Saturday, June 20, 2009

Çubukçu el koydu

Ders kitaplarındaki misyonerlik düşmanlığına Bakan Nimet Çubukçu el koydu: Bu durum düzelecek

Markar Esayan/Taraf

İlköğretim 8. Sınıf İnkılap Tarihi kitabının 7. Ünitesi’nin “Türkiye’ye yönelik tehditler” bölümünde “Misyonerlik Faaliyetleri” başlığı altında yer alan ayrımcı ifadeler ve bir süre evvel kamuoyunu meşgul eden “Asılsız Ermeni Soykırımı İddialarıyla Mücadele” kapsamında hazırlanan “Sarı Gelin Belgeseli” üzerine yazdığım “Milli Eğitim Bakanı Çubukçu’ya dilekçe” başlıklı yazıma yanıt geldi. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu telefonla arayarak konu hakkında samimi açıklamalarda bulundu. Çubukçu öncelikle ders kitaplarındaki her türlü ayrımcı ifadelerinin kendisini de son derece rahatsız ettiğini, yazıya konu olan 8. Sınıf İnkılap Tarihi kitabında yer alan bölümler hakkında gereğinin yapılması için talimat verdiğini söyledi. Söz konusu bölümde şu ifadeler yer alıyordu:

Misyonerlik faaliyetleri

“Misyonerlik, sıradan bir inanç yayma faaliyeti değildir. Misyonerlik, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. İnsanları din değiştirmeye zorlayan sistemli ve organize bir harekettir. Misyonerler dinî amaçların yanı sıra siyasi, kültürel ve ekonomik amaçlar da taşırlar. Dış güçlerden, bazı sivil toplum kuruluşlarından ve kendi çevrelerinden sağladıkları büyük maddi destekle amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırlar. Misyonerler, insanların ekonomik zorluklarını istismar ederler. Kendi inançlarına ait metinleri, değişik dillere çevirerek insanlara ücretsiz dağıtır ve gerektiğinde yazılı ve görsel medyayı propaganda aracı olarak kullanırlar. Devletimizin ve milletimizin milli birlik ve bütünlüğüne yönelik tehdit oluştururlar.”

Çalıştay’da masaya yatırılacak

Bakan Çubukçu dinî teşkilatlanmalar ve faaliyetler üzerinde Türkiye’de hassasiyet bulunduğunu, ancak bunun düşünce, ifade özgürlüğü ve Anayasal hakların çiğnenmesinin gerekçesi olamayacağını belirtti. Yazıya konu olan İnkılap Tarihi kitabıyla ilgili olarak gereğinin yapılması üzere derhal inceleme talimatı verdiğini de yineledi. Çubukçu ders kitaplarındaki sorunun sadece yazıya konu olan etnisite bazlı ayrımcılık, objektiflik eksikliği gibi hususlarla sınırlı olmadığını, cinsel ayrımcılık ve kadına karşı ayrımcı söylemler bakımından da sıkıntılar olduğunu ifade etti. Avrupa Birliği ile müzakereler kapsamında yol haritası niteliği taşıyan Ulusal Program’da ders kitaplarındaki ayrımcı ifadelerin ayıklanacağı yönündeki Türkiye’nin taahhüdünü kendisine hatırlattığımızda ise, Bakan Çubukçu bu konuda önümüzdeki hafta Bakanlığın bir Çalıştay düzenleyeceğini, tüm sorunların masaya yatırılarak çözüm konusunda strateji ve eylem planı hazırlanacağını söyledi.

Sözde Sarı Gelin Belgeseli

Bakan Çubukçu, küçük yaştaki çocuklarda travma yaratacak denli şiddet öğeleri içeren ve Ermenilere yönelik önyargılara neden olacak ifade ve görüntülerle yüklü Sarı Gelin ‘Belgeseli’ konusundaki sorumuza da yanıt verdi. Bakanlık olarak konuya çok duyarlı olduklarını ve belgeselin okullarda gösterilmesi konusunda Bakanlığın bir genelgesinin olmadığını belirtti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, belgesel DVD’lerinin rehberlik öğretmenlerine yardımcı materyal olarak dağıtıldığı ancak amacı dışında kullanıldığının anlaşılması üzerine dağıtımın durdurulduğu açıklamasından sonra İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerinden bazı okullara belgeselin gösterilmesi ve sonuç raporlarının iletilmesi yönünde yazıların gitmeye devam ettiğini hatırlattığımızda ise gerekirse daha açık bir talimatla belgeselin okullarda gösterilmesine engel olacağı konusunda güvence verdi.

Azınlık okullarına ücretsiz ders kitabı

CNN Türk’ün haberine göre, azınlık okullarında kendi dillerinde eğitim gördükleri ders kitaplarını da Milli Eğitim Bakanlığı ücretsiz dağıtacak. İstanbul’daki bir Ermeni okulunda vazifeli öğretmen dilekçeyle başvurarak, Bakanlığın okullara ücretsiz ders kitabı dağıttığını hatırlattı ve azınlık okullarında kullanılan kendi dillerindeki ders kitaplarının da eşitlik ilkesi gereği ücretsiz dağıtılması talebinde bulundu. Talebi olumlu karşılayan Bakanlık, önümüzdeki eğitim yılından itibaren azınlık okullarında kullanılan Türkçe dışındaki ders kitaplarını da ücretsiz dağıtacak.

20.06.2009, Taraf/Politika

Milli Eğitim Bakanı Çubukçu’ya dilekçe

Hatırlarsınız, kısa bir süre önce “asılsız Ermeni soykırımı iddiaları”na cevap verme kapsamında Genelkurmay’ca hazırlatılmış sözde Sarı Gelin belgeselinin okullarda gösterilmesi konusu kamuoyunda genişçe yer almıştı. Bu belgesel, o yaşlardaki çocuklarımızın psikolojisini bozacak denli şiddet öğeleri içermesi ve kendisini 1915 konusunda resmî tezin en pespaye versiyonuna yaslamasından ötürü sorunluydu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, konu kamuoyuna mal olunca DVD’lerin kalan kısmının dağıtımının durdurulduğunu açıklamıştı. Bu mahcup da olsa iddiamızın kabulü anlamına geliyordu. Lakin bu açıklamadan sonra “belgeseli gösterin, sonuç raporlarını da İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderin” yazıları okullara gitmeye devam etti.

Hâsılı, bakanlık durumu idare ediyor, kamuoyuna yasak savan bir açıklama yaparken, uygulamanın aynen devam etmesine ise göz yumuyordu.

“Asılsız soykırım iddialarıyla mücadele” kapsamında bu belgeselin okullarda gösterilmesi kararı 17. MGK toplantısında alınan bir karardı ve belli ki bakanlık bu kararın eziciliği ve kamuoyundan gelen tepkilerin arasında kalmıştı.

Biz gücümüz yettiğince bunun neden yanlış olduğunu anlatmaya çalıştık. Bir yandan “1915 tartışmalı bir tarihî olgu, tarih komisyonları kuralım, son sözü tarihçiler söylesin, herkes de buna tâbi olsun” derken, diğer yandan akla, bilime ve vicdana sığmayan zihnî çarpıklık ürünü bir belgeselle çocuklarımızın ideolojik olarak zehirlenmesinin, Ermenileri bir kenara koyun, yavrularımıza yönelik büyük bir haksızlık olduğunu açıklamaya çalıştık.

AK Parti gibi sürekli meşruiyet sıkıntısı yaşayan, bu meşruiyet krizinin ima ettiği alanlar dışında statükoyla kolayca zihniyet birliği kurabilen parçalı bir siyasi hareketten daha fazlasını beklemek de hayalcilik olurdu zaten.

Nitekim Taraf Gaziantep muhabiri Seyfi Genç’in uyarısıyla fark ettiğim bir gelişme bu tespiti tasdik eden yeni bir fiyaskoyu ortaya çıkardı.

Konu şu: Milli Eğitim Bakanlığı 14.04.2009’da yapılan değişiklikle İlköğretim 8. Sınıf İnkılap Tarihi kitabının 7. ünitesini değiştiriyor. Ders kitaplarında yer alan ayrımcılık içeren ifadelerin giderilmesine yönelik bunca girişime ve AB üyeliğinde yol haritası niteliği taşıyan Ulusal Program’da yer alan “Ders kitaplarında ayrımcılık içerebilecek ifadelerden arınması da dahil olmak üzere müfredatın yeniden gözden geçirilmesi çalışmalarına devam edilecektir” taahhüdüne rağmen, bakın değiştirilen ünitenin, Türkiye’ye yönelik tehditler bölümünde “Misyonerlik Faaliyetleri” başlığı altında neler yer almış:

Misyonerlik faaliyetleri

Misyonerlik, sıradan bir inanç yayma faaliyeti değildir. Misyonerlik, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. İnsanları din değiştirmeye zorlayan sistemli ve organize bir harekettir. Misyonerler dini amaçların yanı sıra siyasi, kültürel ve ekonomik amaçlar da taşırlar. Dış güçlerden, bazı sivil toplum kuruluşlarından ve kendi çevrelerinden sağladıkları büyük maddi destekle amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırlar. Misyonerler, insanların ekonomik zorluklarını istismar ederler. Kendi inançlarına ait metinleri, değişik dillere çevirerek insanlara ücretsiz dağıtır ve gerektiğinde yazılı ve görsel medyayı propaganda aracı olarak kullanırlar. Devletimizin ve milletimizin milli birlik ve bütünlüğüne yönelik tehdit oluştururlar.


Korkunç değil mi?

Bu ifadelerin Ergenekon soruşturması çerçevesinde ele geçirilen bir andıç belgesinden çıktığını söyleseydim, zannederim kimse pek şaşırmazdı. Muhabirimiz Seyfi Genç’in gönderdiği bu bölümü Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın internet sitesinden de kontrol ettim. Sizler de siteye girerek soldaki sütundan müjdelenen bu yeni üniteyi okuyabilir, gerçekliğini kontrol edebilirsiniz.

Metin üzerine söyleyecek fazla bir şey yok. Metin öncellikle dinî özgürlükleri ve dini tebliğ etme hakkını koruma altına alan Türk Ceza Kanunu’nun 115. maddesiyle ve Anayasa’nın paralel maddeleriyle çelişiyor. Yani kendi çocuklarımızı kanunlara ve Anayasa’ya aykırı hareket etmeye teşvik eden bir eğitim veriyoruz, bravo!

Lakin sorun bundan da çok öte. Çocuklarımızı ve gençlerimizi devlet eliyle böyle zehirleyerek yeni Malatya misyoner katliamları, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinin psikolojik alt yapısını hazırlıyoruz. Yeni Emre Günaydınlar, Ogün Samastlar, Yasin Hayaller yetiştiriyoruz kısaca.

Asıl suç olan bu!

Yeni Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’ya görevinde başarılar diliyor, gereğinin yapılması dileğiyle dilekçemi vicdanının önüne bırakıyorum.

Herhangi bir beklentiden değil, tarihe not düşmek adına...

18.06.2009, Taraf

Bu sese kulak verin

Türkiye toplumu ergenlik çağını arkasında bırakıp, reşit olmanın hudutlarını geçen bir gencin ruh haline bürünüyor hızla.

O yaşların deli ruhuna uygun gel-gitler yaşansa da, geri dönülemeyecek, geri alınamayacak bir süreçtir bu.

Herkes kendinden bilir, bu yaşlardaki ergenin en büyük mücadelesi vesayete karşıdır. Kendini birey olarak ortaya koymanın mücadelesini verir genç.

Üzerindeki tahakkümleri reddetmek, kendi arzusuna göre bir gelecek kurmak en büyük hayalidir.

Kimi zaman açık ve hırçın, kimi zaman da anne ve babalarının ötesindeki aklıyla, onların eprimiş iktidarının altını kurnazca, sakince oyan “taktik”lerle yapar bunu.

Hâlâ ona karşı çalışan iktidarın güçlü araçlarını işlevsizleştirerek kendine işlevsellik kazandırır.

Zamanın ruhu gencin yanındadır çünkü.

***

Taraf
’ın Mehmet Baransu imzalı “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” haberine gelen tepkiler, özellikle de Doğan Medyası’nda gördüğü ilgi, reşitliğini gün geçtikçe pekiştiren bir toplumun dinamizm ve taleplerinin her türlü toplum mühendisliğini, yani vesayetleri nasıl gözden düşürdüğünü de ortaya koymuyor mu?

Düne kadar her türlü vesayeti açıkça kutsayan, meşrulaştıran, cilalayan gazete ve başyazarların, TSK’dan açıkça hesap soran mucizevi değişimlerini, ak sakallı nur yüzlü demokrat bir dedenin rüyalarında kendilerini ziyaret etmesine borçlu değilsek şayet...

Bu değişimin sebebi ne olabilir ki, halktan başka!

Bir süredir bir ses duyuyorum. Halkın içinde yaşayan, halktan, sıradan bir reşit, Cahit Koytak’ın kendini tanımladığı gibi, yoksul bir şair, yazar olarak, sesler duyuyorum.

Otobüste, metroda, vapurda, lağım kokan çarşısında Kadıköy’ün...

Trafikte, sinemada, Beyoğlu’nda, piknik yerlerinde, kampuslarda, parklarda...

Bir ses duyuyorum.

“BU ÜLKE BENİM İSTEDİĞİM GİBİ OLACAK, ‘BEN’İM ÜLKEM OLACAK” diyen bir ses bu.

***

Bu sesin etkileyiciliği, gürlüğünden maada, herkesin içinden, yüreklerden kaynaklanması. Hiçbir yayın yasağının duyulmasına engel olamayacağı bir frekanstan yükselen bir iradenin, arzunun sesi bu.

Özgürlük, daha fazla özgürlük talep ediyor.

Adalet, etik, şeffaflık, eşitlik, saygı, zenginlik talep ediyor.

Sadece askerden de değil.

Kof siyasetçiden, lumpen yerel yöneticiden, ahlak bekçisi kanaat önderinden, ayrıcalık-mevki tutkunu uzmandan, gerçekleri kendine yosma eden sözde bilim insanından, ahlaksız gazetecisi, yazarından, işine saygı duymayan, emek vermeyen sanatçısından, memurundan, hocasından...

Bu kendi yaşamına, yaşadığı çevreye, dünyaya sahip çıkan, onu biçimlendirmeye aday reşit bir “gencin” sesi. Benden söylemesi; gelecek, zamanın ruhundan, değişimden yana. Bu sesi duyanlar kalıcı, duymamakta ısrar edenler gidici olacak. Bu gidiş, tüm cilaların sökülüp, altındaki kokuşmuş, çürümüş iskeletin sergilendiği bir nümayiş şeklinde vuku bulacak.

O zaman ne diyelim: Aklı olan bu sese kulak verir...

15.06.2009, Taraf

Modern olmayan bir şey

Bir akademisyen dostum, Batı uygarlığının Doğu’dan radikal bir biçimde ayrışarak ezici bir üstünlük kurduğu modernite süreci hakkında konuşurken “kanserli doku” benzetmesini kullanmıştı bir keresinde.

Biliyorsunuz, kanserli dokular normal hücrelerden çok daha hızlı çoğalır.

Batı, tıpkı vücuttaki kanserli hücrelerde olduğu gibi gelişme ve yayılma hızını görülmemiş şekilde arttırarak vücudun tüm organlarını, Batı dışı dünyayı ele geçirmeye başlamıştı; Rönesans ve sonrasındaki Aydınlanma süreci ile.

Batı’nın gerçekleştirdiği bu bilinç sıçraması, tıpkı uzayda varolduğu söylenen solucan deliklerinde öngörülen yolculuk gibi, Batı’nın, belki binlerce yıl sürecek bir gelişim hikâyesini hızlı çekimle birkaç yüzyılda, hatta daha da az bir sürede gerçekleştirmesini mümkün kıldı.

Doğu, Batı’nın bu değişimini fark edebilmek için bile uzun yıllar beklemek durumunda kaldı. Değişimin gücü kendini tüm sarsıcılığıyla ortaya koyduğunda, Batı, modernitenin tüm teknolojileriyle Doğu’nun en mahrem bölgelerine çoktan yerleşmişti bile.

Evrenin merkezinden Tanrı’yı çekip, aklı ve onun türevleri olan Gelişim ve Zaman’ı koyan Batı, binlerce yıllık hantallığına tiksinerek baktığı modernöncesi tüm değerleri kategorik olarak hiçledi; hatta paket halinde kendi tarihinin çöplüğüne gömdü.

Lakin o kocaman paket içerisinde, hurafeler kadar, vicdan ve modernizmin ölçüp biçemediği, insana ve onun dahili yaşamına dair pek çok hayati değer de vardı.

Aklın, bilimin ölçüp tasnif edemediği tüm olguları kategorik olarak böyle dışlaması, “Radikal Aydınlanma” olarak tanımlandı; hatta, Aydınlanma’nın parlak zaferler elde ettiği en güçlü dönemlerinde bile eleştirildi.

Lakin, aklın zaferleri o kadar parlak, insana getirdiği yenilik ve kolaylıklar öylesine şaşaalıydı ki, bu eleştirinin etkin olması için soykırımlar çağının gelmesi gerekiyordu.

Aklın ve Yeni İnsan’ın yeryüzünü cennet kılacağına yönelik özgüven, iki büyük dünya savaşı ve milyonlarca insanın tarih boyunca görülmemiş bir kan gölünde boğulması ile yerle bir oldu.

Batı, bilimsellik adına vicdan ve etikten bağımsız kıldığı aklıyla, Doğu’nun toprağına, kanına girdi. Uygarlık götürmek adına gittiği Batı dışı dünyaya, gücünün ona verdiği cüretle müdahale etti, doğrusu, tarumar etti.

Batı dışı dünyanın Batı’yla mücadele etmek üzere kendi özgün taktiklerini üretme zamanı da, fırsatı da pek olmadı. Ya Türkiye, Japonya gibi Batılı olma çabasına girişip paradoksal bir kimlik bunalımına kendisini teslim etti, ya da daha edilgen bir pozisyonda kaderinin Batı tarafından çizilmesini izledi. Cetvelle çizilmiş Ortadoğu ve Afrika haritaları bunun en dramatik sembolüdür.

Peki, bugünler için daha fazla ne diyebiliriz? Batı kendi ilerlemesinin ve buna bağlı hegemonyasının kendi limitine ulaştı mı? Yine bir Batı paradigması olan küreselleşme, Batı’nın hegemonyasını bir yandan arttırırken, bir yandan da –yine paradoksal olarak- Doğu’nun yükselişine imkân sağlıyor mu?

Veyahut en can alıcı soru olarak, Doğu için Modernizm ve onun ardıl türevleri dışında, başka türlü bir dünya tasarlamak mümkün olabilecek mi?

Doğu kendi Rönensansını, kendi Aydınlanmasını yaratabilecek zihnî ve ekonomik düzeye ulaşabilecek mi?

Ya da sürekli Batı’ya öykünerek, Batı gibi olmaya çalışarak onu yeniden yeniden mi üretecek? Doğrusu, insanın kendini verili zaman dışında düşünememesi gibi, Batı’nın tanımları dışında kendimizi yeninden kurmanın diline, yöntemine ve aslında daha da önemlisi, bunun “hayali”ne ulaşmak mümkün mü?

Bunlar önemli sorular... Bugün Türkiye veya dünyanın herhangi bir bölgesinin sorunlarını konuşurken, bu hikâyenin damga vurduğu zeminin üzerinde tartışıyoruz. Filistin, Ermeni, Kürt, Tamil, Ruanda, Afganistan sorunları ya da çevre felaketlerinden bahsederken, yukarıda özetlenen hikâyeyi bilmeden anlamlı bir tespit yapmak pek mümkün değil.

Batı, “karanlık çağından” Antik Yunan’a kadar gerilip sonra da ileri zıplayarak kurmuştu kendini. Doğu da aynısını mı yapmalı? Geçmişte kendi altın çağını aramak, modernitenin damgasını vurmadığı özgün biçim ve özlere ulaşmak, sonra onun üzerinden yeni bir zihin ve düşünce dünyası kurmak mümkün mü?

Taklit olmayan bir şey, “modern olmayan bir şey” yapmak mümkün mü?

Açıkçası bilmiyorum. İliklerine kadar modern bir çağın ve yaşam biçiminin ürünüyüm çünkü. Tıpkı sizler gibi... Bugünkü varlığın üzerindeki modern katmanı kazıyarak yeni bir başlangıç yapmak olası görünmüyor bana. Ama insan uygarlığının girdiği çıkmazı aşmak için Doğu’nun katkısına dünyanın ciddi biçimde ihtiyacı var.

Modern olmayan bir şey?

Üzerinde düşünmek bile heyecan verici bence.

11.06.2009, Taraf

Bizim seçkinler ve onların Majidleri

Prof. Dr. Füsun Üstel ve Doç. Dr. Birol Caymaz’ın önemli çalışması Seçkinler ve Sosyal Mesafe adlı araştırmayı okur ve daha sonra bizim gazete için kısa bir haberini yazarken nedense o filmi hatırladım sık sık.

“Avrupa sinemasının vicdanı” sıfatını alarak haklı bir ün yapmış olan Michael Haneke’nin 2005 Cannes ödüllü Caché, yani Saklı filmiydi bu.

TV’de edebiyat programları yapan Georges (Daniel Auteuil) ve eşi Anne (Juliette Binoche) on iki yaşındaki oğulları Pierrot (Lester Makedonsky) ile ayrıcalıklı lakin huzursuz burjuva yaşamlarına devam ederken, kapılarının önünde bir videokaseti bulurlar. Georges’un evini cepheden kaydetmiş bir kasettir bu. Sonrasında birkaç kaset daha bırakılır evin önüne. Bu kasetlerden birindeki kayıt, uzun yıllar evvel Georges’un iftiraları yüzünden baba evinden kovulan Cezayirli evlatlık Majid’le (Maurice Benichou) yeniden buluşturur onu.

Georges’un altı yaşında girdiği kıskançlık krizi Majid’in yetimhaneye gönderilmesine yol açmıştır. Fransa nasıl Cezayir’in hakkını gasp ettiyse, Georges da, Majid’in hakkını gasp etmiştir.

Majid’in evden kovulması için uydurduğu hikâyeler, Georges için sürekli tekrarlanan kâbuslara dönüşmüştür. Haneke, Cezayirli ‘Öteki’ne yönelik Batılı önyargıyı öyle güzel vermiştir ki! Korkuların, şüphelerin, açgözlülüğün, kıskançlıkların nasıl anlatı (tarih) haline geldiğini, sonra o anlatıların nasıl gerçek olarak kabul edildikleri, o “gerçek”ler üzerine nasıl soykırımlar, talanlar inşa edildiğini...

Nitekim Majid, videoları onun çekmediğine bir türlü ikna edemez Georges’u. Evlerine gelen kanlı el çizimleri (ki bu resimler kâbuslarında tekrarlanan ve sadece Geroges’a özel görüntülerdir) bardağı taşıran son damla olur. Polise giden Georges, Majid ve oğlunun yaşadığı sefil evi bastırtır. Majid’in ısrarlı diyalog ve aklanma talepleri, Georges’un korkularını, tehditlerini bir türlü aşamaz.

Öteki’nin sözü değersiz, varlığı önemsizdir seçkinler için...

Nihayetinde, Majid, Georges’u evine çağırır.

“Bu kasetlerle hiçbir ilgim yok. Buna senin de tanık olmanı istedim” der ve kendi boğazını keserek intihar eder Majid.

Georges’un gözleri önünde.

Majid öldükten sonra “video” –ki video aslında Georges’un suçluluk duyguları ve bastırmaya çalıştığı vicdanını temsil etmektedir- kaydına devam eder. Son sahne, Georges’un daha altı yaşındayken küçük Majid’e yönlendirdiği korku, güvensizlik, öfke ve suçluluk hislerinin, eşi ve oğlu Pierrot ile kurduğu ilişkide kendini tekrarladığını bize fısıldar gibidir. Video, Pierrot’nun okuduğu okulun girişini çekmektedir çünkü.

Pierrot’nun, babası Georges’a kendisi ile kurduğu ilişki biçimine duyduğu öfkenin bir tezahürüdür belki de her şey...

***
Seçkinler ve Sosyal Mesafe
adlı araştırma, hani şu Robert Kolej gibi çok prestijli okullarda okuyan, orta-orta-üst gelir grubuna dahil, ülkenin iktidar mekanizmasına adam yetiştiren, kendilerini “laik-çağdaş-demokratik” cumhuriyetin “değer”lerinin taşıyıcısı gören kesimler üzerinde yapılmış.

Yani şu bizim yerli Georgeslar üzerinde.

Sormuşlar yerli Georgeslara; yerli Majidler, yani gayrımüslimler, Kürtler ve İslâmi kesim hakkında ne düşünürler diye. Eksik olmasınlar, gayrımüslim azınlıkları pek sever olmuşlar. Nedeni basit. Onlar da kendini azınlık hissederlermiş artık. Yaşam biçimleri, Batılı kültürleri (Anadolu’nun gayrımüslimleri sapına kadar Doğuludur halbuki) ile kendilerine en yakın gördükleri “öteki”lerdendir onlar. Üstelik, azalan sayıları ve sıfır çeken temsil güçleri ile seçkinlerle rekabet etme güçleri kalmamıştır artık.

Kürtler de zaten çocuk gibidirler. Nereye çekersen oraya giden, tembel lakin tehlikeli. Onları en çok İslâmi kesim sinirlendirmektedir lakin. Bu densiz köylüler, hadlerini bilmemiş, kentleri çekirgeler gibi işgal etmiş, seçkinlerin sadece “yüksek” kültürlerini değil, yüksek ayrıcalıklarını da tehdit eder hale gelmişlerdir.

Araştırmada, “Cumhuriyet balosunda görmek istemem Gül’ü, orada beyaz Türklüğüm çıkar, elim ayağım oynar” diyor bizim yerli Georgeslardan biri...

***

Grand Palace’ı, Köln Katedral’ini, Rijkmuseum’u ilk gördüğümde hayranlığımı gizleyememiştim. Sonra çoğunu gezdim Avrupa’nın. Hayranlığım kat be kat arttı.

Tüm o muhteşem yapıların temelinde, Afrika’nın, Asya’nın, Güney Amerika’nın ve tüm diğer kolonilerdeki milyonlarca garibanın kemikleri vardı oysa.

Bizim seçkinliğimizin altında da, kendi Majidlerimizden çalınmış haklar ve kendi Majidlerimizin iskeletleri var.

Bu bir lanet, benden söylemesi.

Helalleşmeden bu dünyada kimseye huzur yok.

Herkesin hayatı ona zehir edecek bir Majid’i var çünkü.

Ve şu uğursuz video durmadan çalışıyor.

Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü günden beri.

Sürekli.

Kaydediyor...

08.06.2009, Taraf

Kürt Sorunu’nda tarihî fırsat mı?

Değerli dostum Ümit Kardaş’ın Ötekiler İçin Sivil İtaatsizlik Rehberi isimli kitabında yer alan şu saptama çok sade, ama bir o kadar çarpıcıydı:

“Ülke tarihimizde uzlaşmayla çözülmüş hiçbir ihtilaf yoktur.”

Bu kadar basit.

Yoktur.

Peki neden?

Nedeni basit. Osmanlı-Türk modernleşmesi, halkı nesne olarak gören totaliter zihniyeti paylaşmakta ciddi bir doku uyumu gösterir. Lakin Türk modernleşmesi, Osmanlı’dan farkla, sadece devleti ve bürokrasiyi değil, halkı da biçimlemeye tevessül etmiş, tepeden tırnağa yeniden kurguladığı sosyo-politik, sosyo-kültürel yaşamı pazarlığa açık olmayan bir “seçenek” olarak “tebaasına” dayatmıştır.

Türkiye’nin hem tarihine, hem de kültürel dokusuna uymayan bu deli gömleğine sığamayanlar “Türk” olarak addedilmemiş, Türk olmamanın karşısına da vatan hainliği yerleştirilmiştir.

Devletin balyozu bu kesimler üzerine sürekli olarak inmiştir.

Dayatma, uzlaşmayı dışlar. Devleti bir dayatma teknolojisi olarak gördüğünüzde de, halktan gelen talep ve şikâyetler isyan olarak algılanır. Hizmet aracı olmaktan çıkıp, karar verici elitin mikserine dönüşen devlet aygıtı, programlandığı gibi çalışır.

Yani kıyar.

Ermeniyi kıyar, Kürdü kıyar, kadını kıyar, eşcinseli kıyar.

Ve her zaman haklıdır.

Şimdi de “Kürt sorununda tarihi fırsat”, “yakında çok iyi şeyler olacak” türünden bir iklime girmiş durumdayız. Hepimiz barışı çok arzuluyoruz. Herkes ölümlerin bir an evvel durmasını istiyor çünkü. AKP hükümetinin son icraatları ve Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamaları ile yukarıdaki türden kötücül devlet aygıtıyla kökten ayrışan bir yönetme aklının ortaya çıkıp çıkmadığı konusunda ümit beslemek istiyoruz.

Ama bilmem, ne kadar doğru yapıyoruz?

Geçen günlerde Başbakan Erdoğan’ın yakın danışmanlarından Yalçın Akdoğan’ın Star gazetesinde çıkan “PKK çözüm istiyor, ya DTP?” adlı makalesi, “Kürt sorununda yakında iyi şeyler olacak” adlı torbanın içini “nasıl” doldurduğuna dair önemli ipuçları içeriyordu. Bu yazıdan birkaç önemli tespiti sıralamak istiyorum.

1- Sosyal, ekonomik ve kültürel alanda atılan adımlar önemlidir, lakin sorunu tek başına çözmeye yetmez.

2- Kürt sorununu çözmek için öncelikle PKK’nın etkisizleştirilmesi gerekmektedir.

3- Askerî, siyasi ve diplomatik çok yönlü çalışmalar neticesinde PKK terör örgütünün giderek izole konuma gelmesi ulaşılan olumlu durumu göstermektedir.

4- AB, ABD, Irak Merkezî Yönetimi ve Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin PKK’ya karşı takındığı Türkiye yanlısı pozisyon ortaya bir fırsat koymaktadır.

5- Bu durum PKK’yı silah bırakmaya zorlayacaktır.

6- Terör örgütüne yönelik olarak hükümet, cumhurbaşkanlığı ve genelkurmay arasında geçmişte hiç olmayan bir uyum söz konusudur.

Görüldüğü üzere, Kürt sorununda tarihî fırsat olarak pazarlanan şey, jakoben laiklik üzerinden statüko ile çatışan AKP’nin, Kürt konusunda “Evet bu iş sadece silahla olmuyor, silahın yanına biraz da kültürel motif ekleyelim” noktasına gelen TSK ile benzer aklı paylaşması ve bölgede Türkiye lehine gelişen konjonktürel şartlardan başka bir şey değil.

DTP de, PKK da bu nedenle temkinli. Savaştan herkes yoruldu. Ama aslanla aynı yatağa girerken dikkatli olmaya çalışıyorlar. Çünkü önerilen uzlaşma, barışma değil, kendi barışını dayatma. Kürtlere bunca yıldır kan kusturan zihniyetin özeleştirisi yapılmış değil çünkü. Kürt, Türke henüz eşit hale getirilmiş de değil. Dağlardan “Ne mutlu Türküm Diyene” yazılarının silinmesi türünden öneriler sembolik olarak önemli, anlamlı. Ama devlet henüz vatandaşını ayıran, onlara eziyet eden ideolojisinden tövbe etmedi. Atılan adımların sadece bir makyaj mı, yoksa bu ideolojiden radikal bir kopuş mu olduğu konusu ise muğlak.

Lakin, devlette böyle radikal bir ayrışma beklerken, PKK ve Kürtler de şiddetin ağır yükünü paylaşmayarak, bu zihniyeti ülke ve dünya kamuoyu önünde yalnız ve çıplak bırakmak durumunda. Silahtan boşalan yeri, uygar dünyanın yücelttiği ve şiddetten çok daha etkili olan sivil itaatsizlikle doldurmalılar. Çünkü mazlum halkların, tıpkı Filistin sorununda olduğu gibi, güçlü ulus-devletler karşısında silahlı mücadele ile varabilecekleri bir zafer yok. Üstelik bu hem insani, hem de ahlaki değil. Sizi mağdur eden zihniyetle aynı yöntemleri kullanmak, süreç içerisinde güçlünün kazanmasını garanti etmek demek.

Kürtler ve Türkler arasında bunu gören önemli bir kesim var. Benim konu hakkındaki iyimserliğim de şimdilik buradan kaynaklanıyor.

04.06.2009, Taraf

Üç gazete, bir araştırma

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Dünkü gazetelerin bir kısmında Bahçeşehir Üniversitesi ve İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle Prof. Dr. Yılmaz Esmer yönettiği “Radikalizm ve Aşırılık Araştırması”nın sonuç ve değerlendirmeleri yer aldı. Konuyu manşetinden gören Milliyet, Cumhuriyet ve Zaman gazetelerine üstünkörü bakacak olsaydınız, aynı konu hakkında birbiri ile zıt sonuçlara ulaşmış iki farklı araştırmadan bahsedildiğini düşünürdünüz.

Belki de düşündünüz.

Söz konusu manşetler şöyleydi:

Milliyet
: Hoşgörü çok uzakta

Cumhuriyet
: Farklılıklara kapalı toplum

Zaman
: Türkiye’de ‘mahalle baskısı’ yok

Doğrudur; sorulara muhatap olan tüm grupların cevapları, hangi yüzdelikte yer alırlarsa alsınlar önemli bilgiler, mesajlar ihtiva eder.

Lakin bu bilgiler, bağlamında ve araştırmanın bütünü gözetilerek değerlendirilmediğinde, hedef grup hakkında yanıltıcı, çelişkili, tutarsız yargılara ulaşılması da kesinlik kazanır. Tabii amaçlanan bu ise, istatistikler çok elverişli bir imkânlar dizisi sunar.

Nitekim, Zaman gazetesi manşetine dayanak olarak “Toplumdan baskı gördünüz mü” sorusunda mezhebi ve laikliği nedeniyle baskı görenlerin oranının yüzde dört, dinî inancı nedeniyle baskı görenlerin ise yüzde beşte kalmasını almış. Milliyet ve Cumhuriyet gazeteleri ise aynı araştırmada “Nasıl bir komşu istemezsiniz,” sorusuna “İçki içen, nikâhsız yaşayan, eşcinsel, ateist, Yahudi ve Hıristiyan komşu istemem” cevaplarının yüksek oranlarını görmeyi tercih etmiş.

Oysa mutlaka bu araştırmanın bir analizi var. Bu sonuçları nasıl değerlendirmek gerektiğine dair bir rapor var. Gazeteler bu rapora erişmek veya erişmişseler bile araştırmayı buradan görmek için hiçbir çaba sarf etmemişler.

Kendi görmek istedikleri Türkiye’yi muştulayan sonuçları öne çıkarıp, o sonuçlarla zıtlıklar gösteren tespitleri ya yok saymış, ya da iç sayfada gizlemişler.

Çünkü Türkiye’yi, Türkiye halklarını onların gördüğü gibi görmemizi istiyorlar.

Nitekim araştırmanın yöneticisi Yılmaz Esmer’in, “19 yıl evvel yapılan araştırma sonuçları ile mukayese edildiğinde milliyetçilik ve dindarlıkta bir artış yok” açıklamasını Milliyet’in hiç görmediğini, Cumhuriyet’in ise savsakladığını, yine Esmer’in, “Toplumsal baskı gördüğünü söyleyenlerin oranları büyük çıkmadı. Önemli gibi görünmüyor ama 50 milyon insanın yüzde beşi iki buçuk milyon insan yapar. Bu da önemli bir rakamdır” sözlerini ise Zaman’ın iç sayfada kaybettiğini fark ediyoruz.

Oysa Prof. Esmer’in bu tespitleri, her üç gazetenin de manşetlerini düşürür, geçersiz kılar bana göre.

Şayet önyargılı değil, ya da toplum inşasına heveslenmiş değilseniz tabii.

Üstünde düşünmeye değer olduğu için birkaç örnek daha vermek istiyorum.

Mesela Milliyet’in iç sayfada “Kadına bakışta kara tablo” başlığını desteklemek için kullandığı verilerden biri aynen şöyle:

“‘Kız evlat mirastan erkek evladın yarısı kadar pay almalıdır’ yargısını deneklerin yüzde 12’si, ‘Kesin doğru’ yüzde 24’ü ‘Doğru’ olarak niteledi.” Zaman gazetesi bu soruya yer vermemiş, lakin verseydi yorum şöyle olabilirdi şüphesiz: Deneklerin yüzde 64’ü miras paylaşımında erkek-kız çocuk ayrımına karşı çıktı.

Cumhuriyet
ise manşetin mesajını destekleyecek soruları seçerken biraz ‘özensiz’ davranmış. İç sayfada bireylerin kendilerine en yakın hissettiği ülkelerin sıralandığı soruya gelen cevapta Ermenistan ve İsrail de var çünkü. Başka bir soruda ise deneklerin yüzde 80’i olası bir terörist saldırıyı önleyecek bilgiyi sağlayacak olsa bile tutuklulara işkence yapılmasına karşı çıkıyor mesela.

Bu cevaplar farklılığa kapalı, totaliter, zenofobik bir topluma uymayan sonuçlar doğrusu...

***

Zaman
, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde bir haber üzerinde yaşanan bu ayrı düşmüşlük şüphesiz bu gazetelerle sınırlı değil. Bu genel bir sorun. Hepimizin içine işlemiş totaliter kodlardan kaynaklanıyor. Çoğumuz iyi bir ülke tahayyül ederken, kendimizi merkez konumda görmekten, kendi öncelliklerimizi merkeze almaktan bir türlü vazgeçemiyoruz. Mağdurken bile aynı totaliter zihniyeti üretmeye devam ediyoruz. Çözümlerimiz, özgürlüklerimizi çoğaltan evrensel düşünceden değil, ait olduğumuz toplumsal kesimin değer ve ihtiyaçlarıyla sınırlı. Türkiye’nin sorunlarını tespit ederken de yerel, benmerkezci tahlillerle felaket senaryoları üretiyor, gerçeklikten çok uzaklara savruluyoruz.

Araştırma sonuçlarına daha objektif baktığınızda, Prof. Yılmaz Esmer’in tespitinde olduğu gibi, bu duygusallığın ve kafa karışıklığının cevaplarda ortaya çıktığı kolayca fark ediliyor. Güzel ve huzurlu Türkiye tahayyüllerimizin bu kadar ayrı düşmüşlüğü, belki de bu amaca ulaşmaktaki en büyük engel.

Amma velakin, çelişkilerin bunca çok olması, köklü değişikliklerin de kuluçkaya yattığının bir habercisi kanımca.

İyimser olmak gerekirse tabii...

01.06.2009, Taraf

İttifaklar çatırdarken körlük analizi

Söylemek istediğim tam da buydu.

Üstelik Agos’u da kapsayan on yıllık köşe yazarlığı serüvenimde de, romanlarımda da, ana tema olarak bunu sürekli yazdım.

Geçmişin hayaletleri günümüzü nasıl da rehin alıyor. Tam unuttuk, geçmişe gömdük, önümüzde yeni temiz bir sayfa açtık derken...

Meclise bir mayın yasa tasarısı geliyor.

Başbakan “farklı kimlikleri ülkeden kovmak faşizanlıktı” diyor.

Alevi açılımı, Ermeni açılımı, Kürt açılımı derken...

Hoop, birdenbire kendimizi 1915’te, 1955’te, 1964’te, 1977’de, 1993’te buluveriyoruz.

Sadece Suriye sınırına değil, tarihimizin bütün bir hikâyesine de nasıl görünmez mayınlar döşenmiş, yeni yeni anlıyoruz. Şaşkın haldeyiz. Bu hesaplar nasıl denk gelecek, yüzleşme başladığında adaletin terazisi nasıl dengede kalacak diye.

Bu duygularda hiç haklılık payı yok mu? Var elbette. Şöyle ki...

Geçenlerde Bilgi Üniversitesi İletişim Bölümü’nde konuk hoca olarak davetli gittiğim derste, Ermeni konusunu anlattıktan sonra, öğrencilerden biri sordu.

“Bizim ailemiz de Balkan Harbi döneminde Arnavutluk’tan sürgün gelmiş. Çok zengin olan ailemizin her şeyine el konmuş. Peki, bizim gasp edilmiş haklarımız ne olacak?”

Ona dedim ki, “İşte tam da bu! Herkesi bu zihniyet mahvetti. Aynı zihniyetin mağduruyuz. Bunu fark etsek yeter zaten. İnsanı da, acıları da bir görsek, yeter.”

Açıkçası, geçmişte olanların tazmini yönünde kişisel bir beklentim yok. Benim tek isteğim, bu ülkede, ya da dünyanın herhangi bir yerinde bir daha o acıların yaşanmaması.

O Ermeni bilge kadının 1915 için dediği gibi “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin.”

Keşke buradan giden gayrımüslimlerin tüm malları Balkan Harbi’nden, Kafkaslarda Rus faşizminden tokat yemiş, kendini can havliyle Türkiye’ye atmış milyonlarca Müslüman göçmene yâr olsaydı. Düşünün, sadece Türk-Yunan mübadelesinde göçen bir milyon iki yüz bin Rum’a karşılık, Yunanistan’dan sadece dört yüz bin Müslüman geldi Türkiye’ye.

Giden Rumların mallarının çok azı bu garibanlara gitti. Onlar bu ülkede çok acılar, perişanlıklar çektiler. Üstelik Cumhuriyet tarihi boyunca ciddi bir asimilasyona uğradılar. Yeni bir hayat kurmanın bedelini, kimliklerinden vazgeçmekle ödediler.

Benim babam Ermeni, annem Çerkes. Çerkesler böyle yazmama kızmasınlar, hangi boydan olduğunu bilmiyoruz çünkü. Annem de bilmedi hiç, anadilini bilmediği, öğrenemediği gibi...

Tüm o mallar ayrıcalıklı bir kesimin bilançosunda şu an. Türkiye halklarının sırtına soykırımın, mübadelelerin, 1955’in, Alevilere, Kürtlere yapılan zulmün utanç küfesini yüklemeye çalışanlar da onlar.

Ben hiçbir halkın, bile isteye bu adaletsizliklere, kime ve kim tarafından yapılırsa yapılsın destek çıkacağını kabul etmem, edemem.

Sorun, bu tarihî olayların nasıl anlatıldığı, ya da tabiri caizse halka nasıl yutturulduğu ile ilgilidir. Siz Ermeniyi, Rumu seksen yıl boyunca hain diye yaftalar, tarihte yapılan insanlık suçlarını da vatan hizmeti, mümessillerini de kahraman ecdat diye yüceltirseniz, halk buna inanır.

Bir de şu olur: Suç güncellemiş, bugüne taşınmış, bizim sırtımıza yüklenmiş olur.

***

Başbakan’ın faşizm açıklaması ile başlayan kafa karışıklığına bir de bu dezenformasyon kaynaklı körlükle birlikte düşünmek lazım. Doğru, Türkiye’de geçmişle ilgili her tartışmayı başlamadan boğmaya çalışan kör edici zihniyet, güçlerini ve varsıllıklarını tam da tarihin bu kırılmalarında devşirdikleri için bunu yapıyorlar.

Peki ya geri kalan milyonlar?

İhsan Dağı’nın iki gün önceki “Gâvursuz memleket olur mu” yazısında “Dürüst olalım, kim aklından; ‘İyi ki de şimdi İstanbul’un 70 milletvekilinin tümü Müslüman’ diye geçirmiyor? Neredeyse herkes memnun şimdiki ‘arılık-duruluk’tan... Çünkü derinliklerde hepsi de Türkçü” derken, körlükleri gideren böyle bir yüzleşmenin şartlarının geçmişte oluşmamış olduğunu, insanların kendilerine anlatılan hikâyeye göre hissedip düşündüklerini hesaba katıyordu umarım.

İsa Mesih, Hıristiyanların “tahrif edilmiş” İncil’inde “Kör olsaydınız, günahınız olmazdı, ama şimdi ‘Görüyoruz’ dediğiniz için günahınız duruyor” der.

“Görüyoruz” diyenleri, gerçeklere bile isteye kör kalanlar olarak tespit ediyor bu sözler. İnkârcılığı bile isteye kendi menfaatleri için seçenleri.

Gerçeklerin tüm arılığı ile önümüze serildiği tarihî günler yaşıyoruz. Körlüğün mazeretinin kalmayacağı önemli günler bunlar. Başbakan’ın bir sözü bakın nasıl da alışıldık ittifakları darmadağın ediyor.

Eğer bir gün başarır da geçmişin tüm hayaletleriyle yüzleşirsek, hep beraber ve hâlâ aynı ahlaksızlığa sahip çıkıldığını görürsem, bu memlekette bir gün bile durmam, duramam.

Ama ülkem ve insanları için hâlâ ümitliyim ben.



28.05.2009, Taraf

Saturday, June 13, 2009

Erdoğan’ın ‘tarihî’ konuşmasına güzelleme

Sayın Başbakan nevi şahsına münhasır bir kişi doğrusu.

Türkiye’de geçim derdiyle gurbete düşmüş 40 bin Ermenistanlı göçmen için “Ne yapalım, sınırdışı mı edelim, ama yok yok etmeyiz” türünden lafları ettikten kısa bir vakit sonra, başbakan düzeyinde Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi.

Erdoğan Düzce’de mayınlar konusunu değerlendirirken “Yılarca farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Üzerinde düşünmek lazım. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın sonucuydu. Bu hatalara zaman içerisinde bizler de düştük. Ama aklıselim ile düşününce şuralarda ne yanlışlar yapmışız diyorsunuz” deyiverdi.

Eleştirmesini bildiğiniz gibi, iyi işlerin altını çizmek de gazeteciliğin, yazarlığın değişmez düsturu olmalı.

Erdoğan’ın bu açıklaması, Türkiye standartları düşünüldüğünde oldukça ileri bir adımdır, bu doğru. Konuşmayı değerlendiren aydın ve azınlık temsilcileri ihtiyatlı da olsa konuşmayı tarihî bulmuşlar. Sevgili dostum Apoyevmatini gazetesinin sahibi Mihail Vasiliadis Vatan gazetesine görüş bildirirken “Bu sözleri çok duyduk, icraat görelim” minvalinde konuşmuş, sonra şu sözü de etmeden duramamış:

“Azınlıklar bugünü bayram ilan etsin.”

Vatan
gazetesi aynı haberin kutusu olarak Erdoğan’ın sözleri ile Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün ‘milli devletin oluşumunda Anadolu’nun mübadelelerle temizlenmesine yönelik’ güzellemeyi mukayese etmiş, ‘azınlık düşmanı resmî ideolojide bir kırılma mı oluyor’ sorusunu aklımıza düşürmeyi amaçlamış.

Açıkçası, genelkurmay başkanlarının basını karşısına dizip, bakın biz daha demokratik olduk türünden konuşmalarını heyecanla karşılayanların demokratlığını nasıl sorunlu buluyorsam, 2009 yılının dünyasında, AB üyeliği arifesinde, ama en çok da ‘geçmişle hesaplaşma, özür dileme’ çağı olarak mühürlenen bu yeni yüzyılda, çoktan tamamlanmış olması gereken yüzleşmelerin sadece ‘söz’ olarak zuhur etmesine de çok heyecanlanamıyorum doğrusu.

Ama önemsiyorum, azıcık daha iyi hissediyorum kendimi; bu da benim yüzleşmem gereken saflığım olsun.

Geçen haftaki, Erdoğan’ın 40 bin Ermenistanlı üzerine yaptığı konuşmayı eleştiren yazımı şu sözlerle bitirmiştim.

“Ne diyorum biliyor musunuz? Siz bu kafayı hiç değiştirmeyin emi. Baktınız işler sarpa sarıyor, zaman makinenize binin, 40 bin Ermenistanlıyı sınırdışı edin. Olmadı elinizde hâlâ elli bin kadar da Türkiye Ermenisi var. Kırık dökük vakıfları, biraz malları da var devletten koruyabildikleri. Onlar için de ikinci bir çakma Emval-i Metruke kararnamesi çıkarır, dağıtırsınız.”

Öfkeli sözlerdi bunlar. Sadece Erdoğan’ın bu gafına yönelik değil, vicdandan, akıldan, demokrasiden bu kadar geriye düşmeye karşı, göz göre göre devletin bu kötücül aklına hâlâ tutunan zihniyete yönelikti.

Sorun sadece Ermeniler, Rumlar, Süryaniler de değildi ki; aynı kötücül devlet aklı, onunla hesaplaşılmadığı için başta Güneydoğu, kadına ve diğer cinslere yönelik ayrımcılık, darbeler, çift başlı ve tarafgir yargı sistemi, gelir adaletsizliği, işsizlik, yolsuzluk gibi sorunları bizzat üretiyor, kendi iktidarını bu adaletsizliklerin yüceltilmesi üzerine kuruyordu.

Çünkü geçmişimizle yüzleşmemiş, suçluları cezalandırmak yerine onları devletin çeşitli kademelerine serpiştirmiştik. Zamanla bu bir ahlak yarattı.

Bu ahlak hâlâ geçerli bir norm güzide ülkemizde.

Adaletsizlik, hırsızlık, şiddet ve baskı zemininde ‘aydınlık ve refah bir ülke’ hayali kurmak, bu ahlaksızlığa ortak olmak demek, beyhude uğraşmak demek, bunu hâlâ anlamadık.

Başbakan Erdoğan’ın bu önemli konuşmasını tarihî kılacak, günü bayram edecek olan, bu sözleri destekleyecek cesur adımlardır şüphesiz. Evet, bu ülkede faşizan pek çok uygulama oldu. Sadece azınlıklara değil, bütün halka karşı.

Ermenisi, Alevisi, kadını, homoseksüeli, çocuğu, fakiri, engellisi, Müslümanı, başörtülüsü, Hıristiyanı, Musevisi, ateisti, solcusu ve düşünürüyle...

Yıllarca kendi devletimizden dayak yedik. Hem de ne dayak!

Hangisiyle doğru dürüst yüzleştik ki, söyler misiniz?

Yüzleşmemek, onaylamak demek, ortak olmak demek, tarihin tekerrür etmesi demek!

Nesiller geldi geçti, binlerce can, ümit heder oldu gitti, yazık!

***

Erdoğan “Yılarca farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Üzerinde düşünmek lazım” demişti.

Pardon? Kazanmak mı?

Evet evet, Erdoğan’ın dediği gibi, üzerinde düşünmek lazım...


Taraf, 25.05.2009

Yaşam ve ölüme dair

Dün mezarlıktaydım...

Tam 104 yaşını görebilme şansına erişmiş bir akrabam, yaşadığı gibi, sessiz, soylu, ardında bıraktığı yılları, yaşamı adeta kutsayarak son nefesini verdi.

Hep babası gibi ölmeyi, yani son nefesini aklı başında, lakin acı çekmeden vermeyi dilerdi. Bunu da sık sık yinelerdi.

İster inançlı olun, ister inançsız, sık sık yinelediğiniz sözlerin duyulduğunu hesaba katın derim ben.

Dua yerine geçer, dilek yerine geçer, duyulur.

Tam 104 yıl yaşamıştı. O dünyaya geldiğinde Abdülhamid henüz tahttaydı. O da zengin bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğmuştu.

Evlerinde verilen partilerde onun ve kız kardeşinin piyano çalıp, aryalar seslendirdiklerini anlatırdı mesela.

Sonra 2. Meşrutiyet, Balkan Savaşı, Birinci Cihan Harbi ve tehcirli yıllar...

İstanbul’daki sürek avından uzak kalmışlar, ama servetlerini yitirmişlerdi.

Uzun hikâye...

Hayata tutunmanın bir abidesi gibiydi. Tek sevdiği adam onu kilisenin mihrabı önünde yalnız bırakıp da gelmeyince, bir daha aile kurmaya girişmemiş, bekâr kalmıştı.

Altmış yaşında Amerika’ya hayat kurmaya gitmiş, seksen yaşına dek burada çocuk bakıcılığı yaparak yaşamıştı.

Ülkesine döndükten sonra da yirmi dört yıl daha yaşadı.

Bir ömre iki, üç, belki dört yaşam sığdırmıştı.

Son birkaç ayı netameliydi. Ama her zaman bakımlı olmuştu. Kuaförünü aksatmaz, kendine özen gösterir, şık giyinirdi.

O temiz İstanbul Ermenicesinden hiç taviz vermedi, tabii Ermeniliğinden ve geleneklerinden de...

Onunla Türkçe konuşan Ermeniler, nereden kaynaklandığını bilmedikleri bir rahatsızlık duydular hep. Türkler ise, o aksanlı Türkçesi, pembe yanakları ile ona hayranlık besler, görmek için sıkça eve gelirlerdi.

En iyi anlaştığı kişilerden biri yeğeninin torunuydu.

Aralarında tam yüz yıl fark vardı.

Onları birlikte oynarken seyrederken duygulanmamak, yaşama dair bir şeyler düşünmemek elde değildi. Aynı hisleri, günleri sayılı derecede hasta olan babamın yeni doğmuş torununu kucağına aldığı o sahneyi izlerken hissetmiştim.

İkisi de konuşamıyordu işte.

Yaşama ve ölüme bu kadar yakın iki insan!

Tüm dramımızı özetler gibi...

***

Ölüm hakkında, o sadece çok yakınlarıma geldiğinde düşünenlerden olmadım hiç. Küçüklüğümden beri, evrendeki çürüme prensibi dikkatimi çekmişti. Çevreme baktığımda, bu prensibin yaşama vurduğu damgayı görmemek mümkün değildi. Sonra, insanların tüm yapıp etmelerinin altındaki sebebin bu prensibe dayalı olduğunu fark ettim. Herkes aslında o son lahza ile ilgili eyliyordu. Ya içlerindeki ölümcül saatin tiktaklarından kaçmak, ya da bilakis, ona meydan okurcasına sonsuzluğa öykünen kalıcı işler bırakabilmek için.

Bir de yücelme hissi vardı.

Uzun süre bu hisse takıntılı kaldım. Beni benden alan bir müzik dinlediğim, sözünü ve duygusunu tam membaından bulmuş iyi bir şiiri yazarken, açılışını yaptığım bir hikâyenin basit bir öznesi olmayı başardığım anda veya sevişirken yaşadığım o hissin sırrı neydi acaba diye...

İstesem başkasına sorabilir, kısa yoldan bulabilirdim aradığımı.

Sonra buldum, sizin de tahmin ettiğiniz o cevabı.

Ölüm ve kifayetsizlik...

O korkudan en uzak kaldığınız anlardı onlar.

Sonra bir şey daha anladım.

En yüce insan seven insandır. En mükemmel yücelme hissi, insanın kendi endişesini aşıp, yüreğini başkasının varlığına, iyiliğine açtığı andadır.

En anlamlı yaşam da, böyle değerlendirilmiş bir hayattır.

Sevgiyi tek düstur yapmak. Birbirine sahip çıkmak. İyi şeyler düşünmek, iyi şeyler yapmak, iyi olmak, kendinle cebelleşmekten hiç vazgeçmemek.

Ve öylesine mümkün ki...

Taraf, 21.05.2009

Devletimizin kötücül zaman makinesinde...

Hafızanızı biraz zorlarsanız, Tayyip Erdoğan’ın Gdansk’tan salladığı “Ermenistanlı kaçak işçileri gerekirse geri göndeririz” tehdidinin yeni olmadığını hatırlarsınız.

Aynı tehdidi Tansu Çiller 2000 yılında ABD Temsilciler Meclisi’nde görüşülen Ermeni Soykırımı Tasarısı’na tepki olarak kullanmıştı. Daha sonra bu öneriyi 2006’da Şükrü Elekdağ, 2007’de –sıkı durun- AB Uyum Komisyonu Başkanı AKP’li Yaşar Yakış yineledi ve sahip çıktı.

Basında ise Ermenistanlıların sınır dışı edilmesi konusunda ön plana çıkan gazete “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyasındaki “milli” duruşuyla dikkati çeken Zaman olmuştu. Kadir Dikbaş 13 Ekim 2006’da, Prof. Dr. Kemal Çiçek de 14 Ekim 2007’de [Zaman’ın yorum sayfasında] öneriyi savunan yazılar yazmışlardı...

Göçürülecek Ermenilerin sayısı önce 70 bin olarak açıklanmış, sonra 40 bine düzeltilmişti. Kaynak bir türlü açıklanmadığı için “Acaba Türkiye vatandaşı Ermeniler de mi kastediliyor” sorusu akıllara takılıvermişti.

Belki de takılsın istenmişti.

Malûm, burası Türkiye...

Sayın Erdoğan Gazze’deki Filistinli kıyımına tepki verdiğinde 500 sene evveline, yani İspanyol Yahudilerinin Osmanlı’ya sığınmalarına referans verirken, Ermeni konusunda da dokuz yıl geriye gidip Çiller türü bir politik “duruşa” sahip çıkıverdi.

Geri geri gitmeye bir başlarsanız, bu kötücül zaman yolculuğundaki bir dahaki sıçrama noktası da hep belirsiz kalır.

Bir bakmışsınız Yunan pasaportlu 40 bin Rum’un bir günde 20 dolarla sınır dışı edildiği 1964’e sıçramışsınız, bir bakmışsınız 6-7 Eylül 1955’e, ya da kararnamesi bile olmayan tehcirin uygulanmaya başladığı 27 Mayıs 1915’e...

Belli mi olur?

Bu tip kötücül devlet politikaları her zaman devleti yönetenlerimizin elinin altında olmuştur çünkü. Erdoğan gibi Bakü’de “Karabağ işgali bitmeden sınır açılmaz” deyip elinizdeki en önemli kozu kaybettiğinizde, durumu toparlamak için “acil durumda kırınız” önlemlerine sarılırsınız.

Türkiye’de çok zor şartlarda ekmek parası kazanmaya çalışan 40 bin gariban insanı, Ermenistan’ı sıkıştırmak için koz olarak gördüğünüzü belli etme noktasına kolayca iniverirsiniz.

Çünkü onları belli ki bu “zor zamanlar” için ülkede tutmuşsunuzdur. Yoksa Türkiye zaten uyguladığı göçmen politikasında Doğu-Batı ayrımı yapan ve Doğu’dan gelenlere iskân hakkı vermeyen bir ülkedir.

Erdoğan, Bakü açıklamasıyla sorunun arabulucusu değil, tarafı olmuştur. Pozisyonu Azerbaycan’ın pozisyonudur. Bunu yapabilmesinin tek geçerli bir nedeni olabilir. O da Ermenistan tarafından Karabağ’ın hemen boşaltılması konusunda sağlam bir teminat almış olmasıdır.

Erdoğan’ın açıklaması üzerine konuştuğum Erivan’daki kaynaklara göre, bu sözü veren hiçbir hükümet Ermenistan’da iktidarda kalamaz. Nitekim hem Sarkisyan, hem de Nalbantyan, Türkiye’nin Karabağ sorununa taraf olma çabalarının olumsuz etkileri olabileceğini açıklamakta gecikmemişlerdir.

Ama daha da önemlisi, Türkiye’nin boşalttığı pozisyonu Rusya’nın doldurmuş olmasıdır. Erdoğan’ın ‘Soruna müdahil ol’ çağrısına Putin “Dağlık Karabağ konusundaki görüşümüz, tarafların bu ihtilaf konusunda karşılıklı kabul edebilecekleri bir anlaşmaya ulaşmalarıdır. Tarafların kabul edeceği bir çözüm konusunda da Minsk sürecine dahil olan ülkeler sadece yardımcı olurlar” şeklinde cevap vermiş, Erdoğan’ın son açıklamasını paylaşmadığını bizzat Erdoğan’ın huzurunda deklare etmiştir.

Erdoğan bu tarihî gafıyla sadece Rusya’nın elini güçlendirmekle kalmamış, Ermenistan’da zaten sınırların açılması ve yol haritasındaki belirsizlik nedeniyle var olan kafa karışıklığını daha da artırmıştır. Bu açılımı arzulayan Ermenistan yönetimini içeride çok zor durumda bırakmıştır.

Biliyorsunuz, Dağlık Karabağ dışında kalan ve halen Ermeni güçlerinin işgali altında bulunan Azeri bölgelerinden kaçmak zorunda kalan bir milyonu aşkın mülteci çok zor şartlarda yaşamaktadır. Ve yine biliyorsunuz ki, bu yedi reyonun boşaltılması konusunda taraflar önemli bir aşama kaydetmişti.

Dağlık Karabağ konusu ise yüzlerce yıllık bir sorunun bakiyesidir. Her iki tarafın da bölge hakkında kendine göre bir tarihi ve hak iddiaları vardır. Böyle karmaşık bir sorunda züccaciye dükkânına giren bir fil konforuyla hareket edemezsiniz.

Ama tabii ki, masaya koyduğunuz sınırları açma vaadini geri çektiğinizde onun yerine ikame etmesi için 40 bin Ermenistanlıyı sınır dışı etmeyi telaffuz edebilen bir zihniyetin, insanlık dışı şartlarda yaşayan bir buçuk milyon Azeri göçmenin bir an evvel evine dönebilme şansını belirsizliğe ötelemesi çok da şaşırtıcı olmasa gerektir.

Ne diyorum biliyor musunuz? Siz bu kafayı hiç değiştirmeyin emi. Baktınız işler sarpa sarıyor, zaman makinenize binin, 40 bin Ermenistanlıyı sınır dışı edin. Olmadı elinizde hâlâ elli bin kadar da Türkiye Ermenisi var. Kırık dökük vakıfları, biraz malları da var devletten koruyabildikleri. Onlar için de ikinci bir çakma Emval-i Metruke kararnamesi çıkarır, dağıtırsınız.

Taraf, 18.05.2009

Küçük adımlar demişken...

Taraf’ın “Barış için 20 kolay öneri” manşeti oldukça teveccüh buldu. Fikrin ardında gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar vardı. Ankara ve İstanbul servislerimiz de oldukça iyi çalıştı. Hemen uygulanmasında hiçbir engel olmayan, kutuplaşma yaratıp asıl amacı gölgede bırakmayacak öneriler yazıişlerinin masasında birikti. Biz de bu öneriler arasından yukarıdaki mantığa münasip bir seçme yaptık. Bölgedeki arıcıların güvenlik nedeniyle yer değiştirmelerinin engellenmemesi dahil (şimdi gelen bir habere göre, Tunceli’de şehir merkezindeki ve askerî güvenlik bölgesindeki tüm meralar hayvancılık ve arıcılığa kapatıldı) 20 öneri manşetin spotlarında böylelikle yer aldı.

Lakin konu böylesi ağır bir yüke sahip olunca, o konuyu konuşmak da, fikir beyan etmek de öyle çok kolay bir mesele olmaktan çıkıyor. Yıllardır tarafların alışık oldukları bir pozisyon var. Bu pozisyonların kendine dair farklı diller ve dünya algıları yarattığını hatırlamak gerekir. “Barış” sözcüğü, Kürt meselesi ile ilgili tüm çevrelerde kendi evrensel gösterileninden (signified) çok farklılaşmış yüklere, endişelere sahip. Zaten bu da sorunun önemli bir bileşeni. Barış’tan çıkardığımız mana birbiriyle örtüştüğü an anlaşma zeminine en yakın olduğumuz an oluyor.

“Barış için en münasip zamanlarda olduğumuz” fikri kendi ülke gerçeğimizde doğru bir saptama olabilir. Ama belli ki böyle bir konjonktürel elverişliliğin olasılığı dahi Bahçeli ve Baykal’ın konuşmalarında kendini gösterdiği üzere ortalığı karıştırmaya yetiyor. İhanet sözcükleri hemen dolaşıma sokuluyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün “yakında iyi şeyler olacak” derken neyi kastettiği sorulur ve bu konuda bilgi sahibi olunmadığı böylelikle ikrar edilirken, bilgi sahibi olunmayan bir konuda ihanet gibi kesin yargılarda bulunmanın çelişkisi bu yıllanmış şarkının detone solistlerini çok rahatsız etmiyor. Yoksa itiraz “yakında iyi şeyler olabilecek” olmasına mı diye sormadan edemiyor insan.

Taraf
gazetesinin manşetine taşıdığı 20 madde Kürt sorununu tamamıyla tarif etmeyi amaçlamıyor. Bunların çözülmesi halinde sorunun tarihe gömüleceğini beklemek de saflık olur. Taraf’ın önerdiği, yıllanmış, kana bulanmış bir sorunun yarattığı güvensizliği bertaraf etme yolundaki “niyet”in bir an evvel ete kemiğe bürünmesini sağlamanın, böylelikle oluşacak yeni-temiz zeminde hep beraber barışı konuşmanın yolunu açmaktan ibaret.

Burada taraflara düşen, sorunu siyaset malzemesi olarak görmemek, genellemelerin, beylik sözlerin ötesine geçmek ve niyetin olgunlaşmasına elini taşın altına sokan katkılar sağlamak. AKP, kendi içindeki milliyetçi-statükocu kanadı ve MHP, CHP diğer partilere kaçabilecek –kanımca ihmal edilebilir olan- oyları hesap etmenin ötesine geçmeli. Bahçeli ve Baykal’ın kısmen haklı olduğu muğlaklığını gidermeli. Kürt, Ermeni, Kıbrıs sorunlarını çözebilen bir partinin ülkenin onlarca yıllık politik geleceğine damga vuracağını, kısa vadede kaybedilebilecek oyları hayal bile edemeyecekleri oranda geri alacağını görmeli. Kaldı ki, hiç bir siyasi başarı, ülkede akan kanın durmasını sağlamış olmanın vicdani huzurunun ötesine geçemez.

Kürt sorununun çözümüne yönelik sunulan önerilere baktığınızda, tüm bu sorunların bugün hâlâ gücünü koruyan devlet mantığından kaynaklandığını da görüyorsunuz. Üstelik bunların önemli bir bölümü en asgari insan haklarının “güvenlik” gerekçesiyle gaspından doğmuş. İnsanları anadillerinde konuştuğu için hapse atan bir zihniyeti terk etmenin kime ne zararı olabilir ki? Bölgede sırtını bir şekilde devlete dayayarak sözümona vatana hizmet adına yirmi bine yakın faili meçhul yaratanların vicdani mesuliyetini taşımak zorunda mıyız? Bu sorunu yaratan devlet mantığını terk etmedeki bu mahcubiyeti anlamak gerçekten de çok kolay değil. Güven artırıcı adımları sıralarken Başbakan Erdoğan’ın Meclis’te grubu bulunan seçilmiş bir partinin başkanıyla, yani Ahmet Türk’le görüşmesi gerekliliğini ilk sıraya koymak bile bir başına düşündürücü. Her şeye bu kadar geriden başlamanın bedelini yıllardır ödüyoruz zaten.

Yazı tamamlanırken Başbakan Erdoğan’ın Bakü gezisinin ayrıntıları gelmeye başlamıştı. Bir diğer yıllanmış mesele olan Ermeni konusu... Erdoğan, Karabağ işgali sona ermedikçe sınırın açılmayacağını kesin bir dille telaffuz etti. Zannederim çözümsüzlüğün devamından yana olanlar derin bir nefes almış olmalılar. Halbuki, tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi, bu meselede de atılabilecek en maliyetsiz adımdı sınırları açmak. Ermeni açılımında da, tıpkı Kürt açılımında olduğu gibi muğlaklığını gideremeyen Türkiye, böylelikle geri adımlar atmanın konforunu da bırakmamış oluyor.

Zannederim Kürtleri de tedirgin eden en önemli husus, Türkiye’de Abdülhamid döneminden beri devlet siyaseti olarak benimsenen bu muğlaklık politikası...



Taraf, 14.05.2009

Oya Baydar’ın ardından

Açıkçası sevgili dostum Gökhan Özgün Taraf’taki harikulade yazılarına ara verdiğinde ona da biraz kırılmadım değil. Lakin veda yazısındaki gerekçeleri o kadar geçerli ve insaniydi ki, ona karşı kırgınlığım hemen uçup gitti. Üstelik o ayrılırken pılısını pırtısını toplamadan, çekmeceleri açık ve boş bırakmadan gitmiş, kısa bir süre ayrı kalacağı evinden, işte ancak o kısa süre idare edecek kadar eşya alıp götürmüştü yanında. Hatta, gerektiğinde kendine “dur” diyebilmenin, Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut örneklerinde olduğu gibi, kendini fetişleştirmeye kurban giden nice gazeteci-yazar için nasıl bir emniyet supabı olabileceğini uygulamalı olarak göstermiş olmasına da müthiş saygı duydum, daha sonraları.

Ama itiraf etmeliyim ki Oya Baydar’a biraz kırgınım...

Oya Baydar’la bir iki telefon görüşmesi dışında pek sohbetimiz olmadı. Lakin kendini, yazdığı çok kıymetli romanlardan, verdiği demokrasi mücadelesinden ve bu yolda ödediği bedelden ötürü çok iyi tanır ve saygı duyarım. Taraf’ta yazmaya başlaması gazetede mutluluk vesilesi olmuştur. Nitekim yazılarına son vermesi de o oranda bizi üzmüştür. Çünkü Oya Baydar olması gerektiği yerden vakitsizce ayrılmıştır. Bu şekilde tam da ayrılmasına vesile olan itirazların tartışma yaratma ve hepimizin bundan yeni fikirler üretebilme şansımız da heba olmuştur.

Kırgınlığım da tamamen bundandır.

Oya Baydar’ın bu gazetede cevap hakkını kullanacağı bir köşesi artık olmadığı için benim de onun yazılarında ileri sürdüğü fikirlere cevap verme özgürlüğüm kısıtlanmış oldu böylelikle. Bu kısıtlılığı aşmak adına, eğer cevap verme ihtiyacı hissederse, ona kendi köşemi istediği zaman sonuna kadar açacağımı bilmesini isterim.

Bu ülkede Oya Baydarlar ve Ahmet Altanlar kolay yetişmiyor. Ben onlardan daha gencim; ama bir Ermeni ve edebiyatçı duyarlığına sahip olmakla bu ülkenin gerçeklerini çok küçük yaşımda gördüm, veya görmek durumunda kaldım. Çok ama çok uzun yıllar, bugün onların yazdığı gerçeklerin bile bile sümenaltı edilmesinin acısını çektim. Bu acının, Ahmet Altan’ın köşesinde yer verdiği Kürt gencinin mailinde kendini ortaya koyduğu gibi ne kadar isyan ettirici olduğunu, yürekleri nasıl acılaştırdığını da iyi bilirim.

Bir de şunu gördüm. İnsan doğru bildiklerini tekrarlamakla değil, kendindeki yanlışları ayıkladığında değişiyor. Değişim başladığında darlıkların nasıl genişlediğine, şifanın nasıl geldiğine şahit oldum. İnsanın kendini yıktıkça, korktuğunun aksine kimliğinden, kendine yapıldığını düşündüğü adaletsizliklere adalet talep etme hakkından hiçbir şey yitirmediğini, sadece ümidinin çoğaldığını fark ettim.

Uzun yıllar bu ülkeden iyi bir şey çıkmayacağına inandım. Böyle inandığım için de, kendimi bu ülkeye dair her şeyden uzak tuttum, soyutladım. Türklüğe, Kürtlüğe, Müslümanlığa bakışım çoğunlukla ikircikli ve menfi oldu. Milli maçlarda spikerin ırkçılığı ve dışlayıcı diline koşut olarak karşı takımı tuttuğum çok zamanlar oldu mesela. Bu ülke madem benim canımı yakmış, madem beni yabancı saymış ve dışlamıştı, ben de onu yabancı ve zararlı saydım. Dolayısıyla bu “yabancı” ülkede sadece konaklıyor olma statüsüyle, olan her menfi gelişme benim önyargılarımın bir ispatı, yaşanan müspet gelişmeler de, altındaki daha menfi şeytanları saklayan bir kılıf gibi gözüktü gözüme.

Ve maalesef, çoğunlukla da önyargılarımı destekleyen çok şey yaşandı bu ülkede; benden önce de, benimle birlikte de...

Bunlar gerçekti. 1915 gerçekti, 6-7 Eylül gerçekti, Hrant’ın katli gerçekti...

Bendeki kırılma, içimde bizzat bana ait olan önyargılarıma karşı isyanı, onlara karşı çıkan iç sesi beslemekten imtina etmemekle mümkün oldu. Kendimi önyargılarımın panzehirlerine kapatmamayı seçerek, insana dair en önemli erdeme de sahip çıktım. Bütün maharetim budur. Gerisi...

Gerisi işte Hrant Dink, Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Oya Baydar, Murat Belge, Gökhan Özgün (parantezin içini sizler doldurun, yerim dar) gibiler sayesinde gerçekleşti. Tüm insani zaafları da, rekabeti de içinde barındıran, ancak değişmez olarak genellemeleri, toptancılığı, adaletsizliği, eşitsizliği, hırsızlığı, ayrıcalıkları reddeden ahlaklı ve cesur yazılar, benim için panzehir oldu.

Sizin için olmadı mı?

Şimdi Oya Baydar Taraf’ı bıraktı. Doğru mu yaptı? Hayır, yanlış yaptı. Köşesini boş bıraktı. Ondan öğreneceklerimizi, onun bizden öğreneceklerini yarım bıraktı.

Son yazılarında katılmadığım fikirleri vardı.

Bunların hepsini etraflıca, Taraf’lıca tartışabilirdik.

Yazık oldu.

Taraf, 11.05.2009

Halkın değil, devletin töresi

Ne güzel de buldular ismini; törerizm diye de steril bir başlık attılar ki, statüko mabetlerine mürit yetiştiren iletişim bölümlerinin öğrettiği ilk düsturdur bu: Steril ol! Yanından, kıyısından dolaş. Çok şey söyle, ama içinde işe yarar hiç bir şey olmasın. Muteber görüşü vazeden iktidarın eteklerinden sana doğru düşen kırıntıların şifresini iyi çöz, çöz ki, olur da bir yanlış anlamayla veya gazeteciliğin o vahşi hızında olur da bir hata yapıp “gerçeğe” ama yalnızca gerçeğe susarken bir sürçülisan etmeyesin.

Ne şık bir buluştu ‘Törerizm’ diye özetlemek Zanqırt (Bilge) köyünde 44 canın solduğu katliamda olan biteni. Ne şıktı katliam sonrası Zanqırt köyünü bir Tarantino filminin setine benzetmek. Hürriyet’in empati kralı, steril genel yayın yönetmeni kendisini bu sefer de Sevgi’nin yerine koymuştu mesela. “Kendimi Sevgi’nin yerine koydum” diye başlık atmıştı yazısına.

Niye böyle yaptığını açıklamak için de “Kendimi ne bir katilin, ne de bir avcının yerine koyabilirim. O yüzden katili anlamaya da çalışamam. Anlayamadığım için de hafifletici neden bulamam. Töreymiş, tahrikmiş hiç anlamam. Kendimi bir tek, o yan odadaki kızın, Sevgi’nin yerine koyabilirim” demişti.

Oysa Özkök, Hrant Dink’in öldürüldüğü

19 ocak 2007 tarihinden sadece dört gün sonra Ogün Samast için şöyle yazmıştı: “Psikolojisini öyle iyi okuyabiliyorum ki. Cinayeti işledikten sonra en önemli iki delili, silahını ve beyaz beresini atmamış. Polis bile hayretler içinde. Hiç kendi kendinize sordunuz mu: ‘Niye bunları atıp delilleri yok etmemiş?’ Cevabı çok basit. Trabzon’a dönüyor. Orada arkadaşlarına övüne övüne, ‘Hrant Dink’i ben öldürdüm’ diyecek. Büyük bir ihtimalle arkadaşları, ‘Atma lan’ diyerek dalga geçecekler. Yani inandıramayacak. İşte o nedenle delillerini de getiriyor. Sırf arkadaşlarını ikna edebilmek için.”

Sorulması gereken onlarca sorudan, bu soruları seçmişti yazar. O gün, Ogün’ün yerine koyması gerekmişti kendisini, bugün ise Sevgi’nin.

Yöre halkının ne kadar ilkel, olayın ne kadar münferit olduğunu tek bir kelimeyle bize fısıldayan ‘Töre’ye göre, amcaoğlunun önceliği olan Sevgi’yle evlenme hakkı, teyzeoğluna verilince katliamın patlak verdiğini yazıyordu gazeteler özetle. Çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı

Ahmet Davutoğlu’na göre ise olay münferitti. Cumhurbaşkanı Gül daha ilk anlarda böyle bir ilkelliğin ve vahşetin izah edilemez olduğunu söyleyerek, katliamın öznesini bize tarif etmişti. Ha, bir de “Şimdi dünyaya rezil olduk” haletiruhiyesi vardı. Çağdaş, laik, demokratik bir ülkeye hiç yakışmazdı böyle görüntüler.

Nimet Çubukçu böyle bir Türkiye’yi reddedercesine “Kan davasına uymuyor, ABD’deki okul baskınlarına daha çok uyuyor” diye estetik bir Batılılık atfetmişti, Zanqırt köyünde kurulu Tarantino film setinde akrabalarınca öldürülen 44 kişinin can verdiği katliama...

Eh, olay çok sarsıcı, herkes durumu kendince açıklamaya, katliamdaki insani boyutu da ıskalamamaya çalışıyor. Ne yaparsın ki, her vakada bizlere bu olayı nasıl göreceğimizi, nasıl tepki vereceğimizi, olayın sosyolojik boyutlarını

De Certeau’dan, Weber’den, Strauss’dan alıntılarla izah etmek için genelkurmay başkanlarının basını bilgilendirme toplantısı yapması da pratik değil.

O nedenledir ki, NTV’deki Yazıişleri programında her gün Taraf’ın manşetleriyle cebelleşen, Çıplak Kral’ı görünmez gardıroplarından çıkardığı giysilerle yeniden giydirme telaşındaki Ruşen Çakır’ın, “Dün JİTEM işi diyorlardı, tutturamayınca bugün korucu işi demişler. Tamam, adamlar korucu çıktı, eh doğru silahları da devletin silahları ama...” sözlerini Mirgün Cabas “Ama bölgedeki silahların fazlalığı da bir etken tabii” diye düzeltme ihtiyacı duyduğunda hissedilen öfkeden ziyade bir acıma hissi oluyordu.

1 gelin, 44 cenaze...


Sabah
gazetesi böyle görmüştü katliamı.

Bu kadar net!

Bir gelin, 44 cenazeye mal olmuştu. Bu da Zanqırt Katliamı Puzzle’ını tamamlamak için bize gerekli son parça olan ‘ataerkinin’ yerine şıp diye geçmesi demekti. Zaten bölge milletvekillerinden birisi de “Olayın arkasında kesin kadın parmağı vardır. Bölgede kadınlar çok cahil, erkeğinin başını ‘hadi ne duruyorsun’ diye yemiştir” diye ilk günden sufle vermemiş miydi?

Oysa ne kadar sade anlatabilirdik bu durumu değil mi? PKK ile mücadele kapsamında koskocaman bir bölgenin tüm sosyo-ekonomik dengesiyle nasıl oynandığını, koruculuk sistemi adı altında ise, Abdülhamit döneminin Ermeni can ve mallarını hedef alan Hamidiye Alayları’na benzer bir şiddet makinesi kurulduğunu, bölgede tehlikeli bir sınıf yaratıldığını, bu sınıfın dışında kalan kesimlerin yağmaya açıldığını, bu durumun korkunç bir intikam hissine yol açtığını...

Sonra, 1995 yılında Çelebi ailesinde sekiz kişinin katledilmesine yol açan bir katliam daha yaşandığı, olayın PKK’ya yıkılıp örtbas edildiği, son katliamın Köye Dönüş Projesi ile mallarına yeniden sahip çıkmak isteyen aynı ailenin “yeni” korucuları ile, malları kadastro ile üzerine alan ‘daha eski’ korucu üyeleri arasındaki son episod olduğu...

Tüm bunların çevresinden dolaşmak için önce terörist, olmadı törerist icat edeceksiniz tabii.

Taraf, 07.05.2009

1 Mayıs ve üzerimizde dolaşan hayaletlere dair

1 Mayıs’ı televizyon kanallarında izlerken, tabii ki öncelikli heyecanım herhangi bir ölümlü olayın yaşanması riskinin “makul” seviyede de olsa var olmasıydı. Saatler biraz ilerleyip, göstericilerin ve polisin tutumlarıyla günün ruhu kendini belli edince endişemin dozu azaldı ve yazıişlerinde çaldığımız 1 Mayıs, Bella Ciao ve Gündoğdu marşlarıyla o eski günlerin güdük coşkusuna evrildi. 1 Mayıs 1977’de 34 kişinin ölmesine yol açan silahların ateşlendiği o zamanki Inter Continental, bugünkü The Marmara Oteli’nin 19. katından Genç Siviller’in açtığı pankartı görünce bırakın “makul kalabalığı”, makbul bir azınlığın dahi doğru sözü söyleme zekâ ve cesaretini gösterdiğinde ne derece etkili olabildiğine bir kez daha şahit oldum. “1 Mayıs 1977’de buradan ateş edenler bulunsun” yazmışlardı Genç Siviller pankartlarına. Bu kadar net ve basit. “Katiller bulunsun!”

Anarşizme her zaman belli bir sempatim oldu. Devleti, bürokrasiyi, statükoyu da pek sevmem. Böyle olunca, kaldırım taşlarını söküp polisle çatışan arka sokak göstericilerinin de ruhunu önemserim. Kapalı meydanları ele geçiren halkın enerjisi bende ümit doğurur. Vatandaş, hele hele bizim gibi totaliter devletlerde haklarını söke söke almalı, alanlarını genişletmeli, dikta aygıtlarını ehlileştirmeli, devleti kendi hizmetkârı haline getirmelidir.

Ama ya amaç?

Gazeteye gelmek üzere cebelleşirken o sabah, Dolapdere’de bir polise hangi yolların kapalı olduğunu sordum. Genç polis, “Vallahi ağabey, ben Samsun’dan geldim, bilmem buraları” diye cevap verince, içim burkuldu. “Kahrolsun!” dedim “içimdeki şu insan sevgisine!” Polis, üniforma dememiş, empati kurdurmuştu emperyalist, totaliter, işbirlikçi egemen güçlerin şu son halkası şu üniformalıyla! Dedim ki içimden, “Bu çocuk göstericileri kovalarken ara sokaklarda kaybolur yahu!”

Kurtuluş’ta, Pangaltı’da, Bomonti’de, Dolapdere’de arabaların, evlerin camlarını kıran o çocukların bir amacı var mıydı? Yüz elli yıl önce “Katı olan her şey buharlaşıyor, komünizmin hayaleti Avrupa’nın üzerinde dolaşıyor” diyen Karl Marx’ın gördüğü pencereden mi görüyorlardı her şeyi? Bu değişimde onların da söz hakkı olmasına, ya da bilakis olmamasına dair miydi tepkileri? Düzene tepkileri vardı belli ki. Peki, o düzeni yeterince deşifre edebilmişler miydi? Küreselleşme, iklim değişiklikleri, kısa dönem ve yedek subaylığı kaldırma hazırlıkları ya da buharlaşa buharlaşa içindeki Kemalist ve militarist katılığı ile ortada çırılçıplak kalan “SOL” üzerine bir düşünceleri var mıydı? Peki ya 1977’de öldürülen 34 kişinin, yani Taksim Meydanı’nı anlamlı kılan o adaletsizliğin kendisi hakkında Samsunlu kavruk polise bilye atmak dışında bir “eylem koymayı” planlamışlar mıydı? Bir gün öncesinden Kurtuluş’un arka sokaklarına sopa zula etmenin dışında, “emek” vermişler miydi? Omuzlarının üzerindeki kürenin içindeki beyinlerine sürekli tecavüz edenleri görebilmişler miydi?

Hâsılı, bir sivil olmanın hem yakıcı hem de değiştiren mesuliyetini göğüslemek gibi “devrimci” bir düşünceleri olmuş muydu?

Benzer şeyleri Kürtler için Bejan Matur söylüyordu Ayça Örer’le yaptığı müthiş röportajda. DTP ve Kürtlerin geniş bir kesiminin mücadele stratejilerinde faili meçhuller konusunu ön plana koymadıklarını, DTP’nin de kendilerini mağdur eden milliyetçiliğe koşut bir milliyetçiliğe savrulduğunu tespit ediyordu. DTP hızla bu milliyetçilikten sıyrılmalı, PKK’yı siyasete eklemlemenin yolunu demokrat, barışçı ve değişimci ruhu yakalayarak bulmalıydı. Şahsım adına “mağdura” olan sempatimden ötürü DTP’nin –hele AKP’nin statükoyla örtüşen söylem ve eylemlerini düşününce- seçim başarısını sevinçle karşıladım. Lakin bu başarı Matur’un dediği gibi değişimi kavrayan, çözüm öneren, siyaset yapmakla elde edilen bir mücadele ile değil, AKP’yi cezalandırma arzusu ve Kürtleri ötekileştiren devlet politikasını meşrulaştıran bir propaganda ile birlikte geldi. Bu bence Kürtlerin gerçek potansiyeli, onları doğru anlatan gerçek hikâye değil.

Bugün gazetemizde okurlarıyla ilk kez buluşacak olan Nabi Yağcı, Neşe Düzel’e verdiği röportajda, geçen yüzyılda görece sınıf mücadelesinin tarafı olan solun en büyük bunalımının bugün neyin tarafı olduğu sorusuna cevap veremiyor oluşu olduğunu söylüyordu. Değişime direnen her yapı gibi, gittikçe statikleşen, statikleştikçe “gerçek”likten kopan her zihniyet totaliter olmak zorundadır. Dünyayı olduğu gibi değil, tahayyül ettiği gibi görmenin konforu sadece bu bakışla kutsanabilir çünkü.

Taraf, 04.05.2009

Followers