Tuesday, April 21, 2009

Tahakkümle barış olur mu?

DTP’ye yönelik operasyonlar başladığında ve iki genel başkan yardımcısı dahil çok sayıda partili tutuklandığında aklıma hemen 1993’teki 33 teskereci askerin katledilmesi ve 1996’daki 11 köylünün öldürüldüğü Güçlükonak katliamı geldi. Her ikisi de PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiği bir döneme denk gelmiş ve barış umutlarının tükenmesine yol açmıştı. Her iki olaydan sonra bölgede şiddet yeniden tırmanışa geçti ve sayısız ocağa ateş düştü. Nitekim bu sefer de, Erbil’de PKK’nın silah bırakması için çağrı yapılmasının da ihtimaller dahilinde olduğu Kürt Konferansı öncesi ve PKK’nın 1 hazirana kadar ateşkes ilan ettiği bir esnada söz konusu operasyonlar başladı. DTP’nin seçimlerde gösterdiği başarı, kafasının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan kapatma davasının gölgesinde bu partiye hem moral olmuş, hem de aslında barış için önemli bir fırsat sunmuştu. PKK ile masaya oturma fikri ile sorunu olan “devlet”in, Kürtleri nesne olarak görmekten vazgeçip, sürecin başat öznesi olarak, DTP ile siyaset zemininde sorunu çözebilmesinin imkânı doğmuştu. Tabii bunu “imkân” ve “fırsat” olarak görenler de bizleriz. Belli ki, Türkiye’deki “Devlet koalisyonu”, yani kırmızıçizgilerin belirleyicisi sivil-askerî bürokrasi ile AKP hükümetinin oluşturduğu akıl aynı fikirde değildi ki, operasyonlar geldi. Zaten seçimlerden hemen sonra “Devlet koalisyonu”nun bağlantı noktası ve bir bileni Cemil Çiçek, DTP’nin Ermenistan sınırına dayandığını söyleyerek durumun söz konusu koalisyonca nasıl algılandığını ortaya koydu. Bu, demokratik kuralların normal işlediği bir ülkede acil istifa nedeniydi. Başbakan Erdoğan ise Britanya yolunda vicdanının sesini dinleyerek “Olmaz öyle şey” diye tepki gösterdi önce. Derken Genelkurmay’ın haftalık basını bilgilendirme toplantısında Tuğgeneral Metin Gürak’ın ağzından Çiçek’e destek geldi. Gürak “Seçimler hakkında bir yorum yapmamız mümkün değildir” dedikten hemen sonra “Ama bu, seçimler üzerinde düşünmemize engel değildir” diyerek askerin yorumunu ortaya koydu. Başbakan Erdoğan’ın bence son DTP-PKK operasyonlarıyla çok yakından ilgili olduğunu tahmin ettiğim açıklaması ise kareyi tamamladı. Kendisine Genelkurmay’ın seçimler hakkındaki “yorumu” soruldu. O da ne ilginçtir ki aynı Gürak gibi, önce “Bunu değerlendirme yetkisi bende değil” dedi, lakin hemen sonra Çiçek ve Gürak’ın sözlerini tamamlayan görüşlerini ifade etti: “Hangi şartlarda nasıl bir seçim yaşadığımızı açıkladık. Yani tehditlerle bir seçim yarışı orada yaşanmıştır. Vatandaşlar evlerinin altından atılmış mektuplarla ciddi tehditler almıştır. Yani buna demokratik ortamdır diyemem. Sıkıntılı bir ortamda ne yazık ki Güneydoğuda bir seçim yaşanmıştır.” Şimdi deniyor ki, operasyon en az iki senedir planlanıyormuş. Operasyon başladığında bu sözü televizyonlarda ve ajanslarda o kadar çok işittim ve okudum ki, “artık yeter” diyesim geldi. DTP’nin PKK ile olan ilişkileri bizim gibi on yıllarca bu meselenin gündemde olduğu bir ülkede son üç yıldır araştırılıyorsa, kim inansın buna? Bu operasyon tam da barış sürecinin hiç olmadığı kadar olgunlaştığı bir döneme denk geliyorsa, burada şüphelenmemek, ya da yürütülen “Barış” sürecinin “doğası” hakkında bir sorgulamaya gitmemek mümkün mü? Nitekim tam da operasyonların başladığı ve son sürat ilerlediği esnada, Kürt asıllı Irak Devlet Başkanı Talabani şöyle bir açıklama yaptı: “Irak anayasasına göre ülke sınırları içinde silahlı mücadelelere izin vermemiz mümkün değil. PKK silahlı mücadeleye devam etmek istiyorsa, bunu kendi ülkesinin topraklarında sürdürmeli, bizi karıştırmamalı. Lakin bizim PKK ile savaşmak gibi bir politikamız da olamaz.” Bu ne anlama geliyor? Bu aslında son operasyonların Irak yönetimi tarafından da rahatsızlıkla karşılandığının bir işareti. Türkiye’nin, DTP ve PKK’yı, ABD, AB ve askerden aldığı destekle es geçerek, pragmatizme ve tahakküme dayalı bir “barış” planı uygulamak istediğinin de deşifresi. Türkiye’nin PKK ile masaya oturması kolay değil. Zaten tam da bu yüzden DTP gibi Meclis’te gurubu bulunan ve Kürtleri temsil etmeye nispeten ehil bir siyasi partinin desteklenmesi zorunlu hale geliyor. DTP ve PKK ilişkisi, PKK’nın bölge halkı üzerindeki tesiri bilinmeyen bir olgu değil. Bu olgunun üzerine bugün gidiliyor olması “Devlet Koalisyonu”nun çözümü algılama ve çözme mantığında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Operasyonlarla DTP üzerinde baskı kurmak, DTP ve PKK’yı ayrıştırmanın yolu değil. Böyle bir barış tahakkümü kısa vadede iş görür gibi gözükse de, devlet koalisyonunun mantığı aynı kaldıkça Kürt sorunu gerçek anlamda çözülemez.

Taraf, 20.04.2009

Çatışma yorgunluğu...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmaya Taraf’ın attığı “Ilımlı vesayet” manşeti üzerine gazetenin tüm yazarlarına gönderilen bir mailde şöyle yazıyordu: Vatan hainleri! Mütareke basınını bile geçtiniz... Gerçekten de gazetelere şöyle bir göz gezdirdiğinizde, hem manşetlere, hem de köşe yazarlarının yazılarına hâkim olan bayram havasını fark etmemek mümkün değildi. Başbuğ’un konuşmasında özellikle tehlikeli bulduğunu zikrettiği Gülen cemaatinin gazetesi Zaman bile haberi “Genelkurmay Başkanı’ndan yeni açılım” başlığıyla verirken, Taraf yine oyunbozanlığından geri durmayarak bu bayram havasını bozan yegâne gazete oluyordu. Açılım üzerine açılım müjdesi veriyordu tüm manşetler... İtiraf etmek gerekir ki, Taraf’ın, bir genelkurmay başkanını tüm ülkenin soluğunu tutarak izlemesinin, onlarca kanalın bunu naklen yayınlamasının, davetli 190 gazetecinin çoğunun klavyelerine mutluluk gözyaşları akıtarak konuşmayı gazete ve köşelerine taşımasının neden “garip“ ve neden “acınası” bir durum olduğunu anlatabilmesi o kadar da kolay değildi. Ama evet, maalesef garip ve acınası bir durumdu bu. Kral çıplak demek yine Taraf’a düşmüştü. Bu durum gazeteyi biraz daha yalnızlaştırabilir, Taraf’ın üzüm yemeyi değil, bağcıyı dövmeyi amaçlayan, askerle kafayı bozmuş bir gazete olduğu klişesi güçlenebilirdi. “Vatan” bu halde olunca, “hainlik” de Taraf gazetesinin payına düşecekti tabii... *** Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un konuşması, doğrudur, önemli bir hadisedir. Türkiye’nin önündeki dönemin nasıl şekilleneceğine dair ipuçlarını değerlendirmeme lüksünüz olamaz. Şundan daha beş altı sene önce tüm kuvvet komutanlarının darbe planları yaptığı darbeder bir ülkede, askerin daha sağduyulu ve daha demokrat olması ihtimalini ima edebilecek mesajları, şüphesiz “haberdir”. Tüm bunları yok sayamazsınız. Taraf da yok saymadı zaten. Ama duruşunu ve içinde bulunduğumuz durumun garipliğini iki sözcükle özetleyiverdi: Ilımlı vesayet... Sorun Orgeneral Başbuğ’un konuşmasında değil tabii, lakin hiçbir olgun demokraside ülke, genelkurmay başkanının iki dudağından çıkacak sözlere böylesi kilitlenmez. Yok, kilitleniyor, ertesi gün tüm manşet ve köşelerde böylesi kutsanıyorsa, o rejimin adı olsa olsa ılımlı vesayettir. Bu tabloyu sekter bir savruklukla değerlendirip, “bunların hepsi Stockholm Sendromu’na tutulmuş üniformaperesetler” diye kestirip atmak da başka bir sığlığa savrulmak olur. Hani Fehmi Koru bile iki saatlik konuşmayı gözlerini kırpmadan dinlediğini yazıp, “Bizim ordumuz peygamber ocağıdır” sözüne tav oluyorsa, bir başka 28 Şubat mağduru Nazlı Ilıcak davete nasıl sevinip heyecana kapıldığını, bir aksilik olacak da geç kalacak diye nasıl paniklediğini anlatıyorsa, bu önemli bir psikolojik durumu ifade eder. Bu, telif hakkı Ahmet Altan’a ait olmak üzere, çatışma yorgunluğudur. Bu, ülkede yıllardır hep ölümle, hep adaletsizlikle, hep baskıyla yaşamanın, büyük riskler alıp, hayatını ortaya koyarak doğru olduğuna inandığını savunmanın, amma velâkin, sık sık sukutuhayale uğramanın verdiği “yeter, bu ülke düzelsin artık” isyanının diri tuttuğu büyük beklentidir. Türkiye’deki demokratlar, onlarca yıldır bu düzenin ruhlarını kurutmaması, statükonun cezbedici konforuna kapılmamak için büyük mücadele veriyorlar. Taraf’ta yakında okuyacağınız söyleşisinde Joost Lagendijk, Murat Belge’yi 1980’lerden tanıdığını, o zamanlar da demokrasi için mücadele veren Belge’nin bugün hâlâ buna devam ettiğini, bunun da Türkiye’nin bu konuda pek de aşama kaydedemediğini gösterdiğinden bahsediyordu. Sekiz yüz bin kişilik silahlı bir gücün en tepesindeki kişi, sizi karşısına dizip geçmiş bir asrın nasıl okunması gerektiğini, gelecek bir yüzyılın da nasıl olacağını dikte ediyorsa, bu konuşmada yeni bir dönemi ima eden olumlu ipuçlarını aramaya kalkmak, bu uzun yolcuğun verdiği yorgunluktan olsa gerektir. İlk yurtdışı yolculuğumda yüzleşmiştim o duyguyla. Bir ülkenin sokaklarında, kim olduğun, nasıl giyindiğin, hangi dine, ırka, ideolojiye ait olduğun önemli olmadan özgürce dolaşmanın nasıl bir his olduğunu ilk kez deneyimlemek sarsmıştı beni. Sizden saklamayayım, karım yürüyüşümün bile değiştiğini, sakinleştiğimi söylemiş, ben de şöyle bir hüzünlenmiştim. Çünkü bu, insanın sırtında yüz ton yükle yaşaması demektir; bu, bir insanın sevgili Hrant’ın o güzelim metaforunda olduğu gibi, kendi ülkesinde güvercin tedirginliğinde dolaşmak zorunda bırakılması demektir. Bu biraz da, koca bir hayatın heba olması demektir. Bu, insanda ciddi bir çatışma yorgunluğuna neden olur. Ama o yorgunluğu gidermenin yolu ılımlı vesayetin konforuna sığınmak değil, demokrasiyi güçlendirmektir. Bu gazeteciliği de, haberciliği de, davetlere icabet etme nezaketini de aşan bir durumdur.

Taraf, 16.04.2009

Güçlükonak savcısını buldu mu?

Yeni Aktüel dergisinden Mehmet Korkmaz’ın bir gazetecilik başarısı olan haberi hemen dikkatimizi çekmişti. Korkmaz, 1996 yılında 11 köylünün Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde katledilmesi hadisesi esnasında 52. DYP-CHP koalisyon hükümetinin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Adnan Ekmen ile görüşmüş, PKK’ya mâl edilen bu korkunç katliamın aslında JİTEM’in işi olduğunu birinci ağızdan gündeme taşımıştı. Derginin bu haberi basında neredeyse hiç görülmemiş, Sabah gazetesi ise haberi çok kısa olarak iç sayfalarına adeta gömmüştü. Gerçi konu da, iddialar da yeni değildi. Hadise vuku bulduktan sonra başını Celal Başlangıç, Şanar Yurdatapan, Ercan Kanar ve Münir Ceylan’ın çektiği bir grup aydın bölgeye ziyarette bulunmuş, köylü ve koruculardan katliamı PKK’nın değil, JİTEM’in yaptığına dair –yanmış cesetleri tanınamayacak halde bulunan 11 köylünün kimliklerinin sapasağlam askerden çıkması gibi- önemli bilgiler elde edilmişti. PKK eylemi üstlenmemiş, zaten zamanlaması da PKK’nın ikinci ateşkes dönemine ve Avrupa Parlamentosu’nda PKK konusundaki görüşmeye denk gelmişti. Tıpkı PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiği 1993 yılında Bingöl’de gerçekleşen 33 askerin öldürülmesi olayında olduğu gibi, uğursuz ve aleni konjonktürel bir örtüşme söz konusuydu. Aktüel’in haberi üzerine Taraf’ın Ankara bürosu muhabirlerinden Adnan Keskin, Adnan Ekmen ile yeniden görüştü. Gazetemiz o söyleşiyi 7 Şubat 2009’da Ekmen’in ağzından “11 köylüyü JİTEM yaktı” manşetiyle verdi. 1996 yılında olayın sorumluları değil, takipçisi olan aydınlar yargılanmış, Ekmen ise tanıkların haklı korkusu ve hükümet ortağı, Başbakan Yardımcısı ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan gerekli desteği almadığı için susmayı tercih etmişti. Baykal kendisine “Bir zarar görmeyeceksen, üzerine gidebiliyorsan git” demişti. Baykal, Ekmen’in Başbakan Çiller’le görüşme arzusuna da “Görüş ama, başı çok karışık, ilgilenemez” diyerek ve en önemlisi, 11 köylüyü derin devletin yok ettiği yönündeki bunca güçlü delilleri TBMM gündemine taşımayarak bakanını yalnız bırakmıştı. İşte o Baykal’ın “avukatıyım” dediği Ergenekon davası olmasa, ne Ekmen, ne de diğer tanıklar bir bir konuşmaya başlamayacaktı. Babası Güçlükonak’ta katledilen Meryem Demir, Yeni Aktüel ve Taraf’ın yayınlarından sonra 4 Mart 2009’da Milliyet’ten Ümit Aslanbay’a konuşup şunları söyledi: “Babam Ali Nas zorla korucu yapılınca, korucu olmaya zorlanan amcası ve dayısının çocuklarıyla firar etti. Beş firari Tori-Dargeçit’te yakalandılar, Güçlükonak Karakolu’nda bir hafta işkence gördüler. Serbest bırakılmalarından kısa bir süre sonra iki asker ve bir sivil babamı eve gelip götürdüler. Sonra katliam oldu. Bize bu işi PKK’nın yaptığını kabul etmemiz halinde maaş bağlanacağını söylediler, kabul etmedik. Baştan yargılama olması için her şeyi yaparım. Suçlular ortaya çıksın istiyorum...” Bu satırları Yasemin Çongar martın 13’ünde “Güçlükonak savcısını arıyor” diyerek yeniden köşesine taşıdı. Adnan Ekmen de 1996 yılında susmak zorunda kaldığı için çok üzgün olduğunu, ama artık Türkiye’nin Ergenekon davası ile önemli bir fırsat yakaladığını ifade ederek savcılara çağrıda bulunuyordu: “Gerekirse yeniden tanıklık yaparım...” Beklenen haber geçen gün Diyarbakır Başsavcılığı’ndan geldi. Bir süredir basında çıkan haberleri derleyen başsavcılık, özelikle Adnan Ekmen’in ifadeleri ve son olarak Ergenekon sanığı Levent Göktaş’ın devre arkadaşı olduğu belirtilen Z.S. adlı kişiden gelen Güçlükonak katliamını Ergenekon’a bağlayan ihbar mektubunu da dikkate alarak dava dosyasını yeniden açtı. Buna göre olayla ilgili adı geçen, dönemin tüm yetkili, asker ve tanıklarıyla yeniden görüşülecek, deliller yeniden değerlendirilecek. Bu çok ama çok iyi bir haber. Biliyorsunuz, katliamın mümkün olduğu halde gerekli biçimde soruşturulmadığı ve aydınlatılmadığı gerekçesiyle Türkiye AİHM tarafından ceza almıştı. Güçlükonak olayı, Bingöl’de 33 askerin öldürülmesi, Madımak, Gazi, Maraş katliamları ve Hrant Dink, Uğur Mumcu gibi sayısız faili meçhullerin aydınlatılması, Türkiye için hayati önem taşıyor. “Ulus devletin bekası”, “devletin bölünmez ve ayrılmaz bütünlüğü”, “laik-çağdaş-demokratik tam bağımsız Türkiye” gibi kalıpları ağızlarından düşürmeyenler, ülke için asıl tehlike ve asıl bölünme riskinin böylesi insanlık suçlarına, terör ve katliamlara devletin alenen bulaştırılması olduğunu görmeliler. Devlet, Ergenekon davası ve diğer savcılarının yeniden açtığı kapanmış dosyalar marifetiyle suçtan ve şiddetten mutlaka arınmalıdır. Kendi vatandaşını katleden bir düzen ayakta kalamaz. Adaleti orta malı yapan bir zihniyet çürümüştür, deşifre edilmesi ve tarihe gömülmesi gerekir. Güçlükonak gibi pek çok katliam ve faili meçhul savcılarını arıyor. O savcılara destek vermek de siyasetçisi, bürokratı, askeri, gazetecisi olarak, cinayetlerden medet ummayan, bu ülkenin demokratik ve huzurlu bir memleket olmasını dileyen tüm ahlaklı ve dürüst insanlarına düşüyor.

Taraf, 13.04.2009

Obama, Zeytuni Hala, Türkler ve Ermeniler

Dün gece itibarıyla ülkemize ziyareti başlayan Obama’nın halası Zeytuni Onyango’nun ABD’den sınır dışı edileceğine dair haberleri okuyunca, Obama’nın başkanlığının dünya için ifade ettiği anlamla bir kez daha yüzleştim. Zeytuni Hala’nın sınır dışı edilmesi kararında olduğu gibi, can yakarkenki haliyle bile eşitlik uygulamalarına ne denli hasret kaldığımızı ayrımsadım. Amerikan demokrasisi, babası Kenyalı bir Müslüman olan siyahi bir vatandaşı başkanı olarak seçerken, onun göçmenlik şartlarını taşımayan öz halasını da sınır dışı etme kararı alabiliyordu. Karar şimdi temyizdeymiş. Avukatları, Zeytuni Hala’nın Kenya’ya dönmesi durumunda ona zarar vererek ABD’ye mesaj göndermek isteyenlerin çıkabileceği savıyla sınır dışı kararını önlemeye çalışıyorlarmış. Peki, yüzlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan Markar Esayan veya onun çocuğunun bu ülkenin –mesela- genelkurmay başkanı olma olasılığı nedir? Ya cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı? Söyleyeyim; yüzde sıfır! Koca bir SIFIR! “Senin gözün de amma yüksekteymiş” diyorsanız eğer, mesela, Türkiye’de bir tane Ermeni temizlik işçisi –alınmasınlar ama- yani bildiğiniz çöpçü göstermenizi isterim sizden. Yıllar evvel bir tane vardı. Allem kulem edip atmışlardı adamı belediyeden. Agos’ta haberi çıkmıştı, iyi hatırlarım. Gösteremezsiniz, zahmet etmeyin yok. Ben de genelkurmay başkanı olmak istemiyorum zaten. Malum, yapıma ters. Çözmüş olduk mu meseleyi? Ama işte, bir Ermeninin genelkurmay başkanı olamadığı bir ülkede, o Ermeninin mutsuzluğundan öte başka bir şeyler de oluyor; benim de anlatmak istediğim temelde bu zaten. O ülkede demokrasi tam anlamıyla bir türlü yerleşmiyor, mesela. *** Vesselam, işte o siyahi, babası Müslüman Afrika kökenli Obama, Türkiye’de nihayet... Ne ilginçtir ki, Obama’nın Türkiye ziyaretinin en önemli gündem maddelerinden biri de başkanın 24 Nisan’da, 1915’te hayatını kaybeden Ermenileri anarken soykırım kelimesini telaffuz edip etmeyeceği... Bir de şüphesiz Kongre’ye gelen Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı var. Türkiye, her iki riskli konuyu da hasarsız atlatmanın hazırlığı ve de yüksek gerilimi içinde. 1915 meselesi Türkiye’nin en çok zorlandığı konulardan biri. Sorun sadece soykırımcı bir halk olarak damga yeme olasılığı ve kabulün sonrasında gelecek taleplerin ülkeyi zor durumda bırakma korkusu değil. Çünkü diasporada dahi, küçük marjinal bir kesim dışında, kimse Türkleri bu felaketten topyekun mesul tutmuyor, tutamaz da. Konuyla ilgili herkes bu facianın Osmanlı’nın son döneminde, savaş ve dağılma koşullarında, darbelerle iktidar elde etmiş bir kısım İttihatçının, yani o zamanın Ergenekoncularının marifeti olduğunu biliyor. Sorun, 1919-1922 arası Divan-ı Harb-i Örfi’de yargılanıp Ermeni kıtallerindeki rolleri nedeniyle hüküm giymiş pek çok İttihatçının Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk ve Kuvva-i Milliye hareketine karışıp, önemli roller üstlenmesidir. Mustafa Kemal, 1915’te payı olanların da aralarına karıştığı İttihatçıları –biraz mecburiyet, biraz da örtüşen ideolojiler gereği- hem kullanmış, hem de İzmir suikastı gibi vesilelerle zaman zaman budamıştı da. Lakin onlar her zaman Türkiye’nin yönetilmesinde pay sahibi oldular. Bugün Ergenekon olarak da anılan bu zevat, ayrıcalıklarını korumak üzere geçmişte Ermenilere ne yaptılarsa, Cumhuriyet tarihi boyunca da onu yapmışlardır. O yüzden 1915 sorunu Türkiye için çözülmesi en zor meseledir ve uzun bir süre daha öyle olacaktır. Telaşlanmayınız, Obama 24 Nisan’da büyük bir ihtimalle soykırım sözcüğünü kullanmayacak. Danışmanları, Obama’nın kulağına Türkiye’nin 1915 konusunda pire için yorgan yakacağını mutlaka fısıldamış olmalıdır. Erdoğan da Londra’da yaptığı konuşmada “Türkiye olarak sözde Ermeni soykırımını kabul etmemiz mümkün değil. Olmayan bir şeyi kabul etmemiz hiç mümkün değil” gibi bir açıklamayla Obama’ya, gerektiğinde resmî ideolojinin en inkârcı versiyonuna hızla dönebileceğini göstermeye çalıştı. Aynı konuşmada Erdoğan Ermenistan’a 1915’te ne olduğuna dair ortak bir tarih komisyonu kurulması teklifinde bulunduğunu, lakin hâlâ bir cevap alamadığından yakınıyordu. Tutarlı olmak gibi bir derdiniz olmadığında hayat ne kadar kolay değil mi? Gazze’de ölen 1200 Müslümanın hesabını Davos’ta sorarken, diğer yanda yüz binlerce Afrika kökenli Darfurlunun ölümünden sorumlu El Beşir’e sahip çıkabilme imkânını ancak böyle bir konfor sağlayabilir çünkü. Hâsılı, Türkiye bu sene de Obama’nın soykırım sözünü telaffuz etmemesini sağlayabilir, Kongre’deki tasarı da rafa kaldırılabilir. Umarız bu sayede kapalı sınır açılır, iki ülke birbirine yakınlaşır ve Karabağ sorunu da kan dökülmeden çözülür. Azeri kardeşlerimizin kalbi kırılmaz, Nabucco projesine halel gelmez, Erdoğan’ın ağır ağabey karizması çizilmez. Bunların hepsi de Obama’nın ağzından çıkacak bir kelimeden çok daha önemli. 1915’te Ermenilerin başına gelen büyük felaket mi?Biz onu Ortak Vicdan Komisyonları’nda kendi aramızda hallediyoruz, merak etmeyiniz.

6.04.2009

Obama, Auntie Zeituni, Turkish and people

When I saw the news about the possibility of the deportation of Zeituni Onyango, aunt of Obama, who began his visit to our country last night, I once again came face to face with what Obama’s presidency meant for the world. I perceived how we yearn for egalitarian practices, even the upsetting ones, as in the case of the deportation order issued for Auntie Zeituni. While American democracy managed to elect a black citizen with a Kenyan Muslim father as its President, it was also able to issue a deportation order for his real aunt as she had failed to meet the requirements for being a legal immigrant. The case is now in appeal. Her lawyers are struggling to cancel the order claiming she could be harmed by those trying to convey a message to the US in case she went back to Kenya.So, what is the likelihood of Markar Esayan or his child, who have been living in this land for hundreds of years, becoming, say, chief of general staff?What about president, prime minister, or foreign minister?Let me tell you; zero percent! A huge ZERO!If you’re thinking to yourself, “You aspire too high,” I would then ask you to show me, say, one Armenian street sweeper, I mean, - no offence - a dustman in Turkey.There was one guy years ago. And they had him dismissed from the municipality by hook or crook. The story had coverage in Agos, I recall it very well.You can’t show me any, don’t bother, there’s none.I don’t want to be a chief of general staff after all. Obviously, it is not in my nature.So, does this mean that we have solved the issue?But see, in a country where an Armenian can’t be appointed as chief of general staff, that means things besides that Armenian’s unhappiness are happening; this is basically what I want to tell hereby.In that country, democracy can’t be restored in its fullest sense, for example.
***That’s the thing, that black Obama, who has a Muslim African father, is finally in Turkey… Interestingly enough, one of the major agendas of his visit to Turkey is whether he will utter the word “genocide” on April 24 while he is commemorating those Armenians who lost their lives in 1915… Doubtless, there is also the Armenian Genocide Bill introduced in the US Congress. Turkey is in preparation and the high tension of overcoming these two risky issues without any damage to itself. The issue of 1915 is still one of the most challenging issues Turkey is facing. The problem is not only the fear of the possibility of being stigmatised as a people involved in a genocide and of being pushed into a difficult position by the arising demands ensuing its official acceptance. That’s because even in diaspora, except for a small, marginal segment, no one takes Turks as a whole block and holds them responsible for this tragedy; they can’t anyway. People who have some knowledge in the issue know that this catastrophe was a result of the cunning of one segment of Ittihatists (Young Turks) who came to power through a series of military coups, that is, of Ergenekonists of the time, in the final phase of the Ottoman Empire under the conditions of war and disintegration. The thing is many of these Ittihatists who had been tried by “Divan-i Harbi Orfi” Courts (Military Courts) between the years of 1919 and 1922 and convicted of their roles in the Armenian massacres later joined the movements of the Mudafaa-i Hukuk (the Society For Defence of Rights) and Kuvva-i Milliye (the National Militias) in Anatolia, assuming significant roles there. Mustafa Kemal made use of Ittihatists along with others who shared the blame for what happened in 1915 – due partly to exigencies of the period and partly to overlapping ideologies-, while, on the other hand, he ‘pruned’ them at times availing himself of such occasions as Izmir Assassination (attempted against Ataturk). However, Ittihatists have always had a say in the Turkish administration. These people also known as Ergenekonists today have done in the history of the Turkish Republic whatever they did to Armenians in the past to guard their privileged status.This is why the issue of 1915 is the hardest one to solve for Turkey and will remain so for a long time yet. Don’t be alarmed; most probably, Obama won’t utter the word “genocide” on April 24. His advisors must have whispered into Obama’s ear that Turkey would cut off its nose to spite its face when it came to the issue of 1915. In the speech he delivered in London, Erdogan tried to prove to Obama that he was able to switch himself rather swiftly to the most denying position of the official ideology regarding this issue by saying, “As Turkey, it is not possible for us to accept the so-called Armenian genocide. It isn’t possible to accept a thing that didn’t happen.” In the same speech, I also heard him bemoaning about how he had suggested that a joint history commission be established with Armenia to discuss what happened in 1915 and how he hadn’t been answered yet. How easy life is when you don’t bother to be consistent, isn’t it? For only such a comfortable position can give one the opportunity of asking, in Davos, for the account of the 1200 Muslims who died in Gaza, while simultaneously backing El-Beshir, the person who is responsible for the death of hundreds of thousands of Darfuris of African origin.In brief, Turkey may manage to prevent Obama from uttering the word “genocide”, or the Bill introduced in the Congress may be left aside for the moment. We only hope that thanks to this, the closed border between Turkey and Armenia is re-opened, the two countries draw closer together and the Karabakh conflict is resolved without bloodshed. Our Azerbaijani brothers and sisters’ hearts are not broken, the Nabucco Project is not ruined, Erdogan’s big brother charisma is not tarnished. All this bears far more significance than a word that will come out of Obama’s mouth.What about the great tragedy that befell the Armenian people in 1915?We are dealing with it between ourselves through Commissions of Common Conscience, don’t you worry.
Obama, Auntie Zeituni, Turkish and Armenian PeopleMarkar Esayan, Taraf, April 6, 2009
When I saw the news about the possibility of the deportation of Zeituni Onyango, aunt of Obama, who began his visit to our country last night, I once again came face to face with what Obama’s presidency meant for the world. I perceived how we yearn for egalitarian practices, even the upsetting ones, as in the case of the deportation order issued for Auntie Zeituni. While American democracy managed to elect a black citizen with a Kenyan Muslim father as its President, it was also able to issue a deportation order for his real aunt as she had failed to meet the requirements for being a legal immigrant. The case is now in appeal. Her lawyers are struggling to cancel the order claiming she could be harmed by those trying to convey a message to the US in case she went back to Kenya.So, what is the likelihood of Markar Esayan or his child, who have been living in this land for hundreds of years, becoming, say, chief of general staff?What about president, prime minister, or foreign minister?Let me tell you; zero percent! A huge ZERO!If you’re thinking to yourself, “You aspire too high,” I would then ask you to show me, say, one Armenian street sweeper, I mean, - no offence - a dustman in Turkey.There was one guy years ago. And they had him dismissed from the municipality by hook or crook. The story had coverage in Agos, I recall it very well.You can’t show me any, don’t bother, there’s none.I don’t want to be a chief of general staff after all. Obviously, it is not in my nature.So, does this mean that we have solved the issue?But see, in a country where an Armenian can’t be appointed as chief of general staff, that means things besides that Armenian’s unhappiness are happening; this is basically what I want to tell hereby.In that country, democracy can’t be restored in its fullest sense, for example.
***That’s the thing, that black Obama, who has a Muslim African father, is finally in Turkey… Interestingly enough, one of the major agendas of his visit to Turkey is whether he will utter the word “genocide” on April 24 while he is commemorating those Armenians who lost their lives in 1915… Doubtless, there is also the Armenian Genocide Bill introduced in the US Congress. Turkey is in preparation and the high tension of overcoming these two risky issues without any damage to itself. The issue of 1915 is still one of the most challenging issues Turkey is facing. The problem is not only the fear of the possibility of being stigmatised as a people involved in a genocide and of being pushed into a difficult position by the arising demands ensuing its official acceptance. That’s because even in diaspora, except for a small, marginal segment, no one takes Turks as a whole block and holds them responsible for this tragedy; they can’t anyway. People who have some knowledge in the issue know that this catastrophe was a result of the cunning of one segment of Ittihatists (Young Turks) who came to power through a series of military coups, that is, of Ergenekonists of the time, in the final phase of the Ottoman Empire under the conditions of war and disintegration. The thing is many of these Ittihatists who had been tried by “Divan-i Harbi Orfi” Courts (Military Courts) between the years of 1919 and 1922 and convicted of their roles in the Armenian massacres later joined the movements of the Mudafaa-i Hukuk (the Society For Defence of Rights) and Kuvva-i Milliye (the National Militias) in Anatolia, assuming significant roles there. Mustafa Kemal made use of Ittihatists along with others who shared the blame for what happened in 1915 – due partly to exigencies of the period and partly to overlapping ideologies-, while, on the other hand, he ‘pruned’ them at times availing himself of such occasions as Izmir Assassination (attempted against Ataturk). However, Ittihatists have always had a say in the Turkish administration. These people also known as Ergenekonists today have done in the history of the Turkish Republic whatever they did to Armenians in the past to guard their privileged status.This is why the issue of 1915 is the hardest one to solve for Turkey and will remain so for a long time yet. Don’t be alarmed; most probably, Obama won’t utter the word “genocide” on April 24. His advisors must have whispered into Obama’s ear that Turkey would cut off its nose to spite its face when it came to the issue of 1915. In the speech he delivered in London, Erdogan tried to prove to Obama that he was able to switch himself rather swiftly to the most denying position of the official ideology regarding this issue by saying, “As Turkey, it is not possible for us to accept the so-called Armenian genocide. It isn’t possible to accept a thing that didn’t happen.” In the same speech, I also heard him bemoaning about how he had suggested that a joint history commission be established with Armenia to discuss what happened in 1915 and how he hadn’t been answered yet. How easy life is when you don’t bother to be consistent, isn’t it? For only such a comfortable position can give one the opportunity of asking, in Davos, for the account of the 1200 Muslims who died in Gaza, while simultaneously backing El-Beshir, the person who is responsible for the death of hundreds of thousands of Darfuris of African origin.In brief, Turkey may manage to prevent Obama from uttering the word “genocide”, or the Bill introduced in the Congress may be left aside for the moment. We only hope that thanks to this, the closed border between Turkey and Armenia is re-opened, the two countries draw closer together and the Karabakh conflict is resolved without bloodshed. Our Azerbaijani brothers and sisters’ hearts are not broken, the Nabucco Project is not ruined, Erdogan’s big brother charisma is not tarnished. All this bears far more significance than a word that will come out of Obama’s mouth.What about the great tragedy that befell the Armenian people in 1915?We are dealing with it between ourselves through Commissions of Common Conscience, don’t you worry.

Taraf, April 6, 2009

Followers