Saturday, May 02, 2009

Dink cinayetinde tutunamayanlar

Hayatımızın değiştiği günlerdi. Bizim için artık hiçbir şeyin eski masumiyetine bir daha kavuşamayacağını anladığımız günlerdi. Çünkü Hrant Dink öldürülmüştü. Çoğumuzun hayatında derin izler bırakmış, bizi suskunluğun derin vadisinden çıkarıp “dile getiren” “Hakikat Anlatıcımız” gazetesinin önünde katledilmişti.

Sevgili Hrant’ın o kaldırımdaki ömrümüz boyunca hafızalarımızdan asla kazınmayacak görüntüsü kısa metrajlı sayılamayacak bir filmin son karesi gibiydi. O filmin senaryosunun nasıl sinsice yazıldığını, nasıl sahneye konduğunu o haftaki Agos’un arka sayfasında “Nasıl hedef seçildim” başlığıyla Hrant Dink bizzat yazmıştı.

Etrafında sinsice örülen çemberin nasıl daraldığından bahsediyordu o yazılarında sevgili Hrant. Sabiha Gökçen haberini Agos’ta yayımlamasıyla kendine yönelik linç kampanyasının aniden nasıl başladığını anlatıyor, kendisini “güvercin tedirginliğine” hapseden olayları bir bir sıralıyordu.

Her şey, Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğu haberi Hürriyet’te 21 Şubat 2004 tarihinde Agos’tan alıntılanarak manşetten verildiğinde başlamıştı. Ülkede yer yerinden oynamış, nihayetinde “Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür” diye Genelkurmay Başkanlığı’nın bildirisi gelmişti.

Hrant Dink İstanbul Valiliği’ne çağrılıp, vali yardımcısı ile esrarengiz iki şahsın huzurunda Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğuna yönelik haberden duyulan rahatsızlık çerçevesinde daha sorumlu davranmaya davet edilmişti, hemen sonra.

Tesadüf, valilik ziyaretinin ertesi gününden itibaren birçok gazetede birçok köşe tetikçisi, Dink’in Ermeni kimliği üzerine yazmış olduğu deneme serisinin içinde geçen “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesini cımbızlayıp, bununla Türk düşmanlığı yaptığını ortak bir kampanyayla dile getirmeye başlamışlardı.

Bu yayınların ardından, bugün Ergenekon davası tutuklularından olan İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in önderliğindeki güruh Agos’un önünde “Hrant Dink, bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” diyerek Dink’i açıkça tehdit etmiş, tam tekmil orada olan medya olayı görmezden gelmişti (Kanal 7 ve Özgür Gündem gazetesi hariç).

Benzer bir gösteri yine Agos’un önünde “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” olarak anılan bir grup tarafından tekrarlanmıştı. Ardından o güne değin adı sanı duyulmamış Büyük Hukukçular Birliği ve onun başkanı Kemal Kerinçsiz, Dink hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

Tüm bu süreçle paralel olarak, kendi ifadesiyle Dink “Hiç işlemediği Türklüğü aşağılamak suçundan” üç ayrı bilirkişi raporunun “Suç unsuru yoktur” görüşüne rağmen –Ergenekon kovuşturması için titreyen hassas vicdanlara tekrar hatırlatılır- 301’den haksızca mahkûm edilmişti.

Evet, tüm bunları koca bir utanç belgesi olarak bizzat Hrant’ın kendisi yazmıştı. Belki de o yazılar “bardağı taşıran” son damla olmuştu, kim bilir.

Demek, tüm bu gelişmeleri yakından izleyen Ogün Samast, yere düşen bayrağı kaldırmaya tek başına karar vermiş, Pelitli’den İstanbul’a gelmiş, Agos’u, Hrant’ı koca İstanbul’da eliyle koymuşçasına bulmuş ve vurmuştu.

Bunlara inanmamızı istediler bizden.

Tam da aynı günlerde Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özkök son duruşması geçen pazartesi yapılan Dink cinayeti davasının bugüne kadarki çizdiği rotayı adeta o günden öngören bir yazı yazacaktı. 20 ocak tarihli yazısında “Bu olayın ‘meczup bir gencin’ işi olduğu iddia edilirse, asla inanmayalım. Evet, bu defa inanmayalım. O adamın eline silahı veren kim, onu bulup yakasına yapışalım” diyen Özkök, çok değil 23 ocaktaki yazıda şöyle yenilemişti fikirlerini:

“Günlerden beri televizyon televizyon dolaşıp hep şunu söylüyorum: ‘İnşallah, bu, gerçek bir örgüt işi çıkar. Eğer birbirini dolduruşa getiren mahalle kabadayıları ise işimiz daha zor.’ Korktuğum başımıza geldi. Kendi kendine misyon yüklenmiş, bir abinin dolduruşuna gelmiş, daha 20 yaşına gelmeden tam anlamıyla ‘looser’, ‘tutunamayan’ durumuna gelmiş bir genç. Psikolojisini öyle iyi okuyabiliyorum ki. Cinayeti işledikten sonra en önemli iki delili, silahını ve beyaz beresini atmamış. Polis bile hayretler içinde. Hiç kendi kendinize sordunuz mu: ‘Niye bunları atıp delilleri yok etmemiş?’ Cevabı çok basit. Trabzon’a dönüyor. Orada arkadaşlarına övüne övüne, ‘Hrant Dink’i ben öldürdüm’ diyecek. Büyük bir ihtimalle arkadaşları, ‘Atma lan’ diyerek dalga geçecekler. Yani inandıramayacak. İşte o nedenle delillerini de getiriyor. Sırf arkadaşlarını ikna edebilmek için...”

Özkök üç günde çözmüştü cinayetin tüm içyüzünü...

***

Geçen pazartesi Hrant’ın mahkemesi vardı. Mahkeme heyeti müdahil avukatların cinayette sorumluluğu bulunabilecek resmî görevlilerin tanık olarak dinlenmesi talebini “dosyaya yenilik getirmeyeceği” gerekçesiyle reddetti.

Hrant Dink öleli iki yıl üç ay oldu. Ortada üç tane tutunamayan gençten başka hiçbir şey yok.

Taraf, 23.04.2009

No comments:

Followers