Tuesday, April 21, 2009

Çatışma yorgunluğu...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmaya Taraf’ın attığı “Ilımlı vesayet” manşeti üzerine gazetenin tüm yazarlarına gönderilen bir mailde şöyle yazıyordu: Vatan hainleri! Mütareke basınını bile geçtiniz... Gerçekten de gazetelere şöyle bir göz gezdirdiğinizde, hem manşetlere, hem de köşe yazarlarının yazılarına hâkim olan bayram havasını fark etmemek mümkün değildi. Başbuğ’un konuşmasında özellikle tehlikeli bulduğunu zikrettiği Gülen cemaatinin gazetesi Zaman bile haberi “Genelkurmay Başkanı’ndan yeni açılım” başlığıyla verirken, Taraf yine oyunbozanlığından geri durmayarak bu bayram havasını bozan yegâne gazete oluyordu. Açılım üzerine açılım müjdesi veriyordu tüm manşetler... İtiraf etmek gerekir ki, Taraf’ın, bir genelkurmay başkanını tüm ülkenin soluğunu tutarak izlemesinin, onlarca kanalın bunu naklen yayınlamasının, davetli 190 gazetecinin çoğunun klavyelerine mutluluk gözyaşları akıtarak konuşmayı gazete ve köşelerine taşımasının neden “garip“ ve neden “acınası” bir durum olduğunu anlatabilmesi o kadar da kolay değildi. Ama evet, maalesef garip ve acınası bir durumdu bu. Kral çıplak demek yine Taraf’a düşmüştü. Bu durum gazeteyi biraz daha yalnızlaştırabilir, Taraf’ın üzüm yemeyi değil, bağcıyı dövmeyi amaçlayan, askerle kafayı bozmuş bir gazete olduğu klişesi güçlenebilirdi. “Vatan” bu halde olunca, “hainlik” de Taraf gazetesinin payına düşecekti tabii... *** Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un konuşması, doğrudur, önemli bir hadisedir. Türkiye’nin önündeki dönemin nasıl şekilleneceğine dair ipuçlarını değerlendirmeme lüksünüz olamaz. Şundan daha beş altı sene önce tüm kuvvet komutanlarının darbe planları yaptığı darbeder bir ülkede, askerin daha sağduyulu ve daha demokrat olması ihtimalini ima edebilecek mesajları, şüphesiz “haberdir”. Tüm bunları yok sayamazsınız. Taraf da yok saymadı zaten. Ama duruşunu ve içinde bulunduğumuz durumun garipliğini iki sözcükle özetleyiverdi: Ilımlı vesayet... Sorun Orgeneral Başbuğ’un konuşmasında değil tabii, lakin hiçbir olgun demokraside ülke, genelkurmay başkanının iki dudağından çıkacak sözlere böylesi kilitlenmez. Yok, kilitleniyor, ertesi gün tüm manşet ve köşelerde böylesi kutsanıyorsa, o rejimin adı olsa olsa ılımlı vesayettir. Bu tabloyu sekter bir savruklukla değerlendirip, “bunların hepsi Stockholm Sendromu’na tutulmuş üniformaperesetler” diye kestirip atmak da başka bir sığlığa savrulmak olur. Hani Fehmi Koru bile iki saatlik konuşmayı gözlerini kırpmadan dinlediğini yazıp, “Bizim ordumuz peygamber ocağıdır” sözüne tav oluyorsa, bir başka 28 Şubat mağduru Nazlı Ilıcak davete nasıl sevinip heyecana kapıldığını, bir aksilik olacak da geç kalacak diye nasıl paniklediğini anlatıyorsa, bu önemli bir psikolojik durumu ifade eder. Bu, telif hakkı Ahmet Altan’a ait olmak üzere, çatışma yorgunluğudur. Bu, ülkede yıllardır hep ölümle, hep adaletsizlikle, hep baskıyla yaşamanın, büyük riskler alıp, hayatını ortaya koyarak doğru olduğuna inandığını savunmanın, amma velâkin, sık sık sukutuhayale uğramanın verdiği “yeter, bu ülke düzelsin artık” isyanının diri tuttuğu büyük beklentidir. Türkiye’deki demokratlar, onlarca yıldır bu düzenin ruhlarını kurutmaması, statükonun cezbedici konforuna kapılmamak için büyük mücadele veriyorlar. Taraf’ta yakında okuyacağınız söyleşisinde Joost Lagendijk, Murat Belge’yi 1980’lerden tanıdığını, o zamanlar da demokrasi için mücadele veren Belge’nin bugün hâlâ buna devam ettiğini, bunun da Türkiye’nin bu konuda pek de aşama kaydedemediğini gösterdiğinden bahsediyordu. Sekiz yüz bin kişilik silahlı bir gücün en tepesindeki kişi, sizi karşısına dizip geçmiş bir asrın nasıl okunması gerektiğini, gelecek bir yüzyılın da nasıl olacağını dikte ediyorsa, bu konuşmada yeni bir dönemi ima eden olumlu ipuçlarını aramaya kalkmak, bu uzun yolcuğun verdiği yorgunluktan olsa gerektir. İlk yurtdışı yolculuğumda yüzleşmiştim o duyguyla. Bir ülkenin sokaklarında, kim olduğun, nasıl giyindiğin, hangi dine, ırka, ideolojiye ait olduğun önemli olmadan özgürce dolaşmanın nasıl bir his olduğunu ilk kez deneyimlemek sarsmıştı beni. Sizden saklamayayım, karım yürüyüşümün bile değiştiğini, sakinleştiğimi söylemiş, ben de şöyle bir hüzünlenmiştim. Çünkü bu, insanın sırtında yüz ton yükle yaşaması demektir; bu, bir insanın sevgili Hrant’ın o güzelim metaforunda olduğu gibi, kendi ülkesinde güvercin tedirginliğinde dolaşmak zorunda bırakılması demektir. Bu biraz da, koca bir hayatın heba olması demektir. Bu, insanda ciddi bir çatışma yorgunluğuna neden olur. Ama o yorgunluğu gidermenin yolu ılımlı vesayetin konforuna sığınmak değil, demokrasiyi güçlendirmektir. Bu gazeteciliği de, haberciliği de, davetlere icabet etme nezaketini de aşan bir durumdur.

Taraf, 16.04.2009

No comments:

Followers