Saturday, June 13, 2009

Halkın değil, devletin töresi

Ne güzel de buldular ismini; törerizm diye de steril bir başlık attılar ki, statüko mabetlerine mürit yetiştiren iletişim bölümlerinin öğrettiği ilk düsturdur bu: Steril ol! Yanından, kıyısından dolaş. Çok şey söyle, ama içinde işe yarar hiç bir şey olmasın. Muteber görüşü vazeden iktidarın eteklerinden sana doğru düşen kırıntıların şifresini iyi çöz, çöz ki, olur da bir yanlış anlamayla veya gazeteciliğin o vahşi hızında olur da bir hata yapıp “gerçeğe” ama yalnızca gerçeğe susarken bir sürçülisan etmeyesin.

Ne şık bir buluştu ‘Törerizm’ diye özetlemek Zanqırt (Bilge) köyünde 44 canın solduğu katliamda olan biteni. Ne şıktı katliam sonrası Zanqırt köyünü bir Tarantino filminin setine benzetmek. Hürriyet’in empati kralı, steril genel yayın yönetmeni kendisini bu sefer de Sevgi’nin yerine koymuştu mesela. “Kendimi Sevgi’nin yerine koydum” diye başlık atmıştı yazısına.

Niye böyle yaptığını açıklamak için de “Kendimi ne bir katilin, ne de bir avcının yerine koyabilirim. O yüzden katili anlamaya da çalışamam. Anlayamadığım için de hafifletici neden bulamam. Töreymiş, tahrikmiş hiç anlamam. Kendimi bir tek, o yan odadaki kızın, Sevgi’nin yerine koyabilirim” demişti.

Oysa Özkök, Hrant Dink’in öldürüldüğü

19 ocak 2007 tarihinden sadece dört gün sonra Ogün Samast için şöyle yazmıştı: “Psikolojisini öyle iyi okuyabiliyorum ki. Cinayeti işledikten sonra en önemli iki delili, silahını ve beyaz beresini atmamış. Polis bile hayretler içinde. Hiç kendi kendinize sordunuz mu: ‘Niye bunları atıp delilleri yok etmemiş?’ Cevabı çok basit. Trabzon’a dönüyor. Orada arkadaşlarına övüne övüne, ‘Hrant Dink’i ben öldürdüm’ diyecek. Büyük bir ihtimalle arkadaşları, ‘Atma lan’ diyerek dalga geçecekler. Yani inandıramayacak. İşte o nedenle delillerini de getiriyor. Sırf arkadaşlarını ikna edebilmek için.”

Sorulması gereken onlarca sorudan, bu soruları seçmişti yazar. O gün, Ogün’ün yerine koyması gerekmişti kendisini, bugün ise Sevgi’nin.

Yöre halkının ne kadar ilkel, olayın ne kadar münferit olduğunu tek bir kelimeyle bize fısıldayan ‘Töre’ye göre, amcaoğlunun önceliği olan Sevgi’yle evlenme hakkı, teyzeoğluna verilince katliamın patlak verdiğini yazıyordu gazeteler özetle. Çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı

Ahmet Davutoğlu’na göre ise olay münferitti. Cumhurbaşkanı Gül daha ilk anlarda böyle bir ilkelliğin ve vahşetin izah edilemez olduğunu söyleyerek, katliamın öznesini bize tarif etmişti. Ha, bir de “Şimdi dünyaya rezil olduk” haletiruhiyesi vardı. Çağdaş, laik, demokratik bir ülkeye hiç yakışmazdı böyle görüntüler.

Nimet Çubukçu böyle bir Türkiye’yi reddedercesine “Kan davasına uymuyor, ABD’deki okul baskınlarına daha çok uyuyor” diye estetik bir Batılılık atfetmişti, Zanqırt köyünde kurulu Tarantino film setinde akrabalarınca öldürülen 44 kişinin can verdiği katliama...

Eh, olay çok sarsıcı, herkes durumu kendince açıklamaya, katliamdaki insani boyutu da ıskalamamaya çalışıyor. Ne yaparsın ki, her vakada bizlere bu olayı nasıl göreceğimizi, nasıl tepki vereceğimizi, olayın sosyolojik boyutlarını

De Certeau’dan, Weber’den, Strauss’dan alıntılarla izah etmek için genelkurmay başkanlarının basını bilgilendirme toplantısı yapması da pratik değil.

O nedenledir ki, NTV’deki Yazıişleri programında her gün Taraf’ın manşetleriyle cebelleşen, Çıplak Kral’ı görünmez gardıroplarından çıkardığı giysilerle yeniden giydirme telaşındaki Ruşen Çakır’ın, “Dün JİTEM işi diyorlardı, tutturamayınca bugün korucu işi demişler. Tamam, adamlar korucu çıktı, eh doğru silahları da devletin silahları ama...” sözlerini Mirgün Cabas “Ama bölgedeki silahların fazlalığı da bir etken tabii” diye düzeltme ihtiyacı duyduğunda hissedilen öfkeden ziyade bir acıma hissi oluyordu.

1 gelin, 44 cenaze...


Sabah
gazetesi böyle görmüştü katliamı.

Bu kadar net!

Bir gelin, 44 cenazeye mal olmuştu. Bu da Zanqırt Katliamı Puzzle’ını tamamlamak için bize gerekli son parça olan ‘ataerkinin’ yerine şıp diye geçmesi demekti. Zaten bölge milletvekillerinden birisi de “Olayın arkasında kesin kadın parmağı vardır. Bölgede kadınlar çok cahil, erkeğinin başını ‘hadi ne duruyorsun’ diye yemiştir” diye ilk günden sufle vermemiş miydi?

Oysa ne kadar sade anlatabilirdik bu durumu değil mi? PKK ile mücadele kapsamında koskocaman bir bölgenin tüm sosyo-ekonomik dengesiyle nasıl oynandığını, koruculuk sistemi adı altında ise, Abdülhamit döneminin Ermeni can ve mallarını hedef alan Hamidiye Alayları’na benzer bir şiddet makinesi kurulduğunu, bölgede tehlikeli bir sınıf yaratıldığını, bu sınıfın dışında kalan kesimlerin yağmaya açıldığını, bu durumun korkunç bir intikam hissine yol açtığını...

Sonra, 1995 yılında Çelebi ailesinde sekiz kişinin katledilmesine yol açan bir katliam daha yaşandığı, olayın PKK’ya yıkılıp örtbas edildiği, son katliamın Köye Dönüş Projesi ile mallarına yeniden sahip çıkmak isteyen aynı ailenin “yeni” korucuları ile, malları kadastro ile üzerine alan ‘daha eski’ korucu üyeleri arasındaki son episod olduğu...

Tüm bunların çevresinden dolaşmak için önce terörist, olmadı törerist icat edeceksiniz tabii.

Taraf, 07.05.2009

No comments:

Followers