Saturday, June 13, 2009

1 Mayıs ve üzerimizde dolaşan hayaletlere dair

1 Mayıs’ı televizyon kanallarında izlerken, tabii ki öncelikli heyecanım herhangi bir ölümlü olayın yaşanması riskinin “makul” seviyede de olsa var olmasıydı. Saatler biraz ilerleyip, göstericilerin ve polisin tutumlarıyla günün ruhu kendini belli edince endişemin dozu azaldı ve yazıişlerinde çaldığımız 1 Mayıs, Bella Ciao ve Gündoğdu marşlarıyla o eski günlerin güdük coşkusuna evrildi. 1 Mayıs 1977’de 34 kişinin ölmesine yol açan silahların ateşlendiği o zamanki Inter Continental, bugünkü The Marmara Oteli’nin 19. katından Genç Siviller’in açtığı pankartı görünce bırakın “makul kalabalığı”, makbul bir azınlığın dahi doğru sözü söyleme zekâ ve cesaretini gösterdiğinde ne derece etkili olabildiğine bir kez daha şahit oldum. “1 Mayıs 1977’de buradan ateş edenler bulunsun” yazmışlardı Genç Siviller pankartlarına. Bu kadar net ve basit. “Katiller bulunsun!”

Anarşizme her zaman belli bir sempatim oldu. Devleti, bürokrasiyi, statükoyu da pek sevmem. Böyle olunca, kaldırım taşlarını söküp polisle çatışan arka sokak göstericilerinin de ruhunu önemserim. Kapalı meydanları ele geçiren halkın enerjisi bende ümit doğurur. Vatandaş, hele hele bizim gibi totaliter devletlerde haklarını söke söke almalı, alanlarını genişletmeli, dikta aygıtlarını ehlileştirmeli, devleti kendi hizmetkârı haline getirmelidir.

Ama ya amaç?

Gazeteye gelmek üzere cebelleşirken o sabah, Dolapdere’de bir polise hangi yolların kapalı olduğunu sordum. Genç polis, “Vallahi ağabey, ben Samsun’dan geldim, bilmem buraları” diye cevap verince, içim burkuldu. “Kahrolsun!” dedim “içimdeki şu insan sevgisine!” Polis, üniforma dememiş, empati kurdurmuştu emperyalist, totaliter, işbirlikçi egemen güçlerin şu son halkası şu üniformalıyla! Dedim ki içimden, “Bu çocuk göstericileri kovalarken ara sokaklarda kaybolur yahu!”

Kurtuluş’ta, Pangaltı’da, Bomonti’de, Dolapdere’de arabaların, evlerin camlarını kıran o çocukların bir amacı var mıydı? Yüz elli yıl önce “Katı olan her şey buharlaşıyor, komünizmin hayaleti Avrupa’nın üzerinde dolaşıyor” diyen Karl Marx’ın gördüğü pencereden mi görüyorlardı her şeyi? Bu değişimde onların da söz hakkı olmasına, ya da bilakis olmamasına dair miydi tepkileri? Düzene tepkileri vardı belli ki. Peki, o düzeni yeterince deşifre edebilmişler miydi? Küreselleşme, iklim değişiklikleri, kısa dönem ve yedek subaylığı kaldırma hazırlıkları ya da buharlaşa buharlaşa içindeki Kemalist ve militarist katılığı ile ortada çırılçıplak kalan “SOL” üzerine bir düşünceleri var mıydı? Peki ya 1977’de öldürülen 34 kişinin, yani Taksim Meydanı’nı anlamlı kılan o adaletsizliğin kendisi hakkında Samsunlu kavruk polise bilye atmak dışında bir “eylem koymayı” planlamışlar mıydı? Bir gün öncesinden Kurtuluş’un arka sokaklarına sopa zula etmenin dışında, “emek” vermişler miydi? Omuzlarının üzerindeki kürenin içindeki beyinlerine sürekli tecavüz edenleri görebilmişler miydi?

Hâsılı, bir sivil olmanın hem yakıcı hem de değiştiren mesuliyetini göğüslemek gibi “devrimci” bir düşünceleri olmuş muydu?

Benzer şeyleri Kürtler için Bejan Matur söylüyordu Ayça Örer’le yaptığı müthiş röportajda. DTP ve Kürtlerin geniş bir kesiminin mücadele stratejilerinde faili meçhuller konusunu ön plana koymadıklarını, DTP’nin de kendilerini mağdur eden milliyetçiliğe koşut bir milliyetçiliğe savrulduğunu tespit ediyordu. DTP hızla bu milliyetçilikten sıyrılmalı, PKK’yı siyasete eklemlemenin yolunu demokrat, barışçı ve değişimci ruhu yakalayarak bulmalıydı. Şahsım adına “mağdura” olan sempatimden ötürü DTP’nin –hele AKP’nin statükoyla örtüşen söylem ve eylemlerini düşününce- seçim başarısını sevinçle karşıladım. Lakin bu başarı Matur’un dediği gibi değişimi kavrayan, çözüm öneren, siyaset yapmakla elde edilen bir mücadele ile değil, AKP’yi cezalandırma arzusu ve Kürtleri ötekileştiren devlet politikasını meşrulaştıran bir propaganda ile birlikte geldi. Bu bence Kürtlerin gerçek potansiyeli, onları doğru anlatan gerçek hikâye değil.

Bugün gazetemizde okurlarıyla ilk kez buluşacak olan Nabi Yağcı, Neşe Düzel’e verdiği röportajda, geçen yüzyılda görece sınıf mücadelesinin tarafı olan solun en büyük bunalımının bugün neyin tarafı olduğu sorusuna cevap veremiyor oluşu olduğunu söylüyordu. Değişime direnen her yapı gibi, gittikçe statikleşen, statikleştikçe “gerçek”likten kopan her zihniyet totaliter olmak zorundadır. Dünyayı olduğu gibi değil, tahayyül ettiği gibi görmenin konforu sadece bu bakışla kutsanabilir çünkü.

Taraf, 04.05.2009

No comments:

Followers