Saturday, January 17, 2009

YENİ YIL VE ÖZKÖK'E ÖZÜR YAZISI

Yılın son yazısı ister istemez yazana mesuliyet yüklüyor. Zaman sayaçlarının zilini çaldığı, bir evvelki “es”ten beridir biriken vicdan muhasebelerini yeniden hesaba getirme vaktinin geldiği böyle günlerde yazı yazmanın baştan çıkarıcılığını küçük görmeyin. Oysa bu köşenin bekçisi “özel günler”le sorunu olan bir yazar. Bizde, her yılbaşı, her Noel, her yortu veya her bayram, hatta kendini fark ettirmeden her hafta yanı başımızda bitiveren şu pazar günleri, öyle böyle değil, esaslı gerilim günleriydi. Mutlaka canımızı sıkacak, bizi kederlendirecek bir şeyler –kavga, dargınlık vs.- olurdu. Bu günler yaklaşırken hepimiz gerilir, bu gerilim evdeki elektriği iyiden iyiye yükseltir, o “büyük” gün geldiğinde de, ya babam, ya da annem o büyük kavganın, bazen ise daha da kötüsü, o delici, yakıcı sessizliğin fitilini ateşlerlerdi. Bunun üzerinde de düşünmedim değil. Buldum tabii nedenini, yıllar sonra. Böyle günlerde babam ve annem geriliyor, panikliyor, öfkeleniyorlardı; çünkü...

Çünkü ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bir aileleri olmamıştı. Vazife, mesuliyet ve zorunluluklar onları maskelemekten, –bu özel günler sayesinde- bir anlığına vazgeçtiğinde ne yapacaklarını gerçekten bilmiyorlardı. Bu bilmezlik onları öfkelendiriyordu. Baba kokusunun bir çocuğa verdiği güveni, bir anne dokunuşunun tüm korkuları dağıtan o esenliğini hiç hissetmemişlerdi. Alamadıklarını verme zamanı geldiğinde, şaşırmalarının nedeni buydu. Bir de, asla kabul edemeyecekleri o diğer şey: Öfke... Kendilerinden esirgenen şeylerin, kendi çocuklarına kendileri tarafından verilebileceği ihtimaline duyulan öfke... Ve en nihayetinde de suçluluk hissi. Sevgisiz büyüyen çocukların hayat boyu en yakın arkadaşı olacak o zehirli dost...

Maalesef bu yazdıklarımı pek çoğunuz çok yakından hissediyorsunuz. Çünkü bu ülke, her şeyden evvel bir öksüzler, bir yetimler ve tehcirler ülkesi. Eğer siz değilseniz bile, anne ve babanız, onlar değilse, onların anne ve babaları böyle bu ülkede. Hikâyesi buradan gelen bir ailenin, çekilen acı ve sıkıntıları aile hafızası ve psikolojisinden atması en az birkaç nesil sürüyor. O da eğer kendi üzerinde düşünmeye ve o uğursuz zincirin bir halkası olmaktan imtina etmeye niyetiniz varsa.

***

Klavyenin başına aslında Ertuğrul Özkök’ün 30 aralıktaki “Marjinal gazete, marjinal devlet” yazısı hakkında bir şeyler çiziktirmek için geçmiştim. Özkök, Gazze saldırıları üzerine ayın 29’unda attığımız “Rab’bin sana bunu emretmiş olamaz” manşeti ile Vakit’in aynı günkü “İsrail’i kahret ya Rabbi” manşetini aynı torbaya atıvermiş, herhalde iki manşetin tek ortak kelimesi olan ‘Rab’den yola çıkarak bizi din ve gazete işlerini birbirine karıştıran, taassuba, şiddete yatkın, marjinal ve ırkçı gazeteler grubuna sokmuştu.

Ancak, sabah erken klavye başına geçtiğimde, belki konuya devam eder diye yeni (dünkü) yazısını da okuyayım dedim. Taraf’la ilgili yazısı, bizim yazı işlerinde mizah konusu olmuştu. Hürriyet okurunun iki manşet arasındaki ciddi farkı göreceğinden de zaten emindik. Ancak iddia da vahimdi, ciddiye almak gerekirdi. Özkök yine her zaman yaptığını yapıyor, “düzen ve iktidar tapınmacılığı”nı “kitle gazetesi olma sorumluluğu” olarak yutturmaya çalışıyordu. “İsrail’i savunan tek bir yazı yok” diyordu mesela; böylelikle diğer gazetelerin ilk fırsatta nasıl Yahudi düşmanlığı yaptığını, okurun bilinç dışına adını vermeden sızdırıyordu. Halbuki “kitle gazetelerinin” çoğunda, –aynı gün bizim gazetede de- olayın çok yönlü analizlerini bulmak pekala mümkündü. Ama bunun ne önemi vardı ki!

Lakin bu makaleden ziyade, dünkü “Dj arkadaşlar lütfen” başlıklı yazısı beni çok daha sarstı. Samimiyet maskesi takmış imtiyazlı sınıf feylesofluğuyla eşi Tansu Hanım’ın “İnsanların işini kaybettiği, kaybetmeyenlerin de her gün kaybedecekmiş kâbusunu yaşadığı günlerde ben evimi ışıklandıramam” itirazı üzerine yeni yılda malikânesinin ışıklarını yakamadığından şikâyet ediyor, çocukluğunun, olgunluk dönemlerinin mutlu aile tablosunu gözümüzün içine sokarak tanrıyazarın “insan” doğasını bize sunuyordu. Böyle alçakgönüllü bir insanı kim sevmezdi ki! Her durumda en iyisini düşünen, umut gerektiğinde umut, ama’lar gerektiğinde empati kutusunu tereddütsüz açan, insanla insan, tanrılarla da tanrı olan bir teslis varken karşımızda, biz kifayetsiz ve kötü niyetli yarıinsanların ne hükmü olabilirdi?

“Bu yıl aralık ayı karanlık geçti benim için” diyor evini ışıklandıramayan ışıklar ve kitle yönetmeni; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin medar-ı iftiharı Hürriyet gazetesinin genel yayın müdürü Özkök...

Verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz senden.


01.01.2009 TARAF

No comments:

Followers