsiz ve kötü niyetli yarıinsanların ne hükmü olabilirdi?

“Bu yıl aralık ayı karanlık geçti benim için” diyor evini ışıklandıramayan ışıklar ve kitle yönetmeni; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin medar-ı iftiharı Hürriyet gazetesinin genel yayın müdürü Özkök...

Verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz senden.


01.01.2009 TARAF

BEN DE ÖZÜR DİLERİM

Gündem Ermenilerden özür dileme konusuyla çalkalanıyor. Herhalde bunu normal karşılamak gerekiyor. Öyle ya, içinde Ermeni’nin geçtiği her cümle veya Ermeni sözcüğünün sadece kendisi bile dikkatin o yöne çevrilmesi için yeterli bu ülkede. Söz konusu metin de içinde özür, duyarsızlık, inkâr, vicdan, adaletsizlik gibi pek çok yüklü kelime ihtiva ettiğinden taraflı tarafsız pek çoklarının bir süre için duralamalarına yol açtı. Böyle bir girişime kategorik olarak karşı duran kesimler dışında, –ki onlar da zaten hemen karşı bildiriler yayımlamaya başladılar-, bu tereddüt durumu oldukça anlaşılır. Öyle ya, zaten özür dileme olgunluğu ve bilincinde olan bir kişi, neden kendisini 1915’in müsebbipleri ile bağlantılı hissetsin, o korkunç eylemleri hiç onaylamamış, bundan acı duymuş bir kişi neden özür dileme gereği duysun ki!

Ben de bir Ermeni olarak ASALA cinayetlerinden dolayı kendimi hiç suçlu ve sorumlu hissetmedim. 1915’ten sonra Rus ordusuyla gelip doğuda Müslümanları öldüren katillerle de bir empati geliştirecek halim yok. Bilakis, her iki dönemde katledilen tüm insanlar adına, en az 1915’te öldürülen Ermeniler için duyduğum acı kadar keder ve üzüntü var içimde. Böyle bir dünyada yaşadığım için çok kederliyim. Hepsi için, Habil’den beri öldürülen her bir can için çok üzgünüm. Hani bir faydası olacaksa, “Önce Ermeniler özür dilesin” diyenler var ya, eğer samimiyseler, hiç gocunmadan da özür dilerim; özür dilerim.

Söz konusu kampanyayı başlatanların büyük kısmı yakın dostlarım. Bu konuya emek harcayan, risk alan, böyle bir tabuyu tartışmaya açma yürekliliğini gösteren kişiler. Sanırım Ermenilerden özür dileyecek, İttihatçılarla gönül bağı hissedebilecek son kişiler yine onlar. Bildiriye imza atanların da –şu an itibarıyla 11 bin kişi civarında- herhalde tamamı böyle hisseden kişilerden oluşacak. Bu, hepimizin içinde yer aldığı o en büyük aile olan insanlığa karşı işlenmiş tüm suçlara karşı takınılan ahlaki ve vicdani bir duruştur.

Öyle ki, bu ülkede bir daha kardeş kardeşe düşmesin, ülke bir daha o karanlık günleri yaşamasın.

Yoksa, değil böyle bir özür kampanyası, Türkiye bu konuda tam ve eksiksiz bir yüzleşme yaşasa dahi Ermenilerin 1915’te yaşadıkları yıkımı telafi etmek mümkün değil. Önemli olan, bu zihniyetin Türkiye’de bir daha böyle bir çılgınlığa kalkışmasını önleyecek bir aydınlanmayı sağlamaktır. Bu yüzleşme Türkiye’de maalesef yaşanmadı. Beni en çok tedirgin eden de bu. Biz 1915 ile hakkıyla yüzleşebilseydik, o zihniyeti yargılayıp içimizden bu illeti söküp atabilseydik, bugün çok daha demokratik, çok daha müreffeh ve güvenli bir ülkede yaşıyor olacaktık. Belki kısa cumhuriyet tarihimizde yaşanan pek çok katliam, kırım, darbe, gelir adaletsizliği, cinsiyetçilik, töre cinayetleri, Ergenekon yapılanmaları yaşanmayacaktı. Kişisel olarak beni yıkan bir acı olarak da, yüzde yüz eminim ki sevgili Hrant da bugün hayatta olacaktı. ***

Hâsılı, bu imza kampanyası benim de dillendirebileceğim itirazlarıma karşın, demokratik olgunluğumuzu geliştirme yönünde sembolik ama ciddi bir işlev yükleniyor. Sorunun varlığını kabullenme yönünde, görüşümüz ne olursa olsun hepimiz için faydalı bir etkiye sahip. Bunları konuşuyoruz ve dünya yıkılmıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül de konu hakkında oldukça sağduyulu görüşler ifade etti. Kampanyayı düzenleyenlerin ve buna karşı çıkanların düşünce özgürlüklerini kullandıklarını, bunun komşu Ermenistan’la yaşanan son açılıma da faydalı olduğunu ima etti. Doğrusu da budur. Ermeni konusunda Türkiye’nin bildik içe kapanmacı, hırçın ve savunmacı politikasını sürdürmesini isteyenler hem Ermenistan’la gelişen ilişkileri, hem de böylesi sivil inisiyatifleri “davayı satmak” olarak yorumluyor, bunun Türkiye’nin soykırım iddiası konusunda elini zayıflattığını iddia ediyorlar. Oysa bu açık bir yanılgıdan ibaret. Bilakis, Obama döneminde –eğer tüm dert soykırımın ABD tarafından kabul veya reddedilmesi ise- bu tür açılımlar Türkiye’nin prestijini yükseltecek bir kalite farkını içeriyor.

Ama tabii bir de Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları var. Erdoğan şöyle demiş: “Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok...”

Lakin bu heyecanlı açıklamanın şöyle bir problemi var. Bir yandan 1915 siyasilerin değil, tarihçilerin işi diyecek ve Ermenistan’a gerçeklerin ortaya çıkması için ortak tarih komisyonu kurmayı önereceksiniz, diğer yandan da böyle bir sorunumuz yok diyerek kişisel kanaatinizle tarih yazacaksınız. Konu sizin için tartışmalı olabilir, o zaman tutarlılık adına kendi kanaatinizi de arkadaş sohbetlerinize saklamanız gerekir.

Hem kim sizden özür dilemenizi istedi ki?

18.12.2008 TARAF

Followers