Saturday, January 17, 2009

ALNIMIZDAKİ GAZZE NIŞANI

Gazze için daha ne yazılabilir bilmiyorum. Orada hem öldürülen, hem de öldürenin yerine kolaylıkla koyabilirim kendimi çünkü. Hissettiğim insan uygarlığına karşı duyduğum Sartre’vari bir bulantı sadece. Kendimin de içinde olduğu bir uygarlığa karşı duyduğum tiksinti, her gün gazetede Gazze’den gelen fotoğrafların hangisini kullanacağımıza karar vermeye çalıştığımız anda kendime yöneliyor ve her şeyimle “kapanmak” istiyorum. Düğmemi kapatmak ve beni kozasında büyüten bu uygarlıkla tüm ilişkimi kesmek istiyorum. Mümkün mü? Değil? Bu hisler nasıl hisler? Tabii ki bencilce. İsyanının, haksızlığa tepkisinin merkezine yine kendini koyan o y(c)üce insan! O benim, o sizsiniz. Gazze’de ölen ve öldürenin ben ve siz olduğumuz gibi...

Hepimiz katil ve kurbanlarız aslında.

Cellât ve kurban olmanın uğursuz zincirinin geçmişten geleceğe doğru nasıl yol aldığına bir baksanıza. O zincir önünde sonunda bir yerinden sizi de yakalıyor. Yakalamakla kalmıyor, kendine, kendi var oluşuna katıyor. Kabil kardeşi Habil’i haset yüzünden öldürdüğünde Allah onun alnına bir Kabil nişanı koymuştu. Öyle ki o nişanı gören ona ilişmesin. Kabil korkuyordu çünkü. Önce Allah’ın, sonra da öç almak isteyen başkalarının canını alacağından korkuyordu. Hiç böyle düşünmemiştim. Allah kendi yarattığı nesli korumak için mi koymuştu o nişanı, yoksa Kabil’i çok sevdiğinden mi? Şimdi düşünüyorum da, belki de öç zincirini ta baştan kırmak için yapmıştı bunu. Kabil’den ziyade, ondan öç almaya niyetli ruhları lanet altında yaşamaktan esirgemek için.

Aynaya dikkatlice bakarsanız, alnınızdaki o Kabil nişanını siz de göreceksiniz.

Çünkü insanoğlu hiçbir şeye sahip çıkmadı, öç “hakkı”na sahip çıktığı kadar. Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “Ölenlerin ahı yerde kalmayacak” oldu hep. Keşke kendimizi temize çıkarmak için bu kadar hevesli olmasaydık. Keşke kurbanlarla empati geliştirirken başka kurbanların ortaya çıkmasına yol açan düşünce yapımızı gaddarca eleştirebilseydik. Baksanıza, dünyanın en çok mağdur edilmiş bir halkı, dünyanın en çok mağdur edilmiş başka bir halkıyla yıllardır savaşıyor. İnsafsızca öldürülen altı milyon Yahudi’nin kanı pahasına kurulmuş İsrail devleti, binlerce yıllık komşusuna yok oluşu, yıkılışı reva görüyor.

***

Köşe yazılarına, politikacıların açıklamalarına bakıyorum bir de. Bir kısmı çok üzgün, bir kısmı çok öfkeli, bir kısmı ise her şeye rağmen oldukça nazik; dengeli bir dil kullanmaya özen gösteriyorlar. Bir de Erdoğan var. Ve onun sert açıklamalarını fazlaca kişisel ve duygusal bulanlar var sonra. Onlara göre böyle açıklamalar Türkiye’nin yüksek menfaatlerini tehlikeye sokuyor. Türkiye’nin Gazze katliamı konusundaki “nitelikli figüran” rolünü bile fazlaca tedbirsiz bulanların başında Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi geliyor. Gazze konusunda İsrail’e bu kadar yüklenen Türkiye’nin, yarın Ermeni soykırımı tasarısı Kongre’ye geldiğinde hangi yüzle Yahudi lobisinden yardım isteyeceğini soruyor. PKK konusunda İsrail’le yapılan işbirliğini unutmakla suçluyor. Tanrı-yazar Ertuğrul Özkök ise yine en “steril” pozisyonu çoktan almış vaziyette. Erdoğan’ın “Biz dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan, bu topraklarda misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz” feci lafına, “Yapılan iyiliğin diyeti istenmez” diyerek cevap verirken uzun uzun, o sihirli sözcüğü son cümlede fışkırtıveriyor: “İnşallah ileride bunun diyeti Türkiye’ye ödetilmez.”

Doğru, Erdoğan çoğu zamanki gibi çiğ, katır kutur. Avrupa’da çoktan Yahudilere saldırıların başladığını, Türkiye’deki Yahudi vatandaşların da çok tedirgin olduğunu düşünmekten uzak. Diğer yanda Vakit gazetesi “Terörist Yahudi yine bebek vurdu” sürmanşeti ile İsrail devletinin savaş tercihinin bütün rizikolarını ülkede yaşayan her bir Yahudi’nin sırtına bir hançer gibi saplıyor. Sözde zulme isyan eden bu zehirli zihniyet, masum insanları hedef göstermekten zerre beis görmüyor. İşte adalet arayanların gerçek ve çirkin yüzü!

***

Ve doğru, öldürmenin hiçbir meşruiyeti olamaz. Zalim zaten vuruyor. Ama dünyadaki kanı sürekli dökülen mazlum halkların, bu böyle olduğu için kan dökmeye hakları olamaz. Neden olamaz? Çünkü bu bir çözüm değil. Tarihte kan dökerek kan dökmenin durdurulduğu hiçbir örnek yok. Kurbanlarla empati kurmadan önce, katillerle “empati” kurmak, yani bizlerin de yaptığımız ve yapmadıklarımızla katillerin önünü açtığımızı, aslında “katiller” olduğumuzu anlamamız lazım.

Hem öldüren, hem de kurbanız çünkü. Rollerimiz her an değişiyor.

Bu uygarlığın bana vermiş olduğu öç alma hakkını reddediyorum. Haklı olsam bile hakkımın göz göre göre yenmesini, öldürmek yerine ise ölmeyi tercih ediyorum. Bu uğursuz zincirin kırılması adına, çocuğumu öldürenin çocuğunun yaşamasını istiyorum. Ekmeğimi çalanın karnı hep doysun istiyorum.

İnsan uygarlığına ve kendime karşı duyduğum tiksinti ile baş edebileceğim tek yol bu. İçimdeki katil ve zorbayla yüzleşmek ve bağış dilemek.

Öldürdüğümüz tüm çocuklardan...

08.01.2009 TARAF

No comments:

Followers