Saturday, May 02, 2009

Medz Yeghern kimin felaketi?

Öngörüldüğü gibi oldu; Obama, Ermenilere yönelik uygulanan 1915 Tehcir ve katliamlarının 94. sene-i devriyesine mahsus yaptığı konuşmada soykırım sözcüğünü telaffuz etmedi. Bunun yerine hukuki bir karşılığı bulunmayan, ancak tınlaması bakımında soykırımı çağrıştıran Medz Yeghern, yani Büyük Felaket terimini tercih etti. Obama’nın yazılı metninde iki kez geçen bu terim, oldukça net ifadeler içeriyordu: “94 yıl önce 20. yüzyılın en büyük gaddarlıklarından biri başladı. Her yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde katledilen ve ölüm yürüyüşüne zorlanan 1,5 milyon Ermeni’yi anıyoruz. Medz Yeghern, Ermeni halkının yüreklerinde yaşadığı gibi bizim hafızalarımızda da yaşamalıdır...”

Bu ifadeler “inkâr”, “ikrar” ve “tarihinle yüzleş” baskısı arasında sıkıştırılmış Türkiye’yi de, 94 yıldır başlarına gelen bu büyük felakete tanınma ve saygı beklerken yürekleri iyice acılaşan Ermenileri de tatmin etmekten uzaktı. Beklenen oldu; Diaspora’nın haşinleri, Obama’yı döneklikle suçlarken, Türkiye de çok da sık yaşanmayan bir yek seslilikle Obama’ya tepki verdi. Lakin “ölümü görüp sıtmaya razı olmuş” bir haletiruhiye de özellikle Gül, Erdoğan ve Dışişleri’nin açıklamalarının satır aralarında gizliydi.

Ancak, Türkiye’nin çok fazla zamanı da yok. Türkiye, “yalancı çoban” durumuna düşmemek için Ermeni açılımında ima ettiği adımları atmak, 1915 konusunda da aklıselim bir süreci başlatmak zorunda. 1915’te yaşananları yeniden keşfetmek, bu keşfi de ideolojik ve inkârcı reflekslerden arınarak yapmak durumunda. Tarih tabii ki siyah ve beyaz değil. Ancak Türkiye’nin var olan 1915 tezlerinin, konunun dünyaya anlatılmasında bir geçerliliği yok. Çünkü estetize edilmiş tasavvurlara dayalı resmî tez, tehcirin ve ölümlerin temeline Ermeni isyanlarını koymakla, zorla yer değiştirtmelerin, kadın, çocuk ve mallara el koymanın BM’nin soykırım sözleşmesindeki soykırım tanımına girdiğini görmeyecek denli körleşmiş halde. Bu statik pozisyon, Diaspora hiçbir şey yapmasa dahi 1915’in yüzüncü yılına kadar ABD başta olmak üzere soykırım iddialarının zincirinden boşalmış bir şekilde kabul görmesine yol açacak. Bosna’da yedi bin Müslüman’ın katledilmesini, Gazze’yi, Darfur’u, Ruanda’yı ve daha adı bile duyulmadık bölgesel küçük çaplı katliamları soykırım olarak kabul eden dünyanın, “Ama soykırım terimi 1948’de icat edildi, geriye işletilemez!” itirazıyla 1915’i bu tanımın dışında tutması zor.

Cumhurbaşkanı Gül’ün, Obama’nın konuşmasında “Hayatını yitiren milyonlarca Müslümanı da anmalıydı” tepkisinin naifliği, Türkiye’nin Ermeni konusunda giydiği deli gömleğinin hem terzisinin adını, hem de bundan çıkış yolunun ipucunu barındırıyor. O dönemde Osmanlı’nın hızla kaybettiği topraklarda milyonlarca Müslüman şüphesiz Ermeniler kadar acı çektiler, soykırıma uğradılar. Sağ kalanlar Anadolu’ya göçtü, orada Ermenilerle karşılaştı. Osmanlı’yı Turancılık ve yobazlık karışımıyla yeniden diriltmeye kalkan bir kısım İttihatçının da ya Kafkas, ya da Balkan kökenli olması rastlantı değildi. Onlar, bu dinamikleri Ermenilere karşı zalimce kullandılar. Denilebilir ki, Balkan Savaşı trajedisi dahil tüm insan ve toprak kayıplarının yarattığı öfke ve korkunun hedefi Anadolu’daki Hıristiyanlar, bilhassa Ermeniler oldu. Ermenilerin 1915’te Van’da, Tehcir sonrasında ise Rusların indiği bölgelerde yaptıkları intikam katliamları, 1915’e dünyanın ilgisini çekmek için masum insanları öldüren Asala’nın yaptıkları da aynı derecede utanç verici, lanetlenecek cinayetlerdi.

Ama unutmayın, nihayetinde Türkler ve diğer Müslüman halklar topraklarında yeni bir ülke kurdular ve yaralarını sardılar. 1920’lerin ortasına kadar bir olgu olan, hatta 1919’dan itibaren birkaç sene de olsa bu topraklarda 1915 kurbanlarını Türklerle ortaklaşa anma şansına sahip olan Ermeniler tam bir yüzyıla yakındır acılarıyla baş başa yaşıyor, nesillerini sürdürmeye çalışıyorlar.Soykırım iddiaları bırakın ABD’yi, Mars’ta bile kabul görse, Ermeni ve Türklerin birbirleriyle helalleşmeden iyileşmeleri imkânsız. Bu tespit, hayatını iki halkın kardeşliğine adamış ve bu yolda atılan tüm olumlu adımların zeminini hayatı pahasına döşemiş olan büyük insan Hrant Dink’e ait. Velhasıl, Türkiye bu Büyük Felaket’i kendi kaybı olarak görmeye ve bu gaddarlığın mesulleri ile arasına mesafe koymaya başladıkça çözüme yönelik radikal bir adım atmış olacak.

Taraf, 27.04.2009

No comments:

Followers